AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
BAYGELDİ / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 2577/19)
KARAR
STRAZBURG
9 Temmuz 2024
İşbu karar, kesin olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Baygeldi/Türkiye davasında,
Başkan
Lorraine Schembri Orland,
Hâkimler
Frédéric Krenc,
Davor Derenčinović,
ve Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Dorothee von Arnim’in katılımıyla Komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
1996 doğumlu ve Diyarbakır’da ikâmet eden, Mahkeme önünde Diyarbakır Barosuna kayıtlı Avukat Y. Muratakan tarafından temsil edilen bir Türk vatandaşı olan Sedat Baygeldi (“başvuran”) tarafından 20 Aralık 2018 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Türkiye Cumhuriyeti aleyhine Mahkemeye yapılan başvuruyu (no. 2577/19);
başvuranın mağdur S.B.’ye bizzat soru soramaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin şikâyetin, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilen Türk Hükümetine (“Hükümet”) tebliğ edilmesine ve başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olduğuna dair kararı,
tarafların beyanlarını;
Hükümetin, başvurunun bir Komite tarafından incelenmesine karşı yaptığı itirazın reddine dair kararı göz önünde bulundurarak;
18 Haziran 2024 tarihinde gerçekleştirilen kapalı müzakereler sonucunda,
aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir:
DAVANIN KONUSU
1. Başvuru, yargılamayı yürüten mahkeme tarafından başvuran hakkında mahkûmiyet kararı verilirken belirleyici delil olarak kullanılan beyanlarda bulunan mağdur S.B.’ye başvuran tarafından soru sorulamamış olması nedeniyle, başvuran hakkında yürütülen ceza yargılamasının adil olmadığı iddiasına ilişkindir.
2. Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi (“yargılamayı yürüten mahkeme”), 29 Nisan 2016 tarihli kararıyla, başvuranı,19 Eylül 2015 tarihinde PKK (Kürdistan İşçi Partisi) üyeleri tarafından Diyarbakır’daki Kulp-Lice kara yolunda gerçekleştirilen yol kesme eylemine katılmış olması nedeniyle, Türk Ceza Kanunu’nun (“TCK”) 302/1 maddesi uyarınca Devletin birliğini ve ülkenin bütünlüğünü bozmak suçundan müebbet hapis cezasına ve TCK’nın 149/1 maddesi uyarınca nitelikli yağma suçundan on yedi yıl altı ay hapis cezasına mahkûm etmiştir.
3. Söz konusu kararda, esas olarak, yargılamayı yürüten mahkemenin talebi üzerine Ergani Asliye Ceza Mahkemesinde ifade veren mağdur S.B.’nin suçlayıcı beyanlarına dayanılmıştır. S.B., fotoğraflardan teşhis ettiği başvuranı suçlayıcı beyanlarda bulunmuştur. S.B., aracının teröristler tarafından alındığını ve sivil kıyafet giymiş olan başvurana teslim edildiğini, teröristin talimatıyla başvuranın aracı götürdüğünü ve yirmi dakika sonra başka bir araçla geri geldiğini belirtmiştir. Yargılamayı yürüten mahkeme, bu ifadelere dayanarak, başvuranın 19 Eylül 2015 tarihinde Kulp‑Lice kara yolunu barikatla kapatan kişilerden biri olduğunu, S.B.’nin aracını götürdüğünü ve yirmi dakika sonra başka bir araçla geri geldiğini tespit etmiştir. Yargılamayı yürüten mahkeme, ayrıca, başvuranı TCK’nın 302/1 maddesi uyarınca suçlu bulma gerekçelerini açıklarken, onun, 17 Eylül 2015 tarihinde gerçekleştirilen ve esas delili bir kişinin kimliğinin gizli kalması şartıyla polise verdiği video görüntüleri olan başka bir yol kesme olayına daha karıştığını tespit etmiştir. Ancak, başvuran hakkında TCK’nın 302/1 maddesi uyarınca verilen mahkûmiyet kararının hüküm kısmında sadece 19 Eylül 2015 tarihli olaydan bahsedilmiştir.
4. Başvuran, ceza yargılaması süresince, 18 Eylül 2015 tarihinde PKK üyelerinin onu söz konusu yolda durdurup ehliyetini aldıklarını, 19 Eylül 2015 tarihinde de ikinci kez durdurduklarını ve bu sefer ehliyetini geri almaya çalıştığını belirterek tüm suçlamaları reddetmiştir. 17 Eylül 2015 tarihli olayların video görüntüsünde görülen kişilerden biri olduğunu kabul etmiş, ancak yol güvenliğini sağlamak amacıyla başka bir sürücüyü yol kesme eylemi konusunda uyardığını ileri sürmüştür.
5. S.B., yargılama sırasında,12 Şubat 2016 tarihinde, mahkemeye bir dilekçe sunarak, başvuranı suçlayan ifadelerini geri çekmek istemiştir.
6. Başvuranın avukatının S.B.’ye başvuran tarafından bizzat soru sorulması yönündeki talebi, 15 Mart 2016 tarihli bir kararla, davanın sonucunu etkilemeyeceği gerekçesiyle mahkeme tarafından reddedilmiştir.
7. Yargıtay, 17 Ocak 2017 tarihli kararıyla, S.B.’nin ifadelerine atıfta bulunarak başvuran hakkındaki mahkûmiyet kararını onamıştır.
8. Başvuran, 3 Temmuz 2017 tarihinde, S.B.’yi doğrudan soru sorma hakkının ihlal edildiğini ileri sürerek Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.
9. Anayasa Mahkemesi, 19 Haziran 2018 tarihinde, başvuranın şikâyetini gerekçeli karar hakkı kapsamında incelemiş ve bu şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Karar, 27 Haziran 2018 tarihinde başvurana tebliğ edilmiştir.
MAHKEMENİN DEĞERLENDİRMESİ
SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN 1 VE 3 (d) FIKRALARININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
10. Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamında, S.B.’ye bizzat soru soramaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiğinden şikâyetçi olmuştur. Başvuran, bir kişinin başka bir ilçede ikamet ediyor olmasının, duruşmaya katılmaması için tek başına geçerli bir sebep olarak kabul edilemeyeceği görüşünde olduğunu belirtmiştir. Ergani, Diyarbakır’a elli beş kilometre uzaklıktadır ve olay tarihinde Ergani ile Diyarbakır arasındaki yolda herhangi bir terör faaliyeti gerçekleştirilmemiştir. Ne başvuran ne de avukatı, başvuran hakkındaki mahkûmiyet kararına dayanak teşkil eden tek delilin sunulduğu duruşmanın tarih ve saatinden haberdar edilmiştir.
Kabul Edilebilirlik Hakkında11. Mahkeme, bu şikâyetin Sözleşme’nin 35/3 (a) maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir gerekçeyle de kabul edilemez olmadığını belirtir. Dolayısıyla, şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar verilmelidir.
Esas Hakkında12. Hazır bulunmayan tanıkların sorgulanmasına ve bu tanıklar tarafından verilen ifadelerin mahkemelerce delil olarak kullanılmasına ilişkin şikâyetlerle ilgili genel ilkeler, Schatschaschwili (yukarıda anılan, §§ 100-31) ve Al-Khawaja ve Tahery/Birleşik Krallık ([BD], no. 26766/05 ve 22228/06, §§ 118‑47, AİHM 2011) kararlarında yer almaktadır (bu ilkelerin kısa bir özet için ayrıca bk. Faysal Pamuk/Türkiye, no. 430/13, §§ 44‑50, 18 Ocak 2022).
13. Mahkeme, bu nedenle, yukarıda atıfta bulunulan içtihadında formüle edilen üç aşamalı testi uygulayacak ve şu hususları inceleyecektir:
(i) S.B.’nin duruşmaya katılmaması için iyi bir sebebinin olup olmadığı;
(ii) S.B.’nin verdiği ifadelerin başvuran hakkındaki mahkumiyet kararının tek veya belirleyici dayanağı olup olmadığı veya bu bağlamda önemli bir ağırlık taşıyıp taşımadığı; ve
(iii) S.B.’nin verdiği ifadeler yönünden savunma makamının karşı karşıya kaldığı engelleri telafi edecek yeterlikte dengeleyici faktörlerin mevcut olup olmadığı.
S.B.’nin duruşmaya katılmaması için iyi bir sebebinin olup olmadığı14. Mevcut davada, S.B.’nin ifadeleri, Diyarbakır ilinin merkez ilçesinde bulunan yargılamayı yürüten mahkeme yerine, aynı ilin Ergani ilçesinde bulunan farklı bir mahkeme tarafından alınmıştır. Mahkeme, yargılamayı yürüten mahkemenin, Ergani Asliye Ceza Mahkemesine talimat yazısı gönderilmesine dair 27 Ekim 2015 tarihli kararıyla ilgili olarak herhangi bir gerekçe sunmadığını gözlemler.
15. Hükümetin beyanlarına göre, S.B.’nin duruşmaya katılmamasının iki nedeni vardır: (i) ikametgâhının yargılamayı yürüten mahkemenin yetki alanı dışında olması ve (ii) olayın gerçekleştiği tarihte PKK’nın Türkiye’nin güneydoğu bölgesinde devam eden terör eylemleri.
16. Hükümetin aksi yöndeki iddiasına rağmen, Mahkeme, Faysal Pamuk davasında (yukarıda anılan, § 55), bir tanığın yargılamanın yürütüldüğü ilde ikamet etmemesinin, tek başına, onun duruşmaya katılmamasını haklı kılmak için yeterli bir sebep olmadığını zaten belirtmiştir. Dolayısıyla, Mahkeme, S.B.’nin, Diyarbakır ilinde bulunan yargılamayı yürüten mahkeme yerine Diyarbakır’ın farklı bir ilçesinde bulunan bir mahkemede ifadesini verdiği mevcut davada, Faysal Pamuk davasında geçerli olan aynı değerlendirmelerin daha fazla ölçüde geçerli olduğu kanaatindedir.
17. Mahkeme, ayrıca, Hükümetin, olayın gerçekleştiği tarihte Diyarbakır’da PKK’nın terör eylemlerinde bulunduğu yönündeki iddiasının, bu konuda herhangi somut bir bilgi sunulmamış olması nedeniyle doğrulanmadığını belirtir. Her halükarda, yargılamayı yürüten mahkemenin kararında, bu tür bir aksaklığın bulunduğuna dair herhangi bir delil yer almamaktadır.
18. Mahkeme, yukarıda belirtilen hususları dikkate alarak, yerel mahkemelerin S.B.’nin duruşmaya katılımını sağlamamaları için iyi nedenlerinin bulunduğunun kanıtlanmadığı görüşündedir (ayrıca karşılaştırınız yukarıda anılan Faysal Pamuk, § 58).
S.B.’nin verdiği ifadelerin başvuran hakkındaki mahkûmiyet kararının tek veya belirleyici dayanağı olup olmadığı veya bu bağlamda önemli bir ağırlık taşıyıp taşımadığı19. Hükümet, S.B.’nin ifadelerinin başvuran hakkında mahkûmiyet kararı verilirken dayanılan tek veya belirleyici delil olmadığını ve olayın 17 Eylül 2015 tarihli video kaydı, söz konusu video kaydının incelenmesine dair rapor ve 19 Eylül 2015 tarihinde PKK üyeleri tarafından yolun kesildiğine dair kolluk tutanağı gibi başka delillerin de bulunduğunu belirterek, S.B.’nin ifadelerinin önemli bir unsur olmadığını ileri sürmüştür. Hükümet, ayrıca, başvuranın ifadelerinin S.B.’nin ifadeleriyle uyumlu olduğunu savunmuştur.
20. Mahkeme, yerel mahkemelerin kararlarında, S.B.’nin ifadelerine verilecek ağırlık konusunda herhangi bir değerlendirmenin yer almadığını belirtir. Bu nedenle, Mahkeme, bu noktada kendi değerlendirmesini yapacaktır.
21. Mahkeme, deliller açısından, başvuran hakkında TCK’nın 149/1 maddesi uyarınca verilen mahkûmiyet kararıyla ilgili olarak yargılamayı yürüten mahkeme tarafından yapılan tespitlerde, en azından belirleyici ölçüde, S.B.’nin başvuranı suçlayıcı ifadelerine dayanıldığını gözlemler (bk. yukarıda 3. paragraf).
22. Mahkeme, ayrıca, yargılamayı yürüten mahkeme tarafından, başvuranın TCK’nın 302/1 maddesi kapsamında suçlu bulunmasına ilişkin olarak sunulan gerekçelerde, sadece 19 Eylül 2015 tarihli olayın değil, aynı zamanda 17 Eylül 2015 tarihli olayın da dikkate alındığının anlaşıldığını belirtir. Ancak, yargılamayı yürüten mahkemenin kararının hüküm kısmından, başvuranın sadece 19 Eylül 2015 tarihli olay nedeniyle mahkûm edildiği anlaşılmaktadır ki bu olayla ilgili tek delil, S.B.’nin başvuranı suçlayan ifadeleridir (bk. yukarıda 3. paragraf). Başvuran hakkında TCK’nın 302/1 maddesi uyarınca verilen mahkûmiyet kararının 17 Eylül 2015 tarihli olaya da dayandığı varsayılsa bile, bu durum, S.B.’nin ifadelerinin, başvuranın söz konusu madde kapsamında mahkûm edilmesinde belirleyici delil niteliği taşıdığı sonucunu değiştirmemektedir.
Savunma makamının karşı karşıya kaldığı engelleri telafi edecek yeterlikte dengeleyici faktörlerin mevcut olup olmadığı23. Mahkeme, tanıkların ifadelerinin yargılamanın yürütüldüğü mahkeme yerine ikamet ettikleri yer mahkemelerinde alınmasının, bu tanıkların duruşmaya katılmamaları için geçerli bir nedenin olmadığı durumlarda, usuli bir güvence niteliği taşımayacağını ve yargılamayı yürüten mahkemenin, tanıkların ifadelerini almak için alternatif önlemleri değerlendirmeden böyle bir çözüme başvurmaması gerektiğini daha önceki kararlarında belirtmiştir (bk. yukarıda anılan Faysal Pamuk, §§ 70-71).
24. Mevcut davada, S.B.’nin duruşmaya katılmaması için iyi bir nedeninin bulunmadığı ve savunma makamının haklarını mutlak gerekli olduğu ölçüde sınırlandırabilecek alternatif önlemlerin değerlendirilmediği göz önüne alındığında, Faysal Pamuk kararında varılan sonuçlardan ayrılmak için bir neden bulunmamaktadır.
25. Hükümet, yargılamayı yürüten mahkemenin, S.B.’nin verdiği ifadelere özellikle ihtiyatlı yaklaştığını ve soruşturma makamlarınca bu ifadelerin doğruluğu konusunda bir araştırma yapıldığını ileri sürmüştür. Hükümet, ayrıca, başvurana duruşmada S.B. ile bizzat yüzleşme fırsatı tanınmamış olmasını telafi eden usuli güvencelerin sunulduğunu ileri sürmüştür. Hükümet, özellikle şu hususları belirtmiştir:
(i) S.B.’nin ifadeleri de dâhil olmak üzere, tüm deliller duruşmada okunmuş ve başvuranın erişimine sunulmuştur.
(ii) Başvuran, savunmasını yapabilmiş, olay ve olguları kendi bakış açısıyla sunabilmiş ve tanığı M.Ş.’nin yargılamayı yürüten mahkeme nezdinde dinlenmesini sağlayabilmiştir.
(iii) S.B.’nin kimliği başvuran tarafından bilinmekteydi.
26. Mahkeme, Hükümetin iddialarının aksine, yargılamayı yürüten mahkemenin, S.B.’nin verdiği ifadelere özellikle ihtiyatlı yaklaşmadığını ve S.B.’nin ifadelerinin, başvuran ve avukatının yokluğunda başka bir mahkemede alınmış olması nedeniyle daha az ağırlık taşıdığının farkında olmadığını gözlemler (ayrıca karşılaştırınız Süleyman v. Türkiye, no. 59453/10, § 89 son cümlesi, 17 Kasım 2020 ve burada yapılan diğer atıflar). Bu durum, yargılama sırasında, S.B.’nin daha önce verdiği ifadeleri geri çekmiş olması nedeniyle özellikle önem arz etmektedir (bk. yukarıda 5. paragraf). Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi de bu konuyu detaylı bir biçimde incelememiştir.
27. Ayrıca, mevcut davada, bizzat yüzleştirme işlemi, S.B.’nin ifadelerinin sınanması ve 19 Eylül 2015 tarihli olay sırasında başvuranın iddia edilen eylemlerinin doğrulanması açısından büyük önem taşımaktaydı.
28. Yukarıda belirtilen hususlar ışığında, Mahkeme, Hükümet tarafından dengeleyici faktörler olarak algılanan bazı diğer faktörlerin, S.B. ifadesini verirken başvuranın bu ifadeye itiraz etmek amacıyla orada bulunamamasından kaynaklanan zararı telafi edecek nitelikte olduğu sonucuna varamamaktadır.
29. Buna göre, Mahkeme, başvurana, şikâyetlerinin niteliği ve söz konusu olan hususların, yani müebbet hapis cezası ve on yedi yıl altı ay ek hapis cezasının onun açısından önemi ile orantılı olacak şekilde uygun güvencelerin sağlanmadığı sonucuna varmıştır. Bu tür usuli güvenceler, başvuranın, Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamında adil yargılanma hakkına ilişkin güvenceler doğrultusunda, tanık S.B.’nin ifadelerinin güvenilirliğini ve doğruluğunu yeterince test edebilmesi için gerekliydi (ayrıca karşılaştırınız yukarıda anılan Süleyman, § 102).
30. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1 ve 3 (d) fıkraları ihlal edilmiştir.
SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
31. Başvuran, maddi tazminat olarak 50.000 avro, manevi tazminat olarak 100.000 avro ve masraf ve giderler için 2.500 avro talep etmiştir. Ancak, taleplerini destekleyecek herhangi bir belge sunmamıştır.
32. Hükümet, bu tazminat taleplerini dayanaksız ve her halükarda aşırı bularak itiraz etmiştir.
33. Mahkeme, tespit edilen ihlal ile ileri sürülen maddi zarar arasında herhangi bir illiyet bağı bulunmadığı kanısına varmış ve dolayısıyla bu talebi reddetmiştir. Mahkeme, manevi tazminat yönünden ise, davanın kendine özgü koşullarını dikkate alarak, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1 ve 3 (d) fıkralarının ihlal edildiği yönündeki tespitin tek başına yeterli adil tazmin teşkil ettiğine kanaat getirmiş ve bu başlık altında herhangi bir miktarın ödenmemesine hükmetmiştir. Mahkeme, en uygun telafi yolunun, başvuranın talep etmesi hâlinde Sözleşme’nin 6. maddesinin koşullarına uygun şekilde yeniden yargılanmasının sağlanması olacağını yineler (bk. Süleyman/Türkiye, no. 37272/08, § 44, 10 Ekim 2017).
34. Mahkeme, masraf ve giderler yönünden, başvuranın taleplerini destekleyecek herhangi bir belge sunmadığını belirterek, masraf ve giderler konusundaki taleplerini reddetmiştir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
Başvurunun kabul edilebilir olduğuna; Sözleşme’nin 6. maddesinin 1 ve 3 (d) fıkralarının ihlal edildiğine; İhlal tespitinin, başvuranın uğradığı manevi zarar açısından tek başına yeterli adil tazmin teşkil ettiğine; Başvuranın adil tazmine ilişkin diğer taleplerinin reddedilmesine karar vermiştir.İşbu karar İngilizce olarak tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca 9 Temmuz 2024 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Dorothee von Arnim Lorraine Schembri Orland
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan