AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
BOZKAYA/TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 46661/09)
KARAR
STRAZBURG
5 Eylül 2017
NİHAİ
5.12.2017
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca kesinleşmiş olup, bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Bozkaya/Türkiye davasında,
Başkan,
Robert Spano,
Yargıçlar,
Julia Laffranque,
LediBianku,
Işıl Karakaş,
Paul Lemmens,
ValeriuGriţco,
JonFridrikKjølbro,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü StanleyNaismith’in katılımıyla Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 4 Temmuz 2017 tarihinde yapılan kapalı müzakereler sonucunda aynı tarihte aşağıdaki kararı vermiştir.
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan davanın temelinde bir Türk vatandaşı olan Ayhan Bozkaya (“başvuran”) tarafından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (“AİHM” veya “Mahkeme”), İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca, 18 Ağustos 2009 tarihinde yapılan (46661/09 no’lu) başvuru bulunmaktadır.
2. Başvuran, Mahkeme önünde, İzmir Barosuna bağlı Avukat V. Akay tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuran, özellikle, polis tarafından gözaltına alındığı esnada kendisinin hukuki yardıma erişimi olmadığı ve ceza yargılamalarının aşırı uzun sürdüğü gerekçesiyle adil yargılanmadığını iddia etmiştir.
4. Başvuru, 25 Kasım 2010 tarihinde Hükümet’e iletilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
5. Başvuran 1975 doğumlu olup, Kahramanmaraş’ta tutulmaktadır.
6. Başvuran, yasa dışı bir örgüt olan PKK/KADEK (Kürdistan İşçi Partisi / Kürdistan Demokratik ve Özgürlük Kongresi) üyesi olduğuna dair şüphe duyulması üzerine polis tarafından gözaltına alınmıştır. Başvuranın bu süreçte, Adana’da bir cezaevi aracına saldırı gerçekleştirdiğini itiraf ettiği görülmektedir ve bunun sonucunda, 21 Kasım 2003 tarihinde saat 15.00’te yer gösterme işlemlerine katılması gerekmiştir. Polis memurları tarafından düzenlenen ve başvuran tarafından imzalanan tutanağa göre, başvuran Adana’da bir cezaevi aracına gerçekleştirdiği saldırı öncesinde hangi adımları izlediğini anlatmış ve araca nasıl ateş açtığını göstermiştir.
7. Aynı gün başvuran ifadesi alınmak üzere Dörtyol polis karakoluna götürülmüştür. İfadesi aynı gün içinde 20.10 ila 23.50 arasında ve bir sonraki gün 10.00 ila 3.45 arasında alınmıştır. Başvuranın polise verdiği ifadeler önceden basılmış formlar üzerine yazılmış olup, diğer hususların yanı sıra, başvuranın yasa dışı bir örgüte üye olduğuna dair şüphe duyulduğu ile söz konusu örgüt adına silahlı eylemler gerçekleştirdiği formun ilgili kısmında belirtilmiştir. Formların ilk sayfasında bulunan önceden basılmış notlar şeklinde, diğer hususların yanı sıra, ifadesi alınan kişinin susma hakkı ve avukattan faydalanma hakkı belirtilmiştir. Formun ilk sayfasında bulunan “Avukat talep edilmemiştir” şeklinde önceden basılmış bir cümlenin altında başvuranın imzasının bulunmasından, başvuranın hukuki yardım almayı reddettiği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, başvuran bir avukat yokluğunda ifade vermiştir.
8. Başvuran ifadesinde PKK/KADEK üyesi olduğunu ve örgütte aktif olduğunu kabul etmiştir. Başvuran, diğer hususların yanı sıra, özellikle Adana’da bir cezaevi aracına gerçekleştirdiği silahlı saldırı hakkında detaylı bilgi sunmuştur. Başvuran ayrıca kod adının “Hüseyin” olduğunu belirtmiştir.
9. Başvuran 23 Kasım 2003 tarihinde Dörtyol Cumhuriyet savcısı önüne çıkarılmış ve orada, polise avukat yokluğunda verdiği ifadelerin içeriğini kısmen kabul etmiş, bir kısmını ise reddetmiştir. Söz konusu işlem öncesinde, bir avukat yardımından faydalanma hakkı dâhil olmak üzere, başvurana haklarından bahsedilmiştir. Dahası başvuran, PKK/KADEK üyesi olduğunu ve Kuzey Irak’ta örgütün eylemlerine katıldığını ancak Türkiye’deki siyasi veya silahlı eylemlere katılmadığını ifade etmiştir.
10. Aynı gün içerisinde Adana Devlet Güvenlik Mahkemesi sorgu hâkimi başvuranın ifadesini almıştır. İfadesinin alınması öncesinde başvuran eski Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 135. maddesinde öngörülen haklarına dair bilgi almıştır. Başvuran bir avukat talep etmemiştir. Başvuran ifadesinde, polise ve Cumhuriyet savcısına verdiği ifadelerin doğru olduğunu ifade etmiştir. Başvuran, özellikle Adana’da gerçekleşen silahlı saldırıya ilişkin polise verdiği ifadelerin tamamen doğru olduğunu ileri sürmüştür. Mahkeme, başvuranın tutuklu yargılanmasına hükmetmiştir.
11. Gözaltında tutulduğu süre boyunca, yani 19 Kasım 2003 ila 23 Kasım 2003 tarihleri arasında başvuran, doktorlar tarafından altı kez muayene edilmiştir. Gözaltına alınmasından önce ve sonra yapılan sağlık muayenelerinde başvuranın vücudunda herhangi bir kötü muamele izine rastlanmamıştır.
12. Başvuran tutuklanmadan önce, 27 Ekim 2003 tarihinde, diğer bir sanık olan H.K. isimli şahıs, ifadesinde “Hüseyin” kod adlı biriyle çalışarak saldırıyı düzenlediğini iddia etmiştir. Daha sonra H.K., ilk mahkeme duruşmasında polise verdiği ifadeleri, baskı altında kendisine zorla söyletildiğini iddia ederek, geri çekmiştir.
13. Adana Cumhuriyet savcısı 23 Aralık 2003 tarihinde, başvuranı eski Ceza Kanunu’nun 125. maddesi kapsamında, Devletin birliğini bozmak ve Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmak suçlarıyla itham ederek, başvuran hakkında bir iddianame düzenlemiştir.
14. Başvuran, 16 Mart 2004 tarihinde gerçekleşen davanın ilk duruşmasında, polise, Cumhuriyet savcısına ve sorgu hâkimine verdiği ifadeleri geri çekmiş ve verdiği ifadelerin polisin baskısı ve ölüm tehditleri altında elde edildiğini iddia etmiştir. Başvuran PKK/KADEK üyesi olduğunu kabul etmiş, ancak Adana’da gerçekleşen silahlı saldırı ile bağlantısını inkâr etmiştir. Başvurana yer gösterme raporları sorulduğunda, kendisi aleyhinde kullanılan kanıtları kabul etmediğini belirtmiştir.
15. Devlet Güvenlik Mahkemeleri 5190 sayılı Kanun uyarınca 16 Haziran 2004 tarihinde kaldırılmıştır. Bu nedenle dava Adana Ağır Ceza Mahkemesi’ne devredilmiştir.
16. Başvuranın avukatı, 10 Şubat 2005 tarihinde F.Y. adlı bir şahsın tanık olarak çağrılmasını ve başvuran ile yüzleştirilmesini talep etmiştir. Zira F.Y. 16 Ekim 2003 tarihli tanık beyanında saldırının faillerini gördüğünü ifade etmiştir. Avukat ayrıca, başvuranın babası ile H.K. arasında herhangi bir para aktarımı olup olmadığının bankalar tarafından kontrol edilmesini mahkemeden talep etmiştir. Mahkeme, bir tanığın çağrılmasına ilişkin başvuruyu, olay üzerinden geçen uzun zaman nedeniyle tanığın olayları hatırlayamayacağı ve olayın mahiyeti nedeniyle gerçeği söylemeyeceği gerekçesiyle, reddetmiştir. Ayrıca, para havalesine ilişkin diğer talebi, davanın amaçları doğrultusunda gerekli olmadığına kanaat getirerek reddetmiştir.
17. Başvuran 11 Aralık 2005 tarihinde, detaylı bir şekilde maruz bırakıldığı tehditleri ve baskıyı detaylı bir şekilde açıkladığı bir mektubu yargı mahkemesine göndermiş ve mahkemeden diğer sanığın ifadelerini dikkate almamasını istemiştir.
18. Adana Ağır Ceza Mahkemesi 22 Aralık 2005 tarihinde başvuranın üzerine atılı suçları sabit bulmuştur.
19. Başvuranın avukatı 28 Aralık 2005 tarihinde kararı temyiz etmiş ve diğer hususların yanı sıra, başvuranın ifadesinin kendisine hakları bildirilmeden ve polis tarafından baskı ve tehdit yoluyla alındığını iddia etmiştir. Başvuranın avukatı söz konusu muameleyi detaylı bir şekilde anlatmış ve Yargıtay’dan, başvuranın iradesine müdahale edilerek elde edilen ifadeleri esas almamasını istemiştir.
20. Yargıtay 12 Ekim 2006 tarihinde mahkûmiyet kararını usuli eksiklikler olduğu gerekçesiyle bozmuştur.
21. Başvuranın avukatı 22 Haziran 2007 tarihinde yapılan bir duruşmada, bir kez daha başvuranın itirafların baskı yoluyla alındığını ve başvuranın polis tarafından ifadelerini imzalamaya zorlandığını iddia etmiştir. Avukat yargı mahkemesinden söz konusu ifadeleri esas almamasını istemiştir. Aynı duruşmada, ilk derece mahkemesi başvuranı tekrar, o tarihte yürürlükte olan Ceza Kanunu’nun 125. maddesi uyarınca müebbet hapis cezasına mahkûm etmiştir. Mahkeme, diğer hususların yanı sıra, ifadeleri alınırken başvuran ve H.K.’nin yapmış oldukları ve daha sonra Cumhuriyet savcısı ve sorgu hâkimi önünde tekrar etmiş oldukları tutarlı itiraflara ve yer gösterme tutanağına dayanarak karar vermiştir. Mahkeme ayrıca, adli makamlarca ele geçirilen silah, mermi ve patlayıcı maddeleri, örgütsel dokümanları, olay tutanağını, otel kayıtlarını, otopsiyi ve bilirkişi raporlarını, fotoğrafları, tanık beyanlarını ve soruşturma raporlarını dikkate almıştır. Yargı mahkemesinin gerekçeli kararı, başvuranın yargılama öncesinde vermiş olduğu ifadelerin kabul edilebilirliğine ilişkin herhangi bir beyan içermemiştir.
22. Başvuranın avukatı aynı gün içerisinde kararı temyiz etmiş ve diğer hususların yanı sıra, başvuranın ifadesinin kendisine hakları bildirilmeden ve polis tarafından baskı ve ölüm tehdidi yoluyla alındığını iddia etmiştir. Başvuranın avukatı söz konusu muameleye ilişkin detaylı ifade vermiş ve Yargıtay’dan, başvuranın iradesine müdahale edilerek elde edilen ifadeleri esas almamasını istemiştir.
23. Yargıtay, 12 Şubat 2009 tarihinde mahkûmiyet kararını onamıştır.
24. Karar, 18 Şubat 2009 tarihinde, başvuran ve avukatı gıyabında tefhim edilmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK
25. Avukata erişim hakkına dair ilgili iç hukuka ilişkin açıklamalar Salduz/Türkiye ([BD] no. 36391/02, §§ 27‑31, AİHM 2008) kararında mevcuttur.
26. Devlet Güvenlik Mahkemeleri önünde yargılanan sanıkların yargılamalar esnasında avukata erişim hakkına yönelik kısıtlama,15 Temmuz 2003 tarihinde, 4928 sayılı Kanun’un 3842 sayılı Kanun’u ilga etmesiyle, kaldırılmıştır.
27. Söz konusu tarihte yürürlükte olan Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 135 (a) maddesine göre, sanığın ifadesi kendi özgür iradesine dayanmak zorundadır. Sanığın iradesini kısıtlayan kötü davranma, işkence, ilaç verme, yorma, aldatma gibi yöntemler uygulanmamıştır. Böyle yöntemlerle elde edilen ifadeler, sanık kullanılmalarına rıza gösterse dahi delil olarak değerlendirilemez.
28. O tarihte yürürlükte olan Yakalama, Gözaltına Alma ve İfade Alma Yönetmeliği’nin (1 Ekim 1998 tarihinden 1 Haziran 2005 tarihine kadar yürürlükte kalan 23480 sayılı Yönetmelik) 6 § 5 maddesine göre, yakalanan kişiye, suç ayrımı gözetilmeksizin yakalama sebebi ve hakkındaki iddialar ile susma, müdafiden yararlanma ve bir kişiye yakalandıklarını haber verme hakları bildirilmelidir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 6 § 1 VE 3 (c) MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
29. Başvuran, polis tarafından avukata erişimi olmaksızın gözaltında tutulduğunda baskı yoluyla kendisinden alınan ifadeler nedeniyle Sözleşmenin 6. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkının ihlal edildiğinden şikâyetçi olmuştur. Dahası, hakkında verilen mahkûmiyet kararının, daha sonra ifadelerini geri çekmelerine rağmen, kendisinden ve diğer sanık H.K.’den hukuka aykırı bir şekilde alınan ifadelere dayanılarak verildiğini iddia etmiştir. Üstelik başvuran, Adana Ağır Ceza Mahkemesi’nin söz konusu ifadelerin doğruluğunu sınamak adına hiçbir adım atmadığından şikâyet etmiştir. Son olarak da, yargılamaların süresinin aşırı uzun olduğunu ileri sürmüştür. Mahkeme, başvuranın Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesi kapsamında yapmış olduğu şikâyetleri inceleyecektir. Söz konusu maddenin ilgili bölümü şunu öngörmektedir:
“1. Herkes davasının, ... kendisine yöneltilen suçlamalar hakkında karar verecek olan... adil ve aleni bir duruşma ile....... makul bir süre içerisinde... görülmesini isteme hakkına sahiptir...
3. Bir suç ile itham edilen herkes aşağıdaki asgari haklara sahiptir:
...
(c) Kendisini bizzat savunmak veya seçeceği bir müdafinin yardımından yararlanmak; eğer avukat tutmak için gerekli maddî olanaklardan yoksun ise ve adaletin yerine gelmesi için gerekli görüldüğünde, resen atanacak bir avukatın yardımından ücretsiz olarak yararlanabilmek;
30. Hükümet bu sava itiraz etmiştir.
A. Kabul edilebilirlik hakkında
31. Hükümet ilk olarak, başvurunun altı aylık süre sınırı dışında yapıldığını ileri sürmüştür. Zira başvuran 16 Mart 2004 tarihinden itibaren yargılamalar esnasında bir avukat tarafından temsil edilmiştir ve dolayısıyla şikâyetini yapabilmesi için süre sınırı o tarihten itibaren başlamalıdır. Hükümet alternatif olarak, altı aylık süre sınırının 12 Şubat 2009 tarihinden, yani Yargıtay’ın kararını açıkladığı tarihten itibaren başlaması gerektiğini belirtmiştir.
32. Başvuran Hükümetin itirazlarına karşı çıkmış ve Yargıtay ilamının kendisine 2 Nisan 2009 tarihinde tebliğ edildiğini belirtmiş ve başvurunun altı aylık süre sınırı içerisinde yapıldığını iddia etmiştir.
33. Hükümetin itirazının ilk kısmı bakımından Mahkeme, önceki davalarda benzer itirazları inceleyip reddettiğini yineler (bk. Çimen/Türkiye, no. 19582/02, § 22, 3 Şubat 2009, ve Özcan Çolak/Türkiye, no. 30235/03, § 38, 6 Ekim 2009). Mahkeme, somut davada yukarıda belirtilen davalardaki uygulamalarından ayrılmasını gerektirecek herhangi bir özel koşul görmemektedir. Bu nedenle, Mahkeme Hükümetin itirazını reddetmektedir.
34. Başvuranın altı aylık süre sınırına uymamasına ilişkin ikinci itirazı bakımından ise Mahkeme, dava dosyasında, Yargıtay kararının ilk derece mahkemesinin yazı işleri müdürlüğüne tevdi edildiği tarihin veya söz konusu kararın başvuranın temsilcisine tebliğ edildiği tarihin belirtildiği herhangi bir belgenin olmadığını kaydetmektedir. Ancak, Yargıtay’ın kararını 18 Şubat 2009 tarihinde tefhim ettiği ve başvurunun Mahkemeye 18 Ağustos 2009 tarihinde yapıldığı dikkate alındığında, başvurunun her halükarda, Sözleşme’nin 35 § 1 maddesinde şart koşulan altı aylık süre sınırı içerisinde yapıldığını kaydetmektedir. Dolayısıyla Hükümetin ilk itirazı reddedilmelidir.
35. Mahkeme bu başvurunun, Sözleşme’nin 35 § 3 maddesi kapsamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını kaydetmektedir. Ayrıca, başka herhangi bir gerekçeyle kabul edilemez olmadığını belirtmektedir. Dolayısıyla, şikâyetin kabul edilebilir olduğu beyan edilmelidir.
B. Esas hakkında
1. Polis tarafından gözaltında tutulma esnasında avukata erişim hakkında
(a) Tarafların beyanları
(i) Başvuran
36. Başvuran, polis tarafından gözaltında tutulduğu esnada hukuki yardım alamadığı ve daha sonra mahkûmiyet kararı verilirken aleyhinde kullanılan ve kendisini suçlu durumuna düşüren ifadelerde bulunmaya zorlandığı gerekçeleriyle adil yargılanmadığından şikâyetçi olmuştur. Başvuran ayrıca, yerel mahkemelerin kendisinin veya diğer sanık H.K.’nin ifadelerine dayanarak mahkûmiyet kararı vermeden önce, ifadelerin doğruluğunu sınamak adına hiçbir adım atmadıklarından şikâyetçidir. Başvuran Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamında adil yargılanma hakkının ihlal edildiğinden şikâyet etmiştir.
(ii) Hükümet
37. Hükümet, mahkûmiyet kararı verilirken yalnızca başvuranın ifadesinin esas alınmadığını ve başvuranın yerel yargılamalar boyunca bir avukat tarafından temsil edildiğini ve iç hukukta güvence altına alınan haklardan faydalandığını belirtmiştir. Hükümet, bir bütün olarak değerlendirildiğinde yargılamaların adil olduğu sonucuna varılması mümkün olduğundan, tek bir eksiklik nedeniyle Sözleşme’nin 6. maddesinde öngörülen hakların ihlal edilmediğini belirtmiştir. Hükümet yerel mahkeme kararının, Mahkeme içtihadıyla uyumlu olduğunu ifade etmiştir.
(b) Mahkeme’nin değerlendirmesi
(i) Genel İlkeler
38. Avukata erişim, susma hakkı, kendi aleyhine tanıklık etmeme hakkı, hukuki yardım hakkından feragat ve Sözleşme’nin 6. maddesinin ceza kısmı kapsamında gerçekleştirilen yargılamaların genel anlamda adilliğinin bu haklarla olan ilişkisi hakkında genel ilkeler, Simeonovi/Bulgaristan ([BD], no. 21980/04, §§ 110-120, 12 Mayıs 2017) davasında yakın zamanda verilen kararda mevcuttur.
(ii) Mevcut davadaki başvuru
39. İlk olarak Mahkeme, olayın gerçekleştiği tarihte gözaltında tutulan kimselerin hukuki yardıma erişimine ilişkin hukuki bir kısıtlama bulunmadığını gözlemlemektedir (bk. aksi yönde, Salduz/Türkiye [BD], no. 36391/02, § 14, AİHM 2008, ve ulusal mevzuat için, bk. §§ 27-29). Bir başka deyişle, Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde sanıkların avukata erişim hakkına uygulanan kısıtlama, olayın gerçekleştiği tarihte hâlihazırda kaldırılmıştı.
40. Mahkeme, başvuranın 19 Kasım 2003 tarihinde, yani polis tarafından yakalandığı tarihte, hâlihazırda Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamında bir suç ile “itham edildiğini” ve bu nedenle bir avukattan yardım alma ve haklarının bildirilmesi hakkının olduğunu kaydetmektedir (bk. yukarıda anılan Simeonovi, § 121).
41. Mevcut davada başvuran, 19 Kasım 2003 tarihinde saat 21.00 sularında Adana’da gözaltına alınmıştır.. İfadesi alınmadan önce başvuran 21 Kasım 2003 tarihinde saat 15.00’te yer gösterme işlemi için polis güçleri ile suç mahalline götürülmüş ve başvuran orada cezaevi aracına silahlı saldırı gerçekleştirdiğini itiraf etmiştir. Yer gösterme işleminin tutanaklarına göre, başvurana, hukuki yardım hakkı da dâhil olmak üzere, eski Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu (1412 sayılı Kanun) kapsamında sahip olduğu haklar bildirilmemiştir. Taraflar, yer gösterme işlemi esnasında çok ciddi bir suçu itiraf ederken başvuranın haklarından haberdar olduğunu gösteren herhangi başka bir belge sunmamışlardır. Buna göre, başvurana, iç hukuktaki hükümler tarafından öngörüldüğü üzere, yakalandığı zaman hakları bildirilmemiştir.
Buna uygun olarak, başvurana hakları ancak 21 Kasım 2003 tarihinde saat 20.10’da polis karakoluna götürüldüğünde bildirilmiştir ve başvuran burada önceden yapmış olduğu, kendini suçlu durumuna düşüren beyanları yinelemiştir. Bir başka deyişle, başvurana hakları ancak Adana’da gerçekleşen silahlı saldırıdaki rolünü itiraf ettikten sonra bildirilmiştir.
42. Dahası Mahkeme, 21 Kasım 2003 tarihli polis ifade tutanağına göre, başvuranın usul haklarına ilişkin talimatların, üzerinde ifadelerinin yazılı olduğu önceden basılmış formların ilk sayfaları aracılığıyla verilmiş olduğunu gözlemlemektedir. Söz konusu talimatlar, herhangi bir yorum veya ilave açıklama sunmaksızın, başvuranın susma hakkı ve bir avukat seçme hakkını başvurana bildirecek nitelikte olmuştur. Buna karşın, durumuna ve haklarına ilişkin başvurana herhangi bir bireysel tavsiyede bulunulduğuna dair bir açıklama veya ibareye rastlanmamıştır (bk. Zachar ve Čierny /Türkiye, no. 29376/12 ve 29384/12, § 70, 21 Temmuz 2015).Böyle bir bağlamda, başvuranın polise verdiği ifadenin ilk sayfasında “Avukat talep edilmemiştir” şeklinde önceden basılmış bir ifade ve her sayfanın altında başvuranın imzası yer almıştır.
43. Başvuran 23 Kasım 2003 tarihinde Cumhuriyet savcısının önüne çıkarılmış ve hukuki yardım hakkı kendisine hatırlatılmıştır. Başvuran, kendini bizzat savunmak istediğini ifade etmiş ve yasa dışı bir örgüt üyesi olduğunu itiraf etmiştir. Ancak, Türkiye’de gerçekleşen siyasi veya silahlı eylemlere katıldığını ise reddetmiştir. Ancak tutanaklara göre başvuran bir sonraki cümlesinde, polis önünde vermiş olduğu eylemlerine ilişkin açıklamaları kabul ettiğini ifade etmiştir. Aynı gün içerisinde başvuran sorgu hâkiminin huzuruna çıkarılmıştır. Hukuki yardım hakkından feragat etmeyi sürdüren başvuran, polise verdiği ifadeyi yinelemiştir. Yargı mahkemesi önünde ise başvuran, yargılama öncesinde vermiş olduğu ifadeleri ger çekmiş ve o andan itibaren sürekli olarak polis baskısına maruz kaldığını iddia etmiştir.
44. Bu nedenle, davanın olguları ve tarafların beyanları ışığında Mahkeme, başvuranın bir avukattan yardım alma hakkından kesin bir surette feragat edip etmediğini ve feragatin önemiyle orantılı olan asgari güvencelerin sağlanıp sağlanmadığını belirlemek zorundadır (bk. yukarıda anılan Simeonovi, § 115).
45. Mahkeme öncelikle, başvuranın tutuklanması esnasında düzenlenen sağlık raporlarında herhangi bir kötü muamele izine rastlanmadığını kaydetmektedir. Buna göre başvuran, ilk bakışta, hukuki yardım hakkından özgürce feragat etmiş gibi görünmektedir. Ancak Mahkeme’ye göre, başvuranın kötü muameleye maruz bırakıldığına veya kendini suçlu durumuna düşüren ifadelerde bulunmaya zorlandığına ilişkin unsurların olmaması, kendi başına, Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamında adil bir yargılamanın amaçları doğrultusunda, belirli bir durumda söz konusu olan hak feragatinin geçerli olduğu yönünde bir sonuca varmak için yeterli değildir.
46. Hakan Duman/Türkiye (no. 28439/03, § 50, 23 Mart 2010)davasında başvuranın kötü muameleye maruz bırakılmadığını veya kendini suçlu durumuna düşüren ifadelerde bulunmaya zorlanmadığını kaydeden Mahkeme, tarih atılmamış, önceden basılmış ve altında imza bulunan bir belgenin dava dosyasında mevcut olmasının, başvuranın yaptığı itiraf ve daha sonra mahkûm edilmesinde aleyhinde kullanılan bir dizi yer gösterme işlemine katılımı öncesinde başvurana düzgün bir şekilde müdafi hakkının ve susma hakkının bildirildiğini ortaya koyduğuna ikna olmamıştır.
47. Mahkeme’nin görüşüne göre, somut dava, Hakan Duman davasına benzerlik göstermektedir. Ancak, Hakan Duman davasından farklı olarak, somut davada, yer gösterme işlemleri esnasında cezaevi aracına saldırı gerçekleştirdiğini itiraf etmeden önce başvurana temel haklarının bildirildiğini gösteren, tartışmaya açık bir belge dahi bulunmamaktadır (bk. yukarıda anılan Hakan Duman, § 50). Başvurana haklarının daha sonra bildirilmiş olması ve başvuranın derhal haklarından faydalanmamaya karar vermesi, bu tespiti değiştirmez.
48. Dahası Mahkeme, olayın gerçekleştiği tarihte, “yer gösterme” olarak tabir edilen işlemlerin eski Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu kapsamında bir kanuni dayanağı olmadığını kaydetmektedir ve bu da söz konusu delil toplama yönteminin ilgili usul güvenceler eşliğinde gerçekleştirilmediğini destekleyen bir etmendir. Sonuç olarak, polis tarafından ifadesi alınmadan önce başvuran, bir avukata erişimine izin verilmediği ve temel hakları kendisine bildirilmediği şartlar altında kendisini suçlu durumuna düşüren beyanlarda bulunmuştur. Yer gösterme işleminin yerel mahkemelerce kabul gören bir uygulama haline gelmiş olması, Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamında adil bir yargılamanın amaçları doğrultusunda bir davada haktan edilen feragatin geçerli olabilmesi için gerekli olan asgari güvencelerin yokluğunu telafi etmez. Hükümet, bu hususlara ilişkin yorumda bulunmamıştır. Mahkeme, işbu hususların, Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamında güvence altına alınan bir hakkın başvuran tarafından kesin bir surette feragat edildiğini göstermede, “Avukat talep edilmemiştir” şeklindeki önceden basılmış ifadenin değerini önemli derecede azalttığı kanaatindedir (bk. Savaş/Türkiye, no. 9762/03, § 69, 8 Aralık 2009). Bu nedenle, işbu şartlar altında, başvuranın kesin bir surette, bilerek ve isteyerek Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamındaki haklarından feragat etmiş olduğu söylenemez (bk. yukarıda anılan Simeonovi, § 115).
49. Mahkeme, başvuranın itiraflarının ve avukatlık yardımından faydalanma hakkından feragatlerinin ihtiyari olduğunu inandırıcı bir şekilde tespit etmenin öncelikle yargı mahkemesinin görevi olduğunu yineler (bk. Ogorodnik/Ukrayna no. 29644/10, § 108, 5 Şubat 2015; ve, yukarıda anılan Simeonovi § 132). Bu nedenle, sonradan gerçekleşen yargılamada söz konusu kusurun düzeltilip düzeltilmediği ve yargılamaların genel anlamda Sözleşme’nin 6 § 1 çerçevesinde adil olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği ilaveten incelenmelidir (bk. yukarıda anılan Simeonovi/ Bulgaristan, § 132, ve yukarıda anılan ZacharveČierny,§ 75).
50. Mahkeme, başvuranın yargılamalar boyunca savunma avukatları tarafından temsil edildiğini ve dolayısıyla savlarını sunma ve savcı tarafından ileri sürülen savlara itiraz etme imkânının olduğunu kaydetmektedir. Ancak, başvuran hukuki yardım yokluğunda kendisinden alınan ifadenin içeriğinin doğruluğunu reddetmiş olmasına ve poliste gözaltında tutulduğu esnada kendisini suçlu durumuna düşüren beyanlarda bulunmaya zorlandığına ilişkin detaylı ifadeler vermesine rağmen, Adana Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın hakkından feragat etmesine ilişkin koşulların Sözleşme’de öngörülen gerekliliklerle uyumlu olup olmadığını incelemek adına herhangi bir adım atmamıştır. Başvuranın Türk ceza hukuku sistemindeki en ağır cezayı gerektiren bir suçtan yargılandığı ve cezalandırılmasının muhtemel olduğu göz önünde bulundurulduğunda, Mahkeme, Adana Ağır Ceza Mahkemesi’nin böyle bir incelemeyi gerçekleştirmemesini şaşırtıcı bulmaktadır.
Benzer şekilde Yargıtay da başvuranın usul haklarının ihlaline ilişkin şikâyetlerini şekli olarak ele almıştır.
51. Dahası, Adana Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın ifadelerinin güvenilirliğine veya kabul edilebilirliğine dair bir inceleme gerçekleştirmemesine rağmen, başvuranı cezaevi aracına gerçekleştirilen saldırıdan suçlu bulurken, başvuranın yargılama öncesinde vermiş olduğu ifadelere dayanmıştır.
52. Dolayısıyla Mahkeme, başvuranın şikâyeti bakımından ulusal mahkemelerin uygun adımlar attığı hususunda tatmin olmamıştır ve hukuki yardım mevzusuna ilişkin bir değerlendirme yapmak için adil usullerin somut davada mevcut olmadığı görüşündedir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Vanfuli/Rusya, no. 24885/05, § 103, 3 Kasım 2011, ve Nechto/Rusya, no. 24893/05, § 111, 24 Ocak 2012).
53. Böyle bir arka plan karşısında Mahkeme, başvuranın feragatini çevreleyen koşulların yerel mahkemeler tarafından ayrıntılı olarak incelenmemiş olmasının ve bu hatanın yargılamalar esnasında başka herhangi bir usul güvencesi ile giderilmemiş olması, bir bütün olarak yargılamının adaletsizliğine yol açtığı kanaatindedir..
54. Buna uygun olarak Mahkeme, Sözleşme’nin 6 § 1 ve 3 (c) maddesinin ihlal edildiği görüşündedir.
2. Yargılamaların uzunluğu
55. Başvuran, yargılamanın uzunluğunun Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinde öngörülen “makul süre” koşulunu karşılamadığına ilişkin şikâyette bulunmuştur.
56. Hükümet, yargılamaların uzunluğunun, davanın karmaşıklığı, sanık sayısı ve başvuranın itham edildiği suçların ciddiyeti dikkate alındığında, makul olarak değerlendirilebileceğini savunmuştur.
57. Mahkeme, öncelikle, Türkiye’de Ümmühan Kaplan/Türkiye (no. 24240/07, 20 Mart 2012) davası kapsamında pilot karar usulünün uygulanmasından bu yana yeni bir iç hukuk yolunun oluşturulduğunu gözlemlemektedir. Mahkeme, Turgut ve Diğerleri (no. 4860/09, 26 Mart 2013) davasında vermiş olduğu kararında, başvuranların iç hukuk yollarını, yani söz konusu yeni hukuk yolunu tüketmedikleri gerekçesiyle, yeni bir başvurunun kabul edilemez olduğunu beyan ettiğini gözlemlemektedir. Bu şekilde Mahkeme, özellikle, bu yeni hukuk yolunun muhtemel surette (a priori) erişilebilir olduğunu ve yargılamanın uzunluğuna ilişkin şikâyetler için makul bir tazminat sağlayabilecek nitelikte olduğunu değerlendirmiştir
58. Dahası Mahkeme, yukarıda bahsi geçen Ümmühan Kaplan (yukarıda anılan, § 77) davasındaki kararında, yeni hukuk yolunun yürürlüğe konmasından önce Hükümete tebliğ edilmiş olan davalar kapsamındaki benzer başvuruları normal usul doğrultusunda inceleyebileceğinin vurgusunu yaptığına işaret etmektedir. Mahkeme ayrıca, Hükümetin somut davada yeni iç hukuk yolu bakımından bir itirazda bulunmadığını kaydetmektedir. Yukarıdaki bilgiler ışığında Mahkeme, somut başvuruyu incelemeye devam etmeye karar vermiştir (bk. Rıfat Demir/Türkiye, no. 24267/07, §§ 34‑36, 4 Haziran 2013).
59. Mahkeme, yargılamanın uzunluğunun makul olup olmadığına dair değerlendirmenin, davanın koşullarının yanı sıra, davanın karmaşıklığı ve başvuranlar ile ilgili makamların davranışları dikkate alınmak suretiyle gerçekleştirilmesi gerektiğini hatırlatır (bk. diğer birçok karar arasında, Pélissier ve Sassi/Fransa [BD], no. 25444/94, § 67, AİHM 1999‑II).
60. Somut davada Mahkeme, dikkate alınması gereken sürenin 19 Kasım 2003 tarihinde başvuranın tutuklanması ile başladığını ve 18 Şubat 2009 tarihinde Yargıtay’ın verdiği nihai karar ile sona erdiğini gözlemlemektedir. Dolayısıyla, her birinde davanın ikişer defa incelendiği iki dereceli yargılama sürecinde beş yıl üç ay süren bir dava söz konusudur. Mahkeme, ayrıca, ceza mahkemesi önündeki davanın özellikle karmaşık olmadığını kaydetmiştir. Dahası, başvurana isnat edilebilecek herhangi bir gecikme söz konusu değildir. Makamların davranışları konusunda ise, Mahkeme, Yargıtay tarafından gerçekleştirilen ilk temyiz incelemesinin neredeyse on ay sürdüğünü gözlemlemektedir. İlk derece mahkemesi tarafından 22 Haziran 2007 tarihinde verilen ikinci kararın ardından Yargıtay, temyiz talebini tekrar incelemiş ve incelemesi neredeyse iki yıl sürmüştür. Yani, toplamda geçen sürenin neredeyse yarısı boyunca yargılamalar Yargıtay önünde derdestti.
61. Mahkeme, mevcut davadakine benzer meseleleri öne süren davalarda, çoğu zaman Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin ihlal edildiğini tespit etmiştir (bk. Güngil/Türkiye, no. 28388/03, § 24, 10 Mart 2009).
62. Mahkeme, kendisine ibraz edilen tüm belgeleri incelediğinde, Hükümet’in, Mahkeme’nin mevcut davada farklı bir sonuca varmasını sağlayabilecek herhangi bir bilgi veya ikna edici bir delil ileri sürmediği görüşündedir. Mahkeme, konuya ilişkin içtihadını göz önünde bulundurduğunda, somut davada, yargılamaların aşırı uzun sürdüğünü ve “makul süre” koşulunu sağlayamadığını değerlendirmektedir (Daneshpayeh/Türkiye no. 21086/04, § 28, 16 Temmuz 2009, ve Gürbüz ve Özçelik/Türkiye, no. 11/05, § 24, 2 Şubat 2016).
63. Bu nedenle Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi ihlal edilmiştir.
II. YARGILAMALARIN ADİLLİĞİNE İLİŞKİN DİĞER İHLAL İDDİALARI HAKKINDA
64. Başvuran, Sözleşme’nin 6 § 2 maddesine dayanarak, ulusal makamlar başvuranın lehine delil toplamadıkları nedeniyle, söz konusu makamların taraflı olduklarını iddia etmiştir. Özellikle ilk derece mahkemesi F.Y.’nin ifade vermesine izin vermemiş ve banka hesaplarının incelenmesini de reddetmiştir.
65. Davanın olgularını, tarafların beyanlarını ve yukarıda tespit etmiş olduğu 6 §§ 1 ve 6 (c) maddesinin ihlalini (bk. yukarıdaki 58. par) göz önünde tutarak Mahkeme, başvuranın Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamındaki geriye kalan diğer şikâyetlerinin kabul edilebilirliği ve esasına ilişkin ayrı bir karar verilmesinin gerekli olmadığı kanaatindedir.
III. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
66. Sözleşme’nin 41. maddesi şunu öngörmektedir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
A. Tazminat
67. Başvuran manevi tazminat olarak 50.000 avro talep etmiş, maddi tazminat olarak ise herhangi bir talepte bulunmamıştır.
68. Hükümet, talep edilen meblağın dayanaksız ve aşırı olduğunu ileri sürerek, manevi tazminat talebine itiraz etmiştir.
69. Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesinin ihlal edildiğinin tespit edilmesi hakkında Mahkeme, bir ihlal tespitinin, manevi zarar için tek başına yeterli adil tazmin teşkil ettiği görüşündedir (Dvorski /Hırvatistan [BD], no. 25703/11, § 117, AİHM 2015). Dahası Mahkeme, en uygun telafi yolunun, başvuran talep ettiği takdirde, Sözleşme’nin 6. maddesinin koşullarına uygun şekilde başvuranın yeniden yargılanmasının sağlanması olacağına kanaat getirmiştir (bk. Aydın Çetinkaya/Türkiye, no. 2082/05, § 119, 2 Şubat 2016). Dolayısıyla Mahkeme, bu başlık altında herhangi bir tazminat ödenmemesine karar vermiştir.
70. Ancak Mahkeme, başvuranın, aleyhinde yürütülen yargılamaların uzunluğu bakımından, Mahkeme tarafından yalnızca bir ihlal tespit edilmesi ile tazmin edilemeyecek derecede acı ve ıstırap çektiğine kanaat getirmiştir. Bu nedenle Mahkeme, başvurana manevi tazminat olarak 2.000 avro ödenmesini uygun bulmuştur.
B. Masraf ve giderler
71. Başvuran, yerel mahkemeler ve Mahkeme önünde oluşan masraf ve giderler için 8.200 avro talep etmiştir. Bu bağlamda Başvuran, avukatının seksen iki saatlik hukuki hizmet verdiğini gösteren bir zaman çizelgesi ve avukatı ile imzalamış olduğu avukatlık ücreti mukavelesini sunmuştur. Ancak, taleplerini destekleyecek nitelikte herhangi bir makbuz sunmamıştır.
72. Hükümet bu tazminat talebini aşırı ve dayanaksız bularak itiraz etmiştir.
73. Mahkeme içtihadına göre, başvuranın masraf ve giderlerini geri alabilmesi için, söz konusu masraf ve giderlerin fiilen ve gerekli olduğu için yapılmış olduğunun belgelenmesi ve makul miktarda olması gerekmektedir. Somut davada, Mahkeme, elinde bulunan belgeleri dikkate alarak, başvurana tüm başlıklar altındaki masrafları kapsayacak şekilde toplam 1.000 avro ödenmesini uygun görmüştür.
C. Gecikme Faizi
74. Mahkeme, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğunu değerlendirmektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Poliste gözaltında tutulma esnasında avukata erişim ve yargılamaların uzunluğuna ilişkin şikâyetlerinin kabul edilebilir olduğuna;
2. Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesinin ihlal edildiğine;
3. Ceza yargılamalarının uzunluğu ile ilgili olarak Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin ihlal edildiğine;
4. Başvuranın Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamında yapmış olduğu diğer şikâyetlerin kabul edilebilirlik ve esas bakımından ayrı olarak değerlendirilmesinin gerekli olmadığına;
5. Bu bağlamda başvuran tarafından uğranılmış olabilecek manevi zarar bakımından, ihlal tespitinin tek başına yeterli adil tazmin teşkil ettiğine;
6. (a) Davalı Devlet tarafından, başvurana, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere:
(i) Başvurana manevi tazminat olarak, miktara yansıtılabilecek vergiler hariç olmak üzere, 2.000 avro (iki bin avro) ödenmesine;
(ii) Masraf ve giderler için, miktara yansıtılabilecek vergiler hariç olmak üzere, başvurana 1.000 avro (bin avro) ödenmesine;
(b) Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren, ödeme gününe kadar, yukarıda bahsedilen miktarlara, Avrupa Merkez Bankasının söz konusu dönem için geçerli olan marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oranda basit faiz uygulanmasına;
7. Başvuranın adil tazmine ilişkin diğer taleplerinin reddedilmesine karar vermiştir.
İşbu karar, İngilizce olarak tanzim edilmiş ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. maddesi uyarınca 5 Eylül 2017 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
StanleyNaismithRobert Spano
Yazı İşleri Müdürü Başkan
Full & Egal Universal Law Academy