AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
BELEK VE ÖZKURT / TÜRKİYE KARARI
(Başvuru No. 10758/09)
KARAR
STRAZBURG
13 Şubat 2018
İşbu karar kesindir. Bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Belek ve Özkurt / Türkiye Davasında,
Başkan
Paul Lemmens,
Yargıçlar
Valeriu Griţco,
Stéphanie Mourou-Vikström
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 23 Ocak 2018 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşları Ahmet Sami Belek ve İsmail Muzaffer Özkurt’un (“başvuranlar”) 2 Şubat 2009 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvuru (No. 10758/09) bulunmaktadır.
2. Başvuranlar, İstanbul Barosuna bağlı Avukatlar D.A.Özkurt ve K.T. Sürek tarafından temsil edilmişlerdir. Türk Hükümeti ("Hükümet") ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuranlar, Sözleşme’nin 6 ve 10. maddelerinin ihlal edildiğinden yakınmaktadırlar.
4. Başvuru, 6 Kasım 2009 ve 23 Haziran 2015 tarihlerinde Hükümete bildirilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
5. Başvuranlardan Ahmet Sami Belek 1953; İsmail Muzaffer Özkurt ise 1978 doğumludur. Olayların meydana geldiği dönemde, başvuranlar sırasıyla, genel merkezi İstanbul’da bulunan Günlük Evrensel gazetesinin sahibi ve yazı işleri müdürüydü.
6. Günlük Evrensel gazetesinde 10 Mart 2004 tarihinde "Mazgirt’te Yargısız İnfaz" ve "Cezaevinde JİTEM sorgusu" başlıklı iki makale yayımlanmıştır.
Birinci makale, Mazgirt ilçesine (Tunceli) bağlı bir köyde yaşanan cinayetle ilgiliydi. Makalede, yaşanan olaydan bahsedilmekte ve kurbanın ebeveyniyle yapılan görüşmeden kesitler sunulmaktaydı. Kurbanın annesi, olay günü, saat 21.30-22.00 sularında, yüzleri kapalı silahlı iki kişinin oğlunu aramaya geldiğini ve onunla konuşmak istediklerini söylediklerini ifade etmiştir. Oğlunun, bu kişilerle birlikte çıktığını ve kısa bir tartışmadan sonra, yanlarından ayrılmak istediği sırada ona ateş ettiklerini söylemiştir. Makalede ayrıca, kurbanın annesinin, oğlunun jandarmalar tarafından öldürüldüğüne inandığını söylediğinden de bahsedilmekteydi. Kurbanın babası ise, Ekim ayından önce, Bulgurcular Jandarma Komutanının, köylülerle yaptığı bir görüşme sırasında, kendilerine, teröristlere gıda sağlayan şahısların kimliklerini bildiğini söylediğini anlatmıştır. Kurbanın babası ayrıca, bu görüşmeden birkaç gün sonra, oğlunun jandarma karakoluna çağrıldığını ve söz konusu komutanın, "Bu sefer, cezan bir kurşun olacak." şeklinde sözlerle oğlunu tehdit ettiğini ifade etmiştir.
İkinci makale bilhassa, JİTEM (Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele Teşkilatı) mensubu dört jandarma görevlisi tarafından yapılan sorguyla ilgiliydi. Makaleye göre, bahse konu jandarma görevlileri, Tekirdağ F Tipi Cezaevinde bir tutukluyu yasadışı şekilde sorguya çekmişler ve itirafçı olması için baskı yapmışlardır. Makalede ayrıca, bahse konu tutuklunun avukatının yanı sıra diğer dokuz tutuklunun, söz konusu sorguya izin veren cezaevi idaresine karşı suç duyurusunda bulundukları; ancak bu şikâyetlerin kovuşturmaya yer olmadığına dair kararla sonuçlandığı bildirilmekteydi. Makalede son olarak, Tekirdağ Cumhuriyet Savcısı H.E.nin, Adalet Bakanlığı ve mahkemelerin tüzel kişiliğine hakaret etmekle suçlayarak söz konusu tutuklular hakkında ceza davası açtığından da bahsedilmekteydi.
Bu iki makalenin hiçbirinde, bahse konusu kamu görevlilerinin isimleri zikredilmemiştir.
7. Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet savcısı 8 Nisan 2004 tarihli iddianameyle, başvuranları, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 6. maddesinin 1 ve 4. fıkraları uyarınca, terörle mücadelede görev almış kamu görevlilerini, kim olduklarının anlaşılmasını sağlayacak şekilde, isim ve kimliklerini açıklayarak terör örgütlerine hedef göstermekle suçlamıştır.
8. Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kaldırılmasından sonra, başvuranlar, Ağır Ceza Mahkemesi önünde, kendilerini savunmak için Sözleşme’nin 6 ve 10. maddelerini ileri sürmüşlerdir.
9. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 2 Aralık 2008 tarihinde, 3713 sayılı Kanun’un 6. maddesinin 1 ve 4. fıkralarına dayanarak, başvuranlardan Belek’i 1.370 Türk lirası (TRY) (ilgili dönemde yürürlükte olan döviz kuruna göre yaklaşık 680 avro); Özkurt’u ise 685 Türk lirası (TRY) (ilgili dönemde yürürlükte olan döviz kuruna göre yaklaşık 340 avro) para cezası ödemeye mahkûm etmiştir. Mahkeme, vardığı sonucu desteklemek için, ihtilaf konusu makalelerin, terörle mücadelede görev almış kamu görevlilerini, kim olduklarının anlaşılmasını sağlayacak şekilde, terör örgütlerine hedef gösterdikleri tespitinde bulunmuştur. Mahkeme aynı zamanda, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 305. maddesi gereğince kararının nihai olduğunu belirtmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK KURALLARI
10. Olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan şekliyle, 3713 sayılı Kanun’un 6. maddesinin 1 ve 4. fıkralarının somut olayla ilgili bölümleri aşağıdaki şekildedir:
"(...) kimlik belirterek veya belirtmeyerek kime yönelik olduğunun anlaşılmasını sağlayacak surette kişilere karşı terör örgütleri tarafından suç işleneceğini veya terörle mücadelede görev almış kamu görevlilerinin hüviyetlerini açıklayanlar veya yayınlayanlar veya bu yolla kişileri hedef gösterenler beş milyon liradan on milyon liraya kadar ağır para cezası ile cezalandırılır.
(...)
Yukarıdaki fıkralarda belirtilen fiillerin 5680 sayılı Basın Kanunu’nun 3’üncü maddesindeki mevkuteler vasıtasıyla işlenmesi halinde, ayrıca sahiplerine de; mevkute bir aydan az süreli ise bir önceki ay ortalama fiili satış miktarının, aylık veya bir aydan fazla süreli ise bir önceki fiili satış miktarının, (...) yüzde doksanı kadar ağır para cezası verilir. Ancak, bu ceza elli milyon liradan az olamaz. Bu mevkutelerin sorumlu müdürlerine, sahiplerine verilecek cezanın yarısı uygulanır."
11. Olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan şekliyle, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 305. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, 2.000 Türk lirasını (TRY)[1] geçmeyen adli para cezasına ilişkin hükümler temyiz edilememekteydi.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
12. Başvuranlar, mahkûm edilmeleri nedeniyle, Sözleşme’nin 10. maddesinde öngörüldüğü üzere, ifade özgürlüğü haklarının ihlal edildiğinden yakınmaktadırlar. İşbu madde aşağıdaki şekildedir:
“1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar (...)”
2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi (...) için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.”
13. Hükümet, bu iddiaya karşı çıkmaktadır.
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
14. Hükümet, başvuranların, şikâyetlerini ulusal mahkemelere sunmadıklarını ifade ederek iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmektedir.
15. Mahkeme ayrıca, başvuranların, Ağır Ceza Mahkemesi önünde kendilerini savunmak için Sözleşme’nin 10. maddesini ileri sürdüklerini gözlemlemektedir. Dolayısıyla, Hükümetin itirazını reddetmek uygun olacaktır.
16. Mahkeme, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve diğer yandan, herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesinin bulunmadığını tespit ederek, bu şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
B. Esas Hakkında
17. Mahkeme, söz konusu müdahalenin kanunla öngörüldüğünü ve Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası anlamında, suçun önlenmesi ve başkalarının haklarının korunması gibi birçok meşru amaç izlediğini kaydetmektedir (Fatih Taş / Türkiye, No. 36635/08, §§ 32-33, 5 Nisan 2011). Mahkeme, ihtilafın, müdahalenin "demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığının" tespit edilmesi konusuyla ilgili olduğunu gözlemlemektedir.
18. Mahkeme, ifade özgürlüğüne yönelik bir müdahalenin demokratik bir toplumdaki gerekliliğinin değerlendirildiği genel ilkeleri hatırlatmaktadır. Söz konusu ilkeler, Mahkeme’nin içtihadında düzenlenmektedir (bk. diğer kararlar arasında, Perinçek/İsviçre [BD], No. 27510/08, § 196, AİHM 2015 (özetler) ve Satakunnan Markkinapörssi Oy et Satamedia Oy/Finlandiya [BD], No. 931/13, §§ 124-128, AİHM 2017 (özetler)). Kuşkusuz, bu ilkeler, terörle mücadele kapsamında ulusal makamlarca alınan tedbirlere de uygulanmaktadır.
19. Somut olayda, Mahkeme, başvuranların sırasıyla sahibi ve yazı işleri müdürü oldukları gazetede yayımlanan iki makale yoluyla terörle mücadelede görev almış bazı kamu görevlilerinin hüviyetlerini açıklama ve bu yolla kişileri terör örgütlerine hedef gösterme nedeniyle mahkûm edildiklerini tespit etmektedir.
20. Bu bağlamda, Mahkeme, birinci makalede bilhassa, Mazgirt ilçesine bağlı bir köyde, evinin önünde öldürülen bir kişinin ebeveyninin ifadelerine yer verildiğini gözlemlemektedir. İkinci makalen ise, cezaevinde bir tutukluyu yasaya aykırı olarak sorguya çeken ve itirafçı olması için baskı yaptıkları, JİTEM mensubu dört jandarma görevlisi tarafından yürütülen bir sorgulama işlemiyle ilgilidir.Söz konusu ifadelerin doğru oldukları varsayıldığında, Mahkeme, olay ve olguların önemi göz önünde bulundurulduğunda, sadece kamu görevlilerinin davranışlarının değil, kimliklerinin de bilinmesinin meşru kamu yararı olduğunu göz önüne alır. (Sürek/Türkiye (no2) [BD], No. 24122/94, § 39, 8 Temmuz 1999). Bununla birlikte, söz konusu kamu görevlilerinin isimlerinin bahse konu bu iki makalenin hiçbirinde zikredilmediğini de gözlemlemektedir.
21. Öte yandan, Mahkeme, incelemesine sunulan durumu çevreleyen koşulları, bilhassa terörle mücadeleye bağlı zorlukları göz önünde bulundurarak ihtilaf konusu makalelerde kullanılan ifadelere (yukarıda 6. paragraf) ve bunların yayımlanma bağlamına özel bir önem vermektedir (Sürek/Türkiye (no 4) [BD], No. 24762/94, § 58, 8 Temmuz 1999). Mahkeme bu bağlamda, söz konusu makalelerin, şiddete, silahlı direnişe ya da isyana teşvik içerikli olmadığını ve bunların, Mahkeme’nin nazarında dikkate alınması gereken en önemli unsur olan bir nefret söylemi içermediğini tespit etmektedir. Mahkeme ayrıca, bu unsurun, başvuranları mahkûm etmek için, yayımlarda yer alan ifadelerin, terörle mücadelede görev almış kamu görevlilerini, kim olduklarının anlaşılmasını sağlayacak şekilde, terör eylemlerine hedef gösterdikleri tespitinde bulunmakla yetinen Ağır Ceza Mahkemesi tarafından değerlendirilmediğini belirtmektedir. Ancak, Mahkeme, bu iki makalenin hiçbirinde söz konusu kamu görevlilerinin isimlerinin zikredilmediğini tekrar etmektedir. Öte yandan, Mahkeme, bir cinayet kurbanının ebeveyniyle yapılan bir görüşmenin bazı bölümlerini aktarmakla ya da güvenlik güçlerinin bir sorgu işlemi sırasındaki tutumlarıyla ilgili iddiaları değerlendirmekle yetinen bu metinlerin, söz konusu kamu görevlilerini, hangi şekilde, terör eylemleri için hedef olarak gösterdiğini anlamamaktadır (Sürek/Türkiye (no1) [BD], No. 26682/95, § 62, AİHM 1999 IV kararı ile karşılaştırınız.).
22. Yukarıda sıralanan hususlar ışığında, Mahkeme, Ağır Ceza Mahkemesi tarafından ileri sürülen gerekçelerin, ilginin ifade özgürlüğü hakkına yapılan müdahaleyi haklı göstermek için ilgili ve yeterli olarak değerlendirilemeyeceği sonucuna varmaktadır (bk. mutatis mutandis (gerekli değişiklikler yapılmak koşuluyla), Güllü/Türkiye, No. 57218/10, § 32, 13 Haziran 2017).
23. Netice itibarıyla, ihtilaf konusu gazete makalelerinin yayımlanması nedeniyle başvuranların mahkûm edilmeleri, "demokratik bir toplumda gerekli" bir tedbir olarak değerlendirilemez.
24. Dolayısıyla, Mahkeme, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
II. SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN 1. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
25. Başvuranlar, davalarının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından hakkaniyete uygun olarak görülmediğinden de yakınmaktadırlar. Öte yandan, savunmalarının ulusal mahkemelerce dikkate alınmadığı kanaatindedirler. Başvuranlar son olarak, temyize başvurma imkânından yoksun olduklarını ileri sürmektedirler.
Bu bağlamda, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasını ileri sürmektedirler. İşbu madde aşağıdaki şekildedir:
“Herkes davasının, (...) ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, (...) bir mahkeme tarafından (...) hakkaniyete uygun olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir.”
26. Hükümet, bu iddialara karşı çıkmaktadır.
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
27. Mahkeme, başvuranların, temyize başvurmanın mümkün olmayışıyla ve ulusal mahkemeler tarafından verilen kararların hakkaniyetten yoksun olmasıyla ilgili, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası bağlamındaki şikâyetlerinin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını tespit etmektedir. Öte yandan, başkaca herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesi bulunmadığını saptamaktadır. Dolayısıyla, şikâyetlerin kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
28. Başvuranların mahkûmiyetine karar veren mahkemenin bağımsız ve tarafsızlığına ilişkin şikâyetle ilgili olarak ise, Mahkeme, başvuranların bu şikâyeti gerekçelendirmedikleri ve şikâyetle ilgili yapılan incelemede, ifade edildiği şekliyle, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiği yönünde herhangi bir izlenim oluşmadığını tespit etmektedir (Belek ve Özkurt/Türkiye (no 2), No. 28470/08, § 24, 17 Haziran 2014). Dolayısıyla işbu şikâyet, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3 ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmelidir.
B. Esas Hakkında
29. Mahkeme öncelikle, temyize başvurma imkânından yoksun olma konusuyla ilgili olarak, somut olaydakine benzer sorunların ileri sürüldüğü davaları daha önce incelediğini ve Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiği sonucuna vardığını hatırlatmaktadır (Bayar ve Gürbüz/Türkiye, No. 37569/06, § 49, 27 Kasım 2012).
Mahkeme, somut olayda, kendisine sunulan tüm unsurları inceledikten sonra, yukarıda anılan Bayar ve Gürbüz davasında ulaştığı sonuçtan sapmak için herhangi bir neden görmemektedir.
30. Dolayısıyla, bu bağlamda Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası ihlal edilmiştir.
31. Mahkeme ayrıca, başvuranların, beyanlarına göre, esasa ilişkin savunmaları dikkate alınmaksızın mahkûm edilmeleri nedeniyle, bu şikâyetin, Sözleşme’nin 10. maddesi bağlamındaki şikâyetle bağlantılı olduğunu kaydetmektedir.
Bu nedenle, 10. madde bağlamında vardığı ihlal tespitini göz önünde bulunduran (yukarıdaki 24. paragraf) Mahkeme, Sözleşme’nin 6. maddesi bağlamındaki mevcut sorunun ayrı bir inceleme gerektirmediği kanaatindedir (bk. aynı anlamda, yukarıda anılan Belek ve Özkurt (no2) kararı, § 27).
III. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
32. Başvuranlar Belek ve Özkurt, ödemek zorunda kaldıkları para cezası nedeniyle maruz kaldıklarını düşündükleri maddi zarar nedeniyle sırasıyla 1.370 Türk lirası (TRY) ve 685 Türk lirası (TRY) (yani sırasıyla, ilgili dönemde yürürlükte olan döviz kuruna göre yaklaşık 680 avro ve 340 avro) talep etmektedirler. Başvuranlar aynı zamanda, manevi tazminat olarak toplam 3.000 Amerikan doları (USD) (yaklaşık 2.640 avro) talep etmektedirler. Başvuranlar ayrıca, herhangi bir destekleyici belge sunmadan, yapmış oldukları ifade ettikleri masraf ve giderler bağlamında 3.000 Amerikan doları (USD) (yaklaşık 2.640 avro) talep etmektedirler.
33. Hükümet bu meblağlara karşı çıkmaktadır.
34. Mahkeme, maddi tazminatla ilgili olarak, başvuranların çarptırıldıkları para cezalarının, Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamında tespit edilen ihlalin doğrudan sonucu olduğunu saptamaktadır. Dolayısıyla, başvuranların bu bağlamda ödedikleri meblağların tamamının kendilerine geri ödenmesine karar vermek uygun olacaktır (yukarıda anılan Belek ve Özkurt (no 2) kararı, § 31). Netice itibarıyla, Mahkeme, başvuranlardan Belek’e 680 avro, Özkurt’a 340 avro ödenmesine karar vermektedir.
35. Manevi tazminatla ilgili olarak ise, Mahkeme, konuyla ilgili içtihadını göz önünde bulundurarak (ibid, § 32), somut olayın koşullarının başvuranların bazı sıkıntılar yaşamalarına neden olduğu sonucuna varılabileceği kanaatindedir. Mahkeme öte yandan, ne ultra petitum (istemden fazlasına hükmedilemez) ilkesi uyarınca, bir başvuran tarafından talep edilen meblağdan daha yüksek bir meblağa hükmetmediğini hatırlatmaktadır (bk. diğer kararlar arasında, Lütfiye Zengin ve diğerleri/Türkiye, No. 36443/06, § 98, 14 Nisan 2015). Yukarıda belirtilen hususlar ışığında ve hakkaniyete uygun olarak, Sözleşme’nin 41. maddesinde öngörüldüğü üzere, Mahkeme, başvuranların her birine bu bağlamda 1.320 avro ödenmesinin uygun olduğu kanaatine varmaktadır.
36. Masraf ve giderler bağlamındaki taleple ilgili olarak ise, Mahkeme, ilgili belgelerin bulunmamasını göz önünde bulundurarak, söz konusu talebi reddetmektedir (Ato/Türkiye, No. 29873/02, § 27, 8 Haziran 2010).
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvuranların temyize başvurma imkânlarının bulunmadığı ve savunmalarının dikkate alınmadığı yönündeki iddia ile ilgili olarak, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası ile 10. maddesi bağlamındaki şikâyetlerle ilgili olarak başvurunun kabul edilebilir; geri kalan kısmının ise kabul edilemez olduğuna;
2. Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;
3. Başvuranların temyize başvurma imkânlarının bulunmaması nedeniyle Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğine;
4. Başvuranların savunmasının dikkate alınmadığı yönündeki iddiaya ilişkin şikâyetin esasının incelenmesinin gerekli olmadığına;
5.
a) Davalı Devlet tarafından, başvuranlara, üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere:
i. Ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, maddi tazminat olarak Belek’e 680 avro (altı yüz seksen), Özkurt’a 340 avro (üç yüz kırk);
ii. Ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, başvuranların her birine manevi tazminat olarak 1.320 avro (bin üç yüz yirmi) ödenmesine;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
6. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş; Sözleşme’nin 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca 13 Şubat 2018 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıPaul Lemmens
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
[1]. Eski Türk lirasının (TRL) yerine geçen, Türk lirası (TRY) 1 Ocak 2005 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 1 TRY, bir milyon TRL'ye tekabül etmektedir.
Full & Egal Universal Law Academy