AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
BAYAR VE GÜRBÜZ / TÜRKİYE (No. 2) DAVASI
(Başvuru No. 33037/07)
KARAR
STRAZBURG
3 Şubat 2015
İşbu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup, bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Bayar ve Gürbüz / Türkiye (No. 2) davasında,
Başkan,
András Sajó,
Yargıçlar,
Işıl Karakaş,
Nebojša Vučinić,
Helen Keller,
Egidijus Kūris,
Jon Fridrik Kjølbro,
Robert Spano,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı, Abel Campos’un katılımıyla Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 13 Ocak 2015 tarihinde gerçekleştirdiği müzakereler sonucunda anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (33037/07 No.lu) davanın temelinde, iki Türk vatandaşının - Hasan Bayar [H. Bayar] ve Ali Gürbüz [A. Gürbüz] (“başvuranlar”) - 26 Haziran 2007 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşmenin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvuru bulunmaktadır. Başvuranlar, İstanbul’da görev yapan Avukat, İ. Akmeşe tarafından temsil edilmişlerdir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir. Başvuru, 31 Mart 2010 tarihinde Hükümet’e tebliğ edilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuranlar, A. Gürbüz ve H. Bayar, sırasıyla 1971 ve 1982 doğumludurlar. Başvuranlar sırasıyla Köln (Almanya) ve Bern’de (İsviçre) ikamet etmektedirler. Başvuranlardan A. Gürbüz, merkezi İstanbul’da bulunan “Ülkede Özgür Gündem” isimli günlük gazetenin imtiyaz sahibi, H. Bayar ise aynı gazetenin Yazı İşleri Müdürü’dür. 24 Mart 2004 tarihinde, söz konusu gazetede, yasadışı silahlı örgüt, Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) bir kolu olan Kongra-Gel’in Başkanı Zübeyir Aydar’ın [Z. Aydar] Nevruz[1] bayramı vesilesiyle yaptığı açıklamaları içeren, “Halka teşekkür mesajı” başlıklı bir makale yayımlanmıştır. Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun (“3713 sayılı Kanun”) 6. maddesinin 2. ve 4. fıkraları ile 5680 sayılı Kanun’un ek 2. maddesinin 1. fıkrası uyarınca suç olarak öngörülen, yasadışı silahlı örgüt adına açıklama yayımlama fiili sebebiyle 26 Mart 2004 tarihinde, A. Gürbüz ve H. Bayar hakkında iddianame düzenlemiştir. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, 30 Mart 2004 tarihinde söz konusu iddianameyi kabul etmiştir. Devlet güvenlik mahkemelerinin kaldırılmasının ardından, ilk duruşma, 15 Temmuz 2004 tarihinde, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi (“Ağır Ceza Mahkemesi”) tarafından gerçekleştirilmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, aynı gün, başvuranların her birini 3713 sayılı Kanun’un 6. maddesinin 2. ve 4. fıkraları uyarınca, söz konusu tarihte yürürlükte olan döviz kuruna göre yaklaşık 247 avro tutarında, 445.616.000 eski Türk lirası (TRL) para cezası ödemeye mahkûm etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, sanıkların temyize başvurma imkânlarının bulunduğunu belirtmiştir.Başvuranlar, 5 Ekim 2004 tarihinde temyize başvurmuşlar ve özellikle Sözleşme’nin 10. maddesini ileri sürmüşlerdir.Yargıtay Cumhuriyet Savcısı, mevzuat değişikliklerinin ardından başvuranların durumuna en uygun olan kanunun uygulanmasına imkân vermek amacıyla davayı yeniden incelenmek üzere, 20 Ekim 2005 tarihinde, ilk derece mahkemesine geri göndermiştir.Ağır Ceza Mahkemesi, 22 Kasım 2005 tarihinde görevsizlik (ratione materiae) kararı vermiştir ve söz konusu dava, Beyoğlu Asliye Ceza Mahkemesi’ne gönderilmiştir.Asliye Ceza Mahkemesi, 1 Haziran 2006 tarihinde görevsizlik kararı vermiştir ve dosya Yargıtay’a geri gönderilmiştir.Yargıtay, 29 Ağustos 2006 tarihinde, davaya Ağır Ceza Mahkemesi tarafından bakılmasına karar vermiştir.Ağır Ceza Mahkemesi, 8 Mart 2007 tarihinde, başvuranların her birini 3713 sayılı Kanun’un 6. maddesinin 2. ve 4. fıkraları uyarınca 440 Türk lirası (TRY)[2] (ilgili dönemde yürürlükte olan döviz kuruna göre yaklaşık 233 avro) para cezası ödemeye mahkûm etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, söz konusu kararın kesin olduğunu belirtmiştir. Aynı mahkeme, özellikle aşağıdaki değerlendirmelerde bulunmuştur:
“(...) “Halka teşekkür mesajı” başlıklı yazının içeriğinden; yasadışı terör örgütü, PKK/Kongra-Gel’in Başkanı, Zübeyir Aydar’ın Nevruz Bayramı’nın etkileri konusundaki açıklamalarının yayımlandığı anlaşılmaktadır. [Z. Aydar] şunları ifade etmiştir: “2004 yılında Nevruz, Kürdistan’ın dört bir yanında ve Kürtlerin bulunduğu her yerde ciddiyetle kutlanmıştır; liderimiz Abdullah Öcalan’ın halka olan desteği ve başlattığı özgürlük kampanyası, bu Nevruz Bayramı sayesinde doruk noktasına ulaşmıştır.”
Söz konusu açıklamanın içeriği, halkı terör ve şiddet yöntemlerine başvurmaya teşvik edebilecek niteliktedir ve Sözleşme’nin 10. maddesi ile güvence altına alınan ifade özgürlüğü kapsamına girmemektedir (...) ”
Başvuranlar, aynı gün temyize başvurmuşlardır. Başvuranlar, Sözleşme’nin 10. maddesini ileri sürerek, özellikle haklarında yürütülen ceza davasının ifade özgürlüğü haklarını ihlal ettiğini iddia etmişlerdir. Ağır Ceza Mahkemesi, 20 Nisan 2007 tarihinde, başvuranların temyiz talebini reddetmiştir. Aynı mahkeme, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 305. maddesinin 1. fıkrası uyarınca, hükmedilen para cezasının 2.000 TRY’yi aşmaması durumunda kararın kesin olduğunu belirtmiştir.Ağır Ceza Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi’nin 29 Kasım 2009 tarihli kararı ile 3713 sayılı Kanun’un 6. fıkrasında yer alan “sahipler” ibaresinin kaldırılmasının ardından davayı inceleyerek, 24 Şubat 2010 tarihinde, A. Gürbüz hakkındaki mahkûmiyet hükmünün infazının durdurulmasına karar vermiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMASISomut olayla ilgili iç hukuk ve uygulamaları, Bayar ve Gürbüz/Türkiye (No. 37569/06, §§ 12-13, 27 Kasım 2012) ve Gözel ve Özer/Türkiye (No. 43453/04 ve 31098/05, § 23, 6 Temmuz 2010) kararlarında belirtilmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRMEHÜKÜMET’İN İLK İTİRAZLARI HAKKINDA
Hükümet, mevcut başvuru ile tebliğ edilen dokuz adet başvuru çerçevesinde sunduğu görüşlerinde, Mahkeme’den, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen altı ay süre kuralına riayet edilmediği gerekçesiyle başvuruların tamamının kabul edilemez olduğuna karar vermesini talep etmektedir. Hükümet, aslında, başvuranların Ağır Ceza Mahkemesi tarafından karar verildikten sonra altı aylık süre içinde mevcut başvuruyu sunmadıklarını ileri sürmektedir. Bu bağlamda, Hükümet, kendi bakış açısına göre, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 305. maddesi uyarınca iki milyar Türk lirasından daha az miktardaki para cezalarının temyizinin kabil olmadığını ve dolayısıyla dikkate alınması gereken yerel mahkeme kararının Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen karar olduğunu belirtmektedir.
Hükümet, aynı zamanda A. Gürbüz’ün mağdur sıfatını kabul etmemektedir.Mahkeme, somut olayda, nihai karar tarihinin 8 Mart 2007 olduğunu ve söz konusu başvurunun 26 Haziran 2007 tarihinde sunulduğunu kaydetmektedir. Bu nedenle, Mahkeme, başvuranların altı ay süre kuralına riayet ettikleri ve Hükümet’in itirazının reddedilmesi gerektiği kanısına varmaktadır. Mahkeme, A. Gürbüz’ün mağdur sıfatının bulunmamasına ilişkin ilk itirazı bakımından ise, başvuranın mahkûmiyet hükmünün infazının, 3713 sayılı Kanun’un 6. maddesinin 2. ve 4. fıkralarında yapılan değişikliğin ardından Ağır Ceza Mahkemesi tarafından daha sonra verilen bir kararla infazının durdurulduğunu tespit etmektedir (yukarıda 18. paragraf). Bu nedenle, Mahkeme, infazın durdurulması yönündeki bu tür bir kararın, A. Gürbüz’ün Ağır Ceza Mahkemesi tarafından daha önce mahkûm edildiği yönündeki gerçeği değiştirmediği kanısındadır. Dolayısıyla, Mahkeme, Hükümet’in A. Gürbüz’ün mağdur sıfatının bulunmamasına ilişkin itirazını reddetmektedir.
SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar, mahkûm edilmeleri nedeniyle ifade özgürlüğü haklarının ihlal edildiğini iddia etmekte ve bu bağlamda, Sözleşme’nin 10. maddesini ileri sürmektedirler. Söz konusu madde aşağıdaki gibidir:
“1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. (...)”
2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, (...) için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.”Hükümet, başvuranların iddiasını kabul etmemektedir.Mahkeme, bu şikayetin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesinin bulunmadığını tespit ederek, söz konusu şikayetin kabul edilebilir olduğunu belirtmektedir.Mahkeme, somut olayda, davalı devletin başvuranların yukarıda anılan suçlarla itham edilmesinden ibaret olan müdahalesinin, kanun tarafından öngörülmesinin ve Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası anlamında kamu güvenliğinin korunması, düzenin sağlanması ve suçun önlenmesi gibi meşru bir amaç taşımasının taraflar arasında tartışma konusu yapılmadığını kaydetmektedir (Gözel ve Özer/Türkiye, (No. 43453/04 ve 31098/05, § 45, 6 Temmuz 2010). Mahkeme, tarafların bu husustaki değerlendirmesine katılmakta ve söz konusu uyuşmazlığın, müdahalenin “demokratik toplumda gerekli” olup-olmadığıyla ilgili olduğunu gözlemlemektedir.Mahkeme, somut olaydakine benzer sorunları ileri süren davalarda Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiği sonucuna vardığını hatırlatmaktadır (yukarıda anılan, Gözel ve Özer, § 64, Bayar/Türkiye No. 1-8), No. 39690/06, 40559/06, 48815/06, 2512/07, 55197/07, 55199/07, 55201/07 ve 55202/07, §§ 34-35, 25 Mart 2014). Mahkeme, mevcut davayı bu içtihat ışığında inceleyecektir.Mahkeme, somut olayda, ihtilaf konusu yazının Kongra-Gel Başkanı Zübeyir Aydar’ın bir açıklamasını içerdiğini tespit etmektedir. Bu açıklamada, Z. Aydar, Nevruz vesilesiyle düzenlenen bayrama katılan insanlara teşekkür etmiştir.Mahkeme, özellikle terörle mücadeleye bağlı zorlukların yanı sıra kendi incelemesine tabi tutulan durumları çevreleyen koşulları göz önünde bulundurarak, bu makalede kullanılan ifadeleri ve söz konusu yayının içeriğini dikkatle incelemiştir (Sürek /Türkiye (No. 4) [BD], No. 24762/94, § 58, 8 Temmuz 1999). Mahkeme, söz konusu yazının, bir bütün olarak değerlendirildiğinde, şiddete, silahlı direnişe ya da isyana teşvik içerikli olmadığını ve yazıda, Mahkeme nazarında dikkate alınması gereken en önemli unsur olan, nefret ifadesinin de kullanılmadığını tespit etmektedir.Mahkeme, ulusal hâkimler tarafından başvuranı mahkûm etmek amacıyla ileri sürülen gerekçeleri inceledikten sonra (yukarıda 15.paragraf), bu gerekçelerin, başvuranların ifade özgürlüğü hakkına yapılan müdahaleyi haklı göstermek için yeterli olarak kabul edilemeyeceği sonucuna varmaktadır. Dolayısıyla, Mahkeme, Gözel ve Özer kararında (yukarıda anılan) varılan sonuçtan uzaklaşmak için herhangi bir neden görmemektedir.Dolayısıyla, somut olayda, Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.
SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN 1. FIKRASININ VE 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar, ayrıca davalarının makul sürede görülmediğini ve haklarında açılan ceza davasının süresine itiraz etmek, 10. madde bağlamındaki şikâyetlerini dile getirmek ve temyize başvurma imkânlarının bulunmamasından şikâyet etmek için herhangi bir iç hukuk yoluna sahip olmadıklarını iddia ederek, Sözleşme’nin 6. ve 13. maddelerini ileri sürmektedirler. Söz konusu maddelerin somut olaya ilişkin kısımları aşağıdaki gibidir:
Madde 6
“Herkes davasının, (...) ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, (...) bir mahkeme tarafından (...) makul süre içerisinde görülmesini isteme hakkına sahiptir.”
Madde 13
“(...) Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, söz konusu ihlal resmi bir hizmeti yerine getirmekle görevli kişiler tarafından gerçekleştirilmiş olsa dahi, ulusal bir merci önünde etkili bir yola başvurma hakkına sahiptir.”
A. Yargılama süresine ilişkin şikâyet hakkındaBaşvuranlar, Sözleşme’nin 6. ve 13. maddelerini ileri sürerek, haklarında açılan ceza davasının süresinden ve bu süreye itiraz etmek için herhangi bir iç hukuk yolunun bulunmamasından şikâyet etmektedirler.Mahkeme, Ümmühan Kaplan/Türkiye (No. 24240/07, 20 Mart 2012) davasında pilot karar usulünün uygulanmasının ardından, Türkiye’de tazminata ilişkin yeni bir hukuk yolunun oluşturulduğunu vurgulamaktadır. Mahkeme, Turgut ve diğerleri/Türkiye kabul edilebilirlik hakkındaki kararında (No. 4860/09, 26 Mart 2013), başvuranların iç hukuk yollarını tüketmedikleri, yani söz konusu yeni hukuk yolunu kullanmadıkları gerekçesiyle yeni başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Bu karara varırken, Mahkeme, özellikle bu yeni hukuk yolunun a priori erişilebilir ve yargılama süresine ilişkin şikâyetlerin giderilmesi açısından tazmine ilişkin makul perspektifler sunabilecek nitelikte olduğunu göz önünde bulundurmuştur.Mahkeme, aynı zamanda, Ümmühan Kaplan pilot kararında (yukarıda anılan, § 77), özellikle Hükümet’e daha önce tebliğ edilen bu tür başvuruların incelemesini normal usul yoluyla sürdürebileceğini belirttiğini hatırlatmaktadır. Mahkeme, Hükümet’in, somut olayda bu yeni hukuk yolu hakkında herhangi bir itiraz ileri sürmediğini kaydetmektedir. Yukarıda belirtilenler ışığında, Mahkeme, mevcut başvurunun incelemesini sürdürmeye karar vermektedir.Başvuranlar hakkında yürütülen yargılamanın süresi bağlamındaki şikâyetin incelenmesine ilişkin olarak, Mahkeme, dikkate alınacak sürecin, iddianamenin düzenlendiği 26 Mart 2004 tarihinde (yukarıda 6. paragraf) başladığını ve söz konusu kararın kesinleştiği 8 Mart 2007 tarihinde (yukarıda 15. paragraf) sona erdiğini saptamaktadır. Dolayısıyla, söz konusu süreç, üç yıldan fazla sürmüştür. Mahkeme, başvuranları 440 Türk lirası (TRY) para cezasına mahkûm eden ilk derece mahkemesi kararının temyize elverişli olmadığını ve kararın verildiği tarihte kesinleştiğini kaydetmektedir.Mahkeme, bir bütün olarak değerlendirilen yargılama boyunca verilen kararlar arasında geçen sürelerin aşırı uzun olmadığı kanaatine varmaktadır. Ayrıca, Mahkeme, karar verinceye kadar düzenli olarak birçok yargılama işlemi gerçekleştiren mahkemeler önündeki süreçte herhangi bir gecikmenin yaşanmadığını tespit etmektedir. Mahkeme, sonuç olarak, ihtilaf konusu sürenin makul olmadığının kabul edilemeyeceği kanısına varmaktadır. Dolayısıyla, bu şikâyet, açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmelidir.A. Gürbüz bakımından daha sonraki sürece ilişkin olarak, Mahkeme, Ağır Ceza Mahkemesi’nin, 24 Şubat 2010 tarihli kararla, A. Gürbüz hakkındaki mahkûmiyet hükmünün infazının askıya alınmasına karar vermesinin (yukarıda 18. paragraf), 3713 sayılı Kanun’un 6. maddesinde yapılan değişikliğin basit bir uygulaması olarak değerlendirildiğini gözlemlemektedir. Dolayısıyla Mahkeme, yukarıda vardığı sonuçtan uzaklaşmak için herhangi bir özel sebep görmemektedir (yukarıda 37. paragraf).Sözleşme’nin 13. maddesi bağlamındaki şikâyete ilişkin olarak, Mahkeme, söz konusu maddenin, yalnızca Sözleşme bakımından “savunulabilir” olduğu kanısına varılabilecek şikâyetler için etkin bir hukuk yoluna başvurmayı gerektirdiğini hatırlatmaktadır (bk. diğer kararlar arasında, Powell ve Rayner/Birleşik Krallık, 21 Şubat 1990, § 31, A serisi No. 172).Mahkeme, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası bağlamındaki şikâyete ilişkin yukarıda varılan sonuçları göz önünde bulundurarak (yukarıda 33-37. paragraflar), başvuranların bu husustaki iddialarının, Sözleşme bakımından savunulabilir bir şikâyet olarak değerlendirilemeyeceği kanısına varmaktadır. Dolayısıyla, Mahkeme, bu bağlamda, Sözleşme’nin 13. maddesinin ihlal edilmediğini saptamaktadır. Bu şikâyetin, aynı zamanda, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve yine 35. maddenin 4. fıkrası uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucuna varılmaktadır.
B. Temyize başvurma imkânının bulunmaması yönündeki iddiaya ilişkin şikâyet hakkında
Sözleşme’nin 13. maddesini ileri sürerek, başvuranlar, aynı zamanda, mahkûmiyet kararlarının temyize konu edilemeyeceğini ileri sürmektedirler. Başvuranlar, diğer yandan, Sözleşme’nin 10. maddesi bağlamındaki şikâyetlerinin giderilmesini sağlayacak nitelikte etkin bir iç hukuk yolunun bulunmamasından şikâyet etmektedirler. Mahkeme, tarafların, bu bağlamda kabul edilebilirlik ve esas hakkındaki görüşlerini sunduklarını gözlemlemektedir. Mahkeme, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası hükümlerinin, 13. madde hükümlerine nazaran lex specialis olarak değerlendirilmesi gerektiğini kaydetmektedir. Dolayısıyla, Mahkeme, bu şikâyetlerin Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası açısından incelenmesi gerektiği kanısındadır. Söz konusu madde aşağıdaki gibidir:
“Herkes davasının, (...) cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş (...) bir mahkeme tarafından (...) hakkaniyete uygun olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir.”Hükümet başvuranların iddiasını kabul etmemektedir.Mahkeme, söz konusu şikâyetin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesinin bulunmadığını tespit ederek, bu şikâyetin kabul edilebilir olduğunu belirtmektedir.Mahkeme, ilk derece mahkemesi kararına karşı temyize başvurma imkânının bulunmamasına ilişkin somut olaydakine benzer sorunların ileri sürüldüğü birçok davada, Sözleşme’nin 6. maddesinin ihlal edildiği sonucuna vardığını hatırlatmaktadır (yukarıda anılan, Bayar ve Gürbüz, § 49).Somut olayda, Mahkeme, başvuranların mahkemeye erişim haklarına orantısız bir kısıtlama getirildiği ve bu sebeple, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının güvence altına aldığı mahkemeye erişim hakkının esas yönünden ihlal edildiği kanısına varmaktadır. Dolayısıyla Mahkeme, Bayar ve Gürbüz kararında (yukarıda anılan) ulaştığı sonuçtan uzaklaşmak için herhangi bir neden görmemektedir.Bu nedenle, Sözleşme’nin 6. maddesi bu bağlamda ihlal edilmiştir.
SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDASözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir,
“Eğer Mahkeme, bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”Başvuranların temsilcisi, mevcut başvuru ile aynı zamanda tebliğ edilen diğer dokuz başvuru çerçevesinde, Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca genel bir talep sunmuştur. Mevcut davada başvuranlar ile ilgili talepler aşağıdaki gibidir:
- ilgililerin mahkum edilmeleri sebebiyle maruz kaldıkları kanaatinde oldukları maddi zarar için 30.000 avro (A. Gürbüz) ve 10.000 avro (H. Bayar);
- ilgililerin her biri için manevi zarar bağlamında 20.000 avro;
- masraf ve giderler için 7.200 avro. Başvuranlar, bu talebi desteklemek amacıyla Mahkeme önünde avukatları tarafından sunulan çalışma ve hizmetlerin detaylı bir listesini Mahkeme’ye göndermişlerdir.Hükümet, talep edilen meblağları kabul etmemektedir.Maddi zarara ilişkin olarak, Mahkeme, H. Bayar hakkında hükmedilen 440 TRY para cezasının (15. paragraf) Sözleşme’nin 10. maddesi alanında tespit edilen ihlalin doğrudan bir sonucu olduğunu ortaya koymaktadır. Dolayısıyla, ilgilinin bu bağlamda ödemiş olduğu miktarın kendisine tümüyle geri ödenmesine karar verilmesi gerekmektedir. Bu sebeple, Mahkeme, maddi zarar için H. Bayar’a 233 avro ödenmesine karar vermektedir.A. Gürbüz’ün 440 TRY para cezasına mahkûm edilmesine rağmen, Ağır Ceza Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi’nin 26 Kasım 2009 tarihli kararının ardından davayı yeniden inceledikten sonra, 24 Şubat 2010 tarihinde, ilgili hakkındaki mahkûmiyet hükmünün infazının durdurulmasına karar vermiştir (yukarıda 18. paragraf). Bu sebeple, Mahkeme, A. Gürbüz’e maddi zarar bağlamında bu miktarın ödenmesinin gerekmediği kanaatindedir.Manevi zarara ilişkin olarak, Mahkeme, başvuranların davanın koşulları nedeniyle bazı sıkıntılar yaşadıkları kanaatine varılabileceği görüşündedir. Mahkeme, Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca, hakkaniyete uygun olarak, manevi zararlarının tazmini bağlamında başvuranların her birine 1.300 avro ödenmesine karar vermektedir.Mahkeme, masraf ve giderler için sunulan talep hakkında, elinde bulunan belgeler ile konuya ilişkin kriterlerini dikkate alarak, başvuranlara bu bağlamda müştereken 500 avro ödenmesinin makul olacağı kanısına varmaktadır.Mahkeme, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranın uygun olduğu sonucuna varmaktadır.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,Başvurunun Sözleşme’nin 6. maddesi bağlamındaki şikâyet (ilk derece mahkemesi kararına karşı temyize başvurma imkânının bulunmaması) ile Sözleşme’nin 10. maddesi bağlamındaki şikâyete ilişkin kısmının kabul edilebilir olduğuna ve kalan kısmının kabul edilemez olduğuna;Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;Başvuranların ilk derece mahkemesi kararına karşı temyize başvurma imkânlarının bulunmaması sebebiyle Sözleşme’nin 6. maddesinin ihlal edildiğine;a) İşbu kararın Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrası uyarınca kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere, davalı devletin başvuranlara aşağıdaki miktarları ödemekle yükümlü olduğuna:
i) Vergi başlığı altında tahsil edilebilecek her türlü miktarın eklenmesi suretiyle, H. Bayar’a, maddi tazminat olarak, 233 avro (iki yüz otuz üç avro);
ii) Vergi başlığı altında tahsil edilebilecek her türlü miktarın eklenmesi suretiyle, başvuranların her birine, manevi tazminat olarak, 1.300 avro (bin üç yüz avro);
iii) Başvuranlar tarafından vergi başlığı altında tahsil edilebilecek her türlü miktarın eklenmesi suretiyle, masraf ve giderlerin tamamı için, iki başvurana müştereken 500 avro (beş yüz avro);
b) Yukarıda anılan sürenin bitiminden itibaren ve ödeme tarihine kadar, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere bu süre boyunca uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek basit faiz oranının uygulanmasının uygun olduğuna;
Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilerek, Mahkeme İçtüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkraları uyarınca 3 Şubat 2015 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Abel CamposAndrás Sajó
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
[1] Kürtlerin yeni yıl bayramı.
[2] Eski Türk lirasının (TRL) yerine geçen Türk lirası (TRY), 1 Ocak 2005 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 1 TRY bir milyon TRL’ye karşılık gelmektedir.
Full & Egal Universal Law Academy