AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
BAYAR / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 55060/07 ve 55061/07)
KARAR
STRAZBURG
13 Haziran 2017
Bu karar kesindir. Şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Bayar / Türkiye davasında,
Başkan,
Ledi Bianku,
Yargıçlar,
Valeriu Griţco,
Stéphanie Mourou-Vikström,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm) Komite olarak toplanarak, 16 Mayıs 2017 tarihinde gerçekleştirilen müzakerelerin ardından, aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (55060/07 et 55061/07 No.lu) davanın temelinde, bu Devlet’in vatandaşı olan Hasan Bayar’ın (‘‘başvuran’’), 13 Kasım 2007 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (‘‘Sözleşme’’) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu iki başvuru bulunmaktadır.
2. Başvuran, İstanbul Barosu’na kayıtlı Avukat İ. Akmeşe tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (« Hükümet ») kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuran özellikle Sözleşme’nin 10 ve 6. maddelerinin ihlal edildiğini iddia etmektedir.
4. Sözleşme’nin 10 ve 6. maddesi bağlamındaki şikâyetler 24 Kasım 2014 tarihinde Hükümet’e tebliğ edilmiş ve Mahkeme İç Tüzüğünün 54. maddesinin 3. fıkrası uyarınca geri kalan kısmı için başvuruların kabul edilemez olduğu bildirilmiştir.
5. Hükümet, başvurunun komite tarafından incelenmesine itiraz etmektedir. Mahkeme, Hükümet’in itirazını incelemiş ve reddetmiştir.
OLAY
I. SOMUT OLAYIN KOŞULLARI
6. Başvuran, 1982 doğumludur ve Berne’de ikamet etmektedir. Başvuran somut olaydaki dava konusu makalelerin yayınlandığı tarihte günlük Ülkede Özgür Gündem gazetesinin sorumlu yazı işleri müdürüydü.
A. 55060/07 başvuru
7. « Kadın eksenli demokrasi gelişmeli », « Öcalan kadınlara intihar eylemleri yerine demokratik çalışmaya önerdi – yeni ödev Mahmur» ve « Kongra-Gel’e üye ol » başlıklı makaleler 20 Nisan 2004 tarihinde Ülkede Özgür Gündem gazetesinin 51. sayısında yayınlanmıştır. İlk iki makale, Öcalan’ın Kürt sorunu ve demokrasi ile bağlantılı olarak kadın sorununu dile getiren beyanlarını içermekteydi. Üçüncü makale ise Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) yasadışı silahlı örgüt kolu Kongra-Gel’in Avrupa Birliği tarafından terör örgütleri listesine alınması konusunda Cimade Derneğinin bir temsilcisi tarafından yapılan açıklama ile ilgiliydi. Bu üç makalenin somut olayla ilgili bölümleri şu şekildedir:
« Kadın eksenli demokrasi gelişmeli »
« Öcalan, kendisine göre kadınların özgürlük adına kendi mücadelelerini geliştirebilmeleri gerektiğini ve onları yok etme tehlikesiyle karşı karşıya bırakan teşkilatlar oluşturmamaları gerektiğini vurgulamıştır. (...)
Kürt halkı lideri Öcalan, kadın eksenli bir demokrasi gelişiminin önemini vurgulamış ve kadınların özerk demokratik bölgelerde ekonomik ve demokratik çalışmalarda yol gösterici olmalarını istemiştir. (...) »
« Öcalan kadınlara intihar saldırıları yapmak yerine demokratik çalışmayı önerdi-İlk ödev Mahmur»
« Abdullah Öcalan, daha önceki görüşmelerde olduğu gibi bu defa da kadın sorununa değindi. Öcalan, bu haftaki mesajında Kürt sorunu, demokrasi ve aydınlanma konusunun kadınlarla ilişkisini irdeleyerek, demokrasiye ulaşmanın kadının özgürleşmesinden geçtiğini vurguladı.
Kürt demokrasisinin « kadın eksenli » olması gerektiğini vurgulayan Kürt halkı lideri Öcalan sözlerini şu şekilde sürdürdü: « Kadınlar demokratik özerk bölgelerde demokratik, ekonomik çalışma yürütsünler. Üç köy bile olsa onu demokratikleştirebilirlerse anlamlıdır. Mahmur kampı bunun için uygundur. Orada on bin insanımız var. Üç bin çocuk var. Bu; demokratik bir model olabilir. Kadınlar film çevirsinler, gazete çıkarsınlar, sanat ve eğitimle uğraşsınlar. (...) O zaman çok büyürler. (...) İntihar eylemleri geliştirmelerine gerek yok, kendilerini savunsunlar (...)»
« Kongra-Gel’e üye ol » çağrısı»»
« Fransa’nın güney bölgesi Cimade (Fransa’da bir insan hakları örgütü) temsilcisi Jean-Paul Nunez, Kongra-Gel’in Avrupa Birliği tarafından terör örgütleri listesine alınmasına tepki göstererek, demokrat çevreleri özellikle Avrupa insan hakları savunucularını Kongra-Gel’e üye olmaya davet etmiştir.
28 Mart seçimleri vesilesiyle Türkiye’ye ziyarette bulunan Jean-Paul Nunez, Kongra-Gel’in «terör örgütleri listesine » alınmasına tepki göstermiş ve bu kararı alan Avrupa Birliği yetkililerinin yargılanması gerektiğini söylemiştir. (...)
Nunez: «Bu durumda Avrupa Birliği’nin tutumu, Kongra-Gel’i Ocak ayında « terör örgütleri listesine » alan Amerika Birleşik Devletleri’nin tutumu ile aynıdır. Avrupa Birliği, aynı zamanda, Kıbrıs’ın birleşmesi konusunda Türkiye’yi daha uzlaştırıcı bir tutum benimsemeye teşvik edebilmek için bu ülke tarafından yapılan baskıya boyun eğmiştir. Herhangi bir askeri eylem geliştirmemiş ve pek çok siyasi grubu bir araya toplayan Kongra-Gel’in bu listeye alınması, Avrupa Birliği’nin cehaletini ve yetersizliğini gösterir. Bu karar, insan haklarına ve demokrasiye vurulan bir darbedir.» (...) »
8. Başvuran hakkında kovuşturma başlatılmıştır. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 25 Ağustos 2011 tarihli kararı ile başvuranı 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun (« 3713 sayılı kanun ») 6. maddesinin 2. ve 4. fıkraları uyarınca suçlu bulmuş ve onu 2.094 Türk Lirası (TRY) (olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan döviz kuruna göre yaklaşık 1.190 avro) para cezası ödemeye mahkûm etmiştir. Ağır ceza mahkemesi gerekçesinde ihtilaf konusu makaleler bir bütün olarak değerlendirildiğinde, bilgilendirmekten çok PKK liderinin ve mensuplarının bildirilerini yaymayı ve terörist yöntemleri övmeyi amaçladıklarını belirtmiştir. Ağır ceza mahkemesine göre dava konusu makalelerin yayını, ifade özgürlüğü kapsamında değildir ve bu nedenle Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası uyarınca kısıtlamaya konu olabilir.
9. Bu karar temyiz edilemediğinden kesin olarak verilmiştir. 10. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 23 Temmuz 2012 tarihinde başvuranın mahkûmiyetini yeniden incelemiş ve 6352 sayılı Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi ve Basın ve Yayın Yoluyla İşlenen Suçlarla İlgili Dava ve Cezaların Ertelenmesi amacıyla bazı kanunlarda değişiklik yapılması hakkında kanuna (« 6352 sayılı kanun ») dayanarak ilgili hakkında açıklanan cezanın infazını ertelemiştir. Bununla birlikte ağır ceza mahkemesi, ilgilinin üç yıl süre ile denetim altında tutulmasına hükmetmiştir.
B. 55061/07 başvuru
11. Ülkede Özgür Gündem gazetesinde 28 Ağustos 2004 tarihinde «Kürt halkı lideri Abdullah Öcalan, [Kürtlerin] taleplerinin makul olduğunu söyledi. Sorunu diyalog çözer » başlıklı bir makale yayınlanmıştır. Makale, Öcalan’ın bir diyalog aracı olarak gördüğü politik yolu izlemenin, özellikle de ateşkes yapılması amacı taşıyan siyasi bir çözümün desteklenmesinin gereğini vurgulayan bir bildirisini içeriyordu. Bu makalenin somut olayla ilgili kısımları şu şekildedir:
« (...) Öcalan, 25 Ağustos tarihinde avukatlarıyla görüşmesi sırasında savaş yoluyla değil diyalog yoluyla bir çözümün araştırılmasının gerekliliğini hatırlatmıştır. Mevcut durumun 1919 yılındakine benzediğini kaydeden Öcalan şu şekilde devam etmiştir: « Savaş ne hızlı ne de ateşlidir; meşru müdafaa amaçlı bir direniştir. Leyla’nın grubu ve yoldaşları, kendilerini geliştirebilir, kendilerini diyalog ve barış inisiyatifi haline getirebilir ve Avrupa ve Amerika’nın aracılığıyla diplomatik adımlar atabilirler. Siyasi bir çözüm yolu açık kalırsa silahların bırakılması dâhil olmak üzere bazı ilerlemeler olacaktır. Hızlı bir şekilde diyalog geliştirsinler! Makul iddialarımız var ve bunları on madde ile aktardık. Beni kısmen temsil edebilirler. Avukatlarım onlara destek verebilir.
(...)
Demokratik bir çözüm bulunmalıdır. Aksi takdirde ilkbaharın gelişiyle gerilla hareketi yoğunlaşacaktır. Bunu ne ben ne de Eğitim Komitesi önleyemez. (...) Siyasi bir çözüm geliştirilemezse gerillaya güçlü bir katılım olacak, gerilla sayısı ikiye katlanacaktır. İlkbahar ile sayıları on binlere ulaşacaktır. Yalnız PKK değil aynı zamanda sağcı ya da solcu herkesi kapsayacak sonuç felaket olacaktır. Bana itaat etmeyecekler [gerillalar]. Söz konusu özerk gruplar, doğru bildiklerini yapacaklardır. Ancak siyasi diyalog yolu açık olursa bunu başarabilirim. Bunun sorumlusu ben değilim, tarihsel sorumluluk Hükümet’e aittir. Türkiye için bu son şanstır (...) »
12. Başvuran hakkında kovuşturma yapılmıştır. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 2 Ekim 2007 tarihli kararı ile başvuranı 3713 sayılı Kanunun 6. maddesinin 2 ve 4. fıkraları uyarınca suçlu bulmuş ve başvuranı 1.592 Türk Lirası (TRY) (olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan döviz kuruna göre yaklaşık 926 avro) para cezası ödemeye mahkûm etmiştir. Ağır ceza mahkemesi gerekçesinde, başvuranın bilgi ve düşünceleri yayma hak ve görevini suistimal ettiğini ve ayrıca Sözleşme’nin 10. maddesiyle korunan ifade özgürlüğü sınırlarını aşarak, kin ve nefretle çağrı yapan söylemlerin yayımına destek sağladığını belirtmiştir. Mahkeme öte yandan bu kararın kesin olduğunu belirtmiştir.
13. Başvuran 6 Kasım 2007 tarihinde kararı temyiz emiştir.
14. Yargıtay 23 Mart 2011 tarihinde, çarptırılan ceza miktarının temyiz başvurusu için gerekli yasal sınırın altında kaldığı, itiraz konusu kararın kesin olduğu gerekçesiyle başvuruyu reddetmiştir.
15. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 24 Temmuz 2012 tarihinde başvuranın mahkûmiyetini yeniden incelemiş ve 6352 sayılı Kanuna dayanarak, ilgili hakkında açıklanan kararın infazını ertelemiştir. Bununla birlikte ağır ceza mahkemesi ilgilinin üç yıl denetim altında tutulmasına hükmetmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMASI
16. 3713 sayılı Kanunun 6. maddesinin 2 ve 4. fıkralarının olaylar döneminde yürürlükteki şekli ve somut olayla ilgili kısımları şu şekildedir:
« Terör örgütlerinin bildiri veya yayınlarını basanlar ya da yayınlayanlar 5 milyon liradan 10 milyon liraya kadar para cezası ile cezalandırılır.
(...)
Yukarıdaki fıkralarda belirtilen fiillerin 5680 sayılı Basın Kanununun 3 üncü maddesindeki süreli yayınlar vasıtasıyla işlenmesi halinde, ayrıca sahiplerine de; süreli yayın bir aydan az süreli ise bir önceki ay ortalama fiili satış miktarının, aylık veya bir aydan fazla süreli ise bir önceki fiili satış miktarının (...)yüzde doksanı kadar ağır para cezası verilir. Ancak, bu ceza elli milyon liradan az olamaz. Bu süreli yayınların sorumlu müdürlerine, sahiplerine verilecek cezanın yarısı uygulanır. »
17. 29 Haziran 2006 tarihli 5532 sayılı Kanun ve 11 Nisan 2013 tarihli 6459 sayılı Kanun tarafından getirilen değişiklilerin ardından 3713 sayılı Kanunun 6. maddesinin 2 ve 4. fıkralarının somut olayla ilgili kısımları artık şu şekildedir:
« Terör örgütlerinin; cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösteren veya öven ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik eden bildiri veya açıklamalarını basanlar veya yayınlayanlar bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(...)
Yukarıdaki fıkralarda belirtilen fiillerin basın ve yayın yoluyla işlenmesi hâlinde, basın ve yayın organlarının suçun işlenişine iştirak etmemiş olan yayın sorumluları hakkında da bin günden on bin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. »
18. Anayasa Mahkemesi 2015 yılında 3713 sayılı Kanunun 6. maddesinin 2 ve 4. fıkraları uyarınca basın organlarının sorumlularının mahkûmiyetine ilişkin iki davayı (Ali Gürbüz ve Hasan Bayar, no. 2013/568, 24 Haziran 2015 ve Ali Gürbüz, no. 2013/724, 25 Haziran 2015) karara bağlamıştır. Anayasa Mahkemesi bu iki davada, ihtilaf konusu açıklamaların herhangi bir cebir, şiddet ya da silahlı ayaklanmaya çağrı içermediği gerekçesiyle ilgililerin ifade özgürlüğünün ihlal edildiğini tespit etmiştir.
Anayasa Mahkemesi’nin Ali Gürbüz ve Hasan Bayar kararının somut olayla ilgili kısımları şu şekildedir:
« Abdullah Öcalan’ın bazı değerlendirmelerinin yayınlanmasının "terör örgütlerinin ifadelerinin yayınlamak" suçunu oluşturduğu kabul edilmesi ve bu nedenle de başvurucular hakkında kovuşturmanın ertelenmesi kararı verilmesini irdelemek gerekir. Herhangi bir kimsenin yalnızca kişiliğine bağlı olarak düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğüne müdahale edilmesi haklı kılınamayacağı gibi yasaklanmış bir örgütün bir mensubunun veya yöneticisinin görüş ve düşüncelerini açıklaması da tek başına düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğüne müdahale edilmesini haklı kılmaz. Zira böylesi bir değerlendirme, bazı kişi ve grupların Anayasa’nın 26. maddesinde teminat altına alınan haklardan yararlanmasına engel olacağından anayasal hakların kullanılması bakımından kabul edilemez (Abdullah Öcalan, § 101).
Başvurucuların yayınladığı gazete haberi gibi "basın açıklamalarının" sınırlanmasında kamusal yetki kullanan makamların çok dar bir takdir aralığı olduğuna işaret etmek gerekir. Kamu otoriteleri veya toplumun bir kesimi için hoş olmayan düşüncelere, şiddeti teşvik etmediği, terör eylemlerini haklı göstermediği ve nefret duygusunun oluşmasını desteklemediği sürece sınırlama getirilemez.
Oysa Gazete haberi bir bütün olarak incelendiğinde şiddeti övdüğü, kişileri terör yöntemlerini benimsemeye başka bir deyişle şiddet kullanmaya, nefrete, intikam almaya veya silahlı direnişe tahrik ve teşvik ettiği değerlendirilmemiştir. (...) »
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. BAŞVURULARIN BİRLEŞTİRİLMESİ HAKKINDA
19. Mahkeme, başvuruların, temel şikâyetler ve bu başvurularla gündeme getirilen esas sorunlar bakımından benzer olduklarını tespit etmektedir. Sonuç olarak, Mahkeme, İç Tüzüğün 42. maddesinin 1. fıkrası uyarınca başvuruların birleştirilmesinin uygun olacağını değerlendirmektedir.
II. SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
20. Başvuran, ihtilaf konusu makalelerin yayınlanmasının ardından aleyhine açıklanan ceza hükümlerinin, ifade özgürlüğü hakkını ihlal ettiğini ileri sürmektedir. Başvuran, bu bağlamda somut olayla ilgili kısmı aşağıda belirtilen Sözleşme’nin 10. maddesini ileri sürmektedir:
« 1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. (...)
2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, (...) için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir »
21. Hükümet başvuranın iddiasına itiraz etmektedir.
22. Bu şikâyetin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını tespit eden Mahkeme, başvurunun kabul edilebilir olduğunu beyan etmektedir.
23. Mahkeme, söz konusu müdahalenin yasayla öngörülmüş olduğunu ve Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası anlamında yani kamu güvenliği ve düzeninin korunması ve suç işlenmesinin önlenmesi gibi pek çok meşru amaç izlediğini kaydetmektedir (Gözel ve Özer / Türkiye, no. 43453/04 ve 31098/05, §§ 43‑45, 6 Temmuz 2010 ve Belek / Türkiye, no. 36827/06, 36828/06 ve 36829/06, § 26, 20 Kasım 2012). Mahkeme, ihtilafın, müdahalenin « demokratik bir toplumda gerekli » olup olmadığının anlaşılması sorunu ile ilgili olduğunu gözlemlemektedir.
24. Mahkeme, daha önceden somut olaydakine benzer sorunları gündeme getiren bazı davalarda Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğini tespit etmiştir (bkz., örneğin, yukarıda anılan Gözel ve Özer kararı § 64 ve yukarıda anılan Belek kararı § 29). Mahkeme, böylelikle mevcut davayı bu içtihadı ışığında inceleyecektir.
25. Mahkeme, ihtilaf konusu makalelerde kullanılan terimlere (yukarıdaki 7 ve 11. paragraflar) ve makalelerin yayınlanma bağlamına özel bir dikkat gösterecek ve incelediği olayları çevreleyen durumları, bunlardan bilhassa terörle mücadeleye bağlı güçlükleri göz önünde tutacaktır (Sürek / Türkiye (no 4) [BD], no. 24762/94, § 58, 8 Temmuz 1999).
A. 55060/07 başvuru
26. Mahkeme, başvuranın, iç hukukta terör örgütü olarak nitelendirilen örgütlerden gelen açıklamaları bir gazete haberi biçiminde yayınlamış olmaktan mahkûm edildiğini belirlemektedir. Dava konusu üç makaleden ilk ikisi Abdullah Öcalan’ın söylemlerini açıklamakta, üçüncüsü ise Cimade Derneği temsilcisi tarafından yapılan bir çağrıyı tekrarlamaktadır (yukarıdaki 6. paragraf).
27. Sırasıyla « kadın eksenli bir demokrasi geliştirilmeli » ve « Öcalan kadınlara intihar eylemleri yerine demokratik çalışmayı önerdi - ilk ödev Mahmur » başlıklı ilk iki makale, Kürt sorunu ve demokrasi ile bağlantılı olarak kadın sorunu ile ilgiliydi. Bu makaleler, Öcalan’ın demokrasinin gelişmesinde kadınların rolü ve kadınları, bu çalışmaların yapılması için uygun bir model olarak değerlendirdiği Mahmur kapında demokratik çalışma yapmaya çekme isteği hakkındaki bakış açısını bildirmekteydi. Bunun yanı sıra Abdullah Öcalan kadınları, intihar saldırıları düzenlemek yerine bu yolu tercih etmeye teşvik etmekteydi.
Mahkeme, bütün olarak ele alındığında söz konusu açıklamaların herhangi bir şiddet eylemine çağrı içermediğini ve bir nefret söylemi oluşturmadığını tespit etmektedir ki Mahkemeye göre dikkate alınan en önemli husus budur (Belek ve Velioğlu / Türkiye, no. 44227/04, § 25, 6 Ekim 2015).
28. «« Kongra-Gel’e üye ol » çağrısı» başlıklı üçüncü makale ise, Kongra-Gel örgütünün Avrupa Birliği tarafından düzenlenen terör örgütleri listesine alınmasına tepki göstererek, demokratları ve Avrupa insan hakları savunucularını Kongra-Gel’e üye olmaya davet eden Cimade Derneği temsilcisinin yaptığı açıklamaları içeriyordu. Mahkeme, terörist olarak nitelendirilen yasadışı örgütlere üye olmaya çağrı yapmanın bazı durumlarda şiddete çağrı olarak da kabul edilebileceğinden şüphe duymamaktadır. Bununla birlikte Mahkeme mevcut davada, ihtilaf konusu söylemlerin, Kongra-Gel’in terör örgütleri listesine dahil edilme kararı nedeniyle Avrupa Birliği’ne karşı dile getirilen siyasi bir eleştiri çerçevesinde yazıldığını dikkate almaktadır. Aslında çağrıyı yapan kişinin, Kongra-Gel’i kendi bünyesinde siyasi pek çok klik barındıran ve herhangi silahlı bir eyleme katılmayan siyasi bir örgüt olarak tanımladığını ve bu konuda Avrupa Birliğini cahil ve yetersiz olmakla suçladığını belirtmek yerinde olur. Mahkeme, ayrıca söz konusu çağrının demokratlara ve insan hakları savunucularına yapıldığını vurgulamaktadır.
Dolayısıyla, Mahkeme, bir bütün olarak dikkate alındığında, üçüncü makalede aktarılan açıklamaların şiddete çağrı içermediklerini ve nefret söylemi oluşturmadıklarını tespit etmektedir.
29. Son olarak Mahkeme, başvuranın mahkum edilmesi için İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi tarafından ileri sürülen gerekçeleri incelemelidir. Mahkeme, bu mahkemenin 25 Ağustos 2011 tarihli kararında, ihtilaf konusu makalelerin bütünüyle ele alındığında PKK terör örgütü lideri ve üyelerinin açıklamalarını yayma ve terör yöntemlerini övme amacı taşıdıklarını dikkate aldığını kaydetmektedir (yukarıdaki 7. paragraf). Bununla birlikte Mahkeme’nin yukarıdaki 27. paragrafta dile getirmiş olduğu tespitler göz önünde bulundurulduğunda Mahkeme, bu gerekçelerin ilgilinin ifade özgürlüğü hakkına yapılan müdahaleyi haklı göstermek için yeterli olduğunun değerlendirilemeyeceği kanaatine varmaktadır. Bu nedenle « kadın eksenli bir demokrasi geliştirilmeli », « Öcalan kadınlara intihar eylemleri yerine demokratik çalışmaya önerdi - ilk ödev Mahmur » ve «« Kongra-Gel’e üye ol » çağrısı» başlıklı makalelerin yayınlanması nedeniyle başvuranın mahkûm edilmesi, « demokratik bir toplumda gerekli» bir tedbir olarak kabul edilemez.
30. Mahkeme bu nedenle Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiği kanaatine varmaktadır.
B. 55061/07 başvuru
31. Mahkeme, başvuranın aynı zamanda « Kürt halkı lideri Abdullah Öcalan, [Kürtlerin] taleplerinin makul olduğunu bildirdi. Sorunu diyalog çözer » başlıklı ve Abdullah Öcalan’ın, Kürt sorununa siyasi bir çözüm bulunması özellikle ateşkesle sonuçlanması (yukarıdaki 10. paragraf) amacıyla diyalog yolunun açık tutulmasının gerekli olduğu hakkında yaptığı açıklamaları içeren bir makale yayınlamaktan da mahkûm edilmiş olduğunu tespit etmektedir. Mahkeme, aşağıdaki pasajı vurgulamak ister:
« Demokratik bir çözüm bulunmalıdır. Aksi halde ilkbaharın gelişiyle gerilla hareketi yoğunlaşacaktır. Bunu ne ben ne de Eğitim Komitesi önleyemez. (...) siyasi bir çözüm geliştirilemezse gerillaya güçlü bir katılım olacak, gerilla sayısı ikiye katlayacaktır. İlkbahar ile sayıları on binlere ulaşacaktır. Yalnız PKK değil aynı zamanda sağcı ya da solcu herkesi kapsayacak sonuç felaket olacaktır. Bana itaat etmeyecekler [gerillalar]. Söz konusu özerk gruplar, doğru bildiklerini yapacaklardır. Ancak siyasi diyalog yolu açık olursa bunu başarabilirim. Bunun sorumlusu ben değilim, tarihsel sorumluluk Hükümet’e aittir. Türkiye için bu son şanstır »
32. Mahkeme, yukarıdaki pasajın, PKK’nın Türk Devleti’ne karşı silahlı mücadelesinin devamı için örtülü bir tehdit olarak anlaşılabileceğini ve bu ifadelerin, kamuya açıkladıkları kişilerden farklı niyet ve hedefleri gizleyebileceğini göz önüne almaktadır; Mahkeme elbette yetkililerin terörle mücadele konusundaki kaygılarının da farkındadır (Yağmurdereli / Türkiye, no. 29590/96, § 53, 4 Haziran 2002). Ancak Mahkeme, söz konusu pasajın, Hükümete karşı Kürt sorununun çözümünde diyalogdan vazgeçme riskleri konusunda bir uyarı olarak da anlaşılabileceğini değerlendirmektedir. Bu bağlamda Mahkeme, ihtilaf konusu ifadelerin sahibi Abdullah Öcalan’ın, siyasi bir diyaloğun önemini vurguladığını ve gerektiğinde bastıramayacağını söylediği şiddetin tırmanmasından kaçınılması için tek araç olarak bu yolu göz önünde bulundurduğunu kaydetmektedir. Mahkeme, ayrıca sözlerin sahibine göre bir kez tetiklenen şiddetin herkesi etkileyeceğini ve bunun da felaketlere yol açacağını belirlemektedir. Mahkeme ihtilaf konusu açıklamaların, açıkça bir tehdit ya da korkutma yokluğunda, Hükümet’e karşı yapılan bir uyarı olarak değerlendirilmesi gerektiğine ikna olmaktadır. Bu nedenle Mahkeme, bütün olarak değerlendirildiğinde bu açıklamaların vatandaşlar arasında şiddete, düşmanlığa ve nefrete kışkırtıcılık olarak kabul edilemeyeceğini değerlendirmektedir. Mahkeme, makalelerin nefret ya da şiddeti körüklemek amacında olmadıklarını ve kanlı bir intikam almaya çağırmadıklarını eklemektedir (bkz., a contrario, Sürek / Türkiye (no. 1) [BD], no. 26682/95, §§ 62 ila 65, AİHM 1999‑IV).
33. Sonuç olarak Mahkeme, başvuranın mahkûm edilmesi için İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi tarafından ileri sürülen gerekçeleri incelemelidir. Mahkeme, bu mahkemenin verdiği 2 Ekim 2007 tarihli kararda, başvuranın nefret ve şiddete çağrı yapan ve ayrıca ifade özgürlüğü sınırlarını aşan (yukarıdaki 11. paragraf) ifadelerin yayılmasına destek sağladığını göz önünde bulundurduğunu dikkate almaktadır. Bununla birlikte yukarıdaki 31. paragrafta dile getirilen tespitler göz önünde bulundurulduğunda Mahkeme, bu gerekçelerin, ilgilinin ifade özgürlüğü hakkına yapılan müdahaleyi haklı göstermek için yeterli olarak değerlendirilemeyeceği sonucuna varmaktadır. Bu nedenle « Kürt halkı lideri Abdullah Öcalan, [Kürtlerin] taleplerinin makul olduğunu bildirdi. Sorunu diyalog çözer» başlıklı makalenin yayınlaması nedeniyle başvuranın mahkûm edilmesi « demokratik bir toplumda gerekli» bir tedbir olarak kabul edilemez.
34. Mahkeme bu nedenle Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiği kanaatine varmaktadır.
III. SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
35. Sözleşme’nin 6. maddesini ileri süren başvuran, kendisine verilen para cezalarının miktarı nedeniyle ilk derece mahkemesi kararlarını temyiz etme imkanından yoksun bırakıldığından şikayet etmektedir. İlgili maddenin somut olayla ilgili kısımları şu şekildedir:
« Herkes davasının, (...) kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, (...) bir mahkeme tarafından, (...) makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir. »
36. Bu şikâyetin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını tespit eden Mahkeme, başvurunun kabul edilebilir olduğunu beyan etmektedir.
37. Mahkeme, ceza alanında adil yargılanma şartlarının daha sıkı olması ve dava konusunun başvuran açısından değeri göz önünde bulundurulduğunda, ilk derece mahkemesinin verdiği cezanın miktarına dayanan Yargıtay’a başvuru konusundaki kısıtlamanın, silahların eşitliği ilkesiyle bağdaşmadığı yönünde karar vermiş olduğunu hatırlatmaktadır (Bayar ve Gürbüz / Türkiye, no. 37569/06, §§ 40-49, 27 Kasım 2012). Mahkeme yukarıda anılan Bayar ve Gürbüz davasında, başvuranların mahkemeye erişim haklarına ölçüsüz bir engel konulduğunu ve bu nedenle Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası tarafından güvence altına alınan mahkemeye erişim hakkının özünün zedelendiğini kabul etmektedir. Mahkeme, somut olayda, Hükümet’in yukarıda belirtilen davada ulaştığından farklı bir sonuca götürecek herhangi bir argüman ya da olgu göstermediğini dikkate almaktadır.
Mahkeme bu nedenle Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiği kanaatine varmaktadır.
IV. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
38. Başvuran, manevi tazminat için toplam 40.000 avro talep etmektedir. Başvuran, ayrıca herhangi bir kanıt sunmadan avukat giderleri ödemesi olarak 10.044 Türk lirası (TRY), ödemekle yükümlü olduğunu belirttiği masraflar için 800 TRY talep etmektedir.
39. Hükümet bu miktarlara itiraz etmektedir.
40. Mahkeme, manevi tazminat konusunda konuyla ilgili yerleşik içtihadını (yukarıda anılan Belek ve Velioğlu kararı, § 35) dikkate alarak, somut olayın koşullarının başvuranda rahatsızlıklara yol açtığının değerlendirilebileceği kanısındadır. Mahkeme, Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca hakkaniyetli karar vererek, başvurana toplam 2.500 avro (EUR) miktar belirlemiştir.
41. Başvuranın masraf ve giderler bağlamındaki talebine dayanak olarak sunduğu ilgili belgelerin yokluğunu dikkate alan Mahkeme, başvuranın bu talebini reddetmektedir (Ato / Türkiye, no. 29873/02, § 27, 8 Haziran 2010).
42. Mahkeme gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranın uygun olduğu sonucuna varmaktadır.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvuruların birleştirilmesine karar verir;
2. Başvuruların kabul edilebilir olduğunu beyan eder;
3. Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;
4. Sözleşme’nin 6. maddesinin ihlal edildiğine;
5. a) Davalı devlet tarafından başvurana, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden davalı devletin para birimine çevrilmek üzere ve bu meblağ üzerinden ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç manevi tazminat olarak 2.500 EUR (iki bin beş yüz avro) ödenmesine;
b) Yukarıda anılan sürenin bitiminden itibaren ve ödeme tarihine kadar, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere bu süre boyunca uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek basit faiz oranının uygulanmasının uygun olduğuna;
6. Geri kalan adil tazmin talebinin reddine;
Karar verir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup; Mahkeme İçtüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. fıkraları uyarınca 13 Haziran 2017 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Hasan BakırcıLedi Bianku
Yazı İşleri Müdür VekiliBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy