AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
BERK/TÜRKİYE
(Başvuru No. 68496/10)
KARAR
STRAZBURG
13 Ekim 2020
İşbu karar, kesin olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Berk/ Türkiye davasında,
Başkan,
Valeriu Griţco,
Hâkimler,
Arnfinn Bårdsen,
Peeter Roosma,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine bir Türk vatandaşı olan Mehmet Berk’in (“başvuran”) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (“AİHM” veya “Mahkeme”), İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca, 14 Ekim 2010 tarihinde yapmış olduğu başvuruyu (no. 68496/10),
Başvurunun Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesi kararını,
Tarafların beyanlarını dikkate alarak,
22 Eylül 2020 tarihinde yapılan kapalı müzakerelerin ardından,
Aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAYLAR
1. Başvuran 1975 doğumlu olup; Diyarbakır’da ikamet etmektedir Başvuran, Diyarbakır Barosuna bağlı Avukat İpek Ulaş tarafından temsil edilmiştir.
2. Hükümet, kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Hükümet, başvurunun bir Komite tarafından incelenmesine itiraz etmemiştir.
4. Dava konusu olaylar, taraflarca ileri sürüldüğü şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir.
5. Başvuran 22 Haziran 2004 tarihinde gözaltına alınmış ve ertesi gün, ifade formuna göre avukat istemediği için avukat yokluğunda, terör örgütünün faaliyetlerine karıştığına dair kendini suçlu duruma düşüren ifadeler vermiştir. Başvuranın daha sonraki ifadeleri avukatın huzurunda alınmıştır ve bu ifadeler kendini suçlu duruma düşüren nitelikte değildir. Başvuranın avukatı, 22 Şubat 2005 tarihinde yapılan duruşmada, taleplerine rağmen başvuranın polisteki ifadesine katılmasına izin verilmediğini ileri sürmüştür.
6. Yargılamayı yürüten mahkeme, diğer hususların yanı sıra, başvuranın polise verdiği ifadelere dayanarak ve bu ifadeleri incelemeye tabi tutmaksızın ve kabul edilebilirliklerini ya da feragatini çevreleyen koşulları incelemeksizin, başvuranı, mülga Ceza Kanunu’nun 125. maddesi kapsamında Devletin birliğini bozmaya ve Devletin hâkimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmaya matuf bir fiil işlemesi nedeniyle ömür boyu hapis cezasına mahkûm etmiştir. Yargıtay, 15 Nisan 2010 tarihinde, söz konusu kararı onamıştır.
İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMA
7. Söz konusu zamanda yürürlükte bulunan ilgili iç hukuk ve ayrıca, Anayasa Mahkemesi’nin avukat hakkından feragate ilişkin içtihadı, Ruşen Bayar/Türkiye (no. 25253/08, §§ 41-6, 19 Şubat 2019) kararında bulunabilir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 6 §§ 1 VE 3 (C) MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
8. Başvuran, polis tarafından gözaltında tutulduğu süre boyunca kendisine avukat sağlanmadığı için adil yargılanmadığından şikâyetçi olmuştur. Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesinin ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“1. Herkes davasının, ... cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan ... bir mahkeme tarafından ...adil ve kamuya açık olarak makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir...
3. Bir suç ile itham edilen herkes aşağıdaki asgari haklara sahiptir:
...
(c) Kendisini bizzat savunmak veya seçeceği bir müdafinin yardımından yararlanmak; eğer avukat tutmak için gerekli maddî olanaklardan yoksun ise ve adaletin yerine gelmesi için gerekli görüldüğünde, resen atanacak bir avukatın yardımından ücretsiz olarak yararlanabilmek;
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
9. Mahkeme, başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve Sözleşme’nin 35. maddesinde sıralanan başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle de bağdaşmadığını kaydetmektedir. Dolayısıyla, başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekmektedir.
B. Esas Hakkında
10. Başvuran, polise ifade verirken kendisine avukat yardımı verilmediğini ve bu ifadelerin daha sonra yargılamayı yürüten mahkeme tarafından kendisini mahkûm etmek için kullanıldığını iddia etmiştir.
11. Hükümet, polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada imzaladığı belgeler ışığında, başvuranın avukat hakkından geçerli bir şekilde feragat ettiğini ileri sürmüştür. Her halükarda, özellikle başvuranın mahkûmiyetine ilişkin kalan delillerin gücü ışığında, ceza yargılamalarının bir bütün olarak adilliğine, polisteki ifadesi sırasında bir avukatın bulunmaması nedeniyle zarar gelmemiştir.
12. Mahkeme, başvuranın Cumhuriyet savcısına ve sorgu hâkimine ifade verirken bir avukat tarafından temsil edildiğine dair taraflar arasında bir ihtilaf bulunmadığı dikkate alındığında, 23 Haziran 2004 tarihinde polise ifade verirken avukata erişim hakkından geçerli bir şekilde feragat edip etmediğini incelemeye davet edilmektedir.
13. Mahkeme, avukat hakkından feragatin geçerliliğine ilişkin şikâyetleri Simeonovi/Bulgaristan [BD], no. 21980/04, §§ 122-144, 12 Mayıs 2017) kararında geliştirilen üç kollu test ışığında incelediğini yineler. Bu test şu adımları içermektedir: (i) başvuranın avukat yardımı hakkından feragat edip etmediği; (ii) avukata erişim hakkının kısıtlanmasına yönelik “zorlayıcı nedenler” bulunup bulunmadığı; ve (iii) yargılamaların bir bütün olarak adilliğinin sağlanıp sağlanmadığı. Mahkeme, bu kriterleri uygulayarak, halihazırda, Türkiye aleyhine açılan davalarda, başvuranın avukata erişim izni verildikten sonra ne suçunu ne de polise verdiği ifadeleri kabul ettiği ve bir avukat tarafından temsil edildiği sonraki yargılamalar boyunca itirafını sürekli olarak reddettiği durumlarda, feragatin geçerli olmadığına karar vermiştir (bk., Ruşen Bayar/Türkiye, no. 25253/08, §§ 113-123, 19 Şubat 2019; ve Akdağ/Türkiye, no. 75460/10, §§ 48-61, 17 Eylül 2019; ve karşılaştırınız Aksin ve Diğerleri /Türkiye, no. 4447/05, §§ 7, 8 ve 19, 1 Ekim 2013; Diriöz /Türkiye, no. 38560/04, § 36, 31 Mayıs 2012; ve Yoldaş/Türkiye, no. 27503/04, § 53, 23 Şubat 2010). Mahkeme, ayrıca, başvuranın yerel mahkemeler önünde açıkça avukat yardımı talebinde bulunduğunu ileri sürdüğünü gösteren unsurları dikkate almıştır (karşılaştırınız Kaytan/Türkiye, no. 27422/05, § 31, 15 Eylül 2015 ve Gür/Türkiye (k.k.), no. 39182/08, 14 Ocak 2014).
14. Mahkeme, bu iki koşulun somut davada da mevcut olduğunu gözlemlemektedir. Dolayısıyla, Mahkeme, herhangi bir makul şüphenin ötesinde, başvuranın Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamındaki haklarından kesin surette, bilerek ve bilinçli bir şekilde feragat ettiğini tespit edememektedir.
15. Bu usuli eksiklik, ceza yargılamasının bir bütün olarak adilliğine karşı incelendiğinde, Mahkeme, yargılamayı yürüten mahkemenin başvuranın feragatini çevreleyen koşulları sorgulamaya çalışmadığını ve polise verdiği suçlu duruma düşüren ifadeleri incelemeye tabi tutmadığını veya başvuranı müebbet hapse mahkum etmeden önce bunların kabul edilebilirliklerini incelemediğini kaydetmektedir (bk., Yunus Aktaş ve Diğerleri/Türkiye, no. 24744/03, § 51, 20 Ekim 2009). Benzer şekilde, Yargıtay da bunları düzeltmemiştir.
16. Yukarıda belirtilen usuli güvencelerin bulunmamasının, hâlihazırda, aynı hukuki soruna ilişkin olarak ve başvuranların ifadelerinin ulusal mahkemeler tarafından onları mahkûm etmek için kullanıldığı durumlarda ceza yargılamasının bir bütün olarak adilliğini ihlal ettiği tespit edilmiştir. Somut başvuruda da bu durum söz konusudur (bk., Bozkaya/Türkiye, no. 46661/09, §§ 49-54, 5 Eylül 2017; Türk/Türkiye, no. 22744/07, §§ 53-9., 5 Eylül 2017; yukarıda anılan Ruşen Bayar, §§ 126-136; ve yukarıda anılan Akdağ, §§ 64-71).
17. Buna göre, Mahkeme, Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
II. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
18. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme veya Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
Tazminat, masraflar ve giderler
19. Başvuran, Mahkeme’yi, maddi ve manevi tazminatın yanı sıra masraflar ve giderler için kendisine “adil bir tazminat” vermeye davet etmiştir.
20. Hükümet söz konusu taleplere itiraz etmiştir.
21. Mahkeme, maddi tazminat bakımından, tespit edilen ihlal ile ileri sürülen maddi zarar arasında herhangi bir illiyet bağı bulunmadığı kanısına varması sebebiyle söz konusu talebi reddetmiştir. Mahkeme, ayrıca, başvuran bu talepleri desteklemek için hiçbir belgelere dayalı kanıt sunmaması nedeniyle masraf ve giderlere yönelik talebini reddetmiştir.
22. Mahkeme, manevi tazminat bakımından, somut davada, Sözleşme’nin 6 §§1 ve 3 (c) maddelerinin ihlal edildiği yönündeki tespitin, yeterli adil tazmin teşkil ettiği kanaatindedir. Mahkeme, ayrıca, en uygun tazmin şeklinin, başvuranın bu yönde bir talebinin bulunması durumunda, Sözleşme’nin 6. maddesinin gerekliliklerine uygun olarak yeniden yargılanması olacağı görüşündedir. Mahkeme, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 311. maddesi kapsamında, Mahkeme tarafından Sözleşme’nin ihlal edildiğinin tespit edilmesi halinde iç hukuk yargılamalarının yenilenmesi imkânının sunulduğunu dikkate alarak, bu başlık altında herhangi bir miktar ödenmesine hükmetmemiştir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;
2. Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesinin ihlal edildiğine;
3. İhlal tespitinin, kendi başına, başvuranın uğradığı manevi zarar açısından yeterli adil tazmin teşkil ettiğine;
4. Başvuranın adil tazmin talebinin geri kalan kısmının reddedilmesine karar vermiştir.
İşbu karar, İngilizce olarak tanzim edilmiş ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3 maddesi uyarınca 13 Ekim 2020 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıValeriu Griţco
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy