AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
BELGE / TÜRKİYE
(Başvuru no. 50171/09)
KARAR
STRAZBURG
6 Aralık 2016
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde öngörülen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli değişikliklere tabi olabilir.
Belge/Türkiye kararında,
Başkan,
Julia Laffranque,
Yargıçlar,
Işıl Karakaş,
Nebojša Vučinić,
Valeriu Griţco,
Ksenija Turković,
Jon Fridrik Kjølbro,
Georges Ravarani,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
15 Kasım 2016 tarihinde yapılan kapalı müzakerelerin ardından,
Söz konusu tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Başvurunun temelinde, Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi kapsamında 10 Eylül 2009 tarihinde Türk vatandaşı İzzet Belge (“başvuran”) tarafından Türkiye Cumhuriyeti aleyhine Mahkemeye yapılan bir başvuru (no. 50171/09) yer almaktadır.
2. Başvuran, Diyarbakır Barosuna kayıtlı Avukatlar Mesut Beştaş ve Danış Beştaş tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuran, ifade özgürlüğüne haksız müdahalede bulunulduğunu iddia etmiştir.
4. Başvuranın ifade özgürlüğüne ilişkin şikâyeti 7 Temmuz 2014 tarihinde Hükümete tebliğ edilmiştir. Başvurunun geri kalanı Mahkeme İçtüzüğünün 54 § 3 maddesi uyarınca kabul edilemez olarak nitelendirilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
5. Başvuran, 1982 yılında doğmuştur ve Şırnak’ta ikamet etmektedir.
6. Tutuklu ve Hükümlü Yakınları Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (“Tuhay-Der”) tarafından özellikle yasadışı bir terör örgütü olan PKK (Kürdistan İşçi Partisi) lideri Abdullah Öcalan’ın tutukluluk koşulları başta olmak üzere cezaevlerindeki tutukluluk koşullarını protesto etmek için 3 Eylül 2005 tarihinde Bursa’nın Gemlik ilçesinde bir gösteri düzenlenmiştir.
7. Gemlik’te gösteriye katılan bir grup, 5 Eylül 2005 tarihinde, Şırnak’ın bir ilçesi olan Cizre’ye dönmüşlerdir ve Demokratik Halk Partisi (“DEHAP”) Cizre ilçe başkanlığı binası önünde miting yapılmıştır. DEHAP Şırnak il başkanı olarak başvuran söz konusu mitingde konuşma yapmıştır.
8. Cizre Cumhuriyet savcısı, 6 Ekim 2005 tarihinde, başvuran ve dört kişi aleyhinde Cizre Asliye Ceza Mahkemesine iddianame sunmuştur. Başvuran, 5 Eylül 2005 tarihinde yaptığı konuşma nedeniyle Ceza Kanununun 220 § 8 maddesi uyarınca bir suç örgütü ve amaçları lehine propaganda yapmakla suçlanmıştır. Cumhuriyet savcısı, konuşmada geçen aşağıdaki sözlerin yasadışı bir örgütün lehine propaganda teşkil ettiğini belirtmiştir:
“... Bu ülkede barış istiyoruz. Savaş isteyenler bizim barışa sahip olmamızı engelliyorlar. Bildiğiniz gibi, Kürtlerin lideri Abdullah Öcalan 6 yıl önce ateşkese yönelik çağrıda bulunmuştur. Hükümet, altı yıl süren tek taraflı ateşkesi düzgün bir şekilde değerlendirememiştir ve bu nedenle savaş yeniden başlamıştır. Tekrardan gerillaların ve askerlerin cesetlerini almaya başladık. Gerillaların ve askerlerin annelerinin ağlamasına son vermek istiyoruz. Barış istiyoruz. Abdullah Öcalan son üç aydır avukatlarıyla ya da ailesinden kişilerle görüşememektedir. Bu yaptırımın barış süresince zararlı olduğuna inanıyoruz.”
9. Cizre Asliye Ceza Mahkemesi, 7 Ekim 2005 tarihinde, söz konusu iddianameyi kabul etmiştir.
10. Cizre Asliye Ceza Mahkemesinin talebi üzerine 24 Temmuz 2006 tarihinde Şırnak Ağır Ceza Mahkemesi başvuranın savunmasını dikkate almıştır. Başvuran, konuşmasında yasadışı bir örgütü övmediğini ve propaganda yapma niyetinde olmadığını iddia etmiştir. Başvuran, yalnızca barış getirmek için çaba sarf edenlere teşekkür ettiğini belirtmiştir. Son olarak, başvuran, konuşması sırasında kalabalığın attığı sloganların barışa teşvik ettiğini belirtmiştir.
11. Cizre Asliye Ceza Mahkemesi, davanın esasına ilişkin olarak dokuz duruşma gerçekleştirmiş ve 5 Eylül 2005 tarihli mitinge ait video kayıtlarına ilişkin olarak uzman raporu alınmasına hükmetmiştir. Söz konusu kayıtlarda, başvuran kalabalığa yaptığı konuşma bulunmaktadır. Daha sonra, Cizre Asliye Ceza Mahkemesi, 22 Aralık 2006 tarihinde, sanığa atılı suçların Terörle Mücadele Kanunu uyarınca (3713 sayılı Kanun) incelenmesi gerektiğine kanaat getirerek yargılama yetkisinin kendisinde olmadığına karar vermiştir. Dava, Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmiştir.
12. Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi, 7 Nisan 2007 tarihinde, 5 Eylül 2005 tarihli mitinge ilişkin video kayıtlarının bir bilirkişi tarafından incelenmesini istemiştir.
13. Başvuran, 8 Mayıs 2007 tarihinde, Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesine ifadesini sunmuştur. Başvuran, konuşması sırasında propaganda yapmadığını, sadece barış için çalışanlara teşekkür ettiğini ve Abdullah Öcalan’ın hücre hapsini kınadığını ileri sürmüştür. Başvuran, Abdullah Öcalan’ın Kürtlerin lideri olduğunu söylediğine ilişkin iddiaya karşı çıkmıştır. Başvuran, ayrıca, konuşması sırasında veya konuşmasından sonra şiddet içeren bir olayın yaşanmadığını belirtmiştir. Konuşmasının ardından, göstericiler sessizce dağılmış ve başvuran konuşmasını yaparken atılan sloganlar barışçıldır.
14. 5 Eylül 2005 tarihli mitinge ait video kayıtlarının polis tarafından incelenmesine ilişkin olarak ilk derece mahkemesine bilirkişi tarafından sunulan 21 Mayıs 2007 tarihli rapora göre, başvuran aşağıdaki konuşmayı yapmıştır:
“... Arkadaşlar size teşekkür etmemizle ilgili birkaç söz söylemek istiyorum. Öncelikle sizin de bildiğiniz gibi Tuhay-Der’in başlatmış olduğu Gemlik yürüyüşü yani barış yürüyüşü mitingine katılmak üzere biz de Şırnak’tan çıktık. Kolluk kuvvetlerinin keyfi tutumları ve bizleri engellemeleri, kimlikleri bahane ederek her noktada 2,5 saat boyunca bekletilmemiz, bizce bu tutumun sahipleri bu ülkede barışı istemeyenlerdir (Konuşması alkış ve zılgıtlarla kesiliyor). Ve daha sonra arama kararı göstermeyerek tepki duyan, ve sizin de gösterdiğiniz demokratik tepkimizden dolayı gözaltına alındık ve 1 gece nezarette kaldık ve daha sonra da mahkemeye çıkarıldık. Bizi mahkemeye çıkarınca serbest bıraktılar. Ama benim şahsıma adli uygulama koydular. Yani her pazartesi gidip imza atacakmışım ve birde benim yurtdışına çıkma yasağı konuldu (konuşması yuhalamayla kesiliyor, ardından ‘Barışa uzanan eller kırılsın’ şeklinde slogan atılıyor). Ve daha sonra Bursa yakınlarında durdurulmaları orada da mitingin oluşmasını engelleyen bu zihniyetleri ve Dışişleri Bakanı Sayın Abdullah Gül’ün ‘İşte oraya gidenler provokatör’ diye tanımlaması, bizce yapılan o barış mitingini engelleyen, o kitleye saldıran, o kitlenin önünü tıkayan, iki tane aracın yakılması, 1 tane insanın canını yitirmesi ve yüzlerce insanın yaralanması, o zihniyeti nefretle kınıyoruz. Değerli arkadaşlar, sizin ve Kürt halkının göstermiş olduğu duyarlılığı, barışa olan özlemlerini oradaki mitingi engelleyen zihniyetleri biz yine de nefretle kınıyoruz. Biz bu ülkede barış istiyoruz. Huzur istiyoruz. Bu ülkenin birliğine, beraberliğine, çağdaş bir seviyeye gelmesini istemeyenler yani savaştan rant yiyenler bunu engelliyor. Barış istemeyenler ama yine de halkların kardeşliğini istemeyenler, çünkü halkların kardeşliğine, bunların bireysel çıkarlarına değil, biz bu ülkenin birliğine, beraberliğine, barışa özlemine ve sizin de bildiğiniz gibi Kürt halk önderi sayın Abdullah Öcalan’ın 6 yıldır tek taraflı başlatmış olduğu (Sözleri kalabalık tarafından ‘Biji Serok Apo’ (Yaşasın Başkan Apo) sloganlarıyla kesiliyor) ve sayın Abdullah Öcalan’ın başlatmış olduğu 6 yıllık tek taraflı ateşkes süreci, mevcut hükümet ve mevcut ülkeyi yönetenler 6 yıllık bu süreci gözden geçirmedi. O 6 yıllık barış süreci ne yazık ki değerlendirilemedi. Bunun için tekrar bir savaş başlatılmıştır. Tekrar insanlar ölüyor, tekrar gerilla cenazeleri, tekrar asker cenazeleri geliyor. Biz bu ülkede bir daha hiçbir askerin anasının, hiçbir gerillanın anasının ağlamasını istemiyoruz. Biz bu ülkede barış istiyoruz. Barışa olan özlemimizle mücadelede edeceğiz. Tuhay-Der’in düzenlemiş olduğu miting bizde barışa büyük bir katkı sunacaktır. Çünkü bir aylık bir eylemsizlik kararı alınmıştır. Ve sayın Abdullah Öcalan avukatları ve aile üyeleriyle 3,5 aydır görüşme yapamıyor. Biz bunun süreci sabote ettiğini, bu süreci baltaladığını düşünüyoruz. Onun için Tuhay-Der’in başlatmış olduğu bu mitinge katıldık ve bu mitinge katılan bütün halka bu demokratik mücadelesinde barışa özlemi olan ve bütün baskılara, bütün haksızlığa, bütün engellemelere rağmen sizlere kararlılığınızdan dolayı candan teşekkür ediyorum. Sizi göstermiş olduğunuz kararlılıktan dolayı ve Kürt halkının barışa ve demokrasiye olan özlemine ve göstermiş olduğu barış yürüyüşüne katılanlara teşekkür ediyorum. Ve bu uğurda yaralanan arkadaşlarımıza şifalar diliyoruz. Ve bu provokatif bir şekilde barış yürüyüşünü engelleyenleri de nefretle kınıyoruz. Biz barış istiyoruz. Bu barış yolumuza devam edeceğimizi belirtiyor ve hepinize teşekkür ediyorum. Teşekkür ediyorum. Sessiz bir şekilde dağılabilirsiniz ...”
15. Rapora göre, göstericiler sarı, kırmızı ve yeşil kumaş parçaları sallamış ve Abdullah Öcalan’ın fotoğraflarını taşımışlardır. Başvuranla birlikte aynı dosyada sanık olarak yargılanan diğer bazı kişilerin, sloganlar attıkları veya Abdullah Öcalan’ın fotoğraflarını taşıdıkları görülmüştür. Özellikle, söz konusu kişilerden biri, sırasıyla otuz yedi ve on saniyelik süreler boyunca “Biji Serok Apo” (Yaşasın Başkan Öcalan) ve “Dişe diş kana kan, seninleyiz Öcalan” sloganlarını atmıştır. Bir diğer sanık, Abdullah Öcalan’ın fotoğrafını sallayarak altı ve on beş saniyelik süreler boyunca “Dısa dısa serhildan serokeme Öcalan”, “Baskılar bizi yıldıramaz”, “PKK halktır. Halk burada.”, “Şırnak ovası PKK’nın yuvası” sloganlarını atarken görülmüştür. Diğer bazı göstericiler de “Savaşta barışta seninleyiz Öcalan” sloganını atmışlardır.
16. Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi, 19 Şubat 2008 tarihinde, kararını vermiştir. Mahkeme, PKK lehine propaganda yapan kişilerin terör ve şiddet yöntemlerini kullanan PKK’yı desteklediklerini ve onayladıklarını ifade ettiklerini belirtmiştir. Buna göre, mahkeme, söz konusu örgüt lehine propaganda yapılmasının temel olarak şiddet ve terör yöntemlerinin kullanımının teşvik edilmesi anlamına geldiğini göz önüne almıştır. Ayrıca, ilk derece mahkemesi, yasadışı gösteriler ve mitingler sırasında PKK üyelerinin ve destekleyicilerinin, PKK liderinin fotoğraflarını ve PKK’nın sözde bayrağını temsil eden sarı, kırmızı ve yeşil renkli kumaş parçalarını sallayarak propaganda yaptıklarının iyi bilinen bir gerçek olduğunu belirtmiştir. Mahkeme, böylece, 5 Eylül 2005 tarihinde, sanıkların PKK’nın amaçlarını destekleyen hareketleri ve DEHAP Cizre ilçe başkanlığı binası önündeki davranışları nedeniyle propaganda yaptıkları sonucuna varmıştır.
17. Başvurana ilişkin olarak, Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi, ayrıca, başvuranın Öcalan’a “Kürtlerin lideri” olduğunu ve öldürülen PKK üyelerinin “gerilla” olduklarını söylediğini belirtmiştir. Ayrıca, mahkeme, başvuranın PKK lehine slogan atan, sarı, kırmızı ve yeşil renkli kumaş parçaları sallayan ve Abdullah Öcalan’ın fotoğraflarını taşıyan göstericileri yönlendirdiğine karar vermiştir. Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi, ayrıca, 18 Temmuz 2006 tarihinde yürürlüğe giren 5532 sayılı Kanunla düzenlenen 7 § 2 maddesinin, aynı hükmün başvuranın mahkumiyetinin temelinde yer alan suçları işlediği tarihte yürürlükte olan önceki haline göre başvuranın lehine olduğunu belirtmiştir (bkz., aşağıda § 19). Sonuç olarak, ilk derece mahkemesi, 5532 sayılı Kanunla düzenlenen 3713 sayılı Kanunun 7 § 2 maddesi uyarınca başvuranı bir terör örgütü lehine propaganda yapmaktan suçlu bulmuş ve on ay hapis cezasına mahkûm etmiştir. Mahkeme, ayrıca, Ceza Kanununun 53 §§ 1, 2 ve 3 maddesinin başvuran hakkında uygulanması gerektiğine karar vermiştir (bkz., aşağıda § 20).
18. Yargıtay, 13 Temmuz 2010 tarihinde, Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi kararını onamıştır.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK
19. 7 Ağustos 2003 ve 18 Temmuz 2006 tarihleri arasında, 3713 sayılı Kanunun 7 § 2 maddesi aşağıdaki gibidir:
“Yukarıda anılan örgütlerin [terör örgütlerinin] üyelerine yardım eden veya diğer insanları şiddete veya diğer terör yöntemlerine teşvik eden propaganda yapan kişi, bir yıldan beş yıla hapis cezasına veya beş milyon ila bir milyar lira adli para cezasına mahkum edilir ...”
3713 sayılı Kanunun 7 § 2 maddesinin ilk cümlesi, 18 Temmuz 2006 tarihinde yürürlüğe giren 5532 sayılı Kanunla aşağıdaki gibi değiştirilmiştir:
“Terör örgütü lehine propaganda yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır ...”
3713 sayılı Kanunun 7 § 2 maddesinin ilk cümlesi, 6459 sayılı Kanunla 30 Nisan 2013 tarihinde aşağıdaki gibi değiştirilmiştir:
“Terör örgütünün; cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır...”
20. Söz konusu zamanda, Ceza Kanununun (5237 sayılı Kanun) 53. maddesinin ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
Belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma
(1) Kişi, kasten işlemiş olduğu suçtan dolayı hapis cezasına mahkûmiyetin kanuni sonucu olarak;
a) Sürekli, süreli veya geçici bir kamu görevinin üstlenilmesinden; bu kapsamda, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliğinden veya Devlet, il, belediye, köy veya bunların denetim ve gözetimi altında bulunan kurum ve kuruluşlarca verilen, atamaya veya seçime tâbi bütün memuriyet ve hizmetlerde istihdam edilmekten;
b) Seçme ve seçilme ehliyetinden ve diğer siyasî hakları kullanmaktan,
...
Yoksun bırakılır.
(2) Kişi, işlemiş bulunduğu suç dolayısıyla mahkûm olduğu hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar bu hakları kullanamaz.
...”
HUKUKSAL DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞMENİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
21. Sözleşme’nin 10. maddesine dayanarak, başvuran, 3713 sayılı Kanunun 7 § 2 maddesi uyarınca hakkında mahkûmiyet kararı alınmasının ifade özgürlüğü hakkını ihlal ettiği konusunda şikâyetçi olmuştur. 10. madde aşağıdaki gibidir:
“1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, Devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.
2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.”
22. Hükümet, söz konusu iddiaya itiraz etmiştir.
A. Kabul edilebilirlik
23. Mahkeme, başvurunun, Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesinin anlamı çerçevesinde açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve ayrıca hiçbir başka gerekçeyle kabul edilemez olmadığını belirtmiştir. Bu nedenle başvuru kabul edilebilir olarak nitelendirilmelidir.
B. Davanın Esası
1. Tarafların ibrazları
(a) Başvuran
24. Başvuran, konuşmasında şiddeti teşvik eden unsurlar olmaması nedeniyle 3713 sayılı Kanunun 7 § 2 maddesi uyarınca verilen mahkûmiyet kararının Sözleşme’nin 10. maddesini ihlal ettiğini ileri sürmüştür. Başvuran, “Kürtlerin lideri” ve “gerilla ifadelerini kullanması nedeniyle hakkında kovuşturma yapılmasının ve mahkûmiyet kararı alınmasının demokratik bir toplumda gerekli olmadığını iddia etmiştir. Başvuran, ulusal mahkemelerin, konuşmasının içeriğini bir bütün olarak değerlendirmediklerini ileri sürmüştür. Başvuran, bir politikacı olarak konuşma yaptığını ve bu konuşmanın, Kürt meselesine barışçıl bir çözüm talebi ve Abdullah Öcalan’ın cezaevi koşulları hakkındaki taleplerle ilgili olduğunu belirtmiştir. Konuşması sırasında atılan sloganlara ilişkin olarak, başvuran, bu sloganların Abdullah Öcalan’ın kalabalık için önemini gösterdiğini ve herhangi bir suç teşkil etmediğini belirtmiştir. Bu bağlamda, başvuran, Bahçeci ve Turan / Türkiye (no. 33340/03, 16 Haziran 2009) davasında Mahkemenin aldığı karara atıfta bulunmuştur. Son olarak, başvuran, on ay hapis cezasına mahkûm edilmesi ve bu ceza sonucunda siyasi hayatta yer almasının engellenmesi nedeniyle söz konusu cezasının orantısız olduğunu belirtmiştir.
(b) Hükümet
25. Hükümet, başvuranın ifade özgürlüğü hakkına yapılan müdahalenin kanunda öngörüldüğünü belirtmiştir. Hükümet, başvuran hakkında verilen mahkûmiyet kararının 3713 sayılı Kanunun 7 § 2 maddesine dayandığını belirtmiştir. Ayrıca, Hükümet, söz konusu müdahalenin, düzensizliği ve suçu önlemenin yanında ulusal güvenliği, toprak bütünlüğünü ve kamu güvenliğini koruma amaçlarını taşıdığını ileri sürmüştür.
26. Söz konusu müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığına ilişkin olarak, Hükümet, başvuranın, şiddeti teşvik eden sloganlar atan bir grubun aktif lideri olduğunu ileri sürmüştür. Söz konusu sloganlar şu şekildedir: “Dişe diş, kana kan, Seninleyiz Öcalan”, “Apo’nun korumalarıyız”; “Apo Başkan”; “Vur de vuralım; öl de ölelim”; “Hepimiz Apo’nun yanındayız”; ve “Şırnak PKK’nın yuvasıdır”. Göstericiler, Abdullah Öcalan posterleri ve PKK sembolleri taşımışlardır. Ek olarak, başvuran, konuşmasında Abdullah Öcalan’dan “Kürtlerin lideri” ve öldürülen PKK üyelerinden “gerillalar” olarak bahsetmiştir. Bu bağlamda, Hükümet, PKK’nın Amerika Birleşik Devletler, NATO, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği tarafından terör örgütleri listesine alındığını belirtmiştir. Hükümet, başvuranın yaptığı konuşmanın içeriği, atılan sloganlar, göstericilerin taşıdığı PKK’nın bayrağını temsil eden sarı, kırmızı ve yeşil renkli kumaş parçaları ve Abdullah Öcalan posterleri ve PKK’nın daha önce Cizre’de sivil ve askerlere karşı bir çok terör saldırısı gerçekleştirmiş olması nedeniyle başvuran hakkında alınan mahkûmiyet kararının, demokratik bir toplumda gerekli olduğunu ileri sürmüştür.
2. Mahkemenin değerlendirmesi
(a) Müdahale yapılıp yapılmadığı hakkında
27. Mahkeme, 3713 sayılı Kanunun 7 § 2 maddesi uyarınca başvuran hakkında alınan mahkûmiyet kararının Sözleşme’nin 10. maddesinin anlamı çerçevesinde ifade özgürlüğü hakkının kullanımına “müdahale” teşkil ettiği konusunda taraflar arasında herhangi bir ihtilaf bulunmadığını belirtmektedir. Mahkeme de taraflarla aynı görüşü paylaşmaktadır.
(b) Müdahalenin kanunda öngörülüp öngörülmediği hakkında
28. Mahkeme, Sözleşme’nin 10 § 2 maddesinin anlamı çerçevesinde, “kanunla öngörülme” ifadesinin, sadece ihtilaf konusu tedbirin iç hukukta yasal bir dayanağının bulunmasını gerektirmediğini, aynı zamanda bu dayanağın kanun kavramının niteliklerini taşımasına atıf yaptığını vurgulamaktadır. Kanun, yasal normların ilgili kişiler tarafından erişilebilir olması ve kişilerin belirli bir eylemin doğurabileceği sonuçları öngörebilmelerini ve hukukun üstünlüğü ilkesiyle bağdaşmasını gerektirmektedir (bkz., diğerleri arasında, Association Ekin / Fransa, no. 39288/98, § 44, AİHM 2001‑VIII; Ürper ve Diğerleri/Türkiye, no. 14526/07, 14747/07, 15022/07, 15737/07, 36137/07, 47245/07, 50371/07, 50372/07 ve 54637/07, § 28, 20 Ekim 2009; ve Cumhuriyet Vakfı ve Diğerleri/Türkiye, no. 28255/07, § 50, 8 Ekim 2013).
29. Mevcut davada, başvuran hakkında alınan mahkûmiyet kararının 3713 sayılı Kanunun 7 § 2 maddesine dayanması ihtilaf konusu değildir. Söz konusu hükmün, hukukun üstünlüğü ilkesiyle bağdaşması, erişilebilirliği ve etkilerinin öngörülebilirliği sorusu incelenmelidir. Bu bağlamda, Mahkeme, söz konusu mevzuatın erişilebilirliğine ilişkin herhangi bir sorun olmadığını gözlemlemektedir (bkz., Faruk Temel / Türkiye, no. 16853/05, § 49, 1 Şubat 2011). Müdahalenin öngörülebilirliği ve hukukun üstünlüğü ilkesine uygunluğuna ilişkin olarak, Mahkeme, ilk derece mahkemesinin 18 Temmuz 2006 tarihinde yürürlüğe giren 7 § 2 maddesinin değiştirilmiş hali uyarınca, söz konusu değiştirilmiş maddenin başvuranın daha çok lehinde olduğuna hükmederek, mahkumiyet kararını verdiğini belirtmiştir (bkz., yukarıda §§ 17 ve 19). Mahkeme, 18 Temmuz 2006 tarihli 7 § 2 maddesinde tanımlanan “terör örgütü lehine propaganda yapmak” suçunun ve Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesinin bu suça ilişkin yaptığı yorumun tamamen açık olmadığına hükmetmektedir. Öte yandan, müdahalenin gerekliliğine ilişkin olarak varılan sonuç hakkında (bkz., aşağıda § 38), Mahkeme, 5532 sayılı Kanunla 2006 yılında değiştirilen 3713 sayılı Kanunun 7 § 2 maddesine dayanarak yapılan müdahalenin “kanuna uygunluğunun” değerlendirilmesine gerek olmadığı görüşündedir (bkz., gerekli değişikliklerle, yukarıda anılan, Ürper ve Diğerleri, § 29; Gözel ve Özer / Türkiye, no. 43453/04 ve 31098/05, § 44, 6 Temmuz 2010; Menteş / Türkiye (no. 2), no. 33347/04, § 43, 25 Ocak 2011; ve yukarıda anılan, Faruk Temel, § 49).
(c) Müdahalenin meşru bir amaca hizmet edip etmediği hakkında
30. Mahkeme, mevcut davada, ulusal makamların ulusal güvenliği koruma ve kargaşayı ve suçu önlemeye ilişkin meşru amaçları izlediklerinin düşünülebileceğini kabul etmeye hazırdır (bkz., yukarıda anılan, Faruk Temel, § 52).
(d) Müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı hakkında
31. İlk olarak, Mahkeme, Stoll/İsviçre ([BD], no. 69698/01, § 101, AİHM 2007-V) kararında özetlediği ve son zamanlarda verdiği Morice/Fransa [BD] (no. 29369/10, § 124, AİHM 2015) kararında ifade özgürlüğü hakkının kullanımına yapılan müdahalenin gerekliliğini değerlendirmeye ilişkin genel ilkeleri hatırlatmaktadır. Ayrıca, Mahkeme, ifade özgürlüğünün oldukça önemli olduğu siyasi konuşma ve tartışma alanında söz konusu özgürlüğe kısıtlama getirilmesi hususunda Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrasının dar bir uygulama alanı olduğunu vurgulamaktadır. Herkes için önemli olmasına rağmen, ifade özgürlüğü, siyasi partiler ve aktif üyeleri için özellikle önemlidir. Siyasi partiler ve aktif üyeleri, seçmenlerini temsil etmekte, seçmenlerin endişelerine dikkat çekmekte ve çıkarlarını savunmaktadırlar. Buna göre, başvuran gibi muhalefet partisine üye olan bir siyasetçinin ifade özgürlüğüne müdahalede bulunulması, Mahkeme’nin yakından inceleme yapmasını gerektirmektedir (bkz., Incal / Türkiye, 9 Haziran 1998, § 46, Karar ve Hüküm Derlemeleri 1998‑IV; Sürek / Türkiye (no. 1) [GC], no. 26682/95, § 61, AİHM 1999‑IV; ve yukarıda anılan Faruk Temel, § 55).
32. Bu bağlamda, ve mevcut davanın koşulları dikkate alındığında, Mahkeme, yukarıda anılan ilkelerin ayrıca ulusal güvenliğin ve kamu düzeninin terörle mücadelenin bir parçası olarak korunması için yerel makamlar tarafından alınan tedbirlere de uygulandığı görüşündedir (bkz., Gül ve Diğerleri/Türkiye, no. 4870/02, § 38, 8 Haziran 2010; yukarıda anılan Faruk Temel, § 58; ve Yavuz ve Yaylalı/Türkiye, no. 12606/11, § 45, 17 Aralık 2013).
33. Mahkeme, başvuranın 5 Eylül 2005 tarihli konuşmasının Hükümet’in Kürt meselesine ilişkin politikalarına karşı eleştirel bir değerlendirmeyi içerdiğini gözlemlemektedir. Başvuran, yakalanması ve tutuklanması, güvenlik güçlerinin uygulaması, Hükümet’in belirli politikaları ve Abdullah Öcalan’ın tutukluluk koşullarına ilişkin olarak hoşnutsuzluğunu dile getirmiştir. Öte yandan, yerel mahkemeler, ihtilaf konusu konuşmanın PKK lehine propaganda içerdiği görüşündedirler. Başvuran hakkında mahkûmiyet kararı verirken, ilk derece mahkemesi, başvuranın Abdullah Öcalan’dan “Kürtlerin lideri”, öldürülen PKK üyelerinden de “gerillalar” olarak bahsettiğini ve PKK lehine slogan atan, sarı, kırmızı ve yeşil kumaş parçaları sallayan ve Abdullah Öcalan’ın fotoğraflarını taşıyan göstericileri yönlendirdiğini belirtmiştir.
34. Mahkeme, “Kürtlerin lideri” ve “gerilla” ifadelerinin tek başına şiddete teşvik etmedikleri kanaatindedir (bkz., Erdoğdu ve İnce/Türkiye [BD], no. 25067/94 ve 25068/94, § 52, AİHM 1999‑IV, bu davada, Mahkeme, aylık yayınlanan bir dergide PKK üyelerinden “gerilla” olarak bahsedilen bir röportajın yayınlanmasının şiddeti teşvik etmediği ve şiddete teşvik ettiği şeklinde yorumlanamayacağı görüşündedir; Gerger/Türkiye [BD], no. 24919/94, § 50, 8 Temmuz 1999, bu davada, Mahkeme, PKK üyelerinden “gerilla” olarak bahseden başvuranın konuşmasının Türk yetkililere karşı siyasi bir eleştiri teşkil ettiğine ve şiddete, silahlı direnişe veya başkaldırıya teşvike yol açmadığına karar vermiştir; yukarıda anılan Bahçeci ve Turan, § 30 ve Savgın/Türkiye, no. 13304/03, § 45, 2 Şubat 2010, Mahkeme, bu davada, Abdullah Öcalan’ın başkan olarak anıldığı mesajların ve sloganların şiddete teşvik etmeyeceği görüşündedir; yukarıda anılan, Faruk Temel, § 62, bu davada, Mahkeme, Abdullah Öcalan’a bir konuşma sırasında “sayın” denmesinin şiddete teşvik etmediğine hükmetmiştir; ve Öner ve Türk/Türkiye, no. 51962/12, § 24, 31 Mart 2015, Mahkeme, bu davada, Abdullah Öcalan’ın “Kürtlerin lideri” olarak tanımlandığı başvuranın konuşmasının şiddete teşvike yol açmadığına karar vermiştir). Ayrıca, Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın konuşmasını bir bütün olarak incelememiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, söz konusu iki ifadeye odaklanmış ve vardığı sonucun gerekçelerine ilişkin herhangi bir açıklama yapmaksızın söz konusu ifadelerin terör örgütü lehine propaganda teşkil ettiğine hükmetmiştir. Mahkeme’ye göre, bir bütün olarak başvuranın konuşması şiddeti, silahlı direnişi veya başkaldırıyı desteklediği yönünde değerlendirilemez (bkz., Demirel ve Ateş/Türkiye (no. 3), no. 11976/03, § 26, 9 Aralık 2008). Aksine, konuşması sırasında, başvuran, birçok kez Türkiye’de barıştan ve Kürt meselesine barışçıl bir çözüm bulunmasından yana olduğunu tekrarlamıştır (bkz., yukarıda § 14). Mahkeme, ayrıca, ilk derece mahkemesinin başvuranın konuşmasının kamu düzeni üzerinde olumsuz bir etkisinin olup olmadığını incelemediğini gözlemlemektedir. Bu bağlamda, Mahkeme, dava dosyasında DEHAP binasının önündeki toplantının barışçıl olmadığını veya gösteriye katılan kişilerin başvuranın konuşmasını dinledikten sonra şiddet içeren eylemlerde bulunduklarını gösteren herhangi bir delil olmadığını belirtmektedir (bkz., Kılıç ve Eren/Türkiye, no. 43807/07, § 27, 29 Kasım 2011). İlk derece mahkemesi, bu nedenle, konuşmanın yapıldığı kapsamı ve göstericilerin davranışlarını dikkate almamıştır (bkz., yukarıda anılan Faruk Temel, § 61).
35. Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi’nin başvuranın PKK lehine sloganlar atan, sarı, kırmızı ve yeşil kumaş parçaları sallayan ve Abdullah Öcalan’ın fotoğraflarını taşıyan göstericileri yönlendirdiğine ilişkin bulgusuna ilişkin olarak, Mahkeme, ilk olarak, başvuranın konuşması sırasında atılan “Barışa uzanan eller kırılsın” ve “Çok yaşa Öcalan” sloganlarının şiddet unsuru içermediğini veya şiddete teşvik etmediğini gözlemlemektedir (bkz., yukarıda anılan Bahçeci ve Turan, § 30). Mahkeme, Yılmaz ve Kılıç/Türkiye (no. 68514/01, § 66, 17 Temmuz 2008) davasındaki kararda, “dişe diş, kana kan, seninleyiz Öcalan” sloganının özellikle şiddeti çağrıştırdığına karar verdiğini hatırlatmaktadır. Benzer olarak, Kılıç ve Eren (yukarıda anılan, § 28) davasındaki kararda, Mahkeme, “Yine yine başkaldırı, Başkanımız Öcalan” sloganının genel anlamıyla ele alındığında şiddet içeren bir tona sahip olduğu şeklinde yorumlanabileceğine karar vermiştir. Mahkeme, mevcut davada, söz konusu değerlendirmeden ayrılmayı gerektirecek herhangi bir neden görememektedir. Öte yandan, söz konusu sloganlar barışçıl bir gösteride atılmıştır ve bu durum, “ulusal güvenliğin” ve “kamu düzeninin” üzerinde olası etkiyi sınırlamıştır. Bu nedenle, şiddete teşvik (ibid.) veya terör desteği olarak değerlendirilemezler (karşılaştırınız, Taşdemir/Türkiye (k.k.), no. 38841/07, 23 Şubat 2010). Her halükarda, dava dosyasında başvuranın göstericiler tarafından atılan sloganların kaynağı olduğunu gösteren herhangi bir delil bulunmamaktadır (bkz., Bülent Kaya/Türkiye, no. 52056/08, § 42, 22 Ekim 2013). Ayrıca, başvuranın slogan atmaları için göstericileri cesaretlendirdiği veya bu yönde talimat verdiği tespit edilmemiştir (bkz., yukarıda § 14).
36. Yukarıdaki bilgiler dikkate alındığında, Mahkeme, ulusal mahkemelerin 3713 sayılı Kanunun 7 § 2 maddesi uyarınca başvuranın mahkûmiyet cezasını gerekçelendirmek için sundukları nedenlerin Sözleşme’nin 10. maddesi uyarınca “ilgili ve yeterli” olmadığı görüşündedir.
37. Son olarak, Mahkeme, verilen cezanın mahiyetinin ve ağırlığının, yapılan müdahalenin orantılılığını değerlendirirken dikkate alınması gereken unsurlar olduğunu hatırlatmaktadır (bkz., Karataş/Türkiye [BD], no. 23168/94, § 53, AİHM 1999‑IV). Mahkeme, başvurana verilen on aylık hapis cezasının ağırlığına dikkat çekmektedir. Ayrıca, Mahkeme, söz konusu mahkumiyet kararı nedeniyle başvuranın bir siyasetçi olarak seçimlere katılma hakkını ve diğer siyasi haklarını sınırlı bir süre için kaybetmiş olacağının farkındadır (bkz., yukarıda § 20) (bkz., Ceylan/Türkiye [BD], no. 23556/94, § 37, ECHR 1999‑IV).
38. Yukarıdakiler ışığında ve ulusal mahkemelerin 3713 sayılı Kanunun 7 § 2 maddesini yorumlamaları dikkate alınarak, Mahkeme, söz konusu müdahalenin “demokratik bir toplumda gerekli” olmadığı sonucuna varmaktadır (bkz., yukarıda anılan Faruk Temel, § 64).
Buna göre, Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.
II. SÖZLEŞMENİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
39. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
A. Tazminat
40. Başvuran, manevi tazminat olarak 50.000 Türk lirası (TRY) (yaklaşık 17.830 avro) talep etmiştir. Başvuran, ayrıca, herhangi bir miktar belirtmeyerek maddi tazminat da talep etmiştir.
41. Hükümet, talep edilen miktarların dayanaksız ve aşırı olduğunu belirterek söz konusu taleplere itiraz etmiştir.
42. Mahkeme, başvuranın desteklemediği maddi tazminat talebini reddetmektedir. Öte yandan, başvurana manevi tazminat olarak 5.000 avro ödenmesine karar vermiştir.
B. Masraf ve Giderler
43. Başvuran, yerel mahkemeler önünde yapılan avukat masrafları için 4.000 TRY (yaklaşık 1.425 avro), Mahkeme önünde yapılan masraflar için 7.500 TRY (yaklaşık 2.675 avro) ve Mahkeme önünde yapılan fotokopi, telefon, faks ve posta harcamaları için 1.500 TRY (yaklaşık 535 avro) talep etmiştir. Talebini desteklemek için, başvuran, avukatlarının Mahkeme önünde başvurana ilişkin olarak on üç saat otuz dakika hukuki görev yaptıklarını gösterir belge sunmuştur.
44. Hükümet, başvuranın taleplerine itiraz etmiş ve talep edilen miktarların dayanaksız olduğunu ve yeterli belge ile desteklenmediği belirtmiştir.
45. Mahkeme’nin içtihadına göre, bir başvurana, masraf ve giderlerin ödenmesine karar verilebilmesi için, bu masraf ve giderlerin gerçek, zorunlu ve miktar bakımından makul olduğunun ortaya konulması gerekmektedir. Mevcut davada, Mahkeme, önündeki belgeleri ve yukarıdaki ilkeyi göz önünde bulundurarak, yerel mahkemeler önündeki masraf ve giderlere ilişkin talebi reddetmektedir ve Mahkeme önünde gerçekleşen giderlere ilişkin olarak 1.000 avro ödenmesinin makul olduğuna kanaat getirmektedir.
C. Gecikme Faizi
46. Mahkeme, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermiştir.
BU NEDENLERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvuruyu kabul edilebilir olarak nitelendirir;
2. Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine hükmeder;
3. (a) Davalı Devlet tarafından, başvurana, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde; ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere aşağıdaki miktarların ödenmesine:
(i) Manevi tazminata ilişkin olarak, ödenmesi gereken vergiler hariç olmak üzere, 5.000 avro (beş bin avro);
(ii) Masraf ve giderlere ilişkin olarak, ödenmesi gereken vergiler hariç olmak üzere, 1.000 avro (bin avro);
(b) Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren, ödeme gününe kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranda, yukarıda bahsedilen miktara basit faiz uygulanmasına;
4. Başvuranın adil tazmine ilişkin taleplerinin geri kalanını reddeder.
İşbu karar, İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İçtüzüğü’nün 77 §§ 2. ve 3. maddeleri uyarınca, 6 Aralık 2016 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley NaismithJulia Laffranque
Bölüm Yazı İşleri MüdürüBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy