AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
BAŞAR / TÜRKİYE
(Başvuru No. 10015/10)
KARAR
STRAZBURG
22 Ocak 2019
İşbu karar kesinleşmiştir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Başar / Türkiye davasında,
Başkan
Ledi Bianku,
Hâkimler
Jon Fridrik Kjølbro,
Ivana Jelić
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm) 18 Aralık 2019 tarihinde gerçekleştirdiği müzakereler sonucunda anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, aralarında Eyüphan Başar’ın (“başvuran”) da bulunduğu dokuz Türk vatandaşının 28 Ocak 2010 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvuru (No. 10015/10) bulunmaktadır.
2. İlgililer, İstanbul Barosuna bağlı Avukat G. Altay tarafından temsil edilmişlerdir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvurunun yalnızca başvuranın, Sözleşme’nin 2 ve 3. maddelerinin esas yönü ile 6 ve 13. maddeleri -usuli meselelere ilişkin olarak- bağlamındaki şikâyetleri ile ilgili olarak 6 Temmuz 2015 tarihinde Hükümete bildirilmiştir.
Başvurunun geri kalan kısmı, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 54. maddesinin 3. fıkrası uyarınca kabul edilemez olarak açıklanmıştır.
Hükümet, başvurunun, Komite tarafından incelenmesine karşı çıkmaktadır. Mahkeme, Hükümetin itirazını inceledikten sonra, bu itirazın reddine karar vermiştir.
OLAY
I. DAVANIN KOŞULLARI
A. Başvuranın Geçmişi ve İsyanı Bastırmak İçin Düzenlenen Operasyon
4. Başvuran 1966 doğumlu olup, İstanbul’da ikamet etmektedir. Olayların meydana geldiği dönemde, 29 Ağustos 1994 tarihinden beri, Bayrampaşa Cezaevi C Blok’ta (İstanbul) tutuklu bulunmaktaydı.
5. Başvuran 20 Mayıs 1996 tarihinde açlık grevine başlamış ve sonrasında Wernicke-Korsakoff sendromuna[1] yakalanmıştır. Nistagmus, dizartri, ataksi ve vertigo atakları ile majör depresyon nedeniyle tedavi altına alınmıştır.
6. Başvuran 10 Temmuz 2000 tarihinde, cezaevi ortamında yaşamaya uygun olup olmadığının tespit edilmesi amacıyla Eyüp Adli Tıp Kurumuna götürülmüştür. Başvuran, yapılan muayeneler sırasında, güçlükle yürümüş ve konvulsif senkoplar yaşamasına neden olacağı için insanlarla konuşmaya tahammül edemediğini belirterek kekelemiştir. Doktorlar, ilgilide herhangi bir nörolojik ya da psikopatolojik semptoma rastlanmadığı değerlendirmesinde bulunarak, başvuranın numara yaptığı sonucuna varmışlardır.
İstanbul Savcılığı 4 Ağustos 2000 tarihinde, öncekiyle aynı gerekçeden ötürü, başvuranı yeniden Adli Tıp Kurumuna göndermiştir. Doktorlar 6 Eylül 2000 tarihli raporlarında, başvuranın klinik tablosunun, Anayasa’nın Cumhurbaşkanına, sağlık gerekçesiyle mahkûmları af etme yetkisi veren 104. maddesi anlamında tıbbi tedavisi bulunmayan bir hastalıkla örtüşmediğini ileri sürmüşlerdir.
7. Farklı cezaevlerinde kalan çok sayıda mahkûm, Ekim 2000’de, bilhassa daha küçük yaşam birimlerinin uygulamaya konulmasını amaçlayan F Tipi Cezaevleri projesini protesto etmek amacıyla açlık grevine başlamıştır.
Güvenlik güçleri 19 Aralık 2000 tarihinde, aralarında Bayrampaşa Cezaevinin de bulunduğu yirmi kadar cezaevine eş zamanlı müdahalede bulunmuşlardır. “Hayata Dönüş” adı verilen bu operasyon sırasında şiddetli çatışmalar yaşanmıştır. Bayrampaşa Cezaevine yapılan operasyon bilhassa, on iki mahkûmun hayatını kaybettiği; elliye yakınının ise yaralandığı C Blok’a (yukarıda 4. paragraf) yönelikti.
8. İhtilaf konusu olaylar ile bunların akabinde açılan davaların ayrıntılı anlatımı, diğerlerinin yanı sıra, aynı olayla ilgili olan İsmail Altun /Türkiye (No. 22932/02, 21 Eylül 2010) ve Erol Arıkan ve diğerleri/Türkiye (No. 19262/09, 20 Kasım 2012) kararlarında yer almaktadır. Bununla birlikte, davaya ilişkin en göze çarpan koşulları aşağıda hatırlatmak uygun olacaktır.
9. Dosya kapsamında, ihtilaf konusu operasyon sırasında başvuranın neler yaşamış olabileceği hususunda resmi bilgi bulunmamaktadır. Ancak olay yerinin tahliye edilmesi sonrasında, ilgili, Sağmalcılar Devlet Hastanesi Psikiyatri Kliniğine götürülmüştür. Başvuran 21 Aralık 2000 tarihinde bu hastaneden ayrılmış; Wernicke-Korsakoff sendromu ön tanısı ile majör depresyon nedeniyle Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesine kabul edilmiştir.
Başvuran 6 Şubat 2001 tarihine kadar burada müşahede altında kalmış ve çok sayıda muayeneden geçirilmiştir. Laboratuvar ve tıbbi görüntüleme sonuçları kapsamında, başvuranda gözlemlenen spazm, senkop ve dizartri ataklarının epileptik veya nöro-patolojik bir durumla herhangi bir bağlantısı olmadığı; bunun bir patomimi olduğu ve ön tanının yanlış olduğu tespit edilmiştir.
10. Başvuran 14 Şubat 2001 tarihinde Edirne F Tipi Cezaevine sevk edilmiştir. Kabul muayenesi sırasında, vücudunun sol tarafında güç ve his kaybı olduğundan yakınmıştır. Ancak bu şikâyeti doğrulayacak herhangi bir tıbbi tespit bulunmamaktadır.
11. Başvuran 19 Şubat 2001 tarihinde kendini yakma girişiminde bulunmuş; ancak çok hafif birinci derece yanıklarla kurtulmuştur. Daha sonrasında, cezaevi doktorunun talebi üzerine, başvuran 26 Şubat ve 23 Mart 2001 tarihlerinde Edirne Devlet Hastanesinin Nöroloji ve Psikiyatri Kliniklerinde yeniden muayene edilmiştir. Yapılan tomografi ve elektroensefalogram testlerinde herhangi bir patolojiye rastlanmamıştır. Başvuran 23 Mart 2001 tarihinden itibaren ilaç tedavisine başlamıştır.
12. -Ceza soruşturması dosyası hazırlayan- Eyüp Savcılığı 21 Şubat 2001 tarihinde, Eyüp Adli Tıp Kurumunu, başvuranın da aralarında bulunduğu 21 mahkûmu muayene etmekle görevlendirmiştir. Konuyla ilgili düzenlenen rapor 23 Eylül 2001 tarihinde sunulmuştur.
Adli Tıp Kurumu, başvuranın psikolojik muayenelerinde herhangi bir anomaliye rastlamamıştır; ilgili, dizlerde, sol omuzda, boynun sol tarafında ağrıdan şikâyet etmiş ve “dizinin altında yabancı bir cisim gözlemlenmiştir”. Uzmanlar aynı zamanda, başvurana daha önce majör depresyon teşhisi konduğunu ve Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesine sevk edilmeden önce tedavi gördüğünü belirtmiştir (yukarıda 10. paragraf).
Adli Tıp Kurumu, başvuranın klinik tablosunun hayati tehlike arz etmediği; ancak üç gün iş göremezlik gerektirdiği kanaatine varmıştır.
13. Başvuranın, Edirne Cezaevi Savcısı tarafından 9 Nisan 2001 tarihinde ifadesi alınmıştır. Geçmişinden bahsetmiş ve çeşitli sağlık sorunlarına değinmiştir. Bu gerekçeyle cezasının infazının ertelenmesi ya da alternatif olarak, İstanbul’da ailesine yakın bir kuruma sevk edilme ve hastaneye yatırılma taleplerinde bulunmuştur. İfade tutanağında, isyanı bastırmak için düzenlenen operasyon sırasında veya sonrasında ilgilinin maruz bırakıldığı kötü muameleler hakkında herhangi bir bilgi yer almamaktadır.
14. Cezaevi doktoru 11 Nisan 2001 tarihinde, başvuranın kendisi veya başkaları için risk teşkil edebileceğini ve refakatçi olmadan durumunun düzelmesini beklemenin zor olacağını İdareye bildirmiştir.
Görünüşe göre, başvuran belirtilmeyen bir tarihte İstanbul Özel Tip Cezaevine sevk edilmiştir. Cezaevi Müdürü 13 Ağustos 2001 tarihinde, başvuranı, durumunun mülga Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 399. maddesinin 1 ve 2. fıkraları kapsamında girip girmediğinin tespit edilmesi amacıyla Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesine göndermiştir. Söz konusu madde aşağıdaki şekildedir:
“Akıl hastalığına tutulan mahkûmlar hakkında hürriyeti bağlayıcı cezanın infazı iyileştikten sonraya bırakılır. Diğer bir hastalık dahi hürriyeti bağlayıcı bir cezanın infazı halinde mahkûmun hayatı için kat’i bir tehlike teşkil ediyorsa bu hastalıkta dahi aynı hüküm tatbik olunur. ”
15. Başvuran ertesi gün, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde müşahede altına alınmıştır. Doktorlar, başvuranın herhangi bir motor sorunu olmadığını; kramp ve dizartri ataklarının daha ziyade patomimiden kaynakladığını gözlemlemişlerdir. Düşman ve saldırgan dürtülerinin yoğunluğuna rağmen, psikotik bozukluğu bulunmamaktaydı.
16. Başvuran 5 ve 25 Nisan 2002 tarihlerinde, Adli Tıp Kurumunda, bu kurumun nörologları ve psikiyatristleri tarafından yeniden muayene edilmiştir. Tekerlekli sandalye yardımıyla hareket ettiği ve bilateral nistagmus, dismetri, disadokokinezi, apati, bradikinezi ve dizartriyadan muzdarip olduğu gözlemlenmiştir. Konuşurken konvülsiyon ve Korsakoff sendromuna özgü, sese aşırı hassasiyet, kısa süreli hafıza kaybı ve kognitif işlevlerde kayıp kaydedilmiştir. Zihinsel kapasitesi yetersizdi.
Bu nedenle Adli Tıp Kurumu 8 Kasım 2002 tarihinde, mülga Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 399. maddesinin 1 ve 2. fıkraları anlamında, cezasını çekmeye devam etmeye uygun olmadığı ve Anayasa’nın 104. maddesinin b) fıkrası anlamında tıbbi tedavisi bulunmayan bir hastalıktan muzdarip olduğu gerekçesiyle Wernicke-Korsakoff rahatsızlığı düzelinceye kadar başvuranın cezasının infazının ertelenmesi gerektiğini açıklamıştır.
Mahkeme bu tıbbi görüşün sonucu hakkında bilgilendirilmemiştir.
B. Somut Olayda Yürütülen Yargılamalar
1. Operasyon sırasında meydana gelen yaralanma ve ölüm vakaları nedeniyle jandarmalar hakkında açılan ceza davası
17. 8 Mayıs 2003 ve 21 Eylül 2006 tarihleri arasında uzun bir idari aşama sonunda, 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun’un gerektirdiği üzere, suçlanan jandarma personeli hakkında soruşturma izni verilmesi amacıyla (bk. yukarıda anılan Erol Arıkan ve diğerleri kararı, §§ 29 ila 36), Bakırköy Cumhuriyet Savcısı 20 Nisan 2010 tarihinde, 39 jandarmayı, görevin ifası sırasında adam öldürmek ve adam öldürmeye teşebbüs etmekle suçlamıştır. Bu nedenle, Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesinde 2010/172 dosya numarasıyla kamu davası açılmıştır.
Savcı, başvuran ile ilgili iddianamede, “üç gün iş göremezlik” gerektiren “muhtelif yaralanma” ibaresine dayanmıştır (yukarıda 13. Paragrafın başında belirtildiği şekilde).
18. Söz konusu dava halen derdest iken, İstanbul Savcılığı 17 Şubat 2015 tarihinde, zaman içerisinde kimlikleri teşhis edilen diğer 157 jandarma mensubunu, 12 kişinin ölümüne, 29 kişinin ise yaralanmasına neden olma sebebiyle 2015/144 sayılı dosyayla, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesine sevk etmiştir.
İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 5 Mart 2015 tarihinde, bu dosyayı, Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesinde inceleme aşamasında olan 2010/172 sayılı dosya ile birleştirmeye karar vermiştir.
19. Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi 6 Mayıs 2015 tarihinde, ilk olarak kendisine danışılmadığı gerekçesiyle, söz konusu dosyaların birleştirilmesini reddetmiştir. Hâkimler, bu konu hakkında karar vermesi için Yargıtay’a başvurmuşlardır.
20. Yargıtay 13 Temmuz 2015 tarihinde, bu iki davayı görmekle görevli mahkemenin Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi olduğunu açıklamıştır. Dosyada yer alan bilgilere göre, Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesinin 24 Mart 2016 tarihinde duruşma yapması ve sanıkları dinlemeye başlaması gerekmekteydi.
Görünüşe göre yargılama halen derdesttir.
2. Mahkûmların tahliye edilmeleri sırasında görevi kötüye kullanma ve kötü muamele nedeniyle cezaevi personeli ve jandarmalar hakkında açılan ceza davası
21. Eyüp Cumhuriyet Savcısı 16 Temmuz 2001 tarihinde, cezaevine ateşli silah sokulmasına izin verdikleri gerekçesiyle, görevi kötüye kullanma nedeniyle cezaevinde görevli olan 155 gardiyan ve jandarma hakkında iddianame düzenlemiştir. Aynı zamanda, 1.460 jandarma hakkında, 19 Aralık 2000 tarihinde gerçekleşen operasyon sonrasında mahkûmların tahliye edilmeleri sırasında kötü muamelede bulunma suçundan dava açmıştır.
22. Eyüp Asliye Ceza Mahkemesi 2 Şubat 2007 tarihinde, cezaevi personeli hakkında açılan davanın, mahkûmları tahliye eden jandarmalar ile ilgili olan kısmının tefrik edilmesine ve tefrik edilen davanın 2007/240 sayılı dava dosyası üzerinden yürütülmesine karar vermiştir.
Eyüp Asliye Ceza Mahkemesi 23 Haziran 2008 tarihli kararla, üzerlerine atılı suçların 19 Aralık 2000 tarihine dayandığı ve zaman aşımı süresinin 19 Haziran 2008 tarihinde dolduğu tespitlerinde bulunarak, cezaevi personeli yönünden davanın zaman aşımı nedeniyle düşürülmesine karar vermiştir. Bu karara karşı temyiz başvurusunda bulunulmamış olması nedeniyle,15 Eylül 2008 tarihinde kesinleşmiştir.
23. Eyüp Asliye Ceza Mahkemesi 23 Haziran 2008 tarihinde, bahse konu 1.460 jandarma hakkında 2001/934 sayılı dosya üzerinden görülmekte olan davanın zaman aşımı nedeniyle düşürülmesine karar vermiştir.
Bazı müdahil taraflar bu karara karşı temyiz başvurusunda bulunmuşlardır. Başvuranın, temyiz başvurusunda bulunanlar arasında olduğu yönünde herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Yargıtay, 31 Mayıs 2011 tarihli kararla, temyiz başvurusunun reddine karar vermiştir.
3. Mahkûmlar hakkında açılan ceza davası
24. Eyüp Cumhuriyet Savcısı 27 Şubat 2001 tarihinde, başvuranın da aralarında bulunduğu 167 mahkûmu, ayaklanma suçundan Eyüp Asliye Ceza Mahkemesine sevk etmiştir.
25. Mahkeme 28 Nisan 2009 tarihinde, zaman aşımı nedeniyle kamu davasının düşürülmesine karar vermiştir. Söz konusu karar 13 Şubat 2012 tarihinde Yargıtay tarafından onanmıştır.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK KURALLARI VE UYGULAMASI
26. Olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan, somut olayla ilgili iç hukuk kuralları ve uygulaması, Ceyhan Demir ve diğerleri/Türkiye (No. 34491/97, §§ 77-80, 13 Ocak 2005) ve Gömi ve diğerleri/Türkiye (No. 35962/97, §§ 42-45, 21 Aralık 2006) kararlarında yer almaktadır. Bk. aynı zamanda, yukarıda anılan İsmail Altun kararı, § 57.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. DAVANIN KONUSU
27. Başvuran, Sözleşme’nin 2 ve 3. maddelerine dayanarak, 19 Aralık 2000 tarihinde güvenlik güçleri tarafından yürütülen operasyon sırasında ve akabinde nakledilmesi esnasında kötü muameleye maruz kaldığından yakınmaktadır.
28. Başvuran ayrıca, Sözleşme’nin 6. maddesi açısından, Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi önünde görülmekte olan ceza davasının etkin olmadığından (yukarıda 17 ila 20. paragraflar) ve jandarmalar hakkında kötü muamele nedeniyle açılan ceza davasının zaman aşımı nedeniyle düşürülmesinden de yakınmaktadır (yukarıda 21 ila 23. paragraflar).
29. Başvuran son olarak, yukarıda 6. madde kapsamında belirtilen koşullar dikkate alındığında, şikâyetlerini ileri sürmek için, Sözleşme’nin 13. maddesi anlamında, etkili bir hukuk yoluna sahip olmadığını iddia etmektedir.
30. Hükümet, başvurunun kabul edilebilirliği meselesi saklı kalmak kaydıyla, Sözleşme’nin 6 ve 13. maddeleri bağlamındaki şikâyetlerin, duruma göre, Sözleşme’nin 2 ve/veya 3. maddelerinin yalnızca usul yönünden incelenmesi gerektiği kanaatine varmaktadır.
31. Mahkeme, -iki kısımda ifade edilen (yukarıda 27. paragraf)- birinci şikâyet bakımından, mevcut olguların, öncelikle esasa ilişkin sorunlara eğilmek zorunda kalmadan bir niteleme yapması için yeterli olduğu kanaatindedir.
Bu bağlamda, Mahkeme, mağdurun ölümü söz konusu olmadığında, istisnai koşullarda, devlet memurları tarafından maruz kalınan fiziksel kötü muamelelerin, diğerlerinin yanı sıra, kullanılan gücün türü ve derecesi ile bu
gücün kullanımına neden olan açık amaç ve niyetlere bağlı olarak, Sözleşme’nin 2. maddesi açısından incelenebileceğini hatırlatmaktadır (bk. mutatis mutandis (gerekli değişiklikler yapılmak koşuluyla), İlhan/Türkiye [BD], No. 22277/93, § 76, AİHM 2000-VII, Makaratzis/Yunanistan [BD], No. 50385/99, § 51, AİHM 2004–XI, Tzekov/Bulgaristan, No. 45500/99, § 40, 23 Şubat 2006 ve Perişan ve diğerleri/Türkiye, No. 12336/03, § 89, 20 Mayıs 2010). Söz konusu ilkenin daha ayrıntılı bir incelemesi için, Mahkeme, Vefa Serdar /Türkiye (No. 7309/04, §§ 75 ila 80, 27 Ocak 2015) kararına atıfta bulunmaktadır.
32. Mevcut davada, başvurana karşı ateşli silah kullanıldığı yönünde herhangi bir iddia bulunmaması nedeniyle (bk. örneğin, Kavaklıoğlu ve diğerleri/Türkiye, No. 15397/02, § 224, 6 Ekim 2016 ve burada yapılan atıflar), yalnızca, a priori (ilk bakışta) ölüme sebebiyet verebilecek nitelikte olmayan yöntemler nedeniyle meydana gelen yaralar ile ilgili olarak, kullanılan gücün “muhtemelen ölümcül” olup olmadığını tespit etme meselesi ortaya çıkmaktadır. Ancak, bu tür davalarda, daha ziyade mağdurun hayatının tehlikede olması koşulu, Sözleşme’nin 2. maddesinin uygulanabilirliği hususunda belirleyici bir öneme sahiptir (bk. örneğin, yukarıda anılan Perişan ve diğerleri, §§ 88 ila 90, Düzova/Türkiye, No. 40310/06, § 69, 5 Haziran 2012 ve yukarıda anılan Kavaklıoğlu ve diğerleri kararı , § 226).
33. Bunun yanı sıra, dosyada hiçbir unsur, üç gün iş göremezlik önerisinde bulunan 21 Şubat 2001 tarihli tek tıbbi rapor bile (yukarıda 13. paragraf), somut olayda, başvuranın hayati tehlikesinin bulunduğunu söylemeye imkân vermemektedir.
Bu nedenle, Mahkeme, Sözleşme’nin 3. maddesinin esas yönünün, birinci şikâyetin her kısmına uygulanabildiği görüşündedir.
34. Sözleşme’nin 6 ve 13. maddeleri bakımından ikinci şikâyet ile ilgili olarak (yukarıda 28 ve 29. paragraflar), Mahkeme, bir şikâyetin, olgusal iddialar ve hukuki argümanlar olmak üzere iki unsur içerdiğini hatırlatmaktadır. Mahkeme, jura novit curia (hâkim hukuku kendiliğinden uygular) ilkesi gereğince, Sözleşme ve Protokolleri gereğince başvuranlar tarafından ileri sürülen hukuki gerekçelerle sınırlı olmadığını ve bir şikâyeti, başvuranlar tarafından ileri sürülenler dışındaki Sözleşme maddeleri ya da hükümleri kapsamında inceleyerek, bu şikâyete konu edilen olaylara ilişkin yapılacak hukuki nitelendirme hususunda karar verebilmektedir (Radomilja ve diğerleri/Hırvatistan [BD], No. 37685/10 ve 22768/12, § 126, 20 Mart 2018).
Somut olayda, Mahkeme, Hükümet gibi (yukarıda 30. paragraf), söz konusu şikâyetlerin Sözleşme’nin yalnızca 3. maddesinin usul yönünden bilfiil incelenmesinin uygun olduğu kanaatine varmaktadır. Söz konusu madde aşağıdaki şekildedir:
“Hiç kimse işkenceye veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele veya cezaya tabi tutulamaz. ”
II. SÖZLEŞME’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
1. İç hukuk yollarının tüketilmemesi ve başvurunun vaktinden önce yapılmış olması
35. Hükümet öncelikle, Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi önünde jandarmalar hakkında açılan ve birleştirilmiş olan ceza davalarının halen derdest olmaları nedeniyle, başvurunun vaktinden önce yapılmış olduğu sonucunu çıkarmaktadır (yukarıda 17 ila 20. paragraflar).
36. Yukarıda anılan yargılama, şüphesiz Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrası bakımından değerlendirilse de (Oğraş ve diğerleri/Türkiye (kk.), No. 39978/98, 7 Mayıs 2002), Mahkeme, bu itirazın, söz konusu ceza yargılamasının etkinliğinin incelemesine yakından bağlı sorunlar (Keser ve Kömürcü/Türkiye, No. 5981/03, § 55, 23 Haziran 2009), yani 3. maddeden doğan usuli yükümlülüklere riayet edilmesine ilişkin şikayetlerin esası ile ilgili sorunlar ileri sürdüğünün altını çizmektedir (yukarıda anılan Kavaklıoğlu ve diğerleri kararı, § 151).
Bu nedenle, Mahkeme, söz konusu itirazı esasla birleştirmektedir.
37. Hükümet ayrıca, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolunun da tüketilmediğini ileri sürmektedir. Bu bağlamda, Anayasa Mahkemesinin, 6 Kasım 2013 tarihinde yapılan ve Ulucanlar Cezaevinde yürütülen benzer bir operasyonla ilgili bir başvuru hakkında 21 Mayıs 2015 tarihinde verdiği kararı ileri sürmektedir. Söz konusu kararda, Anayasa Mahkemesi, müştekilerin yakınlarının ölümü olayı ile ilgili olarak devam eden ceza davasının 15 yılı aşkın bir süredir derdest olduğunu gözlemleyerek -ihtilaf konusu olaylar, bu başvuru yolunun oluşturulduğu 23 Eylül 2012’den önceki bir tarihe dayandığı halde- yaşam hakkının usul yönünden ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
38. Mahkeme, 23 Eylül 2012 tarihinden beri, Anayasa Mahkemesinin, Anayasa veya Sözleşme ve Protokolleri ile korunan temel hak ve özgürlüklerinin ihlal edildiğini düşünen bir kimse tarafından yapılan bireysel başvuruları incelemekle görevli olduğunu kaydetmektedir (bk. örnek olarak, Önkol /Türkiye, No. 24359/10, § 66, 17 Ocak 2017). Mahkeme aynı zamanda, Anayasa Mahkemesinin yukarıda anılan 21 Mayıs 2015 tarihli kararının (yukarıda 37. paragraf in fine (son cümlesi)) gerçekten konuyla alakalı olduğunu; zira somut olaydakiler ile karşılaştırılabilir gerçeğe dayalı durumlar ile ilgili olduğunu gözlemlemektedir.
39. Öyle ki, başvuranların kişisel durumunun, yeni bir hukuk yolunun tüketilmesi sorununun incelemesi esnasında göz önünde bulundurulması gereken unsurlardan biridir (Kurić ve diğerleri/Slovenya [GC], No. 26828/06, § 286, AİHM 2012 (özetler)). Bu bağlamda, Mahkeme, mevcut başvurunun 28 Ocak 2010 tarihinde, yani söz konusu bireysel başvuru yolunun oluşturulmasından yaklaşık iki yıl sekiz ay önce yapıldığını gözlemlemektedir. Başvuran Mahkemeye başvuruda bulunduğu sırada, şikâyet ettiği ceza davalarından birinin halen derdest olduğu doğrudur (yukarıda 17 ila 20. paragraflar). Ancak davanın esas amacı göz önünde bulundurulduğunda, Mahkeme somut olayda, başvurandan 23 Eylül 2012 tarihinde oluşturulan bir başka hukuk yolunu tüketmesini istemenin hakkaniyete pek az uygun olacağı kanaatine varmaktadır.
40. Sözleşme’nin 3. maddesi ile ilgili benzer davalarda daha önce bu yönde karar vermesi nedeniyle (bk. diğer kararlar arasında, Şükrü Yıldız/Türkiye, No. 4100/10, §§ 42-45, 17 Mart 2015 ve yukarıda anılan Önkol kararı, § 67), Mahkeme yeniden, iç hukuk yollarını tüketilmesinin Mahkemeye başvuru yapıldığı tarihte değerlendirildiğine ilişkin genel kuraldan muaf tutmayı haklı kılan özel koşullar bulunmadığı sonucuna varmaktadır.
Netice itibarıyla, Mahkeme, Hükümetin itirazını reddetmektedir.
2. Altı aylık süre kuralı
41. Hükümete göre, başvuru, altı aylık süre kuralı ile de ters düşmektedir; zira başvuran, Eyüp Savcılığı tarafından jandarmalar hakkında açılan ceza soruşturmasının, İstanbul Valiliğinin, failler hakkında soruşturma izni vermeyi ikinci bir kez reddettiği 10 Nisan 2006 tarihinden itibaren başarısızlığa uğrayacağını anlamış olmalıydı (yukarıda 17. paragraf in limine (başında) - Erol Arıkan ve diğerleri/Türkiye, No. 19262/09, § 34, 20 Kasım 2012). Bu nedenle, 31 Temmuz 2009 tarihinde yapılan mevcut başvuru, vaktinden sonra yapılmıştır (konuyla ilgili genel bir inceleme için, bk. Varnava ve diğerleri /Türkiye, [BD], No. 16064/90 ve diğer 8, §§ 156 ila 159, AİHM 2009).
42. Mahkeme, bir başvuranın, görünüşte mevcut olan bir yolunu kullanması ve sonrasında bu yolu etkisiz kılan durumların var olduğunun farkına varması halinde, başvuranın bu durumu ilk kez farkına vardığı ya da varmış olması gerektiği tarihi, altı aylık sürenin başlangıç noktası olarak değerlendirileceğinin belirtilebileceğini hatırlatmaktadır (Edwards/Birleşik Krallık (kk.), No. 46477/99, 7 Haziran 2001). Bu durum bilhassa, benzer bir durumda, soruşturma başlatılması halinde, bu soruşturmanın durgunluğunun ya da etkisizliğinin, genellikle daha kolay tespit edilebilir olduğu dikkate alınarak, genellikle herkesçe bilinen ihtilaf konusu olayların tam olarak ne zaman gerçekleştiği herkes tarafından olağan şekilde bilindiğinde geçerlidir. Bu tür durumlarda, başvuranların soruşturmanın ilerleyişini takip etmek için harekete geçmeleri ve herhangi bir etkili ceza soruşturması yürütülmediğini farkına vardıklarında veya varmaları gerektiğinde istenen çabuklukla başvuruda bulunmaları gerekmektedir (mutatis mutandis (gerekli değişiklikler yapılmak koşuluyla), Bulut ve Yavuz /Türkiye (kk.), No. 73065/01, 28 Mayıs 2002 ve Bayram ve Yıldırım/Türkiye (kk.), No. 38587/97, AİHM 2002‑III).
43. Mevcut davada, -Hükümetin ileri sürdüğü (yukarıda 41. paragraf)- İstanbul Valiliğinin 10 Nisan 2006 tarihli kararı, Bölge İdare Mahkemesi tarafından 21 Eylül 2006 tarihinde iptal edilmiştir (yukarıda anılan Erol Arıkan ve diğerleri kararı, § 36). Bu aşamadan itibaren, başvuranın suçlanan şahıslar hakkında kovuşturma açılmasını meşru olarak bekleyebilecek olması nedeniyle, hiç kimse, soruşturmada gelişme kaydedilmediği iddiasında bulunamaz. Kuşkusuz, Bakırköy Savcılığı tarafından suçlama dosyasının hazırlanması belli bir zaman almıştır; zira konuyla ilgili iddianame ancak 20 Nisan 2010 tarihinde sunulmuştur (yukarıda 17. paragraf). Bunun yanı sıra, Savcılığın karşılaştığı görünen zorluklara rağmen, başvuran makul olarak dava açmadan önce birkaç yıl bekleyebilirdi (mutatis mutandis (gerekli değişiklikler yapılmak koşuluyla), yukarıda anılan Varnava ve diğerleri kararı, § 166), zaten ilgili de, bu tür davalarda kabul edilebilir çabuklukla, 28 Ocak 2010 tarihinde başvuruda bulunmuştur.
44. Bu nedenle, konuyla ilgili itiraz reddedilmelidir.
3. Sonuç
45. Mahkeme, başvurunun Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesinin bulunmadığını gözlemlemektedir. Sonuç olarak Mahkeme, bu şikâyetin kabul edilebilir olduğu sonucuna varmaktadır.
B. Şikâyetlerin Esası Hakkında
1. Sözleşme’nin 3. maddesinin esas yönü açısından
a) Tarafların İddiaları
46. Başvuran, bu temel şikâyetleri büyük ölçüde yeniden ele almakta (yukarıda 27 ila 29. paragraflar), ardından, ihtilaf konusu operasyon sırasında yapılan vahşeti ayrıntılı şekilde, uzun uzadıya anlatmaktadır.
47. Hükümet, başvuranın aslında operasyon ile herhangi bir ilgisi bulunan hiçbir yaralanmaya maruz kalmadığını ifade etmektedir. Adli Tıp Kurumu raporunda, başvuranın dizinin altında yabancı bir cismin varlığından ve bazı ağrılardan bahsedilmesi, Hükümete göre, başvuranın, jandarmaların elinde kötü muameleye maruz kaldığı sonucuna varmaya imkân vermemektedir.
Söz konusu raporda önerilen üç gün iş göremezlik, aslında, jandarmaların müdahalede bulunmasından önce ortaya çıkan bir hastalık olan Wernicke-Korsakoff sendromuna bağlı klinik tablodan kaynaklanan nörolojik ve psikiyatrik sorunların tamamıyla haklı gösterilebilir. 20 Nisan 2010 tarihli iddianamede bahsedilen “muhtelif yaralanmalar” ile ilgili olarak, Savcı tarafından bunların niteliği ya da sebebine ilişkin herhangi bir açıklama yapılmadığını belirtmekle yetinmektedir.
Öte yandan, başvuranın Edirne F Tipi Cezaevine kabulü sırasında 14 Şubat 2001 tarihli tıbbi muayenede herhangi bir kötü muamele iddiası ya da emaresi kaydedilmemiştir.
Bunun yanı sıra, ne başvuruda ne de ekli belgelerinde, operasyon sırasında veya sonrasında başvurana yapılan kötü muamele ile ilgili herhangi bir açıklama yer almamaktadır.
b) Mahkeme’nin Değerlendirmesi
48. Mahkeme ilk olarak, ayaklanma suçundan hakkında açılan kamu davasının, zaman aşımı nedeniyle düşürülmesi sebebiyle, bu husus üzerinde bir öneme sahip olmamasından ötürü, dosyada doğruluğu araştırılabilir hiçbir unsurun, başvuranın, güvenlik güçlerine aktif olarak direndiğini veya saldırdığını düşündürmediğini gözlemlemektedir (yukarıda 24 ve 25. paragraflar).
49. Mevcut durumda, başvuranın olaylar esnasındaki “davranışlarını” meşru bir argüman olarak kullanmaksızın, şikayet edilen kötü muameleleri haklı göstermek ve başvuranın şikayetlerini reddetmek için uygun deliller sunmak -sadece- Hükümete düşmektedir (bk. diğer birçok karar arasından, Mansuroğlu /Türkiye, No. 43443/98, §§ 77-78, 26 Şubat 2008, yukarıda anılan Kavaklıoğlu ve diğerleri kararı, § 234 ve burada yapılan atıflar, yukarıda anılan Perişan ve diğerleri kararı, § 95).
Bunun yanı sıra, Mahkemenin nazarında, haklı gösterilecek bir muamele ve reddedilecek şikâyetler olmalıdır.
50. Somut olaydaki gibi durumlarda, Mahkeme, temsilcileri için olduğu gibi başvuranlar için de, kötü muamele iddiaları ile ilgili deliller elde etmenin veya toplamanın zor olabileceğini kabul etmektedir. Mahkeme, benzer iddiaların, kendisi önünde, yeterince ağır, kesin ve birbiriyle uyumlu bir takım ipuçlarından veya aksi ispat edilemeyen karinelerden yola çıkılarak elde edilebilecek uygun delil unsurlarıyla desteklenebileceğini daha önce kabul etmiştir (yukarıda anılan Kavaklıoğlu ve diğerleri kararı, § 235).
Ancak mevcut davada, Mahkeme böyle bir durum görmemektedir.
51. Hükümet gibi (yukarıda 47. paragraf), Mahkeme de, başvuranın hem başvurusunda hem de görüşlerinde, askeri müdahale sırasında mahkûmların başına neler geleceğini açıklamakla yetindiğini; ancak jandarmalar tarafından, operasyon sırasında ve sonrasında kendisine uygulanan kötü muamelenin niteliği hakkında en ufak bir açıklama yapmadığını gözlemlemektedir.
52. Bu bağlamda, başvuranın Sağmalcılar Devlet Hastanesine sevki ile Edirne Devlet Hastanesi Kliniklerinde muayene edilmesine kadar geçen süre zarfında yaşanan olayda (yukarıda 9 ila 11. paragraf), kendisini muayene eden doktorlar hakkında herhangi bir kötü muameleden şikâyetçi olduğunu düşündürecek hiçbir unsur görünmemektedir. Edirne Cezaevi Savcısı tarafından 9 Nisan 2001 tarihinde yapılan duruşma sırasında, bu tür muamelelere en ufak ima da yapılmamıştır (yukarıda 13. paragraf).
53. Mahkeme için, başvuranın, 19 Aralık 2000 tarihinde Bayrampaşa Cezaevinde yaşanmış olabilecekler konusundaki ifadesi, tek başına, iddialarını destekleyebilecek delil başlangıcı olarak değerlendirilemez.
Eyüp Adli Tıp Kurumu tarafından kendisine verilen üç gün iş göremezlik raporunda da durum farklı değildir (yukarıda 12. paragraf). Görünüşe göre, bu tavsiye, operasyondan hemen önce başladığı açlık grevine bağlı olduğu -aşağı yukarı doğrulanan- fiziksel ve ruhsal semptomlardan muzdarip olan başvuranın genel sağlık durumu ile ilişkiliydi. Bunun yanı sıra, başvuranın muayeneler sırasında şikâyet ettiği göründüğü “ağrıların” sebebi ile dizinde gözlemlenen “yabancı cisim” hakkında herhangi bir açıklama yapılmamıştır. Her ne kadar bazıları, başvuranın bu ağrıların kaynağı ile ilgili ifadelerinin Adli Tıp Kurumunun raporuna bilerek dâhil edilmediğini düşünebilecek olsa da, bu durumda, ne başvuranın ne de avukatının, söz konusu raporun içeriğine itiraz etmediklerini ve somut olayda ilgililerin iddia edilen kötü muamelelerin başka bir şekilde tespit edilmesini sağlama imkânlarının reddedildiğini ileri sürmediklerini hatırlatmak gerekmektedir.
54. Yukarıda açıklanan durum, ortaya çıktığı şekliyle, Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamında karşılaştırılabilir şikâyetler ileri süren başvuranların bir kısmı ile ilgili olan Kavaklıoğlu ve diğerleri davasında incelenen durumdan çok da farklı değildir (yukarıda anılan karar, § 236 ila 239).
Bu bağlamda, Mahkemenin nazarında, yukarıda anılan dizdeki yaranın ya da ağrıların kaynağı ne olursa olsun, bunlar isyanı bastırmak için yapılan müdahale sonrasında kazara veya istemeyerek meydana gelmiş olabilir. Başvuranın geçmişinden ve dosyasından görüleceği üzere, bu olay şüphesiz hemen hemen kaotik ve acımasız koşullar altında meydana gelmiştir. Başvuranı -dolaylı olarak da dâhil olsa- bu durumdan ayrı tutmak veya hiç acı çekmediğini varsaymak zor görünmektedir. Bu nedenle, görünüşe göre hafif olan bu ağrı ve yaraların, jandarmaları, kasıtlı olarak bunlara maruz bırakmakla suçlamak zorunda kalmadan, koğuşları tahliye etme tedbirlerinin uygulanması ve mahkûmların yeniden bir araya getirilmeleri ve sevk edilmeleri sırasında meydana gelmiş olabileceği bertaraf edilemez (mutatis mutandis (gerekli değişiklikler yapılmak koşuluyla, yukarıda anılan Kavaklıoğlu ve diğerleri kararı, § 240).
55. Kısacası, tüm unsurlar değerlendirildiğinde, başvuranın 3. madde ile yasaklanan ve/veya bu hükmü ihlal etmek için yeterince ciddi bir muameleye konu olduğu tespit edilmemiştir.
2. Sözleşme’nin 3. maddesinin usul yönü açısından
a) Tarafların İddiaları
56. Başvuran, uzun yıllar süren hukuki mücadele sonrasında elde edilen neticeler göz önüne alındığında, sorumluların kabahatleri ile ilgili olarak hesap vermeleri konusunda hiçbir umut bulunmadığı kanısındadır.
57. Hükümete göre, Mahkemenin ulusal düzeyde açılan yargılamaların çabukluğu konusundaki içtihadından ileri gelen açık ilkelere rağmen, somut olayda yürütülen soruşturmalar ve davalar bir bütün olarak değerlendirildiğinde, herhangi bir ciddi eleştiriye açık değillerdir.
b) Mahkemenin Değerlendirmesi
58. İlk olarak, Mahkemenin somut olayda başvuranın kötü muamele mağduru olduğu sonucuna varamamasının, ilgilinin şikâyetini savunulabilir niteliğinden zorunlu olarak yoksun bırakmadığı açıkça belirtilmelidir (ilke için, bk. Boyle ve Rice/Birleşik Krallık, 27 Nisan1988, § 52, seri A no 131 ve aynı zamanda, yukarıda anılan Kavaklıoğlu ve diğerleri kararı, § 242).
Başvuran tarafından yapılan resmi şikâyetin içeriği ile ilgili bilgiler, Mahkemeye sunulan delil unsurlarının yetersiz olması nedeniyle doğrulanabilir olmasa bile, yetkili makamlara, konuyla ilgili olduğunu düşündüğü bilgileri yeterli şekilde ibraz ettiği varsayılmalıdır. Nitekim başvuranın şikâyeti, Bakırköy Cumhuriyet Savcısının “üç gün iş göremezlik” gerektiren “muhtelif yaralanmalardan” söz ettiği 20 Nisan 2010 tarihli iddianameye dâhil edilmiştir (yukarıda 17. paragraf). Savcı, kuşkusuz Adli Tıp Kurumunun sonuçlarını yorumlamakla yetinerek, ne “yaralanma” olarak ifade ettiği şeyin niteliği ne de bunların sebepleri hakkında herhangi bir ayrıntı vermemiştir (yukarıda 13 ve 53. paragraflar). Her halükarda, iddianame, mağdur-müşteki sıfatlarıyla, başvuran da dâhil olmak üzere, ihtilaf konusu operasyon sırasında ölen ya da yaralanan tüm şahısları kapsamaktaydı; başvuran, bu durum sebebiyle, Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi önünde açılan kamu davasında taraf olmuştur.
59. Dolayısıyla, başvuranın, Sözleşme’nin 3. maddesi bağlamında, savunabilir bir şikâyet ileri sürdüğü kabul edilmelidir ve Mahkemenin söz konusu maddenin esas yönüyle ilgili olarak vardığı önceki sonuç (yukarıda 55. paragraf), bu bağlamda etkin bir soruşturma yürütme yükümlülüğü konusunda peşin hükümde bulunmamaktadır (bk. örnek olarak, Kavaklıoğlu ve diğerleri, ibidem, ve burada yapılan atıflar).
60. Ancak söz konusu usuli yükümlülükler bağlamında zımni olan çabukluk ve özen gerekliliği ışığında ve bilhassa olaya karışan şüpheli ve mağdur sayısının fazlalığının yanı sıra davanın açıkça karmaşık olması sebebiyle söz konusu yargılamanın seyrini şüphesiz aksatan zorluklara rağmen burada, yukarıda 8. paragrafta belirtilen davalardaki aynı tespite varmak uygun olacaktır: Şikâyete konu olaylardan yaklaşık on sekiz yıl sonra, jandarma görevlileri hakkındaki davanın halen Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi önünde derdest olup, görevli savcılık tarafından ileri sürülen “muhtelif yaralanmalar” nedeniyle olay ve olgular ile sorumluların tespit edilmesini sağlayacak nitelikte en ufak somut ve güvenilir bir ilerleme kaydedilmemiştir (karşılaştırılabilir durumlar için, bk. yukarıda anılan Kavaklıoğlu ve diğerleri kararı, § 283, Vefa Serdar, § 102, Perişan ve diğerleri, § 103 ve Ceyhan Demir ve diğerleri/Türkiye, No. 34491/97, §§ 10 ve 111, 13 Ocak 2005.
61. Bu tespitte bulunduktan sonra, Mahkeme, olay yerinin tahliye edilmesi sırasında mahkûmlara kötü davranma nedeniyle 1.460 jandarma hakkında Eyüp Asliye Ceza Mahkemesi önünde açılan ceza davasını daha fazla incelenmesini gerekli görmemektedir.
62. Kısacası, Mahkeme, hâlihazırda Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi önünde görülmekte olan davanın derdest olması bağlamındaki itirazı reddetmekte (yukarıda 35 ve 36. paragraflar) ve Sözleşme’nin 3. maddesinin usul yönünden ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
III. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
63. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“Eğer Mahkeme, işbu Sözleşme ve Protokolleri’nin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder. ”
A. Tazminat
64. Başvuran, manevi tazminat olarak 50.000 avro talep etmektedir.
65. Hükümet, aşırı olduğunu düşündüğü bu talebe itiraz etmektedir.
66. Mahkeme, söz konusu davanın ağırlık derecesinin yanı sıra şikayet edilen eylemlerin özellikleri ile karşılaştırılabilir davalara ilişkin örnekleri gereğince dikkate almıştır (bk. örnek olarak, yukarıda anılan Perişan ve diğerleri kararı, § 117 ve Saçılık ve diğerleri/Türkiye (kısmi adil tazmin), No. 43044/05 ve 45001/05, §§ 112 ila 118, 5 Temmuz 2011, ve yukarıda anılan Kavaklıoğlu ve diğerleri kararı, § 301 iv). Bu nedenle Mahkeme, 41. maddenin gerektirdiği üzere hakkaniyete uygun olarak, başvurana manevi tazminat bağlamında 5.000 avro ödenmesine karar vermektedir.
B. Masraf ve Giderler
67. Başvuranın avukatı, müvekkilinin, söz konusu masraf ve giderler ile ilgili olarak taahhütte bulunmuş olması sebebiyle bu meblağı ödemesi gerektiğini belirterek, Mahkeme önünde yapılan masraf ve giderler bağlamında 1.000 avro talep etmektedir.
68. Hükümet, söz konusu talebin belgelendirilmemiş olduğunu ifade etmektedir.
69. Mahkemenin içtihadına göre, bir başvurana, yalnızca masraf ve giderlerinin doğruluğunu, gerekliliğini ve ödenen miktarların makul niteliğini ispatlamak kaydıyla bu masraflar iade edilebilmektedir.
Somut olayda, Mahkeme, başvuran tarafın iddiasının yanında destekleyici belgeler, makbuzlar, kayıtlar ya da avukatlık sözleşmesi ve hatta çalışma saatleri çizelgesi ibraz etmediğini gözlemlemektedir. Bu koşullarda ve aynı zamanda İç Tüzüğü’nün 60. maddesinin 2 ve 3. fıkraları da göz önünde bulundurulduğunda, Mahkeme, bu talebi kabul edemez.
C. Gecikme Faizi
70. Mahkeme, gecikme faizi olarak, bu miktarlara, Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faizlerine uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranın uygulanmasının uygun olduğu sonucuna varmaktadır.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
1. Hükümetin, Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi önündeki derdest ceza yargılaması ile ilgili ilk itirazını esasla birleştirmeye ve reddetmeye;
2. Başvurunun Sözleşme’nin 3. maddesi açısından kabul edilebilir olduğuna;
3. Sözleşme’nin 3. maddesinin esas yönünden ihlal edilmediğine;
4. Sözleşme’nin 3. maddesinin usul yönünden ihlal edildiğine;
5.
a) Davalı Devlet tarafından başvurana, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca, kararın kesinleşeceği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki geçerli döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, manevi tazminat olarak, 5.000 avro (beş bin avro) ödenmesine;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten başlayarak ödemenin yapıldığı tarihe kadar, bu miktarlara, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına,
6. Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca, 22 Ocak 2019 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıLedi Bianku
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
[1]. Tıbbi literatüre göre, diğerlerinin yanı sıra yetersiz beslenen kişilerde görülen bu hastalık, aşırı heyecan, aphonia ve hayal görmeye neden olan ve belirgin özellikleri arasında gözlerde paraliz ve nistagmus yer alan Korsakoff sendromunun bir kombinasyonundan ibarettir; kişinin gereğince tedavi edilmemesi halinde, koma, hatta ölüm riski söz konusudur; bu tablonun kural olarak, glikoz metabolizmasına katılan bir madde olan tiaminin (B1 vitamini) kronik eksikliğinden kaynaklandığı, böyle bir eksiklik durumunda, glikozun metabolizasyonunu gerektiren herhangi bir aktivitenin Wernicke-Korsakoff hastalığına neden olabileceği değerlendirilmektedir (bk. Tekin Yıldız/Türkiye, No. 22913/04, § 18, 10 Kasım 2005).
Full & Egal Universal Law Academy