AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
BREMNER / TÜRKİYE
(Başvuru No. 37428/06)
KARAR
STRAZBURG
13 Ekim 2015
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Bremner / Türkiye davasında,
Başkan
Paul Lemmens,
Hâkimler
Işıl Karakaş,
Helen Keller,
Ksenija Turković,
Egidijus Kūris,
Robert Spano,
Jon Fridrik Kjølbro
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 15 Eylül 2015 tarihinde gerçekleştirdiği müzakereler neticesinde, anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Avustralya vatandaşı olan Ross Bremner’in (“başvuran”), 28 Ağustos 2006 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu (37428/06 No.lu) başvuru bulunmaktadır.
2. Başvuran, Samsun Barosu’na bağlı Avukat Y. Öztürk tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi yetkilisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuran özellikle, özel hayatına saygı hakkının ihlal edildiğini iddia etmektedir.
4.Başvuru, 2 Mayıs 2011 tarihinde Hükümet’e tebliğ edilmiştir.
5.Portes Ouvertes Derneği adına hareket eden Alliance Defense Found 15 Ağustos 2011 tarihinde yazılı görüşlerinin sunulmasına izin verilmesini istemiştir.
6.Bu talep Bölüm Başkanı tarafından reddedilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KENDİNE HAS KOŞULLARI
7.Başvuran 1967 doğumludur ve Avustralya’da, Strathfield’de ikamet etmektedir.
8.Başvuran, olayların meydana geldiği dönemde Türkiye’de bir Avustralya gazetesinin muhabiriydi. Başvuran ayrıca, Hıristiyanlıkla ilgili yayınlar yapan bir kitabevinde gönüllü olarak çalışmaktaydı.
9.24 Haziran 1997 tarihinde Sunucu Hülya Koçyiğit tarafından sunulan Son Çare programında başvuranın bir görüşmesitelevizyonda yayınlanmıştır.
A. Röportajın İçeriği
10.Sunucu bu görüşmenin, yabancı din tüccarları tarafından Türkiye’de yürütülen gizli faaliyetlerle ilgili olduğunu belirtmiştir.
Bu görüşme şu şekilde sunulmuştur:
Cami görüntülerinin ardından Hıristiyan ayini görüntüleri yansıtılmakta, görüntülerle birlikte dış ses aracılığıyla yorum yapılarak, Müslüman çoğunluk kadar, azınlık dinlere mensup insanların da ibadet ve faaliyet özgürlüğüne sahip olduklarını hatırlatmaktadır. Dış sese göre, inanç ve ibadet özgürlüğü olduğu halde dini yaymak için gerçekleştirilen bazı faaliyetlerin gizli bir şekilde yürütülmesi anlaşılabilir bir durum değildir.
İslami tarikat üyelerinin kendilerinden geçmiş bir şekilde zikir töreni görüntüleri ortaya çıktığı sırada, dış ses şu soruyu sormaktadır, “bu yobazlıklara karşı koymak için Hıristiyanlaştırılan gruplar yaratılıp ülke kaosa mı sürüklenmek istenmektedir?”
Dış ses, programın amacının şu veya bu dini inancı tartışmak ya da tartışma konusu yapmak olmadığını, din tüccarlarının hangi milletten veya hangi dinden olurlarsa olsun hep aynı yöntemleri kullandıklarını göstermek olduğunu belirtmiştir.
11.Dış ses, program yapımcılarının Samsun’da ikamet eden A.N. isminde birisiyle irtibata geçtiğini açıklamaktadır. Olay ise şöyledir; ücretsiz kitap okuma imkânının sunulduğu bir ilan A.N.’nin kafasını karıştırmış ve bu ilana cevap vermiştir. Cevabın ardından A.N.’ye posta yolu ile tamamı Hıristiyanlıkla ilgili bazı kitaplar gönderilmiştir. A.N. bir mektup daha göndermiş ve yine aynı konularla ilgili kitaplar gönderilmiştir. A.N.’nin konuya ilgisi nedeniyle ikinci gönderi kendisine teşekkür edilen bir mektupla birlikte gönderilmiştir.
12.Ardından A.N. ve başvuran olduğu anlaşılan gönderen arasında telefon görüşmeleri olmuştur.
13.Bu görüşmeler sonucunda başvuran, A.N. ile görüşmek için Samsun’a gitmeye karar vermiştir.
14.A.N. başvuranı bir görüşme yapmak için davet etmeye ve program yapımcılarını da bu görüşmeden haberdar etmeye karar vermiştir.
15.Başvuran 17 Haziran 1997 tarihinde ilk kez görüşeceği A.N. ve sözde “Hıristiyanlığa ilgi duyan bazı arkadaşları” ile buluşmak için Samsun’daki bir restorana gitmiştir. Toplantı gizli kamera ile kayıt edilmiştir.
16.Dış sese göre başvuran İncil öğretilerini anlatmıştır. Ardından ise Hıristiyanlık ve diğer dinleri kendi inancını överek kıyaslamaya başlamıştır. Ancak çekimlerin bu kısmı gösterilmemiş zira röportajın amacı şu veya bu inancın doğruluğunu tartışmak değil kullanılan yöntemleri ortaya koymaktı.
17.A.N. ve başvuran ertesi gün bir apartman dairesinde, yine A.N.’nin sözde Hıristiyanlığı keşfetmek isteyen arkadaş gurubuyla birlikte tekrar buluşmayı kararlaştırmışlardır.
18.Bu ikinci buluşmada başvuran, tek olmadığını, Türkiye’nin her yerinde çalışan bir grubun parçası olduğunu açıklamıştır. Başvuran din değiştirenler için Samsun’da bir lokal kiralayabileceklerini ama bunu “patronuyla” görüşmesi gerektiğini belirtmiştir. Para konusu biraz karışık bir meseleydi. Bu soruya dürüst ve akıllıca bir cevap vermeye hazırlıklı olmak gerekiyordu zira din değiştirenler inançlarını yeni bir dini isteyerek değil de para karşılığında değiştirdikleri için suçlanabilirlerdi.
19.Katılımcı ve başvuran arasında konuşmaların devamı şu şekilde gelişmiştir.
“Katılımcı:
- Kuran’ı okudunuz mu?
Başvuran:
– Evet.
Katılımcı:
– Nasıl buldunuz?
Başvuran:
– İyi. Bazı sözleri iyi, ama (...)
Katılımcı:
– (...) saçmalıkları var mı yani?
Başvuran:
– Saçmalık demiyorum, ama bir çare vermiyor bana. Çünkü ben günahkâr olduğumu biliyorum.
(...)
Başvuran:
– Tanrının bize gönderdiği bilgi İncil, Tevrat ve Davut’un Zebur’unda bulunmaktadır. [Bu bilgi] tamamlandı. Başka bir peygambere ihtiyacımız yok. Çünkü İsa, (...) ilahi özüdür (...)”
20.Başvuran, bir su leğeninin önünde, vaftizin nasıl yapıldığını oradakilere anlatmaya başlayacağı sırada programın sunucusu Hülya Koçyiğit bir kamera ve bir mikrofon ile birlikte aniden odaya girmektedir.
21. Sunucu başvurana, toplantı yapıldığını duyduğunu ve buraya onunla tanışmaya geldiğini söylemektedir. Sunucu, başvurana kim olduğunu ve nereden geldiğini sormaktadır.
22.Başvuran Avustralyalı olduğunu belirtmekte ve kameraya kimliğini göstermektedir. Başvuran gazeteci olduğunu ve gönüllü olarak Hıristiyanlık inancını anlattığını belirtmektedir.
23.Söz konusu ikinci faaliyetin neden gizli yapıldığı sorusuna başvuran, gizli bir şey yapmadığını ve kendisini Samsun’a davet eden kişiye güvenerek geldiğini söylemektedir.
24.Daha sonra programda, Koçyiğit ve İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi arasındaki bir konuşma gösterilmektedir. Öğretim üyesi Müslümanların tek tanrılı dinlerin kutsal kitaplarının ilahi özelliğine inanmaları gerektiğini açıklamakta ve İslamiyetin hoşgörü dini olduğunu hatırlatmaktadır. Bununla birlikte programdagösterilen faaliyetlerin gizli yapılmasının kendisini şaşırttığını belirtmektedir.
25.Yayının sonuna doğru başvuranın el çantasıyla yürüdüğü görüntüler gösterilmektedir. Dış ses bu görüntüleri “din tüccarı Dion karakola ifade vermeye giderken” diye açıklamaktadır.
B. Ceza Davası
26.Başvuran odada baskına uğradığı sırada programın sunucusunun yanında polislerin de olduğunu ve tartışma bittikten sonra bu polislerin kendisini gözaltına aldığını ileri sürmüştür.
27.Başvuran, ifade verdikten sonra serbest bırakılmıştır.
28.Samsun Cumhuriyet Başsavcılığı 25 Haziran 1997 tarihinde, başvuran hakkında Allah’a ve İslam dinine karşı hakaretten kamu davası açmıştır.
29.Samsun Asliye Ceza Mahkemesi 28 Nisan 1998 tarihinde, herhangi bir suç işlendiğine dair delil sunulmadığını göz önünde bulundurarak başvuranın suçsuz olduğuna karar vermiştir.
C. Hukuk Davası
30.Başvuran 24 Haziran 1998 tarihinde, programın sunucusu ve programın yapımcıları hakkında maddi ve manevi tazminat davası açmıştır.
31.İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi (“AHM”) kamuoyuna aktarılmasında kamu yararı bulunduğu gerekçesiyle 18 Mart 2003 tarihli karar ile ilgilinin açtığı tazminat davasını reddetmiştir.
32.Yargıtay 4. Hukuk Dairesi 15 Haziran 2004 tarihli ilamıyla bire karşı dört oyla söz konusu kararı bozmuştur.
Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin gerekçelerinde, davanın bir taraftan ifade özgürlüğü diğer taraftan ise kişilik hakları arasındaki bir çatışmayla ilgili olduğunu tespit etmiştir. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi basın özgürlüğünün önemini hatırlattıktan sonra bu özgürlüğün sınırsız olmadığını da belirtmiştir. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, davacının yasalara aykırı herhangi bir eylemde bulunmadığını, sadece Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile güvence altına alınan ifade özgürlüğü ve inanç özgürlüğü haklarını kullandığına kanaat getirmiştir. Bu koşullarda, davacının özel yaşam hakkı, ilk olarak görüntülerin kaydedilmesi, ikinci olarak ise bu görüntülerin “din tüccarları” ve “yobazlık” ifadeleri altında yayınlanması ile iki kez ihlal edildiği kanaatindedir.
33.18 Mart 2003 tarihinde bozma sonrası yargılamada AHM, 4. Hukuk Dairesinin düşüncesine uymamış ve eski kararında ısrar etmiştir.
34.AHM’nin önceki kararında direnmesi nedeniyle dosya Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna intikal etmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 7 Aralık 2005 tarihinde, on bir oya karşı otuz beş oyla ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır.
Yüksek mahkeme hâkimleri gerekçelerinde, ihtilaflı görüntülerin başvuranın özel hayatıyla ilgili detaylar içermediğine ve bu görüntülerin kamuoyunu ilgilendiren güncel olan bir konuda yapılmış bir röportaj olduğuna karar vermiştir. Yüksek mahkeme söz konusu röportajın yayınlanmasında kamu yararı olduğuna ve haberi yapanların öz ile biçim arasındaki dengeyi koruduklarına kanaat getirmiştir.
35.Dava dosyasında bulunan unsurlara göre, bu karar başvurana 28 Şubat 2006 tarihinde tebliğ edilmiştir.
D. Başvuranın İddia Ettiği Diğer Olaylar
3. Başvuran, görüşmeyayınlandıktan sonra kiraladığı evin sahibinin güvenlik nedenleriyle kendisini evden çıkardığını iddia etmektedir.
37.Öte yandan başvuran Bulgaristan’a sınır dışı edildiğini ileri sürmektedir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMASI
4. Anayasanın somut davayla ilgili maddeleri aşağıdaki gibidir:
“Özel Hayatın Gizliliği
Madde 20- Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz. Adli soruşturma ve kovuşturmanın gerektirdiği istisnalar saklıdır.
(...)
Düşünceyi Açıklama ve Yayma Hürriyeti
Madde 26- Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir.
Bu hürriyetlerin kullanılması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir.
(...)
Basın Hürriyeti
Madde 28- Basın hürdür, sansür edilemez. Basımevi kurmak izin alma ve mali teminat yatırma şartına bağlanamaz.”
5.Medeni Kanun
“Madde 24
Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hâkimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir.
Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.
Madde 25
Davacı, hâkimden saldırı tehlikesinin önlenmesini, sürmekte olan saldırıya son verilmesini, sona ermiş olsa bile etkileri devam eden saldırının hukuka aykırılığının tespitini isteyebilir.
Davacı bunlarla birlikte, düzeltmenin veya kararın üçüncü kişilere bildirilmesi ya da yayımlanması isteminde de bulunabilir.
Manevî tazminat istemi, karşı tarafça kabul edilmiş olmadıkça devredilemez; miras bırakan tarafından ileri sürülmüş olmadıkça mirasçılara geçmez.”
6. Borçlar Kanunu’nun 49. maddesi uyarınca:
“Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir. Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir.”
41.Olayların meydana geldiği tarihte, Türk Ceza Kanunu kapsamında habersizce başkalarının görüntülenmesini ya da bu tür görüntülerin kişilerin iradesi dışında yayınlanmasını suç olarak düzenleyen hüküm bulunmamaktaydı.
42.2005 yılında yürürlüğe giren Yeni Türk Ceza Kanunu’nun 134. maddesinin 1. fıkrasıyla birlikte özel hayatın gizliliğinin ihlali suç olarak tanımlanmaktadır.
43.134. maddenin ikinci fıkrası ise şu şekildedir:
“Kişilerin özel hayatına ilişkin görüntü veya sesleri ifşa eden kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Fiilin basın ve yayın yoluyla işlenmesi hâlinde, ceza yarı oranında artırılır.”
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 8. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
44.Başvuran, görüşmeninyayınlanması ve adli makamların tazminat talebini reddetmeleri nedeniyle, Sözleşme’nin 8. maddesinde öngörülen özel hayata saygı gösterilmesi hakkının ihlal edildiğini iddia etmektedir. Sözleşme’nin 8. maddesi şu şekildedir.
“1. Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.
2. Bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesi, ancak müdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz konusu olabilir.”
45.Hükümet bu iddialara itiraz etmektedir.
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
7. Mahkeme söz konusu şikâyetlerin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını tespit etmektedir. Öte yandan başka hiçbir kabul edilemezlik engeli bulunmadığını tespit ederek işbu şikâyetlerin kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
B. Esas Hakkında
1. Tarafların iddiaları
8. Başvuran, 24 Haziran 1997 tarihinde yayınlanan programın içeriğinden ve mahkemelerin tazminat talebini reddetmesinden şikâyet etmektedir. Başvuran, gazeteciler tarafından kendisinden habersiz bir şekilde organize edilen bir toplantı esnasında rızası olmadan görüntü kaydı yapılmasının ve bu görüntü kaydının yayınlanmasının Sözleşme’nin 8. maddesini ihlal ettiği kanaatindedir.
48. Hükümet, yetkililer tarafından herhangi bir müdahalede bulunulmadığını belirtmektedir. Hükümet, devletin pozitif yükümlülüğü olduğunu kabul etmekte ancak Türk hukuk sisteminde başvurana bu hukuk sistemi aracılığıyla şikâyetlerini incelettirebileceği bir başvuru yolu tanındığı için bu yükümlülüğe saygı gösterildiği kanaatindedir. Hükümete göre, mahkemelerin yargılama sonunda başvuranın iddialarını reddetmesi durumunun başvuru yolunu etkisiz kıldığı anlamına gelmemesi gerekir.
49.Hükümet, mahkemelerin bir taraftan başvuranın özel hayatına saygı hakkı ve diğer taraftan basın özgürlüğü arasındaki çatışmanın ortasında kaldığını belirtmektedir.
50.Hükümet yapılan yayının, basın özgürlüğünün geniş kapsamda korunduğu kamu yararıyla ilgili olduğu kanaatindedir (Bladet Tromsø ve Stensaas/Norveç [BD], No. 21980/93, § 39, AİHM 1999-III). Hükümet ayrıca, basın özgürlüğünde belli ölçüde abartı, hatta tahrik yoluna başvurmanın da mümkün olduğunun altını çizmektedir.
51.Hükümete göre “yobazlık” ve “din tüccarları” ifadeleri, doğruluğu ispat edilemez bir değer yargısıdır ve yersiz bir kişisel saldırı değildir. Hükümet bu bağlamda, bir gazetecinin kullandığı “ırkçı karışıklık çıkarma” ifadesiyle ilgili olarak Mahkeme’nin söz konusu doğrultuda karar verdiği Unabhängige Initiative Informationsvielfalt/Avusturya (No. 28525/95, AİHM 2002‑I) davasını öne sürmektedir.
52.Hükümet, açıklanan bilgilerin ve fikirlerin özünün aktarılma biçimlerinin de Sözleşme’nin 10. maddesi ile korunduğunu belirtmektedir (Thoma/Lüksemburg, No. 38432/97, § 45, AİHM 2001‑III). Gazeteciler toplantı boyunca gizli çekim yapılmasının en uygun yöntem olduğu düşündükleri için görüşmeyleilgili çekimler gizli olarak gerçekleştirilmiştir.
53.Hükümet ayrıca tanınmış kişilere karşı yapılan hoş görülebilir eleştiri sınırlarının sıradan bir şâhsa kıyasla daha geniş olduğunu belirtmektedir. Sıradan bir şâhsa göre tanınmış kişiler, her eylem ve sözlerini, bilinçli ve kaçınılmaz bir biçimde, gazetecilere olduğu kadar vatandaşların denetimine açar. Hükümet bu bağlamda Katamadze/Gürcistan ((kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 69857/01, 14 Şubat 2006) ve Krutil/Almanya ((kabul edilebilirlik hakkında karar ) No.71750/01, 20 Mart 2003) davalarını ileri sürmektedir. Hükümet somut davada başvuranın sıradan bir şahıs değil de gazeteci olduğunu ve misyonerlik faaliyetleri gerçekleştirdiğini öne sürmektedir.
54.Hükümet, Mahkeme’nin Aydın Tatlav/Türkiye (No. 50692/99, § 27, 2 Mayıs 2006) kararında, “gerek çoğunluk, gerekse azınlık dine mensup olanlar dinlerini tanıtma özgürlüğünü yerine getirmek istediklerinde mantığa uygun olarak bunu her türlü eleştiriden uzak bir şekilde yapmayı beklememeleri gerektiğini; [söz konusu kişiler], dini inançlarının başkaları tarafından dışlanmasını ve hatta başkaları tarafından inançlarına yönelik aykırı doktrinlerin yayılmasını hoşgörüyle karşılamaları ve kabul etmeleri gerektiğini belirttiğini hatırlatmaktadır.
55.Son olarak Hükümet, gazetecilerin kötü niyetli hareket ettiği ya da halkın bilgisine sunulması gerektiğini düşündükleri meselelere ilişkin bilgileri aktarmak amacı dışında başka bir amaçlarının olduğuna dair hiçbir emare olmadığını ileri sürmektedir. Hükümet, ulusal mahkemelerin başvuranın özel hayatına ilişkin kamu yararıyla ilgili halkın haber alma hakkına öncelik vererek doğru hareket ettiğini değerlendirmiştir.
56.Başvuran ise şikâyetini tekrarlamakta ve gazeteciler tarafından özel hayatına yapılan müdahalenin, yasadışı olduğunu ve kendisini saldırı riski altına soktuğunu ileri sürmektedir. Başvuran, kiraladığı evin sahibinin baskılardan korktuğu için evinden çıkmasını istediğini açıklamıştır. Başvuran, söz konusu durumdaki olaya benzer yayınların yapılmasının ardından 2006 yılından itibaren Türkiye’de Hıristiyanların mağdur edilmeleriyle ilgili, bazılarının ölümle sonuçlandığı birden çok saldırı olayını ileri sürmüştür.
57.Başvuran görüşmeninyayınlanmasıyla birlikte Türk ve yabancı meslektaşları ile arasının olumsuz yönde etkilendiğini iddia etmektedir.
58.Başvurana göre, ihtilaflı programdürüstçe ve iyi niyetle yapılmış olsaydı, Hükümetin basın özgürlüğü hakkındaki açıklamaları yerinde olabilirdi. Oysa başvuran, gazetecilerin kendisine tuzak kurduğunu düşündüğü için somut olayın basın özgürlüğüyle ilgili olmadığını düşünmektedir.
2. Mahkemenin Değerlendirmesi
a) Genel İlkeler
59.Mahkeme, başvuranın Devlet’in eyleminden değil de Devletin üçüncü şahısların işlediği ihlallere karşı özel yaşamını yeteri kadar korumadığından şikâyet ettiğini kaydetmektedir.
60.Sözleşme’nin 8. maddesi esasen, kamu makamlarının keyfi müdahalelerine karşı bireyi korumayı amaçlasa da, söz konusu madde sadece Devletin bu tür müdahalelerde bulunmasından kaçınmasını sağlamayı amaçlamamakta, bununla birlikte maddenin bahsedilen temel negatif yükümlülükleri Devletin özel hayata ve aile hayatına etkin bir saygının sağlanması amacıyla birtakım pozitif yükümlülükleri de ihtiva eder. Bu yükümlülükler, kişilerin birbirleri ile olan ilişkilerini de kapsayacak şekilde, özel hayata saygı gösterilmesine yönelik bir takım tedbirler alınmasını gerektirebilir (Fernández Martínez/İspanya [BD], No. 56030/07, § 114, AİHM 2014 (Özetler)).
61.Devletin 8. madde bakımından pozitif ve negatif yükümlülükleri arasındaki sınır kesin bir tanıma imkan vermemektedir. Bununla birlikte uygulanabilir ilkeler benzerdir. Özellikle, her iki olayda, bireyin ve toplumun yarışan menfaatleri arasında kurulması gereken adil dengenin sağlanması gerekir. Adil bir denge kurulmasına dikkat edilmesi gerekmekle birlikte Devletin her iki olayda da belli bir takdir hakkı bulunmaktadır (ibidem).
62.“Özel hayat” kavramı, kişinin fiziksel ve ruhsal bütünlüğünü kapsayan eksiksiz bir tanımı yapılamayacak kadar geniştir ve nitekim görüntü hakkıyla ilgili unsurları veya isim gibi bireyin fiziksel ve sosyal kimliğine dair birçok unsuru kapsayan bir kavramdır. Bu kavram bir bireyin yasal olarak rızası olmadan yayınlanmamasını bekleyebileceği kişisel bilgileri içermektedir. Dolayısıyla bir resmin yayınlanması bir kişinin özel hayatı ile ilintilidir. Görüntü kaydı için de aynı şey geçerlidir (De La Flor Cabrerac. İspanya, No. 10764/09, § 30, 27 Mayıs 2014).
63.Özel hayatın gizliliğinin korunması ile Sözleşme’nin 10. maddesiyle güvence altına alınan ifade özgürlüğü arasında denge kurulmasının gerektiği mevcut olaydaki gibi davalarda, ilke olarak başvuru sonucu, başvurunun Mahkeme önüne programakonu olan kişi tarafından Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında ya da ihtilaflı makaleyi yayımlamış olan yayıncı tarafından Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamında getirilmiş olmasına göre değişmemektedir. (Hachette Filipacchi Associés (ICI PARIS)/Fransa, No. 12268/03, § 41, 23 Temmuz 2009,Timciuc/Romanya (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 28999/03, § 144, 12 Ekim 2010, Mosley/Birleşik Krallık, No. 48009/08, § 111, 10 Mayıs 2011 ve Axel Springer AG/Almanya (No.2), No. 48311/10, § 56, 10 Temmuz 2014). Gerçekte bu hakların her ikisi de ilk bakışta (a priori) eşit bir saygıyı hak etmektedirler. Bu nedenle takdir payı ilke olarak her iki durumda da eşit olması gerekir. Ulusal otoriteler bu iki hak arasında Mahkeme içtihadında ortaya konulan kriterlere uygun bir şekilde bir denge kurmuşlar ise, Mahkeme’nin, kendi görüşünü yerel mahkemenin görüşüyle değiştirmesi için ciddi nedenlerin olması gerekir. (Axel Springer AG/Almanya [BD], No.39954/08, § 87, 7 Şubat 2012 ve Von Hannover/Almanya (No. 2) [BD], No. 40660/08 ve 60641/08, § 107, AİHM 2012).
64.Sonuç olarak Mahkeme, ifade özgürlüğüne ilişkin içtihadını hatırlatmakta fayda olacağı kanaatindedir.
65. İfade özgürlüğü, demokratik bir toplumun temel özelliklerinden biridir ve demokrasinin gelişimi ve her bireyin tatmin olması için gerekli temel şartlardan birini oluşturur. 10. maddenin 2. paragrafıyla ilgili olarak ifade özgürlüğü, sadece zararsız olarak nitelendirilen “bilgi” ya da “fikirlere” değil, aynı zamanda zararlı, rahatsız edici durumlara da uygulanır. Bütün bunlar çoğulculuk, hoşgörü ve açık görüşlü olmanın gereğidir ve bu üç unsur demokratik bir toplumun vazgeçilmez unsurlarıdır. 10. maddede ileri sürüldüğü gibi, ifade özgürlüğü dikkatli bir şekilde belirlenmesi gereken bir takım istisnalara tabidir ve herhangi bir kısıtlama ihtiyacı, ikna edici açıklamalarla birlikte belirlenmelidir. (bk. diğer kararlar arasında, Lindon, Otchakovsky-Laurens ve July/Fransa [BD], No. 21279/02 ve 36448/02, §45, AİHM 2007‑IV, Editions Plon/Fransa, No. 58148/00, § 42, AİHM 2004‑IV veyahut da, Handyside/Birleşik Krallık, 7 Aralık 1976, §49 Seri A No. 24).
66.Öte yandan Mahkeme birçok kez demokratik bir toplumda basının oynadığı temel rolün altını çizmiştir. Her ne kadar, özellikle de başkalarının şöhret ve haklarının korunmasıyla ilgili olarak, bazı sınırları aşmaması gerekse de basının, görev ve sorumluluklarının bilincinde olarak kamu yararını ilgilendiren her konuyu iletme görevi vardır. Onun böyle konularda bilgi ve fikir yaymadan ibaret olan görevine kamunun bu fikir ve bilgileri alma hakkı eklenir. Bu böyle olmasaydı basın vazgeçilmez « bekçi köpeği » rolünü oynayamazdı (Bladet Tromsø ve Stensaas, anılan, §§ 59 ve 62 ve Pedersen ve Baadsgaard/Danimarka [BD], No. 49017/99, §71, AİHM 2004‑XI).
67. Sözleşmenin 10. maddesinin 2. fıkrası, siyasi söylem alanında ya da kamu yararını ilgilendiren konularda ifade özgürlüğüne kısıtlama getirilmesine imkan vermemektedir. (Morice/Fransa [BD], No. 29369/10, § 125, 23 Nisan 2015).
67.
68.Basın özgürlüğü, belli bir oranda abartmayı hatta kışkırtmaya başvurmayı da içerir. (Stoll/İsviçre [BD], No. 69698/01, § 148, AİHM 2007‑V). Basının yerine geçip belli bir durumda kullanılacak haber yapma şeklinin ne olacağını belirlemek ne Mahkeme’ye ne de ulusal yargı mercilerine düşer (Jersild/Danimarka, 23 Eylül 1994, § 31, Seri A No. 298 ve Eerikäinen ve diğerleri/Finlandiya, No. 3514/02, § 65, 10 Şubat 2009).
69.Mahkeme, yukarıda anılan Axel Springer ve Von Hannover Büyük Daire kararlarında ifade özgürlüğü ve özel hayatın gizliliği hakkı arasında gözetilmesi gereken ilgili kriterleri sıralamıştır: Bu kriterlerin içeriği, özellikle kamu yararı tartışmasına katkı sağlanması, hedef kişinin ünlülük derecesi, programınkonusu, yayın şekli ve etkileri ve de dayatılan suçun ağırlığı ile ilgilidir.
70.Mahkeme son olarak, bir görüşmeninveya fotoğrafın yayımlanma şekli ve hedef alınan kişinin orada tanıtılma biçiminin de dikkate alındığını hatırlatmaktadır. (bk. Haldimann ve diğerleri/İsviçre, No. 21830/09, §§ 63 ve 65, AİHM 2015 ve bu kararda yer alan atıflar).
b) Bu İlkelerin Mevcut Olaya Uygulanması
71.Mahkeme, davalı Devletin pozitif yükümlülükleri konusunun, başvurana göre, gazetecilerin özel hayatına müdahalede bulunulmasına rağmen koruma sağlamamış olan ulusal mahkemelerin kararlarından ortaya çıktığını tespit etmiştir. Dolayısıyla Mahkeme, ilgili gazetecilerin Sözleşme’nin 8. maddesinden ileri gelen hakkı ile Sözleşmenin 10. maddesi kapsamındaki ifade özgürlüğü hakkı arasında ulusal mahkemeler tarafından uygulanan dengeyi göz önünde bulundurarak ilgilinin yeteri ölçüde korunup korunmadığına karar vermelidir (Von Hannover, yukarıda anılan, § 58).
72. Mahkeme programın, şüphesiz, basın özgürlüğünden geniş kapsamda yararlanılan kamu yararının bir konusu olan proselitizmle ilgili olduğunu tespit etmektedir.
72.
73.Mahkeme, röportajın eleştirici bir yapıya sahip olduğunu ve bu röportajda kullanılan “din tüccarı” gibi ifadelerin başvuranı nitelemek için kullanıldığını tespit etmiştir. Mahkeme, pek iltifat olmayan “yobazlık” sözcüğüyle ilgili olarak ise, bu sözcüğün, başvuranla bağlantılı olarak kullanılmadığını, bazı tarikatların uygulamalarını nitelemek için kullanıldığını kaydetmektedir.
74.Mahkeme “din tüccarı” ifadesinin kullanılmasını bir değer yargısıyla ilgili olduğu kanaatindedir. Oysa bu gibi yargıların ispatlanması mümkün değildir. Öte yandan Mahkeme basın özgürlüğünde belli ölçüde abartı, hatta tahrik yoluna başvurmanın mümkün olduğunu hatırlatmaktadır.
75.Mahkeme, ihtilaflı programınbaşvurana karşı yersiz bir kişisel saldırı içermediği kanaatindedir. (bk. Oberschlick/Avusturya (No. 2), 1 Temmuz 1997, §§ 9 ve 30, Karar ve Hükümler Derlemesi 1997‑IV aptal sözcüğünün kullanımı nedeniyle ve a contrario, Pakdemirli/Türkiye, No. 35839/97, § 46, 22 Şubat 2005). Mahkeme öte yandan hem herhangi bir dini gruba yönelik nefret veya şiddete yol açmadığı hem de herhangi bir dini grubun inanç ve kanaatlerini karalamadığı için programınnefret söylemiyle ilgili olmadığını düşünmektedir (Pavel Ivanov/Rusya kararı ile kıyaslayınız (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 35222/04, 20 Şubat 2007).
76.Programınyapılması için kullanılan yöntemle ilgili olarak Mahkeme, gizli kamera örneğindeki gibi, özel hayatın gizliliğine bu denli zarar verici ve bu denli müdahalede bulunucu bir tekniğin kullanılmasının ilke olarak kısıtlanması gerektiği kanaatindedir. Bununla birlikte Mahkeme, bazı türdeki programlarınhazırlanması için gizli soruşturma yöntemlerinin önemini de inkâr etmemektedir. Nitekim bazı durumlarda, örneğin haberin başka bir yöntemle elde edilmesi mümkün olmadığında gazetecilerin gizli kamera kullanması gerekli görülebilir (görüntülenen kişinin rızası olmadan yasal bir tartışmayı delil olarak göstermek amacıyla görüntü kaydı yapılmasıyla ilgili De La Flor Cabrera yukarıda anılan § 40 davasıyla kıyaslayınız). Bununla birlikte bu araç, deontolojik kurallara uyularak ve ihtiyatlı davranılarak son çare olarak kullanılması gerekir.
77.Söz konusu haklar arasında denge kurulmasıyla ilgili olarak Mahkeme yukarıda yer alan 69. paragraftaki kriterleri özellikle kamu yararı tartışmasıyla ilgili katkı sağlaması, hedef kişinin ünlülük derecesi, görüşmeninkonusu, yayın şekli ve etkileri ile ilgili kriterleri tekrar ileri sürmektedir.
78.Bu bağlamda Mahkeme ilk olarak, başvuran gazeteye ilan vermeseydi halkın kendisini tanımamış olacağını tespit etmektedir. Başvuran, iletişime geçtiği kişi ve arkadaşları ile konuştuğu için halk tarafından eleştirilme tehlikesiyle karşı karşıya kalacağını tahmin edemezdi. Başvuran Hıristiyanlığı merak eden sıradan bireylerle, tamamen meşru bir işi olduğunu düşünmekteydi.
79.Bu konuda Hükümetin başvuranın kendisinin de gazeteci olduğu ve ilgiliye karşı ifade özgürlüğü sınırlarının sıradan bir kişiye göre daha geniş olduğuna dair iddiası kabuledilebilir değildir. Gerçekten de başvuran Türkiye’deki bir Avustralya gazetesinin muhabiri olsa da Türk halkı tarafından tam olarak tanınmamaktadır ve muhabir sıfatıyla hareket etmemiştir.
80.Başvuranın görüntüsünün yayınlanmasının kamu yararınitelikli tartışmaya katkısıyla ilgili olarak Mahkeme, ne ihtilaflı programdane de tarafların gözlemlerinde, gazetecilerin maskeleme gibi özel bir tedbir almadan olası hangi kamu yararı için başvuranın görüntüsünü yayınlamaya karar verdiğini açıklayacak hiçbir unsur fark etmemiştir (bk. bu bağlamda, Peck/Birleşik Krallık, No. 44647/98, § 80, AİHM 2003‑I).
Özellikle başvuranın tanınmamış birisi olması göz önünde bulundurulduğunda, söz konusu yayın olduğu gibi yayınlanmış veya yerinde kullanılmış olsaydı bu yayının bir haber değeri taşıyacağı konusunda hiçbir şüphe yoktur.
(bk. mutatis mutandis, Gourguénidzé/Gürcistan, No. 71678/01, §§ 59 ve 60, 17 Ekim 2006).
81.Bu koşullarda, hiçbir tedbir almadan başvuranın görüntüsünün yayınlanmasının, bu görüntünün proselitizm meselesine yönelik yaranının boyutu ne olursa olsun, kamuoyunu ilgilendiren genel yarara ilişkin tartışmaya herhangi bir katkı sağladığı düşünülemez.
82.Mahkeme bu bağlamda, sigorta komisyoncusu ve bir gazeteci arasındaki sözde görüşmenin gizli kamera ile yapılan görüntü kaydının yayınlanması nedeniyle gazetecilere verilen cezayla ilgili olan yukarıda anılan Haldimann davasında, başvuranların ifade özgürlüğü haklarının ihlal edildiği sonucuna varmıştır. Mahkeme, başvuranların, komisyoncunun yüzünü mozaiklemeleri ve sesini değiştirmiş olmaları koşullarının kararında etkili olduğunu kaydetmiştir (Söz konusu kararın 65. paragrafına bk.).
83.Üstelik Mahkeme, ulusal mahkemelerin hiçbirisinin başvuranın görüntüsünün buzlanmadan yayınlanmasının genel yarar tartışmasına katkı sağlayıp sağlamadığına ilişkin son hususu değerlendirmiş gözükmediğini kaydetmektedir.
84.Önceki değerlendirmelerinin tamamını göz önünde bulundurarak ve Devlet’in bu konuda belli bir takdir payına sahip olduğunu kabul etmesine rağmen Mahkeme, başvuranın görüntüsünün buzlanmadan veya perdelenmeden yayınlanmasına ilişkin olarak Türk mahkemelerinin çatışan menfaatler arasındaki adil dengeyi kuramadığı kanaatindedir. Ulusal mahkemelerin davayı ele alma biçimleri, başvuranın görüntü hakkına, dolayısıyla da özel hayatına ilişkin yeterli ve etkili bir koruma sağlamamıştır.
85.Bu itibarla Sözleşme’nin 8. maddesi ihlal edilmiştir.
II. SÖZLEŞME’NİN 9. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
86.Başvuran Sözleşme’nin 9. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir.
87.Hükümet bu iddiaları reddetmektedir. Hükümet, başvuranın ulusal mahkemeler önünde bu şikâyeti hiç öne sürmediğini belirterek iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmektedir.
88.Mahkeme, Hükümet’in argümanını kabul etmekte ve şikâyeti Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. ve 4. fıkraları uyarınca iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna karar vermektedir.
II. SÖZLEŞME’NİN 6. VE 10. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
89.Başvuran görüşmeninyayınlanması nedeniyle Sözleşme’nin 10. maddesi anlamında ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiğinden şikâyet etmektedir. Başvuran aynı zamanda davasında verilen yargı kararlarının hakkaniyete uygun olmadığından şikâyet etmektedir. Başvuran bu bağlamda Sözleşme’nin 6. maddesini ileri sürmektedir.
90. Hükümet bu şikâyetleri kabul etmemektedir.
91.Mahkeme elindeki unsurları göz önünde bulundurarak ve dile getirilen iddialar üzerinde sahip olduğu yetki ölçüsünde, Sözleşme hükümlerine yönelik herhangi bir ihlal göremediğini kaydetmektedir.
92.Dolayısıyla bu şikâyetlerin kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
IV.SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
93. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir.
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
94.Başvuran maruz kaldığı maddi tazminat bağlamında 43.200 Amerikan doları (USD) talep etmektedir. Başvuran bu tutarı ayrıntılı olarak şu şekilde hesaplamıştır.
-Röportajın yayınlanmasının ardından eşi ve çocuklarının otelde konaklama masrafları için 250 USD;
-Evinin bir aylık kirasına tekabül eden ücreti önceden ödediği için boşu boşuna kaybettiği 200 USD;
-Yeni bir daire kiralamak için ödenen 1.500 USD’lık depozito:
-Avukatlık masrafları için 2.000 USD;
-Sınır dışı edildikten sonra Bulgaristan’a yerleşmesi nedeniyle 400 USD;
-Yeniden Avustralya’ya yerleşmesi nedeniyle 4.300 USD;
-Bulgaristan’da kaldığı süre boyunca uğradığı kazanç kaybı nedeniyle 12.000 USD;
-2000 yılındaki kazanç kaybı nedeniyle 22.000 USD.
95.Başvuran öte yandan manevi tazminat olarak 100.000 avro (EUR) talep etmekte ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önündeki yargı masrafları için 5.000 EUR talep etmektedir.
96.Hükümet bu iddiaların hepsine itiraz etmektedir. Hükümet ihlal ile ileri sürülen maddi tazminat arasında hiçbir nedensellik bağı olmadığını düşünmektedir. Manevi tazminatla ilgili olarak Hükümet, ihlal tespitinin yeterli tazmin teşkil ettiği kanısındadır. Hükümet masraf ve harcamalarla ilgili olarak, talebin desteklenmediği için Mahkeme’yi reddetmeye davet etmektedir.
97.Mahkeme tespit edilen ihlal ile manevi tazminat arasında herhangi bir nedensellik bağı görmemekte ve bu talebi reddetmektedir. Buna karşın Mahkeme, manevi tazminat bağlamında başvurana 7.500 EUR ödenmesi gerektiği kanısındadır.
98.Masraf ve giderlerle ilgili olarak Mahkeme Sözleşme’nin 41. maddesi bağlamında, bir başvurana, masraf ve giderlerin doğruluğunu, gerekliliğini ve ödenen miktarların makul olduğunu ispatlamak kaydıyla bu masraflar iade edilebilmektedir. (bk. diğer kararlar arasında, Nikolova/Bulgaristan [BD], No. 31195/96, § 79, AİHM 1999-II). Bununla birlikte Mahkeme, İçtüzüğün 60. maddesinin 2. fıkrasının, Sözleşme’nin 41. maddesi bağlamında sunulan her türlü iddianın rakamla, ayrı ayrı olarak ve gerekli kanıtlayıcı belgelerle birlikte belirtilmesi gerektiğini öngördüğünü hatırlatmaktadır. Aksi takdirde, Mahkeme talebi tamamen ya da kısmen reddedebilmektedir (Zubani/İtalya (adil tazmin) [BD], No. 14025/88, § 23, 16 Haziran 1999).
99.Somut davada Mahkeme başvuranın talebinin kanıtlayıcı belgelerle desteklenmediğini kaydetmekte ve bu nedenle bu talebi reddetmektedir.
100.Mahkeme, gecikme faizinin Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi faiz oranına üç puanlık bir artış eklenerek belirlenmesini uygun görmektedir.
BU GEREKÇELERLE MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Sözleşme’nin 8. maddesi bağlamındaki şikâyeti kabul edilebilir ve geri kalan kısmının ise kabul edilemez olduğuna;
2. Sözleşme’nin 8. maddesinin ihlal edildiğine;
3.a)Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrası gereğince, davalı Devlet’in kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, başvurana her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, manevi tazminat için 7.500 EUR (yedibinbeşyüz avro) ödemesi gerektiğine;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar, bu miktara Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
4.Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddedilmesine;
karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup; Sözleşme’nin 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca 13 Ekim 2015 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley NaismithP. Lemmens
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy