AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
BEHÇET TAŞ / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 48888/09)
KARAR
STRAZBURG
10 Mart 2015
İşbu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup, bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Behçet Taş / Türkiye davasında,
Başkan,
András Sajó,
Yargıçlar,
Işıl Karakaş,
Nebojša Vučinić,
Helen Keller,
Paul Lemmens,
Robert Spano,
Jon Fridrik Kjølbro,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü, Stanley Naismith’in katılımıyla Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 10 Şubat 2015 tarihinde gerçekleştirdiği müzakereler sonucunda anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (48888/09 No.lu) davanın temelinde, Türk vatandaşı olan Behçet Taş’ın (“başvuran”) 31 Ağustos 2009 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması’na İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru bulunmaktadır. Başvuran, Muş’ta görev yapan Avukat H. Aydın tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir. Başvuran, özellikle, Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir. Başvuru, 23 Mart 2010 tarihinde, Hükümet’e tebliğ edilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARIBaşvuran, 1960 doğumlu olup Muş’ta ikamet etmektedir.
A. 17 Eylül 1997 tarihli patlama17 Eylül 1997 tarihinde, odun toplamak amacıyla, orman bekçisi olan kuzeni S. T.’nin yanına giden başvuran, Muş ilinde yer alan İnardı köyü yakınlarında, yol kenarına gömülmüş bir anti personel mayının patlaması nedeniyle yaralanmıştır. Başvuranın kuzeni, hemen jandarma görevlilerine haber vermiş ve kurtarma helikopteri talep etmiştir. Yaralı olan başvuran, Diyarbakır Devlet Hastanesi’ne götürülmüştür. Söz konusu hastanede, başvuranın sol bacağı diz hizasından kesilmiştir.Jandarma görevlileri, tutanak düzenlemişler, olay yeri krokisi çizmişler ve patlayıcı artıkları ile başvuranın vücudunun parçalanan kısımlarını toplamışlardır.Muş Cumhuriyet Savcısı, aynı gün, S. T.’nin ve söz konusu bölgede denetleme gezileri yapan ve patlamayı duyan diğer üç orman bekçisinin ifadelerini almıştır. Başvuranın erkek kardeşi de savcılık tarafından dinlenmiştir. Başvuranın erkek kardeşi, jandarma görevlileri tarafından patlamadan haberdar edildiğini ileri sürmüştür.Başvuran, 19 Eylül 1997 tarihinde, söz konusu hastanede jandarma görevlileri tarafından dinlenmiştir. Başvuran, şu yönde ifade vermiştir: kendisi, köye gitmek için otobüse binmiş ve kuzeni S. T. ile görüşmek amacıyla, Balcılar köyüne varmadan birkaç kilometre önce inmiştir; S. T. diğer iki orman bekçisi ile birlikte arabayla gelmiştir. Söz konusu dört kişi arabanın birkaç metre ilerisinde yemek yemek için oturmuşlardır. Başvuran, yaklaşık on beş metre uzaklıkta bulunan bir odun parçasını toplamak istemiş ve ağaç gövdesini kımıldatmasının ardından patlama meydan gelmiştir. Başvuran, patlayıcı madde ile hiçbir ilgisinin olmadığını ve bu maddeyi oraya yerleştirmiş olabilecek kişiler hakkında hiçbir şey bilmediğini iddia etmiştir. Jandarma karakolu, 23 Eylül 1997 tarihinde, Muş Savcılığı’na soruşturmasının sonuçlarını içeren bir rapor göndermiştir. Bu rapora göre, patlayıcı maddeyi olay yerine yerleştiren kişiler belirlenememiştir. Yine bu belgeye göre, balistik incelemeler, patlayıcı maddenin bileşimini ve tetikleme sistemini ortaya koymuş ve patlayıcı maddenin el yapımı olduğu sonucuna varılmasını sağlamıştır. Bu raporda, aynı zamanda, söz konusu alete benzer patlayıcı maddelerin, PKK örgütüne bağlı teröristler tarafından kullanıldığı da belirtilmiştir. Savcılık, 29 Eylül 1997 tarihinde, soruşturmaya dayanarak, patlayıcı maddenin PKK’lı teröristler tarafından konulduğunu tespit ettikten sonra görevsizlik kararı vermiş ve dosyayı Van Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne göndermiştir. Van Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığı, 21 Kasım 1997 tarihinde, aramaların durumu hakkında kendisine üç ayda bir bilgi verilmesi yükümlülüğü ile birlikte, patlamanın sorumluları hakkında daimi arama kararı vermiştir. 25 Haziran 2001 tarihli tutanakta, Jandarma Komutanlığı, kimlikleri belirlenememiş olan, patlamanın sorumluları hakkındaki aramaların halen devam ettiği yönünde savcılığı bilgilendirmiştir.
B. Başvuran tarafından açılan tazminat davası
Başvuran, 11 Ekim 1999 tarihinde, İçişleri Bakanlığı’nca tazminat ödenmesini talep etmiştir. Bu talep sonuçsuz kalmıştır. Başvuran, 21 Aralık 2000 tarihinde, Anayasa hükümlerine dayanarak, maddi ve manevi zararlar için Van İdare Mahkemesi’nde (“İdare Mahkemesi”) İçişleri Bakanlığı hakkında tazminat davası açmıştır. Başvuran, % 65 oranında iş gücü kaybı yaşadığını iddia ederek, maddi zarar için 15.000.000.000 Türk lirası (TRL) (söz konusu dönemde 24.367 avroya karşılık gelmektedir) ve manevi zarar için 2.000.000.000 TRL (söz konusu tarihte 3.249 avroya karşılık gelmektedir) talep etmiştir. İdare Mahkemesi, başvuranın, kazanın ardından aynı işi yapmaya devam ettiğini ve maaşı ile sosyal ücretlerinin fiziksel engeli nedeniyle azaltılmadığını tespit ettikten sonra, 3 Mart 2001 tarihinde, maddi zarara ilişkin tazminat talebini reddetmiştir. Manevi zararın tazminine ilişkin talep, 1.000.000.000 TRL’lik (bu tarihte 1.094 avroya karşılık gelmektedir) tutar bağlamında kısmen kabul edilmiştir. Danıştay, 25 Aralık 2002 tarihinde, ilgili kararın, manevi zarara ilişkin kısmını onamış ve başvuranın, işi çerçevesinde yaşadığı beden gücü kaybının tespiti amacıyla bilirkişi incelemelerinin yapılmasını talep ederek, ilgili kararın maddi zarara ilişkin kısmını bozmuştur. Kararına ilişkin gerekçelerde, Danıştay, “devletin objektif sorumluluğu” adı verilen, kamu hukukuna ilişkin anayasal ilkeye atıfta bulunmuştur. Söz konusu gerekçelerde, devletin objektif sorumluluğunun, kendisinin terör saldırılarını önleyememesi ve dolayısıyla, vatandaşlarının hayatını ve fiziksel güvenliğini koruma ve kendi topraklarında toplumsal barışı tesis etme yükümlülüklerini yerine getirmemesi nedeniyle sorumlu tutulmasından kaynaklandığı ifade edilmiştir. 10 Ekim 2004 tarihli bilirkişi raporunda, başvuran tarafından maruz kalınan maddi zarar, 44.561.681.975 TRL (bu tarihte, 24.143 avroya tekabül etmektedir) olarak hesaplanmıştır. İdare Mahkemesi, 30 Aralık 2004 tarihinde, maddi tazminat olarak, başvurana, dava dilekçesinde talep ettiği meblağın ödenmesine karar vermiştir. İdare tarafından yapılan itiraz üzerine, Danıştay, davayı yeniden incelemiştir. Başvuran, 14 Eylül 2005 tarihinde, 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun’a dayanarak, Muş Tazminat Komisyonu nezdinde maddi ve manevi zararların tazminini talep etmiştir. Tazminat Komisyonu, 10 Ekim 2005 tarihinde, başvuran tarafından daha önce idari yargıda açılan tazminat davası nedeniyle söz konusu talebi reddetmiştir. Danıştay, 20 Kasım 2007 tarihinde, içtihat değişikliği yaparak, söz konusu kararı bozmuştur. Danıştay, başvuranın maaşında veya diğer sosyal ücretlerinde herhangi bir azalma olmadığını, sakatlığı dikkate alınarak kendisine iş verildiğini ve son olarak, başvuranın, İdare Mahkemesi önünde, engelli olması sebebiyle işini yapmak için daha fazla çaba göstermesi gerektiğini ileri sürmediğini tespit etmiştir. Başvuran, karar düzeltme talebinde bulunmuştur. Bu talep, 30 Ocak 2009 tarihinde reddedilmiştir. İdare Mahkemesi, 27 Mart 2009 tarihinde, Danıştay’ın tutumuna göre hareket ederek, tazminat talebini reddetmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMASI
5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun, 27 Temmuz 2004 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Mahkeme, Elif Akbayır ve diğerleri/Türkiye kararında ((kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 30415/08, §§ 9-25, 28 Haziran 2011), bu mevzuatı ayrıntılı olarak incelediğini hatırlatmaktadır. Diğer yandan, Anayasa’nın 125. maddesinin 1. ve 7. fıkraları aşağıdaki gibidir:
“İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır.
(...)
İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.” Somut olayda incelenen olaydakine benzer durumlarda, Danıştay tarafından geliştirilen içtihat, objektif sorumluluk ve sosyal riske ilişkin anayasal ilkeler uyarınca, şikâyetçilerin tazminat elde etmelerine imkân sağlamıştır. Danıştay, kendi kararlarından birinde, askeri lojmanın duvarına konulan ve patlayarak bir çocuğun yaralanmasına sebep olan el yapımı bir bombaya ilişkin olarak verdiği 16 Kasım 1995 tarihli kararında şunları ifade etmiştir:
“Belirli bir hedefe yönelik olmayan ve idare tarafından önlenememiş olan terör faaliyetlerine ilişkin olarak, olağandışı ve özel zararların, sosyal risk ilkesine dayanılarak, bütünüyle toplum tarafından üstlenilmesi gerekmektedir (...) Doktrinde ve söz konusu içtihatta, idarenin, illiyet bağının [varlığını] araştırmaksızın bazı zararları tazmin etmesi gerektiği kabul edilmektedir. Sosyal risk olarak adlandırılan şey, kolektif sorumluluk kavramının temelinde yer almaktadır. Daha genel olarak, “terör faaliyetleri” olarak nitelendirilen olaylar, devleti hedef almakta ve özellikle bu olayların mağdurlarını hedef almaksızın anayasal düzeni yıkma amacı gütmektedir. Bu suç faaliyetlerinin varlığı nedeniyle, bu faaliyetlere katılmamış olan kişiler, kendi davranışlarından değil, ancak ülkeyi karıştıran sosyal kargaşalardan kaynaklanan zararlara maruz kalmaktadırlar. Bir başka deyişle, söz konusu kişiler, toplumsal hayatın bir parçası olmaları sebebiyle bu zararlara maruz kalmaktadırlar. Bu zararları önleyememiş olan idarenin kusuru nedeniyle, söz konusu zararlar, nedensellik bağının [varlığı] araştırılmaksızın ve olağandışı ve özel yönleri sebebiyle, toplumun tamamı tarafından üstlenilmelidir. Dolayısıyla, sosyal risk ilkesine dayanılarak, mağdurların uğradığı zarar karşılanmalıdır. Böylelikle, bu faaliyetler nedeniyle meydana gelen zararların bir hukuk devletinde toplumun tamamı tarafından paylaşılması adil olacaktır (...)” Dahası, idare mahkemelerinin içtihadı ile varılan ve aşağıda belirtilen sonuçları ortaya koymak gerekmektedir.Devlet karayolu üzerine teröristler tarafından konulan ve patlayarak şikâyetçinin kamyonunda maddi hasarlara yol açan anti personel mayına ilişkin 4 Ekim 1996 tarihli Danıştay kararı
Bu kararda, Danıştay, sosyal risk kavramını ve idarenin sorumluluğunu yeniden tanımlamıştır. Danıştay, doğrudan devleti ve devletin anayasal sitemini ortadan kaldırmayı hedefleyen terör faaliyetleri bağlamında, zararlara maruz kalan kişiye - suç teşkil eden eylem ile idare arasında herhangi bir nedensellik bağının bulunup-bulunmadığı araştırılmaksızın - tazminat ödenmesi gerektiği ve mercilerin terörle mücadelede başarısız olmaları nedeniyle sorumlu oldukları sonucuna varmıştır.Tank mühimmatının patlamasına ilişkin, 8 Ekim 1996 tarihli Danıştay kararı
Bu karar, davada şikâyetçi olan mağdurların babasının tarlasında, saman balyaları arasında, hasat sırasında bulunan tank mühimmatının patlaması sonucu küçük çocukların hayatını kaybetmesiyle ilgilidir. Patlama, çocukların tarladan getirerek evde sakladıkları mühimmatı arkadaşlarına gösterdikleri sırada meydana gelmiştir. Danıştay, söz konusu kararında, idarenin kendi sorumluluğuna giren, patlayıcı maddeleri toplama görevini yerine getirmemesi nedeniyle suçlandığını belirterek, askeri idarenin ve mağdurların eşit oranda sorumlu olduklarını tespit etmiştir. Danıştay, böylelikle, idarenin objektif sorumluluğuna dayanarak, mağdurların yakınlarına tazminat ödenmesini onaylamıştır.Anti personel mayının patlamasına ilişkin, 25 Şubat 2003 tarihli Danıştay kararı
Bu karar, askeri güçler tarafından yerleştirilen anti personel mayının üzerinden yürüdükten sonra sakat kalan bir küçüğün tazminat talebine ilişkindir. Danıştay, kamu görevini yerine getirmede ihmalkârlığın bulunduğunu gösteren delillerin mevcut olmamasına rağmen, üçüncü kişi tarafından maruz kalınan zararların, objektif sorumluluğa ilişkin anayasal ilke uyarınca ve şikâyete konu edilen idare doğrudan sorumlu tutulmasa bile, ulusal güvenliğe ilişkin kamu görevini yerine getirme nedeniyle tazmin edilmesi gerektiği yönündeki ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır.
Askeri bir alanda köylüler tarafından bulunan bir el bombasının patlamasına ilişkin, 18 Eylül 2007 tarihli Danıştay kararı
Bu davada, Danıştay şunları ileri sürmüştür:
“Somut olayda, şikâyete konu edilen idare, gerekli güvenlik tedbirlerini almayarak ve evlere yakın işlek bir yerde patlamamış bir el bombası bırakarak, görevlerini yerine getirmede ihmalkârlık göstermiştir (...)”5 Haziran 2001 tarihli Erzurum İdare Mahkemesi kararı
Bu karar, mağdur küçüklerin patlamamış bir top mermisini evlerinde ısıttıkları sırada bu merminin patlamasıyla ilgilidir. Söz konusu mahkeme, yetkililerin, insanların, özellikle de çocukların girebildiği bir eğitim alanına - söz konusu yer, dikenli tellerle çevrili olsa bile - tehlikeli bir patlayıcı madde bırakmalarının, kamu erklerinin başkasının hayatını korumak için gereken tedbirleri alınmadıklarını gösterdiğinin altını çizmiştir. Aynı mahkeme, çocukları bakımından anne-babalara düşen gözetim görevi ile ebeveyn sorumluluğunu dikkate alarak, başvuranlara tazminat ödenmesine karar vermiştir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
SÖZLEŞME’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, yaşam hakkına riayet edilmemesinden şikâyet ederek, Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir. Hükümet, her şeyden önce, somut olayda Sözleşme’nin 2. maddesinin uygulanabilir olduğunu kabul etmemektedir. Mahkeme, mağdurların, potansiyel olarak ölümcül nitelikteki patlama kazaları sonucunda hayatta kaldıkları benzer davalarda, bu hüküm açısından ileri sürülen benzer şikayetleri daha önce incelediğini kaydetmektedir (Paşa ve Erkan Erol/Türkiye, No. 51358/99, 12 Aralık 2006, Alkın/Türkiye, No. 75588/01, § 29, 13 Ekim 2009, ve Dönmez ve diğerleri/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 20349/08, § 20, 17 Haziran 2014; ayrıca bk. Peker/Türkiye (No. 2), No. 42136/06, § 41, 12 Nisan 2011). Mahkeme, dolayısıyla, söz konusu şikâyeti Sözleşme’nin 2. maddesi açısından incelemeye karar vermektedir. Bu hükmün somut olaya ilişkin kısmı aşağıdaki gibidir:
“Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın infaz edilmesi dışında, hiç kimsenin yaşamına son verilemez.”Hükümet, ardından, başvuranı, 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun ile öngörülen tazminata ilişkin hukuk yolunu kullanmamakla suçlamaktadır.Mahkeme, söz konusu şikâyetin her halükarda aşağıda belirtilen gerekçelerle kabul edilemez olması nedeniyle, kabul edilemezliğe ilişkin bu itirazın incelenmesinin gerekmediği kanaatine varmaktadır.Mahkeme, öncelikle, tarafların, patlamanın kaynağını tartışma konusu yapmadıklarını ve gerçekte, başvuranın mercileri, yaşam hakkını korumamakla suçladığını tespit etmektedir.Mahkeme, bu bağlamda, bireyi korumak için önleyici pratik tedbirlerin alınmasına ilişkin pozitif yükümlülüğün, mercilere dayanılmaz ya da aşırı bir yük yüklemeyecek şekilde yorumlanması gerektiğini, zira iddia edilen her türlü hayati tehlikenin, mercilere, Sözleşme bakımından, bu tehlikenin gerçekleşmesini önlemek amacıyla somut tedbirler alma zorunluluğu getirmediğini hatırlatmaktadır (Bk. mutatis mutandis, Tanrıbilir/Türkiye, No. 21422/93, § 71, 16 Kasım 2000).Somut olayda, Mahkeme, 23 Eylül 1997 tarihli balistik rapor ile, başvuranın, şüphesiz, teröristler tarafından ağaç gövdesinin altına konulan el yapımı bir mayının patlaması neticesinde yaralandığının tespit edildiğini gözlemlemektedir. Mahkeme, söz konusu olayın, düzenli olarak terör eylemlerine maruz kalan ve orman bekçilerinin gözetimi altında tutulan bir bölgede meydana geldiğini de saptamaktadır.Mahkeme, bu konuda, patlamanın yaşandığı yerin, merciler tarafından mayınlanan askeri bir bölge olmadığını ve askeri bölge olmaya da elverişli olmadığını, zira kamuya ait bir yol kenarının söz konusu olduğunu kaydetmektedir. Oysa Mahkeme, mercilerden, bütün karayollarının ve/veya bölgedeki tüm yolların gözetim altında tutulmasının talep edilmesinin aşırı bir yük teşkil edebileceği kanısına varmaktadır (Yukarıda anılan, Dönmez/Türkiye, § 31).Dolayısıyla, Mahkeme, söz konusu üzüntü verici olayın devlete herhangi bir sorumluluk yüklemediği sonucuna varmaktadır.Mahkeme, ayrıca, yaşam hakkını koruma yükümlülüğünün, bireyin şüpheli koşullarda hayatını kaybetmesi durumunda, zımnen, resmi ve etkin bir soruşturma yapılmasını gerektirdiğini hatırlatmaktadır (Šilih/Slovenya [BD], No. 71463/01, § 157, 9 Nisan 2009, ve mutatis mutandis, Yotova/ Bulgaristan, No. 43606/04, § 68, 23 Ekim 2012).Bu bağlamda, Mahkeme, bu tür bir soruşturmanın esas amacının, bu hakkı koruyan yerel kanunların etkin şekilde uygulanmasını sağlamak olduğunu yeniden ifade etmektedir. Bu amacın gerçekleşmesini sağlamak için belirlenen şartlar ne olursa olsun, merciler, sorunun dikkatlerine sunulduğu andan itibaren resen hareket etmelidirler (Amaç ve Okkan/ Türkiye, No. 54179/00 ve 54176/00, § 52, 20 Kasım 2007).Mahkeme, aynı zamanda, ölümcül bir patlama konusunda yürütülen soruşturmanın etkin olabilmesi için, soruşturmanın sorumluların belirlenmesine ve muhtemelen, cezalandırılmasına olanak sağlaması gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu bağlamda sonuç yükümlülüğü değil, araç yükümlülüğü söz konusudur. Yetkililer, söz konusu olaya ilişkin delilleri toplamak amacıyla makul tedbirler almalıdırlar (Yaşaroğlu/Türkiye, No. 45900/99, §§ 57 ve 60, 20 Haziran 2006).Bu nedenle, Mahkeme, soruşturmanın etkinliğine ilişkin asgari kıstası karşılayan incelemenin niteliği ve derecesinin, davanın koşullarına bağlı olduğunu ve bu koşulların, ilgili olayların tamamına dayanarak ve soruşturma kapsamında yapılan işlemler dikkate alınarak değerlendirildiğini hatırlatmaktadır. Mahkeme, meydana gelebilecek çok çeşitli durumların, yalnızca soruşturmaya ilişkin işlemler listesine veya diğer basit kıstaslar düzeyine indirgenmesinin mümkün olmadığını yeniden ifade etmektedir (Bk. diğer kararlar arasında, Fatma Kaçar/Türkiye, No. 35838/97, § 74, 15 Temmuz 2005; bk. ayrıca, mutatis mutandis, Velikova/ Bulgaristan, No. 41488/98, § 80, AİHM 2000‑VI, ve Erdal/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 53248/09, § 29, 9 Temmuz 2013). Somut olayda, Mahkeme, yetkililerin, yani jandarma görevlilerinin, ardından da savcının, olayın yaşandığı aynı gün ivedilikle hareket ettiklerini kaydetmektedir. Böylelikle, olay yeri krokisi çizilmiş, söz konusu olaya ilişkin olgusal koşulların tespiti amacıyla tutanak düzenlenmiş, patlayıcı maddenin parçaları bir araya getirilmiş, tanık ifadeleri alınmış ve kaynağının belirlenmesi amacıyla patlayıcı madde üzerinde balistik incelemeler gerçekleştirilmiştir. Mahkeme, yetkililerin, dolayısıyla davayı aydınlatmak amacıyla gereken bütün tedbirleri aldıklarını kaydetmektedir.Mahkeme, bununla birlikte, soruşturmanın ilk aşamanın ardından sürdürülmediğini gözlemlemektedir. Mahkeme, aynı zamanda, yetkililerin, söz konusu eylemi, niteliğini dikkate alarak, terör örgütüne atfettiklerini ve savcılığın bu örgütün üyeleri hakkında ceza soruşturması açılmasını ve patlamanın sorumlularının daimi olarak aranmasını talep ettiğini kaydetmektedir. Bu hususta, dosya, aramaların devam ettiğini belirten 2001 tarihli bir bilgiyi içermektedir (yukarıda 13. paragraf).Kısacası, Mahkeme, soruşturmanın, patlamanın sorumlusunun veya sorumlularının belirlenmesiyle sonuçlanmamasına rağmen, etkinlikten yoksun olmadığını ve yetkili mercilerin davanın koşulları karşısında atalet içinde olmadıklarını saptamaktadır (bk. mutatis mutandis, Sabuktekin/Türkiye, No. 27243/95, §§ 99‑104, AİHM 2002‑II, ve yukarıda anılan, Amaç ve Okkan, § 59).Söz konusu şikâyetin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca, dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle reddedilmesi gerektiği sonucuna varılmaktadır.
SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN 1. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, tazminat davasının hakkaniyete uygun olmamasından şikâyet etmekte ve mercileri, maddi tazminatın hesaplanmasında sakatlığını dikkate almamakla suçlamaktadır. Başvuran, aynı zamanda, hukuk davası açılmadan önce maddi zararın tespit edilmesi amacıyla tıbbi raporlar elde etme imkânının bulunmadığını ve bu sebeple, herhangi bir maddi dayanak bulunmaksızın, bu konuda tazminat talebi sunmak zorunda kaldığını ileri sürmektedir. Başvuran, üstelik maddi zarar nedeniyle tazminat ödenmesi çerçevesinde, hukuk davasının açılması sırasında talep edilen tazminatın sınır teşkil ettiğini, zira mahkemenin, daha sonra elde edilen bilirkişi raporunda zarar miktarının talep edilen miktara göre yüksek hesaplanmasına rağmen, talep edilen bu tazminat miktarıyla sınırlı kaldığını eklemektedir. Başvuran, böylelikle, Sözleşme’ye Ek 1 No.’lu Protokol’ün 1. maddesi ile birlikte, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. ve 3. fıkralarının ihlal edildiğini iddia etmektedir.
Ayrıca, başvuran, tazminat davasının uzunluğundan şikâyet etmektedir. Başvuran, Sözleşme’nin 13. maddesi alanında, etkin bir hukuk yolunun bulunmamasından şikâyet etmektedir.
Mahkeme, bu şikâyetleri Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası açısından inceleyecektir. Söz konusu maddenin somut olaya ilişkin kısmı aşağıdaki gibidir:
“Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar (...) konusunda karar verecek olan, (...) bir mahkeme tarafından (...) hakkaniyete uygun olarak, makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir.”Hükümet, başvuranın iddialarını kabul etmemektedir.Yargılamanın hakkaniyete uygunluğu hakkında
Başvuranın sakatlığının kabul edilmemesine ilişkin şikâyetiyle ilgili olarak, kendisi tarafından açılan tazminat davası hakkında, Mahkeme, her şeyden önce, 25 Aralık 2002 tarihli kararıyla, Danıştay’ın “devletin objektif sorumluluğu” denilen kamu hukukuna ilişkin anayasal ilkeye atıfta bulunduğunu, bu ilkeye göre, devletin objektif sorumluluğunun terör saldırılarını önlememekle ve dolayısıyla, vatandaşlarının yaşamını ve fiziksel güvenliğini koruma ve kendi topraklarında toplumsal barışı tesis etme yükümlülüğünü yerine getirmemekle sorumlu tutulmasından kaynaklandığını ortaya koymaktadır. Böylelikle, Mahkeme, bu ilke gereğince, başvuranın patlama nedeniyle maruz kaldığı zararlardan dolayı tazminat elde etme hakkına sahip olduğunu tespit etmektedir. Maddi zararların tazmin edilmesi hususunda, Mahkeme, nedensellik bağına ilişkin değerlendirmenin, ulusal mahkemelerin takdirine bağlı olduğunu ve bu değerlendirmeye, keyfi ya da açıkça mantığa aykırı olmadığı sürece müdahale etmemesi gerektiğini ileri sürmektedir. Somut olayda, Mahkeme, Danıştay’ın 25 Aralık 2002 tarihli kararında, başvuranın manevi zarar bağlamında talep ettiği miktarın yarısına karşılık gelen bir meblağın ödenmesine hükmeden, ilk derece mahkemesince verilen kararı onadığını gözlemlemektedir (yukarıda 16. ve 17. paragraflar). İdare mahkemelerinin, başvuranın maddi zarar bağlamındaki talebine ilişkin durumunu değerlendirdikleri belirtilmelidir. Danıştay, ilk derece mahkemesi kararını iki kez bozmuştur; böylelikle 25 Aralık 2002 tarihli kararına ilişkin gerekçelerde (yukarıda 17. paragraf), Danıştay, başvuranın çalışma koşullarını inceleyebilmek amacıyla ek bilirkişi raporları talep etmiş ve ardından 20 Kasım 2007 tarihli kararında, ilgilinin işinin sakatlığına uygun hale getirilmesini göz önünde bulundurmuştur (yukarıda 23. paragraf). Mahkeme, dosyayı dikkate alarak, başvuranın sakatlığının işi üzerindeki etkisini saptamak amacıyla, Danıştay tarafından gerçekleştirilen incelemenin başvuranın itiraz edebildiği bilirkişi raporlarına dayandırıldığını ve bu incelemede keyfiliğin bulunmadığını ortaya koymaktadır. Bu bağlamda, Mahkeme, idare mahkemelerinin takdirine bağlı olan değerlendirmenin yerine kendi değerlendirmesini koymakla yükümlü değildir. İdare Mahkemesi’nde yürütülen yargılama sırasında gerçekleştirilen bilirkişi incelemelerinin ardından maddi tazminat talebini artırma imkânının bulunmamasına ilişkin şikâyet hakkında, Mahkeme, kısacası, başvuranın maddi tazminat ödenmesi yönündeki talebinin idare mahkemelerince reddedildiğini saptamaktadır. Dolayısıyla, maddi zarar bağlamında herhangi bir tazminat elde edememesi nedeniyle başvuran, Mahkeme önünde, bilirkişi raporlarına dayanarak, yerel yargılama sırasında tazminat miktarının artırılmasının reddedilmesine şikâyet edemeyecektir. Mahkeme, dolayısıyla, Danıştay’ın kararının nedensellik bağına ilişkin değerlendirmeye dayandığını ve bu değerlendirmenin keyfi ya da açıkça mantığa aykırı olmadığını tespit etmektedir. Söz konusu şikâyetler, açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi uyarınca reddedilmelidir.
Yargılamanın süresi hakkında
Mahkeme, her şeyden önce, Ümmühan Kaplan/Türkiye (No. 24240/07, 20 Mart 2012) davasında pilot karar usulünün uygulanmasının ardından, Türkiye’de, yargılamaların uzunluğuna ilişkin şikâyetlerle ilgili olarak tazminata ilişkin yeni bir hukuk yolunun oluşturulduğunu hatırlatmaktadır. Mahkeme, bu yeni hukuk yolunun a priori erişilebilir ve söz konusu şikâyetin kabul edilemez olduğuna karar vermeden önce, yargılama süresine ilişkin şikâyetlerin giderilmesi açısından makul perspektifler sunabilecek nitelikte olduğu kanaatine varmıştır (Turgut ve diğerleri/Türkiye, (No. 4860/09, §§ 53-58, 26 Mart 2013)). Mahkeme, bununla birlikte, Ümmühan Kaplan pilot kararında (yukarıda anılan, § 77), özellikle Hükümet’e daha önce tebliğ edilen bu tür şikâyetlerin incelemesini normal usul yoluyla sürdürebileceğini belirttiğini hatırlatmaktadır. Mahkeme, Hükümet’in, somut olayda bu yeni hukuk yolu hakkında herhangi bir itiraz ileri sürmediğini kaydetmektedir. Yukarıda belirtilenler ışığında, Mahkeme, mevcut başvuruda tazminat davasının süresine ilişkin şikâyetin incelemesini sürdürmeye karar vermektedir. Bu şikâyetin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesinin bulunmadığını saptayarak, Mahkeme, söz konusu şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir. Mahkeme, gerçekte, bu davanın 21 Aralık 2000 tarihinde başladığını ve 27 Mart 2009 tarihinde sona erdiğini kaydetmektedir: açıldığı tarihten itibaren, söz konusu dava, dolayısıyla, iki dereceli idari yargılama sürecinde yaklaşık sekiz yıl üç ay sürmüştür. Şüphesiz, Mahkeme, Danıştay’ın ilk derece mahkemesi kararlarını iki kez bozduğunu ortaya koymakta, ancak bu durumun başvurana atfedilemeyeceği kanaatine varmaktadır. Mahkeme nazarında, tazminat talebi hakkında karar verilmesi için idari yargılamanın aşırı uzun sürmesinin, davanın karmaşıklığıyla ya da başvuranın davranışıyla açıklanması mümkün değildir. Bu süre, makul süre gerekliliğini de karşılamamaktadır. Mahkeme, bu durumda, tazminat elde etmek amacıyla açılan davanın iç hukukta bu denli uzun sürmesini kabul edemeyecektir (Nunes Violante/Portekiz, No. 33953/96, § 31, 8 Haziran 1999, Silva Pontes/Portekiz, 23 Mart 1994, § 39, A serisi No. 286‑A, Kurt Nielsen/Danimarka, No. 33488/96, § 23, 15 Şubat 2000, Iversen/Danimarka, No. 5989/03, § 74, 28 Eylül 2006 ve Codarcea/ Romanya, No. 31675/04, § 89, 2 Haziran 2009). Somut olayda, yukarıda belirtilen unsurları dikkate alarak, Mahkeme, ulusal mercilerin, başvuranın davasını, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının gerektirdiği üzere, ivedilikle incelemedikleri kanaatine varmaktadır. Sonuç olarak, Mahkeme, bu hükmün ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
İDDİA EDİLEN DİĞER İHLALLER HAKKINDA
Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasına ve 3. maddesine dayanarak, başvuran, Danıştay önünde duruşma yapılmasının reddedilmesinden ve İdare Mahkemesi’nin ve Danıştay’ın oluşumundan şikâyet etmektedir. Başvuran, bu bağlamda, bu mahkemelerde görev yapan bazı hâkimlerin hukuk eğitimi almadıklarını ve idare tarafından atandıklarını belirtmektedir. Mahkeme bu şikâyetleri gerektiği gibi incelemiştir. Elinde bulunan unsurların tamamını dikkate alarak ve ileri sürülen iddiaları incelemekle yetkili olması sebebiyle, Mahkeme, Sözleşme ile güvence altına alınan hak ve özgürlüklerin ihlal edildiğine dair herhangi bir belirtinin bulunmadığı kanısındadır. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir,
“Eğer Mahkeme, bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”Tazminatlar
Başvuran, maruz kaldığını belirttiği maddi zarar ve manevi zararlar için sırasıyla 100.000 avro ve 20.000 avro talep etmektedir. Hükümet, bu talepleri kabul etmemektedir. Mahkeme, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi zarar arasında herhangi bir nedensellik bağı görmemekte ve bu talebi reddetmektedir. Buna karşın, Mahkeme, tazminat davasının uzunluğunun, başvuran açısından birtakım manevi zararlara yol açtığını ve sadece ihlal tespitinin bu zararı telafi etmek için yeterli olmadığını kabul etmektedir. Dolayısıyla, hakkaniyete uygun olarak, Mahkeme, başvurana 3.500 avro ödenmesi gerektiği kanısına varmaktadır.
Masraf ve harcamalar
Başvuran, aynı zamanda, yerel mahkemeler ile Mahkeme önünde yaptığı masraf ve giderler için toplam 20.000 avro talep etmektedir. Başvuran, kendi talebine dayanak olarak, herhangi bir kanıtlayıcı belge sunmamaktadır. Hükümet bu meblağa itiraz etmektedir. Mahkeme içtihadına göre, bir başvurana, masraf ve giderlerinin doğruluğunu, gerekliliğini ve ödenen miktarların makul olduğunu ispatlamak kaydıyla bu masraflar iade edilebilmektedir. Somut olayda, kendisine herhangi bir belge sunulmamasını ve kendi içtihadını göz önünde bulunduran Mahkeme, ulusal mahkemeler ile kendi önünde yapılan masraf ve giderlere ilişkin talebi reddetmektedir (Nevruz Bozkurt/Türkiye, No. 27335/04, § 76, 1 Mart 2011).
Gecikme faizi
Mahkeme, gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi faizlerine uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranın uygun olduğu sonucuna varmaktadır.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,İdari yargılamanın süresine ilişkin Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası bağlamındaki şikâyetin kabul edilebilir olduğuna ve başvurunun kalan kısmının kabul edilemez olduğuna;İdari yargılamanın süresi nedeniyle Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğine;
a) İşbu kararın, Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, kesinleşeceği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere, davalı devletin başvurana, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, 3.500 avro (üçbinbeşyüz avro) ödemekle yükümlü olduğuna;
b) Söz konusu sürenin sona erdiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu miktara Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilerek, Mahkeme İçtüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkraları uyarınca 10 Mart 2015 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley NaismithAndrás Sajó
Yazı İşleri Müdürü Başkan
Full & Egal Universal Law Academy