AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
BİLİM ARAŞTIRMA VAKFI VE DİĞERLERİ/TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 13848/10)
KARAR
STRAZBURG
9 Şubat 2021
İşbu karar kesinleşmiştir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Bilim Araştırma Vakfı ve diğerleri / Türkiye davasında,
Başkan
Aleš Pejchal,
Hâkimler
Egidijus Kūris,
Carlo Ranzoni,
ve Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla, 19 Ocak 2021 tarihinde Komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), kapalı oturumda gerçekleştirilen müzakerelerin ardından, söz konusu tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
GİRİŞ
1. Başvuru, Bilim Araştırma Vakfı’nın, Fatih (İstanbul) Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından, yeterli kaynakları olmadığından amaçlarını gerçekleştirme imkânı bulunmadığı gerekçesiyle kapatılmasına karar verilmesi ve kapatılma isteminin sunulmasının ardından ulusal mahkemeler önünde görülen davanın süresiyle ilgilidir.
OLAY VE OLGULAR
2. Başvuran Bilim Araştırma Vakfı, bilimsel araştırmalar yapma amacıyla, 1990 yılında, İstanbul’da kurulmuştur. Olayların meydana geldiği dönemde, Adnan Tınarlıoğlu, Cem Sedat Altan ve Burak Abacı sırasıyla, vakfın genel sekreteri, yönetim kurulu başkanı ve yönetim kurulu başkan yardımcısıdır. Başvuranlar Mahkeme önünde Avukat C. Gökdoğan tarafından temsil edilmiştir.
3. Hükümet kendi yetkilisi tarafından temsil edilmiştir.Başvuran Vakfın Kapatılması İstemine İlişkin Dava
4. Vakıflar Genel Müdürlüğü, 28 Temmuz 2000 tarihinde, başvuran vakfın kapatılması istemiyle, Fatih Asliye Hukuk Mahkemesine başvurmuştur. Vakıflar Genel Müdürlüğü, kendi müfettişleri tarafından düzenlenen 1 Nisan 2000 tarihli bir rapor ile 22 Temmuz 1998 tarihli ve 903 sayılı Kanun ile değiştirildiği şekliyle, 743 sayılı Medeni Kanun’un 74. maddesinin 2. fıkrası, 78. maddesi ve 81. maddesinin a) bendine dayanarak, 1999 yılının bilançosuna göre 7.571.398.512 eski Türk lirası (TRL) (olayların meydana geldiği dönemde yaklaşık olarak 14.020 Amerikan doları (USD)) pasif varlığı bulunurken, herhangi bir aktif varlığının bulunmadığını belirterek, vakfın faaliyetlerinin sürdürülmesi için gerekli kaynaklara artık sahip olmadığını ve senedinde öngörülen amaçları ihlal ettiğini açıklamıştır.
5. Vakıflar Genel Müdürlüğü ayrıca, Mahkemeden, vakfın yetkili yöneticileri dışında kişi ve kurumlar tarafından yönetildiğini açıklayarak, vakıf yöneticilerinin azline ve gelecekte hiçbir vakfın yöneticisi olarak seçilememelerine karar verilmesini talep etmiştir.
6. Fatih 4. Asliye Hukuk Mahkemesi, 11 Nisan 2002 tarihinde, başvuran vakfın suçlanması için somut delillerin bulunmadığı gerekçesiyle, bu talebin reddine karar vermiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi, vakfın yöneticileri hakkında açılan ve derdest olan ceza davasına atıfta bulunarak, kararında aşağıda belirtilen gerekçeleri sunmuştur:
“ Davalı vakıf hakkında DGM [Devlet güvenlik Mahkemesi] önünde görülen dava halen derdesttir ve vakfın kapatılmasını gerektirici ceza mahkemesi hükmü yoktur. Öte yandan vakfın dağıtılmasını gerektirici kanıtlar yoktur. Sadece iddiaya göre karar verilemez. Vakfın hesap durumu da buna [faaliyetine] uygundur, aksini yansıtmamaktadır. ”
7. Yargıtay 18. Hukuk Dairesi, 24 Eylül 2002 tarihinde, ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır.
8. Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından bu karara karşı karar düzeltme talebinde bulunulmasının ardından, Yargıtay’ın aynı Hukuk Dairesi, 17 Şubat 2003 tarihinde, dosyada yer alan unsurlardan, söz konusu vakfın aslında borçlarını ödemek ve işleyişini sürdürmek için herhangi bir mülke veya yeterli kaynaklara sahip olmadığı gerekçesiyle, 11 Nisan 2002 tarihli kararı bozmuştur. Bu kararın ilgili kısımları aşağıdaki şekildedir:
“ Dava konusu Bilim Araştırma Vakfı, 1190 yılında kuruluşunu tamamlayarak, faaliyete geçmiş bulunmaktadır. Vakıf senedinin 4. maddesine göre, gayesi ‘Kültür hayatımızda önemli etkileri bulunan tarihi, bedii, kültürel ve sanatsal ve manevi değerleri araştırmak, araştırma neticelerini teşhir etmek, sosyal bilimlerdeki en son gelişmeleri takip ederek milli kültürümüze etkilerini ve araştırma neticelerini teşhir etmek, sosyal etkilerini ve araştırma neticelerini kamuya mal etmek, bu konuda araştırma yapanları desteklemek, vakfın gayesine paralel çalışmalarda bulunan devlet daireleri, üniversite ve kuruluşlarla işbirliği yaparak bilgi ve teknik alışverişinde bulunmak’ olarak açıklanmıştır. Vakıf bu amaçlarını gerçekleştirmek için 7.000.000 [eski] Türk lirası [TRL] [olayların meydana geldiği dönemde yaklaşık olarak 2.690 Amerikan doları (USD)] nakdi sermaye ile kurulmuştur. Davalı vakfın denetime tabi tutulduğu 1999 yılının ilk on bir ayı sonunda, 7.571.398.512 TRL [söz konusu dönemde yaklaşık olarak 14.020 USD] borçlu bulunduğu, bunun dışında menkul veya gayrimenkul herhangi bir malının bulunmadığı vakıf senedi, bilançolar, inceleme raporları ile birlikte tüm dosya içindeki belgelerin incelenmesinden anlaşılmıştır.
Dava konusu vakıf, Türk Medeni Kanunu hükümlerine göre kurulmuş bir vakıftır. Vakfın kurulduğu zamanda yürürlükte bulunan Medeni Yasanın 73. maddesinde; vakfın, başlı başına mevcudiyeti haiz olmak üzere, bir malın belli bir gayeye tahsisi olduğu öngörülmektedir. 4721 sayılı yeni Türk Medeni Kanunu’nun 101. maddesinde de, vakıflar, gerçek ve tüzel kişilerin yeterli mal ve hakları belirli ve sürekli bir amaca özgülemeleriyle oluşan tüzel kişiliğe sahip mal topluluklarıdır biçiminde tanımlanmıştır. Bu maddenin Hükümet Gerekçesinde, vakfın kurulmasının, sadece mal ve haklarının özgülenmesiyle değil, "yeterli" mal ve hakların özgülenmesiyle olacağı vurgulanmış, yine vakfın tüzel kişiliğe sahip mal topluluğu olması niteliği de, vakfın tanımında bir unsur olarak belirlenmiştir, İslam Hukukunda vakfın tarifi ve mahiyeti ihtilaflıdır. (...) Türk Hukukçularının tercih ettikleri tarife göre vakıf, (...) vakfın üç önemli unsuru vardır. Bunlardan birincisi: vakfı yapan kimse ve bunun irade beyanı, ikincisi ve en önemlisi vakfın konusunu teşkil eden mal, üçüncü unsur ise vakfın temin edeceği fayda ve bundan yararlanacaklar olarak ifade etmek mümkündür. Bu üç unsurun bulunmadığı hallerde hukuken bir vakıftan söz etmek olanaksızdır (...). Bir vakfın kuruluş aşamasında sahip olduğu koşulları sonradan kaybetmesi, onun dağılması sonucunu doğuracağı konusunda şüphe yoktur. Şunu da özellikle belirtmek gerekir ki bir vakfın, amaçlarını gerçekleştirmesi onun, hiçbir duraksamaya yer vermeyecek şekilde ve sürekli olarak gayesine özgülenmiş bir mal veya hakka sahip olmasıyla mümkündür. (...) 4721 sayılı yeni Türk Medeni Yasasının "Vakfın sona ermesi" başlığını taşıyan 116. maddesinin birinci fıkrası; amacın gerçekleşmesi olanaksız hale geldiği takdirde vakıf kendiliğinden sona erer ve mahkeme kararıyla sicilden silinir hükmünü öngörmektedir. (...)
Yukarıda da etraflıca değinildiği gibi Bilim Araştırma Vakfı müfettiş raporlarına göre herhangi bir mal varlığına sahip olmadığı gibi denetim yılı itibariyle borca batık durumundadır. Dava açıldıktan sonra vakfın dağılmasını önlemek için bir miktar bağış toplaması onun bu özelliğini değiştirmeye yetmez. Bir vakfın hukuki varlığını ve işlevlerini sürdürmesi, başkalarının insaf ve merhametine bağlı bulunan bağışlarla sağlanamaz. Yargıtay’ın yerleşmiş uygulamalarında, vakfın ekonomik gücünün, gayenin gerçekleşmesine imkân vermeyecek bir düzeyde olduğunun anlaşılması halinde dahi, dağılması için yeterli görülmektedir. ”
9. Dolayısıyla Yargıtay 18. Hukuk Dairesi, vakfın amaçlarının gerçekleştirilmesi için herhangi bir mülke veya hakka sahip olmadığı gerekçesiyle, kapatılmasına karar verilmiş olması gerektiği kanaatine vararak, davanın esasıyla ilgili karar veren mahkemenin kararını bozmuştur.
10. Yargıtay kararının ardından, yeniden 4. Asliye Hukuk Mahkemesine başvurulmuştur. Asliye Hukuk Mahkemesi, 24 Haziran 2003 tarihli ilk duruşmada, tarafların Yargıtay kararına ilişkin görüşlerini almıştır. Vakfı temsil eden Avukat S.P., Asliye Hukuk Mahkemesinden bozmaya uyulmasını talep etmiş, ancak gerekçeli beyan için mehil istediğini belirtmiştir.
11. Vakıf yöneticilerinden birinin avukatı olan U.Ç., Asliye Hukuk Mahkemesinden, Yargıtay’ın bozma kararına “eylemli uyulmasını” talep etmiş ve gerekçeli beyanlarını sunmuştur.
12. Dolayısıyla, Asliye Hukuk Mahkemesi Yargıtay kararına uyulmasına karar vermiştir.
13. Dava, 4. Asliye Hukuk Mahkemesi önünde derdest iken, 2 Temmuz 2003 tarihinde, davada taraf olan vakıf başkanı T.Y., Fatih 4. Sulh Hukuk Mahkemesi önünde, vakfın 1999 yılına ait hesaplarıyla ilgili bilirkişi incelemesi istemiyle, tespit davası açmıştır. T.Y., Fatih 4. Asliye Hukuk Mahkemesi önünde vakfın 1999 yılı için amaçlarını gerçekleştirme imkânı bulunup bulunmadığı hakkında görülen davanın zaten derdest olduğunu belirtmeksizin, vakfın muhasebe defterinin bazı sayfalarının nüshalarını ibraz etmiştir.
14. Yargılamanın bu aşaması boyunca, hem vakıf yöneticilerinin temsilcileri hem de vakıf temsilcisi, sıklıkla ayrı ayrı, çok sayıda belge, sonuç, üniversite profesörlerinin tavsiye görüşleri ve başka belgeler sunmuşlardır. İlgililer, gerek bilirkişi raporlarının düzenlenmesi, gerekse davadan sorumlu hâkim aleyhinde tazminat davası açmak için birçok itiraz ileri sürmüş ve başka mahkemelere de başvurularda bulunmuşlardır.
15. Vakıf yöneticilerinin çoğu tarafından yaklaşık iki yıllık bir süreç içerisinde sunulan 4. Asliye Hukuk Mahkemesi hâkiminin reddine ve/veya davadan el çekmesine ilişkin talepler sonucunda, dava, 7 Eylül 2005 tarihinde, 2. Asliye Hukuk Mahkemesine sevk edilmiştir. Vakıf temsilcileri, ilk başvuruların reddedilmesinin ardından, Kadıköy Asliye Hukuk Mahkemesi önünde 4. Asliye Hukuk Mahkemesi hâkimine karşı tazminat davası açmışlar ve bu hâkimin tarafsız olmadığını ileri sürerek, reddini talep etmişlerdir.
16. 2. Asliye Hukuk Mahkemesi, 23 Aralık 2005 tarihinde, 4. Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından verilen 11 Nisan 2002 tarihli kararda direnme kararı vermiştir. 2. Asliye Hukuk Mahkemesi, özellikle tespit davası kapsamında muhasip bilirkişi tarafından düzenlenen bilirkişi raporuna dayanarak, Bilim Araştırma Vakfı’nın faaliyetlerini sürdürmek için yeterli imkânlara sahip olduğu kanaatine varmıştır.
17. Asliye Hukuk Mahkemesi, karar gerekçelerinde, özellikle 2 Temmuz 2003 tarihli muhasip bilirkişi raporuna göre, vakfın söz konusu dönem için yeterli sermayeye sahip olduğunu ve diğer taraftan, bazı kişi ve şirketlerin gelecekte bağış yapma söz verdiğini kanıtlayan belgeler ibraz ettiğini tespit etmiştir.
18. Asliye Hukuk Mahkemesi, Türk hukuk sisteminde vakıfların, diğer yasal kuruluşlar gibi, İslâm hukukundan kalan bir miras olduğunu ve Yargıtay’ın yerleşik ve önemli içtihatlarında da belirtildiği gibi, bu kuruluşların korunması ve yaşatılması gereken atalardan kalma bir mirası temsil ettiğini kaydetmiştir.
19. Asliye Hukuk Mahkemesi, davaya uygulanabilir hükümlere göre, bir vakfın, amaçlarını gerçekleştirmek için artık herhangi bir imkâna sahip olmaması durumunda, kapatıldığı doğru olsa da, bu konuda verilen kararların sadece açıklayıcı nitelikte olduğunu, kurucu olmadığı ve vakıf belirli bir süre boyunca borçlu olsa bile, gelecek yıllarda borçlarını ödeyebileceği kanısının da yanlış olmadığını tespit etmiştir.
20. Yargıtay, 25 Eylül 2006 tarihinde, yasal dayanağı olmadığı gerekçesiyle 23 Aralık 2005 tarihli kararı bozmuştur. Yargıtay, davanın esasını inceleyen mahkemenin, önce 17 Şubat 2003 tarihli Yargıtay kararına uymaya karar verdiğini, ancak daha sonra gereğini yapmadığını; tespitlerine rağmen, vakfın amaçlarını gerçekleştirmek için herhangi bir mülkü veya hakkı bulunmadığını, mahkemenin, kapatılmasına ve sicilden silinmesine karar vermiş olması gerektiğini, ancak 2 Temmuz 2003 tarihli bilirkişi raporuna dayanarak davacının talebini reddettiğini kaydetmiştir.
21. 2. Asliye Hukuk Mahkemesi, 4 Temmuz 2007 tarihinde, önceki kararlarını yeniden onaylamış ve Vakıflar Genel Müdürlüğünün talebini reddetmiştir.
22. 2. Asliye Hukuk Mahkemesi, karar gerekçesinde, ihtilafın konusunun, vakfın amaçlarını gerçekleştirememesiyle ilgili olduğunu ve amacının ahlaki ve yasal niteliğiyle artık ilgili olmadığını; zira davanın bu kısmının, davanın esasını inceleyen mahkemenin kararını onayan Yargıtay kararıyla kesinleştiğini kaydetmiştir.
23. Diğer taraftan Asliye Hukuk Mahkemesi, vakıfların, mülklerinin ve haklarının olduğu gibi borçlarının da olabileceğini; davalı vakfın müfettişlerin raporunda belirtilen miktarda borcu olsa bile, bu borcun gelecek yıllarda ödeneceğini; muhasip bilirkişi tarafından söz konusu yıl için düzenlenen raporda bilançonun pozitif gösterildiği ve mahkemenin müfettişlerin raporunu dikkate almak zorunda olmadığını açıklamıştır.
24. Vakıflar Genel Müdürlüğü, 7 Kasım 2007 tarihinde, temyiz başvurusunda bulunmuştur.
25. Vakıflar Genel Müdürlüğü, bu başvuruda öncelikle, vakıf temsilcilerinin, hâkim reddi veya hâkimin davadan el çekmesi için talepler sunarak, 4. Asliye Hukuk Mahkemesi önünde görülen davayı yavaşlatmak amacıyla iki yıl boyunca geciktirme taktikleri kullandığını, bunun sonucunda davanın son olarak 2. Asliye Hukuk Mahkemesine sevk edildiğini açıklamıştır.
26. Vakıflar Genel Müdürlüğü, 25 Eylül 2006 tarihli Yargıtay kararının sonucunu hatırlatarak, 4. Asliye Hukuk Mahkemesinin, Yargıtay kararına uymaya karar verdikten sonra direnme kararı vererek, kendisiyle çeliştiğini ileri sürmüştür.
27. Vakıflar Genel Müdürlüğü, 2 Ocak 2008 tarihinde, dava dosyasına, yeni delil unsurları bulunduğunu belirterek, ek görüşler eklemiştir. Vakıflar Genel Müdürlüğü, vakfın hesaplarının 1999 yılı için durumunu yeniden açıkladıktan sonra, vakfın gerçekten borçlu durumda olduğunu ancak 1999 yılının hesaplarının incelenmesi talebiyle Fatih 4. Sulh Hukuk Mahkemesi önünde tespit davası açılmadan önce, vakfın muhasebecisi A.E.’nin hesapları gerçeğe aykırı olarak 2003 yılında düzelttiği ve bu bağlamda İstanbul Yeminli Mali Müşavirler Odasına ilgili hakkında şikâyette bulunulduğu sonucuna varmıştır.
28. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 26 Mart 2008 tarihinde, ilk derece mahkemesinin 25 Eylül 2006 tarihli karara uyması gerektiği gerekçesiyle, itiraz edilen kararı bozmuştur. Bu kararın ilgili kısımları aşağıdaki şekildedir:
“ Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi hükmüne göre Yargıtay’ın bozma kararı üzerine hâkim, tarafları duruşmaya davet edip dinledikten sonra, bozma ilamına uyulup uyulmayacağına karar verir. Bu hükme göre hâkim (davanın esasını inceleyen mahkeme), kural olarak, Yargıtay bozma kararına uymak ya da bu karara karşı direnme kararı vermek konusunda tarafların istekleri ile bağlı olmayıp, serbest takdir yetkisine sahiptir.
Ancak, Yargıtay’ın yerleşik uygulamasına göre; bozma kamu düzenine ilişkin ve dolayısıyla hâkimin kendiliğinden göz önünde bulundurması gereken nedenlere dayalı değilse ve her iki taraf da bozmaya uyulmasını istemişlerse, artık yerel mahkeme önceki kararında direnemez (...)
Somut olayda, Özel Daire’nin bozma gerekçesi kamu düzenine ilişkin bir nedene dayalı değildir. Bozmadan sonraki yargılama aşamalarında davacı vekili bozmaya uyulmasını, davalı vekili de bozmaya eylemli olarak uyulmasını istemiştir.
Direnme kararındaki benimsemenin tersine; davalı vekilinin bozmaya eylemli olarak uyulmasına ve bozma gerekçesinde değinilen olgular hakkında yeniden araştırma yapılmasına yönelik isteminin, yapılacak yeni araştırma sonrasında davanın reddine karar verilmesi yönündeki bir nihai amacı taşıdığı söylenemez. Zira davalı vekilinin -eylemli de olsa- uyulmasını istediği bozma ilamında [25 Eylül 2006], başkaca hiçbir araştırma ve İnceleme yapılması gerekmeksizin, dosyanın mevcut içeriği itibariyle davanın kabulüne [vakfın kapatılmasına] karar verilmesi gerektiği açıkça ve kesin olarak belirtilmiştir. Bununla birlikte (...) bozma gerekçesi kamu düzenine ilişkin bulunmadığından, artık yerel mahkeme bozmaya uymak zorundadır.
Yerel mahkemenin, açıklanan nedenlerle uymak zorunda olduğu bozmaya karşı direnme karan vermesine usulen olanak yoktur. ”
29. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 16 Temmuz 2008 tarihinde, başvuran vakıf tarafından sunulan karar düzeltme talebini reddetmiştir.
30. 2. Asliye Hukuk Mahkemesi, 3 Haziran 2009 tarihinde, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun kararına uymuş ve Yüksek Mahkemenin yukarıda belirttiği gerekçelerini yineleyerek, Bilim Araştırma Vakfının kapatılmasına karar vermiştir.
31. Vakıf, dosyaya eklediği bir tavsiye görüşüne dayanarak, davanın yeniden Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’na gönderilmesini talep etmiş olsa bile, Asliye Hukuk Mahkemesi, Yargıtay Genel Kurulu kararlarının, bu kararlar hakkında düzeltme talebinde bulunma yetkisi olmayan yerel mahkemeyi bağladığını kaydetmiştir.
32. Vakıf, belirtilmeyen bir tarihte, temyiz başvurusunda bulunmuştur.
33. Yargıtay 18. Hukuk Dairesi, 22 Şubat 2010 tarihinde, başvuran tarafından yapılan temyiz başvurusunu reddetmiştir.
34. Başvurunun bu kısmı, 14 Ağustos 2010 tarihinde Mahkeme’ye gönderilmiş olup, 16 Ağustos 2010 tarihinde Mahkeme’ye ulaşmıştır.Başvuran Vakfın Ticari Şubesinin Oluşturulması Talebine İlişkin Dava
35. Bu arada, Vakıflar Genel Müdürlüğü, 27 Ağustos 2003 tarihinde, vakfın ticari bir şubesinin oluşturulmasına yönelik talebini reddetmiştir.
36. Vakıf, belirtilmeyen bir tarihte, bu kararın iptali istemiyle, Ankara İdare Mahkemesi’ne başvurmuştur.
37. Ankara İdare Mahkemesi, vakıfla ilgili bir kapatma talebinin Fatih Asliye Hukuk Mahkemesi önünde derdest olduğu gerekçesiyle, 22 Mart 2005 tarihinde, bu talebi reddetmiştir.
38. Danıştay, 31 Aralık 2007 tarihinde, itiraz edilen kararın, usul ve kanuna uygun olduğu kanaatine vararak, başvuran tarafından sunulan temyiz başvurusunu reddetmiştir.
39. Danıştay, 10 Temmuz 2009 tarihinde, karar düzeltme talebinin reddedilmesine karar vermiştir.
40. Başvuranların temsilcileri tarafından 11 Şubat 2010 tarihinde imzalanan başvuru formu, 15 Şubat 2010 tarihinde Mahkeme’ye ulaşmıştır. Postayı getiren kişi tarafından düzenlenen ve postanın gönderiminde yetkili kişi olan L.D. tarafından imzalanan sevk irsaliyesi, 12 Şubat 2010 tarihlidir.
41. Başvuranlar, başvuru formunda, Danıştay kararının kendilerine 11 Ağustos 2009 tarihinde tebliğ edildiğini belirtmektedirler. Mahkeme Yazı İşleri Müdürlüğü tarafından gönderilen, başvuranlara, 11 Şubat 2010 tarihli başvurularının kaydedildiğini bildiren ve başvuranlardan, 10 Temmuz 2009 tarihli Danıştay kararını göndermelerinin talep edildiği 26 Nisan 2010 tarihli yazıya cevaben, başvuranlar, bu kararı içeren posta gönderisinin ileti durumunu gösteren detaylar ile bu gönderimin barkodunu taşıyan zarfı dosyaya eklemişlerdir. Bu zarfın üzerindeki el yazısı notta, postanın 11 Ağustos 2009 tarihinde teslim alındığı belirtilse de, postanın internet sitesinden alınan ayrıntılı çıktıda, tebliğ tarihi 14 Ağustos 2009 olarak belirtilmiştir.İLGİLİ HUKUKÎ ÇERÇEVE VE İÇ HUKUK UYGULAMASI
42. Mahkeme, Osmanlı İmparatorluğu’nun ve 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuk sisteminde vakıflara ilişkin tarihsel bir değerlendirme için Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı/Türkiye (no. 34478/97, §§ 23 - 30, 9 Ocak 2007) kararına atıfta bulunmaktadır.
43. Türk hukukunda, vakıf, genel menfaati ilgilendiren ve kâr amacı taşımayan bir işin gerçekleştirilmesine yönelik olarak mülk, hak veya kaynakların tahsis edilmesi anlamına gelmektedir. Bu amaçla bir tüzel kişi oluşturulur ve bu mülk, hak veya kaynakların vakıf tarafından doğrudan yönetilmesi nedeniyle, vakıf senedi onaylanmalıdır (Türk Medeni Kanunu’nun 101 - 117. maddeleri).
44. Vakıflara tahsis edilecek asgari mülklere ve vakıflar tarafından bu mülklerin yönetilmesinin idare tarafından denetlenmesine ilişkin hükümler, vakıfların sosyal uyumu geliştirmeye dayanan görevlerini yerine getirmelerini sağlamaya yöneliktir. Bu bağlamda, vakıflar, kamu yararına veya Devletin adına ve yerine genel menfaati ilgilendiren bir işi gerçekleştirmeye ilişkin amaçlara sahip olması halinde, vergi ödemekten muaf tutulabilmektedir.
45. Türk Medeni Kanunu’nun 116. maddesinin 1. fıkrasına göre, bir vakfın amacının gerçekleştirilmesinin ve bu amacın değiştirilmesinin imkânsız olması durumunda, vakıf kanuna göre dağıtılmakta ve mahkeme kararıyla sicilden silinmektedir. Yargıtay tarafından denetlenen hukuk mahkemelerinin yerleşik uygulaması, menfaat alanı ne olursa olsun, mali sıkıntıları nedeniyle, artık amaçlarına uygun olarak işleyemeyen bu vakıfların kapatılması gerekip gerekmediğinin tespit edilmesine dayanmaktadır.
46. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi hükmüne göre, Yargıtay’ın bozma kararı üzerine hâkim, tarafları duruşmaya davet edip dinledikten sonra, bozma ilamına uyulup uyulmayacağına karar verir. Hâkim, tarafların taleplerine bağlı değildir ve ilke olarak, olarak temyiz kararına uyma veya direnme kararı verme konusunda tam takdir yetkisine sahiptir. Ancak, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun yerleşik içtihatlarına göre (diğer kararlar arasında bk. 3 Şubat 1993 tarihli karar); bozma kararı, kamu düzenine ilişkin değilse ve dolayısıyla hâkimin re’sen dikkate alması gereken nedenlere dayalı değilse ve şayet her iki taraf da bozma kararına uyulmasını istemişlerse, hâkim artık daha önce vermiş olduğu kararında direnemez.
HUKUKİ DEĞERLENDİRMESÖZLEŞME’NİN 11. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
47. Başvuranlar, vakfın kapatılmasına ilişkin kararı ve ticari bir şubenin oluşturulmasına yönelik talebin reddedilmesini, dernek kurma özgürlüğüne yapılmış bir müdahale olarak değerlendirmektedirler. Başvuranlar, Sözleşme’nin 11. maddesini ileri sürmektedirler, bu maddenin somut olaya ilişkin kısımları aşağıdaki gibidir:
“1. Herkes barışçıl olarak toplanma ve dernek kurma hakkına sahiptir. (...)
2. Bu hakların kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplum içinde (...) kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması (...) ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli olanlar dışındaki sınırlamalara tabi tutulamaz. (...) ”
47. Hükümet, bu iddiaya itiraz etmektedir.Kabul Edilebilirlik Hakkında
48. Hükümet, 2 Mayıs 2011 tarihli görüşlerinde, Sözleşme’nin maddesinin 11. fıkrasına ilişkin şikâyetin kabul edilebilirliği hakkında görüş bildirmemiştir.
49. Mahkeme, Hükümet itiraz etmemiş olsa da altı aylık süre kuralının, kamu düzenine ilişkin bir kural olduğuna ve dolayısıyla, kendisinin re’sen bu kuralı uygulama yetkisinin bulunduğuna (Assanidzé/Gürcistan [BD], no. 71503/01, § 160, AİHM 2004‑II) daha önce hükmettiğini hatırlatmaktadır (Walker/Birleşik Krallık (k.k.), no. 34979/97, AİHM 2000‑I ve Sabri Güneş/Türkiye [BD], no. 27396/06, § 29, 29 Haziran 2012).
50. Başvuran vakıf tarafından sunulan ticari bir şube oluşturulmasına yönelik talebe ilişkin davayla ilgili olarak, somut olayda iç hukukta nihai kararın, yani Danıştay tarafından verilen 10 Temmuz 2009 tarihli kararın, başvuru formunda belirtilen ve söz konusu kararın zarfında el yazısıyla belirtilen teslim tarihi dikkate alındığında, başvuran vakfa 11 Ağustos 2009 tarihinde tebliğ edildiğinin gözlemlenmesi yeterlidir. Başvuranların söylediğinin aksine, başvurunun söz konusu yargılamaya ilişkin ilk kısmının gönderildiği tarih, sevk irsaliyesinde belirtildiği şekliyle, 12 Şubat 2010’dur, yani 11 Şubat 2010 değildir. Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrasıyla belirlenen süre, dolayısıyla söz konusu tebliğin yapıldığı tarihten bir sonraki gün, yani 12 Ağustos 2009 tarihinde işlemeye başlamış ve 11 Şubat 2010 tarihinde geçe yarısı sonlanmıştır. Hâlbuki başvuru, yukarıda belirtilen sürenin sona ermesinden sonra, 12 Şubat 2010 tarihinde yapılmıştır.
51. Dolayısıyla, şikâyetin bu kısmıyla ilgili olarak, iç hukukta verilen nihai kararın başvuranlara tebliğ edilmesinin üzerinden altı aydan uzun süre geçtikten sonra kendisine başvurulan Mahkeme, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrası anlamında, şikâyetin esasını inceleyememektedir.
52. Mahkeme, başvurunun vakfın kapatılmasına ilişkin kısmıyla ilgili olarak ise, bu şikâyetin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını tespit etmektedir. Sonuç olarak, şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.Esas Hakkında
1. Tarafların İddiaları
53. Başvuranlar iddialarını yinelemektedir. Başvuranlar, ulusal mahkemeler tarafından verilen kararın aksine, vakfın amaçlarını gerçekleştirmesi için gerekli mali imkânlara sahip olduğunu, başvuranların dernek kurma özgürlüğü hakkının kısıtlanmasını haklı gösterecek herhangi bir unsurun bulunmadığını ve kapatma kararının, sadece ideolojik gerekçelerle verildiğini ileri sürmekte ancak bu gerekçelerle ilgili daha fazla açıklama yapmamaktadırlar.
54. Hükümet, Sözleşme’nin 11. maddesinin 2. paragrafında, dernek kurma hakkına getirilen kısıtlamaların öngörüldüğünü, Türk Medeni Kanunu’nun 101 ila 116. maddelerinde vakıfların yasal çerçevesinin belirlendiğini, 116. maddede, özellikle vakfın oluşturulmasının nedeni olan amaçları izleme olanağının artık imkânsız hale gelmesi durumunda, yetkili yerel mahkemenin, bir vakfın kapatılmasına karar verebileceğini öngörüldüğünü belirtmektedir.
55. Hükümet, bu durumda, vakfın 1990 yılında 7.000.000 TRL sermaye ile kurulduğunu, ancak 1999 yılının sonunda herhangi bir mülkü veya hakkı bulunmaksızın 7.571.376.512 TRL borçlu durumda olduğunu iddia etmektedir.
56. Hükümet bu koşullarda, vakfın kapatılmasının Sözleşme’nin 11. maddesinin 2. fıkrasının gereklerine uygun olduğu sonucuna varmaktadır.
2. Mahkemenin Değerlendirmesi
a) Genel ilkeler
57. Mahkeme, dernek kurma özgürlüğüyle ilgili içtihatlarına atıfta bulunarak (Gorzelik ve diğerleri/Polonya [BD], no. 44158/98, §§ 9293, AİHM 2004-I ve bu kararda atıfta bulunulan içtihatlar), Sözleşme’nin 11. maddesinde açıklanan hakkın, vakıf kurma hakkını da içerdiğini hatırlatmaktadır (Özbek ve diğerleri/Türkiye, § 34, no. 35570/02, § 34, 6 Ekim 2009). Bir vakfın kurulması durumunda, vatandaşlar için kamu menfaati alanında müştereken hareket etmek amacıyla vakfın hizmetine ayrılmış bir mülkle donatılmış tüzel bir kişilik oluşturma imkânı, dernek kurma özgürlüğünün en önemli yönlerini teşkil etmektedir ki, aksi halde bu hakkın hiçbir anlamı olmazdı (Sidiropoulos ve diğerleri/Yunanistan, 10 Temmuz 1998, § 40, Karar ve Hükümler Derlemesi 1998‑IV).
58. Diğer taraftan, Sözleşme’nin 11. maddesi açısından, Devletler, bir derneğin amaç ve faaliyetlerinin, mevzuat tarafından belirlenen kurallara uygunluğunu denetleme hakkına sahiptir. Bir dernek tarafından, derneğin oluşturulması, işleyişi ve organizasyon şeması konusunda yerine getirilmesi gereken makul yasal formalitelere uyulmayan bazı durumlarda, Devletlerin takdir yetkisi - orantılı kalması koşuluyla - dernek kurma özgürlüğüne müdahalede bulunma hakkını kapsayabilir (Tebieti Mühafize Cemiyyeti ve Israfilov/Azerbaycan, no. 37083/03, § 72, AİHM 2009). Bununla birlikte Devletlerin, bu hakkı, Sözleşme bağlamında yükümlülüklerine uygun bir şekilde kullanması gerekmekte olup, bu konudaki değerlendirmeleri Mahkemenin denetimine tabi tutulmaktadır. Ayrıca Sözleşme’nin 11. maddesinde öngörülen istisnalar, sadece dernek kurma özgürlüğüne getirilen kısıtlamaları haklı gösterebilecek ikna edici ve zorunlu gerekçelerle, dar bir kapsamda yorumlanmalıdır. Mahkeme, denetimini uygularken, kendisini yetkili ulusal mahkemelerin yerine koymakla değil, bu mahkemelerin takdir yetkileri gereğince verdikleri kararları, Sözleşme’nin 11. maddesi açısından denetlemekle görevlidir. İhtilaf konusu müdahalenin, zorunlu bir sosyal ihtiyacı karşılayıp karşılamadığının, izlenen meşru amaçla orantılı olup olmadığının ve yetkili ulusal makamlar tarafından müdahalenin haklı gösterilmesi için ileri sürülen gerekçelerin, “ilgili ve yeterli” görünüp görünmediğinin belirlenmesi için davanın bütünüyle dikkate alınarak değerlendirilmesi gerekmektedir (yukarıda anılan Gorzelik ve diğerleri, §§ 94‑96, Magyar Keresztény Mennonita Egyház ve diğerleri/Macaristan, no. 70945/11 ve diğer 8 başvuru, §§ 78‑80, AİHM 2014 ve Fondation MİHR/Türkiye, no. 10814/07, § 40, 7 Mayıs 2019).
59. Ayrıca, vakıfların toplumdaki sosyal uyumu sağlamak amacıyla üstlendikleri görev dikkate alındığında, bir vakfın bu asgari mali kriterleri karşılamasına ilişkin gereklilik, kamu yararı vakıfları sisteminin etkinliğini ve güvenilirliğini koruma ihtiyacıyla haklı gösterilmektedir (yukarıda anılan Fondation MİHR, § 42). Bu sebeple, yetkili makamların, bir vakfın taahhütlerini yerine getirmediğini tespit etmesi durumunda, söz konusu vakfa, mevcut zorluklara rağmen durumunu iyileştirmeye ve faaliyetlerini sürdürebileceğini göstermeye yönelik gerçek bir imkân vermeleri gerekmektedir (gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla (mutatis mutandis), Altınkaynak ve diğerleri/Türkiye, no. 12541/06, § 39, 15 Ocak 2019, bu davada Mahkeme, bir vakıf kurmak isteyen başvuranlara, vakıf senedini, Yargıtay’ın yapmış olduğu yoruma uygun hale getirmeleri için uygun bir süre tanınmadığını kaydetmiştir).
60. Son olarak, Sözleşme tarafından güvence altına alınan diğer haklar gibi 11. madde ile sağlanan hak kapsamında, bir tedbirin, demokratik bir toplumda orantılı ve gerekli olduğu kanaatine varılabilmesi için, söz konusu temel hakka daha hafif bir müdahalede bulunan ve aynı amaca ulaşmaya imkân veren bir tedbirin varlığı bertaraf edilmelidir (Association Rhino ve diğerleri/İsviçre, no. 48848/07, § 65, 11 Ekim 2011 ve bu kararda atıfta bulunulan içtihatlar).
b) Somut Olayda Uygulama
61. Mahkeme, öncelikle başvuran derneğin ulusal mahkemeler tarafından kapatılmasına karar verildiğini tespit etmektedir. Mahkeme, bu tedbirin, Sözleşme’nin 11. maddesi tarafından güvence altına alındığı şekliyle, ilgilinin dernek kurma özgürlüğünün kullanımına yapılmış bir müdahale olarak değerlendirildiği kanaatine varmaktadır.
62. Mahkeme ardından, bu müdahalenin “kanunla”, yani daha açık olarak Türk Medeni Kanunu’nun 101. maddesiyle öngörüldüğünü ve başvuranların bu duruma itiraz etmediğini tespit etmektedir.
63. Hükümet, bu müdahalenin, kamu düzenini ve kamu menfaatini koruma amacı taşıdığını ileri sürmektedir, ancak başvuranlar bu iddiaya itiraz etmektedirler. Mahkeme, “kamu düzeninin” korunmasının, Sözleşme’nin 11. maddesinin 2. fıkrasında açıkça öngörülen meşru amaçlardan olmadığını kaydetmektedir. Mahkeme bu durumda, müdahalenin, başkasının hak ve özgürlüklerini korumaya, daha açık olarak toplum açısından bir bütün olarak, kâr amacı gütmeyen sektörün bütünlüğünün sağlanması hakkının korunmasına yönelik olduğu kanaatindedir.
64. Dolayısıyla, geriye bu müdahalenin “demokratik bir toplumda gerekli” olup olmadığını incelemek kalmaktadır ve bu durum, müdahalenin izlenen meşru amaçla orantılı ve yerel mahkemeler tarafından ileri sürülen gerekçelerin uygun ve yeterli olup olmadığının tespit edilmesini gerektirmektedir.
65. Somut olayda, Mahkeme öncelikle, Bilim Araştırma Vakfı’nın, vakıf senedi veya senedine aykırı faaliyetleri nedeniyle kapatılmadığını, amaçlarını gerçekleştirmesi için gereken mali imkânların bulunmaması nedeniyle kapatılmasına karar verildiğini açıkladığını gözlemlemektedir.
66. Mahkeme, bir vakfın basitçe ve tamamen kapatılmasının, amacının gerçekleştirilmesi için önemli sonuçlar doğuran ağır bir müdahale teşkil eden bir tedbir olduğunu, ancak çok ciddi durumlarda hoşgörülebileceğini (gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla (mutatis mutandis) bk. yukarıda anılan Association Rhino ve diğerleri, § 62, bu kararda yer alan atıflarla birlikte) ve sonuç olarak, Sözleşme’nin 11. maddesinin, Devlete, bu türden bir tedbiri haklı göstermek için ağır bir ispat yükü getirdiğini kaydetmektedir. Dolayısıyla Mahkemenin bu tedbirin somut olayda istisnai olarak haklı gösterilip gösterilmediğini incelemesi gerekmektedir (Adana TAYAD/Türkiye, no. 59835/10, § 35, 21 Temmuz 2020).
67. Mahkeme, Yargıtay’ın, başvuran vakfın kapatılmasına karar verirken, neredeyse sadece Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün raporuna dayandığını; bu raporda, 1999 yılı bilançosuna atıfta bulunarak Bilim Araştırma Vakfı’nın hedeflerine ulaşamadığının tespit edildiğini, oysaki bu bilançonun sorgulandığını ve vakfın mali durumunun dava süresince iyileşmiş gibi göründüğünü kaydetmektedir.
68. Nitekim Mahkeme, 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin, 23 Aralık 2005 tarihli kararında, vakfın, bazı kişi ve kuruluşların gelecekte kendisine bağışta bulunacaklarına dair söz verdiklerini kanıtlayan belgeler sunduğunu; davaya uygulanabilir hükümlere göre, bir vakfın, amaçlarını gerçekleştirmek için artık herhangi bir imkâna sahip olmaması durumunda, kapatıldığı doğru olsa da, bu konuda verilen kararların sadece açıklayıcı nitelikte olduğunu, kurucu olmadığı ve vakıf belirli bir süre boyunca borçlu olsa bile, gelecek yıllarda borçlarını ödeyebileceği kanısının da yanlış olmadığını kaydettiğini tespit etmektedir (yukarıdaki 19. paragraf). Ardından Asliye Hukuk Mahkemesi, 4 Temmuz 2007 tarihli kararında, vakfın mali durumuyla ilgili olarak, vakıfların, mülklerinin ve haklarının olduğu gibi borçlarının da olabileceğini; davalı vakfın müfettişlerin raporunda belirtilen miktarda borcu olsa bile, bu borcun gelecek yıllarda ödeneceğini; muhasip bilirkişi tarafından söz konusu yıl için düzenlenen raporda bilançonun pozitif gösterildiği ve mahkemenin müfettişlerin raporunu dikkate almak zorunda olmadığını kaydetmiştir (yukarıdaki 23. paragraf).
69. Mahkeme ayrıca, yerel mahkemenin, vakfın amaçlarını gerçekleştirebilecek durumda olduğunu kanıtlamak için dayandığı 1999 ve sonraki yıllar için vakfın mali durumuna ilişkin bu detaylı tespitlere rağmen, Yargıtay’ın, görünüşe göre, Vakıflar Genel Müdürlüğünün raporuna göre Bilim Araştırma Vakfı’nın borçlu olduğu dönemi dikkate aldığını gözlemlemektedir.
70. Mahkeme, Devletlerin, bir vakfın amaç ve faaliyetlerinin kanunla belirlenen kurallara uygunluğunu denetleme hakkı nedeniyle, kamu yararı vakıfları sisteminin etkinliği ve güvenilirliğinin korunması için, bir vakfın bu asgari mali kriterleri karşılamasını gerekli kılabilseler de, aynı zamanda, bir vakfın taahhütlerini yerine getirmekte bir süre başarısız olduğunu anladıklarında, ona iyileşmesi için gerçek bir imkân vermeleri ve mevcut zorluklara rağmen faaliyetlerine devam edebileceğini göstermeleri gerektiğini de eklemektedir (gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla (mutatis mutandis) bk. yukarıda anılan Altınkaynak ve diğerleri, § 39). Bu durumda, Mahkeme, Yargıtay’ın, vakfın amacını gerçekleştirmede gerçekten ciddi zorluklar yaşadığını ikna edici bir şekilde göstermediği kanaatine varmakla birlikte, aynı zamanda Yüksek Mahkemenin, Bilim Araştırma Vakfı’na faaliyetlerine devam etmesi için gerçek bir “ikinci şans” verme olasılığını da değerlendirmediğini tespit etmektedir.
71. Son olarak, ulusal mahkemeler, daha hafif başka tedbirler alınmasını tasavvur etmemiştir ve Hükümet, dernek kurma özgürlüğünün özünü ihlal eden bir tedbir olan vakfın kapatılması kararının, yetkili makamlar tarafından izlenen amaçları gerçekleştirmeye uygun tek seçenek olduğunu yeterince kanıtlayamamıştır (gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla (mutatis mutandis) bk. yukarıda anılan Association Rhino ve diğerleri, § 65 ve yukarıda anılan Adana TAYAD/Türkiye, § 36).
72. Özet olarak, Mahkeme, ulusal mahkemelerin, ihtilaf konusu tedbirin haklı gösterilmesine yönelik zorlayıcı nedenlerin varlığını kanıtlamamış olmaları sebebiyle, bu bağlamda kendileri düşen ağır ispat yükünden halen sorumlu oldukları kanaatine varmaktadır. Özellikle, Yargıtay, genel kapsamlı bir ulusal kanunun yorumlanmasında ve uygulanmasında, Sözleşme’nin 11. maddesiyle güvence altına alınan dernek kurma özgürlüğüne ilişkin olarak Mahkeme tarafından düzenlenen ilkelerden yeterince esinlenmemiştir (bk. yukarıda anılan Adana TAYAD/Türkiye, § 36).
73. Mahkeme, yukarıda belirtilenler ışığında, ihtilaf konusu tedbirin, herhangi zorunlu bir sosyal ihtiyacı karşılamadığı, her hâlükârda, hedeflenen meşru amaçlarla orantılı olmadığı ve bu nedenle, demokratik bir toplumda gerekli olmadığı kanısına varmaktadır.
74. Bu unsurlar, davaya ilişkin koşullarda, Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmak için yeterlidir.SÖZLEŞMENİN 6. MADDESİNİN 1. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
75. Başvuranlar, yargılama süresinin, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası tarafından öngörülen “makul süre” ilkesini ihlal ettiğini iddia etmektedirler, bu hüküm aşağıdaki gibidir:
“ Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar (...) konusunda karar verecek olan (...) bir mahkeme tarafından, (...) makul bir süre içerisinde görülmesini isteme hakkına sahiptir. ”Kabul Edilebilirlik Hakkında
76. Hükümet, 2 Mayıs 2011 tarihli görüşlerinde, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasına ilişkin şikâyetin kabul edilebilirliği hakkında görüş bildirmemiştir. Hükümet, 10 Mayıs 2011 tarihli ek görüşlerinde, iç hukuk yollarının tüketilmediğine dair bir itiraz ileri sürmüştür. Hükümet, başvuran vakıf tarafından yargılamanın süresi sebebiyle maruz kaldığı zarar için açılan tazminat davasını 20 Mart 2007 tarihinde reddeden Edirne İdare Mahkemesinin bu kararını bozan 24 Eylül 2009 tarihli Danıştay kararına atıfta bulunarak, başvuranların idare mahkemeleri önünde bir tazminat davası açmış olmaları gerektiğini iddia etmektedir.
77. Mahkeme, Türk hukuk sisteminin, kişilere, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası bağlamında yargılama süresinden şikâyetçi olmalarına olanak sağlayarak, Sözleşme’nin 13. maddesi anlamında etkili bir başvuru yolu sunmadığını (Daneshpayeh/Türkiye, no. 21086/04, §§ 35-38, 16 Temmuz 2009 ve Tendik ve diğerleri/Türkiye, no. 23188/02, § 36, 22 Aralık 2005) ve bu durumun, ulusal hukuk düzeni açısından hem yapısal hem de sistemsel bir sorun teşkil ettiğini tespit etmiştir (Ümmühan Kaplan/Türkiye, no. 24240/07, § 48, 20 Mart 2012 ve Sarp Kuray/Türkiye, no. 23280/09, § 54, 24 Temmuz 2012).
78. Mahkeme, (yukarıda anılan) Ümmühan Kaplan davasında pilot karar uygulamasının ardından, Türkiye’de yeni bir tazminat yolu oluşturulduğunu hatırlatmaktadır. Mahkeme ardından, Turgut ve diğerleri/Türkiye davasında verdiği kararda ((k.k.) no. 4860/09, 26 Mart 2013), başvuranların iç hukuk yollarını, yani bu yeni hukuk yolunu tüketmedikleri gerekçesiyle, yeni bir başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Bu karara gerekçe olarak, Mahkeme, özellikle oluşturulan yeni başvuru yolunun, ilk bakışta (a priori) erişilebilir olduğu ve başvuranların davanın süresine ilişkin şikâyetlerini telafi etmek için makul perspektifler sunabileceği kanaatine varmıştır.
79. Mahkeme, Ümmühan Kaplan pilot kararında (yukarıda anılan karar, § 77), bununla birlikte, Hükümete daha önceden bildirilen bu türden başvurularda, normal usul yoluyla inceleme yapabileceğini belirttiğini hatırlatmaktadır. Mahkeme, somut olayda Hükümetin bu yeni başvuru yolu hakkında bir itiraz ileri sürmediğini kaydetmektedir. Mahkeme, yukarıda belirtilenler ışığında, mevcut şikâyetin incelenmesine devam edilmesine karar vermektedir.
80. Mahkeme, başvurunun Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesinin bulunmadığını tespit etmektedir. Dolayısıyla Mahkeme, şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.Esas Hakkında
1. Tarafların İddiaları
81. Başvuranlar şikâyetlerini yinelemektedir. Başvuranlar, yaklaşık olarak on yıl olan dava süresinin, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının gereklerine uygun olmadığını ileri sürmektedirler.
82. Başvuranlar ayrıca, davanın karmaşık olmadığını ve yargılamanın yavaş görülmesinin temel faktörünün, davalı Hükümetin hukuk sisteminin yetersizliğinden kaynaklandığını iddia etmektedirler.
83. Başvuranlar, hâkim reddine ilişkin talepleriyle ilgili olarak, temsilcilerinin, duruşma tarihinden uzun zaman önce, hâkimin dava dosyası üzerine el yazısıyla “vereceğim karar” notunu düştüğünü tespit ettiklerini açıklamaktadırlar. Başvuranlar, bir kişinin, tarafları dinlemeden ve ifadelerini almadan önce kararını zaten vermiş olan bir hâkimin reddini talep etmesinin meşru olduğu kanaatindedirler.
84. Hükümet, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının makul süre kavramını tanımlamadığını; Mahkeme içtihatlarına göre, yargılamanın süresinin, davanın koşulları ve içtihatlarla belirlenen kriterler, özellikle davanın karmaşıklığı, başvuranın ve yetkili makamların tutumu ve ilgililer için dava konusunun önemi dikkate alınarak değerlendirildiğini açıklamaktadır.
85. Hükümet, davanın karmaşık olduğunu, davanın temyiz sürecinde dört aşamadan geçtiğini, vakfın yeterli kaynaklarının bulunup bulunmadığının önemli bir konu olduğunu, her atalet sürecinin ulusal mahkemelere isnat edilemeyeceğini, bununla birlikte başvuranların geciktirme taktiklerine başvurarak, özellikle hâkim reddi veya hâkimin davadan el çekmesi için başvurularda bulunarak, davanın uzamasına katkıda bulunduklarını iddia etmektedir.
2. Mahkemenin Değerlendirmesi
a) Genel ilkeler
86. Mahkeme, bir yargılamanın “makul” süresinin, davanın koşullarına göre ve kendi içtihadında yer verilen kriterler, özellikle davanın karmaşıklığı, başvuran ile yetkili makamların tutumları ve ilgililer açısından dava konusunun önemi dikkate alınarak değerlendirildiğini hatırlatmaktadır (diğer birçok karar arasında bk. Frydlender/Fransa [BD], no.30979/96, § 43, AİHM 2000-VII ve Satakunnan Markkinapörssi Oy ve Satamedia Oy/Finlandiya [BD], no. 931/13, § 209, AİHM 2017).
87. Ayrıca, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının, Sözleşmeci Devletleri, hukuk sistemlerini, yerel mahkemelerinin bu gerekliliklerin her birini yerine getirebileceği (diğer birçok karar arasında bk. Duclos/Fransa, 17 Aralık 1996, § 55, Derleme 1996-VI) ve özellikle herkesin makul bir süre içerisinde nihai bir karar verilmesini isteme hakkını güvence altına alacak şekilde düzenleye yükümlü kıldığının da hatırlatılması gerektiği kanaatindedir (örneği bk. yukarıda anılan Frydlender, § 45).
b) Somut Olayda Uygulama
88. Mahkeme, davanın 28 Temmuz 2000 tarihinde başladığını ve 22 Şubat 2010 tarihinde sonlandığını tespit etmektedir. Dolayısıyla dava, üç dereceli yargılama için dokuz yıl, altı ay, yirmi beş gün sürmüştür. Dava, her yargılama derecesinde, Fatih 4. Asliye Hukuk Mahkemesinden Fatih 2. Asliye Hukuk Mahkemesine sevki ile birlikte üç incelemeye tabi tutulmuştur. Başvuranlar ayrıca, Fatih 4. Sulh Hukuk Mahkemesi önünde bilirkişi incelemesi talebiyle, tespit davası ve Kadıköy Asliye Hukuk Mahkemesi önünde görülen davanın hâkimine karşı, tazminat davası açmışlardır.
89. Mahkeme somut olayda, olayların genel bir değerlendirmeye tabi tutulması kanaatindedir. Mahkeme, ulusal mahkemelerin, vakfın mali durumuna ilişkin çok sayıda belgeyi ve kapatılmasına ilişkin talebin sunulması sonrasında yıllar boyunca gelişimini detaylı bir şekilde incelemek zorunda kalmış olması sebebiyle, davanın olgusal açıdan belirli bir karmaşıklık teşkil ettiğini kabul etmektedir.
90. Mahkeme, başvuranların tutumuyla ilgili olarak, başvuranların temsilcilerinin, genellikle ayrı ayrı, çok sayıda belge, sonuç, üniversite profesörlerinin tavsiye görüşleri ve başka belgeler sunduklarını gözlemlemektedir. Başvuranların temsilcileri birçok defa itirazda bulunmuş ve davayı inceleyen mahkeme önünde de pekâlâ talep edebilecekleri bilirkişi incelemelerinin yapılması istemiyle veya görünüşe göre davada görevli hâkim ile bir menfaat çatışması yaratmak ya da onu reddedebilmek amacıyla hâkime karşı tazminat davası açmak için başka mahkemelere de başvurmuşlardır. Bununla birlikte Mahkeme, başvuranların iç hukukta kendilerine açık olan başvuru yollarının tamamından istifade etmekle suçlanamayacakları kanaatine varmaktadır.
91. Mahkeme, yetkili makamların tutumuyla ilgili olarak, Yargıtay’ın Asliye Hukuk Mahkemesinin kararını üç defa iptal ettiğini ve yerel mahkemeye geri gönderdiğini ve bu durumun, söz konusu iki mahkeme arasında tekrar eden görüş ayrılıkları bulunduğunu gösterdiğini ve yargı sisteminin kötü işlediğini işaret edebileceğini kaydetmektedir (Paroisse gréco-catholique Lupeni ve diğerleri/Romanya [BD], no. 76943/11, § 147, 29 Kasım 2016). Nitekim yargılamanın aşırı uzun sürmesini, özellikle bu iki yargı organı arasındaki anlaşmazlık açıklamaktadır (Okan Güven ve diğerleri/Türkiye, no. 13476/05, § 104, 14 Kasım 2017 ve Ekdal ve diğerleri/Türkiye, no. 6990/04, §§ 62‑63, 25 Ocak 2011; ayrıca bk. yukarıda anılan Satakunnan Markkinapörssi Oy ve Satamedia Oy, § 211).
92. Mahkeme, koşulların tamamını dikkate aldığında, dava konusunun önemi ayrıca bir özen gösterilmesini gerektirmese de, yargılama süresinin, “makul süre” gerekliliğini karşılamadığı kanaatine varmaktadır. Sonuç olarak, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası ihlal edilmiştir.SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
93. Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca,
“ Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder. ”Tazminat
94. Başvuranlar, 100.000 avro (EUR) talep etmektedir, ancak bu miktarın neye istinaden talep edildiği belirtilmemiştir.
95. Hükümet, mevcut davanın Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiği iddiasıyla, daha da açık olarak Bilim Araştırma Vakfı hakkında ulusal düzeyde yürütülen yargılamanın makul bir süre içerisinde görülmediği iddiasıyla ilgili olduğunu, ancak başvuran tarafın söz konusu 100.000 EUR miktarını hangi bağlamda talep ettiğini belirtmediğini açıklamaktadır. Hükümet, Mahkeme içtihatlarını ileri sürerek, makul bir sürenin aşıldığı bir yargılama kapsamında bu kadar aşırı bir miktarın ödenmesine hükmedilemeyeceğini belirtmektedir.
Dolayısıyla Hükümet, Mahkemeyi, başvuranlar tarafından sunulan adil tazmin talebini reddetmeye davet etmektedir.
96. Mahkeme, iddia edilen maddi zararla ilgili olarak, başvuranların bu bağlamda herhangi bir açıklama yapmadığını tespit etmektedir. Dolayısıyla, Mahkeme bu bağlamda ileri sürülen talebi reddetmektedir.
97. Bununla birlikte, Mahkeme, bu tespitin, Devleti, Sözleşme’nin 46. maddesi bağlamındaki ihlale son verme ve ihlalden önceki durumu tesis edecek şekilde bu ihlalin sonuçlarını ortadan kaldırma hukuki yükümlülüğünden muaf tutmadığını belirtmektedir.
98. Mahkeme, manevi tazminatla ilgili olarak, bu bağlamda başvuranlara, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası ve 11. maddesinin ihlali sebebiyle, müştereken 8.000 EUR ödenmesine ve bu miktar üzerinden ödenecek her türlü vergiden muaf tutulmalarına karar vermektedir.Masraf ve Giderler
99. Başvuranlar, masraf ve giderler bağlamında hiçbir talepte bulunmamışlardır. Dolayısıyla Mahkeme, başvuranlara bu bağlamda herhangi bir meblağ ödenmesine gerek olmadığı kanaatine varmaktadır.Gecikme faizi
100. Mahkeme, gecikme faizi olarak, bu tutarlara, Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faizlerine uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranın uygulanmasının uygun olduğuna karar vermiştir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,Sözleşme’nin 11. maddesi bağlamında ileri sürülen şikâyetin, vakfın ticari bir şubesinin oluşturulması talebine ilişkin kısmının kabul edilemez ve başvurunun geri kalan kısmının kabul edilebilir olduğuna;Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlal edildiğine;Ulusal mahkemeler önünde görülen yargılamanın süresi sebebiyle, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğine,a) Manevi tazminat olarak, davalı Devlet tarafından başvuranlara müştereken, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki geçerli döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek ve bu miktar üzerinden ödenecek her türlü vergiden muaf olmak üzere 8.000 EUR (sekiz bin avro) ödenmesine;
a) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu miktara, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına,Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine
karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları gereğince 9 Şubat 2021 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıAleš Pejchal
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
Full & Egal Universal Law Academy