AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
BUL/TÜRKİYE KARARI
(Başvuru No. 48072/19)
KARAR
STRAZBURG
30 Kasım 2021
İşbu karar kesinleşmiştir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Bul/Türkiye davasında,
Başkan
Carlo Ranzoni,
Hâkimler
Valeriu Griţco,
Marko Bošnjak,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla, Komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, 1967 doğumlu olan Türk vatandaşı ve Ankara’da ikâmet eden ve ayrıca Tunceli Barosuna bağlı Avukat F. Kalsen tarafından temsil edilen Mehmet Ali Bul’un (“başvuran”) 21 Ağustos 2019 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuruyu (no. 48072/19),
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde Türkiye Temsilcisi olan Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilen Türk Hükümeti’ne (“Hükümet”) bildirilmesine,
Davalı Hükümet tarafından sunulan görüşleri, başvuran tarafından cevaben sunulan görüşleri ve Bölüm Başkanı’nın müdahil üçüncü taraf olarak katılmasına izin verdiği İfade Özgürlüğü Derneği’nden alınan görüşleri dikkate alarak,
Hükümetin, başvurunun bir komite tarafından incelenmesine karşı itirazının, Mahkeme tarafından reddedilmesi kararını dikkate alarak,
9 Kasım 2021 tarihinde gerçekleştirilen müzakerelerin ardından, söz konusu tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir:
DAVANIN KONUSU
1. Dava, Tunceli (Türkiye’nin güneydoğusunda bulunun bir şehir) Belediye Başkanı’nın tutuklanması ve tutukluluk halinin devamıyla ilgilidir. Dava, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrası ve 10. maddesi ile ilgilidir.
2. Tunceli Belediye Başkanı olan başvuran, 4 ve 5 Kasım 2016 tarihlerinde düzenlenen gösterilere ve basın açıklamasına katılması ve bir grup ile birlikte yasa dışı sloganlar atması nedeniyle 16 Kasım 2016 tarihinde yakalanmıştır. Ertesi gün verilen tutuklama kararında Sulh Ceza Hâkimliği, özellikle isnat edilen suçun (silahlı terör örgütüne üye olma - Türk Ceza Kanunu’nun 314. maddesi - TCK), Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 100. maddesinin 3. fıkrasında “katalog suçlar” olarak listelenen suçlar arasında yer aldığını tespit etmiş ve tutuklama nedeninin mevcut olduğunun varsayıldığını değerlendirmiştir. Sulh Ceza Hâkimliği ayrıca, verilebilecek cezanın ciddiyeti dikkate alındığında tutuklamanın orantılı bir tedbir olduğu ve adli kontrol tedbirinin yetersiz olacağı kanaatine varmıştır.
3. Başvuran, adli makamlar önünde aleyhindeki suçlamalara itiraz etmiş ve Sözleşme’nin 10 ve 11. maddelerinin koruması altında olduğunu ileri sürmüştür. Aynı şekilde başvuranın avukatları, müvekkillerinin Belediye Başkanı olduğunu, ikamet yerinin sabit olduğunu, kaçma riskinin var olmadığını ve tutukluluk yerine daha az ağır diğer tedbirlerin değerlendirilebileceğini belirtmişlerdir. Ancak Erzincan Sulh Ceza Hâkimliği, başvuran tarafından ileri sürülen hiçbir argüman hakkında karar vermeksizin, başvuranın itirazını 23 Kasım 2016 tarihinde reddetmiştir. Öte yandan, benzer gerekçelerle birçok defa başvuranın tutukluluk halinin uzatılmasına karar verilmiştir.
4. Ağır Ceza Mahkemesi, 29 Aralık 2016 tarihinde Cumhuriyet savcısı tarafından sunulan iddianameyi kabul etmiş ve söz konusu ceza davasının, başvuranın 2014 ile 2016 yılları arasında diğer birçok faaliyet yürütmesi nedeniyle suçlandığı 23 Haziran 2016 tarihinde açılan ceza davası (2016/190 Esas) ile birleştirilmesine karar vermiştir.
5. Ağır Ceza Mahkemesi, 18 Ocak ve 6 Mart 2017 tarihlerinde yapılan duruşmalar sonucunda, daha önce yukarıda belirtilen aynı gerekçelerle başvuranın tutukluluk halinin uzatılmasına karar vermiş ve ayrıca kaçma ve henüz dinlenmeyen tanıklar üzerinde baskı kurma risklerinin bulunduğunu not etmiştir (Bunlar, 2016/190 Esas nolu ceza davası çerçevesinde dinlenmesi gereken tanıklardır.).
6. Ağır Ceza Mahkemesi, 29 Mart 2017 tarihli kararla, Türk Ceza Kanunu’nun 314. maddesinin 2. fıkrası ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 7. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, başvuranın dokuz yıl yedi ay hapis cezasına mahkûm edilmesine karar vermiştir. Başvuran tarafından yapılan temyiz talebinin gecikme nedeni ile reddedilmesinin ardından, 26 Aralık 2019 tarihinde başvuranın mahkûmiyeti kesinleşmiştir.
7. Bu arada Anayasa Mahkemesi, 18 Şubat 2019 tarihli özet bir kararla başvuranın bireysel başvurusunu reddetmiştir.
MAHKEMENİN DEĞERLENDİRMESİ
SÖZLEŞMENİN 5. MADDESİNİN 3. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA8. Başvuran, Sözleşme’nin 5. maddesini ileri sürerek, özellikle yerel mahkemelerin, özgürlüğünden yoksun bırakılmasına ilişkin verdikleri kararlarda yeterli gerekçe göstermediklerinden şikâyet etmektedir. Bu şikâyetin, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrası kapsamında incelenmesi daha uygun olacaktır (Buzadji/Moldova Cumhuriyeti [BD], no. 23755/07, § 61, 5 Temmuz 2016).
9. Başvuranın bütün şikâyetleri, Sözleşme’nin 15. maddesi kapsamında Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne 21 Temmuz 2016 tarihinde bildirilen derogasyon dikkate alınarak incelenmelidir. Ayrıca başvuran, başvuru formunda Sözleşme’nin 5. maddesini ileri sürerek, tutuklanması ve tutukluluk halinin devamına ilişkin kararların gerekçeli olmadığından açıkça şikâyet etmektedir. Dolayısıyla, Hükümetin iddiasının aksine, başvuran Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasına ilişkin bir şikâyeti ileri sürmüştür. İç hukuk yollarının tüketilmediğine ilişkin Hükümetin itirazlarıyla ilgili olarak, bu şikâyetin, Anayasa Mahkemesi tarafından olağan başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle reddedilmediğinin altını çizmek gerekmektedir. Dolayısıyla söz konusu itirazlar, başvuranın adli makamlara özellikle Yüksek Mahkemeye iddia edilen ihlalin telafi edilmesi imkânı sunması nedeniyle, kabul edilemeyecektir. Buna göre bu şikâyet, açıkça dayanaktan yoksun olmaması ve Sözleşme’nin 35. maddesinde belirtilen diğer bir neden ile kabul edilemez olmaması nedeniyle, kabul edilebilir olarak bulunmalıdır.
10. Bir tutukluluğun haklılığı ile ilgili Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasına ilişkin genel ilkeler, bilhassa Buzadji (yukarıda anılan karar, §§ 87-91) ve Merabishvili/Gürcistan ([BD], no. 72508/13, §§ 222-225, 28 Kasım 2017) kararlarında belirtilmektedir.
11. Sözleşme’nin gerektirdiği gibi, Türkiye’de iç hukuk (CMK’nın 101. maddesi), yetkili adli makamların bir şüpheliyi tutuklama ve tutukluluk halinin devamının gerekliliğini incelerken “ilgili ve yeterli” gerekçeler sunmasını gerektirmektedir. Ancak Sulh Ceza Hâkimliği, başvuranın tutuklanması kararını, esas olarak başvurana isnat edilen suçun “katalog suçlardan” biri olmasına dayandırmıştır.
12. Nitekim başvuranın tutuklanmasına ilişkin kararlar, ihtilaf konusu tedbiri haklı gösterebilecek tatmin edici ve bireyselleştirilmiş gerekçeler sunmamaktadır. İlk olarak, “katalog” bir suç söz konusu olsa bile, adli makamların öncelikle özgürlükten yoksun bırakmadan daha hafif tedbirlerin uygulanmasını değerlendirme yükümlülüğü bulunmaktadır (bk. mutatis mutandis (bu davaya uygulanabildiği ölçüde), Lütfiye Zengin ve diğerleri/Türkiye, no. 36443/06, § 88, 14 Nisan 2015). Ayrıca, bir suçun ciddiyeti ile ilgili olarak, davanın koşullarının ve özellikle ilgili kişinin geçmişinin ve kişiliğinin, tehlikeyi makul ve tedbiri uygun kılması gerekmektedir (Maksim Savov/Bulgaristan, no. 28143/10, § 47, 13 Ekim 2020). Aynı durum, daha sonra ileri sürülen kaçma riski için de geçerlidir (Becciev/Moldova, no. 9190/03, § 58, 4 Ekim 2005). Ağır Ceza Mahkemesi önündeki davada ortaya çıkan delilleri değiştirme riskiyle ilgili olarak, bu riskin 23 Haziran 2016 tarihinde açılan ceza yargılaması çerçevesinde öne sürüldüğü dosyadan anlaşılmaktadır. Ancak, bu davaya ilişkin ilk yargılama sırasında, hiçbir tutukluluk tedbirine karar verilmediği not edilmelidir. Dolayısıyla, yargılamanın daha sonraki aşamalarında bu riskin ileri sürülmesi ikna edici değildir. Son olarak, tutukluluğa alternatif tedbirlerin uygulanması hakkında derinlemesine ve bireysel bir inceleme yapılmamıştır (yukarıda belirtilen Lütfiye Zengin ve diğerleri, § 88).
13. Dolayısıyla somut olayda, başvuranın tutuklanması ve tutukluluk halinin devamına ilişkin yeterli gerekçelerin bulunmaması nedeniyle, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrası ihlal edilmiştir. Ayrıca, ihtilaf konusu tedbirin olağanüstü halin özel koşullarının gerektirdiği katı tedbire uymuş sayılabileceği de tespit edilememiştir.
SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA14. Başvuran, Sözleşme’nin 10. maddesi çerçevesinde, yaptığı basın açıklamaları nedeniyle aleyhindeki ceza yargılaması kapsamında tutuklanmasının ve tutukluluğun devamının, ifade özgürlüğünü ihlal ettiğini iddia etmektedir.
15. Yerel yargılamanın henüz tamamlanmadığı ve başvuranın mahkûmiyetinin mevcut davanın konusu olmadığını dikkate alarak Hükümet, başvuranın iç hukuk yollarını tüketmediğini ve mağdur olduğunu iddia edemeyeceğini ileri sürmektedir. Bu itirazlar, söz konusu şikâyetin esasının incelenmesini gerektiren hususlar ortaya çıkardığı için bu itirazların esas incelemesi ile birleştirilmesi uygundur (bk. mutatis mutandis (bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Atilla Taş/Türkiye, no. 72/17, § 168, 19 Ocak 2021). Bu şikâyet, açıkça dayanaktan yoksun olmaması ve Sözleşme’nin 35. maddesinde belirtilen diğer bir neden ile kabul edilemez olmaması nedeniyle, kabul edilebilir olarak bulunmalıdır.
16. Ceza yargılaması çerçevesinde başvuran, diğerlerinin yanı sıra basın açıklamasına katılması nedeniyle, yakalama tarihi olan 16 Kasım 2016 tarihinden ilk derece mahkemesindeki mahkûmiyet tarihi olan 29 Mart 2017 tarihine kadar özgürlüğünden yoksun bırakılmıştır. Söz konusu özgürlükten yoksun bırakılma, gerçek ve etkin bir kısıtlama oluşturmakta ve dolayısıyla Sözleşme’nin 10. maddesiyle güvence altına alınan ifade özgürlüğü hakkının başvuran tarafından kullanılmasına yönelik bir “müdahale” anlamına gelmektedir (Selahattin Demirtaş/Türkiye (no. 2) [BD], no. 14305/17, § 247, 22 Aralık 2020). Aynı nedenlerle, iç hukuk yollarının tüketilmediğine (Nedim Şener/Türkiye, no. 38270/11, § 96, 8 Temmuz 2014) ve mağdur sıfatının bulunmadığına (yukarıda belirtilen Selahattin Demirtaş (no. 2), § 247) ilişkin itirazlar kabul edilemezdir.
17. Şikâyetin esasıyla ilgili olarak, somut olayda söz konusu tedbirin erişilebilir yasal bir dayanağının yani Türk Ceza Kanunu’nun ve CMK’nın ilgili hükümlerinin bulunduğuna karşı hiçbir şekilde itiraz bulunmamaktadır. TCK’nın 314. maddesinin 2. fıkrasının öngörülebilirliğiyle ilgili olarak, bu konunun, müdahalenin gerekliliğinin incelenmesiyle yakından bağlantılı olması nedeniyle, burada bu konu hakkında karar verilmesine gerek bulunmamaktadır (bk. aynı anlamda, yukarıda belirtilen Nedim Şener). Ayrıca bu müdahalenin, Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası bakımından meşru bir amaç izlediğine dair taraflar arasında tartışma bulunmamaktadır.
18. Müdahalenin gerekliliği ile ilgili olarak, başvuran gibi halk tarafından seçilmiş bir kişinin ifade özgürlüğüne yapılan müdahaleler, daha katı bir denetim gerektirmektedir (Lacroix/Fransa, no. 41519/12, § 40, 7 Eylül 2017). Özgürlükten yoksun bırakılmayı içeren tedbirlere ilişkin davalarda, özellikle bu tür tedbirlerin niteliği ve önemi dikkate alınmalıdır (bk. mutatis mutandis (bu davaya uygulanabildiği ölçüde), yukarıda belirtilen Nedim Şener, § 121).
19. Başvuran, esas olarak bir basın açıklamasına katılması sonucu, “yeterli” olarak sayılamayan nedenlerle yaklaşık dört ay boyunca özgürlüğünden yoksun bırakılmıştır (yukarıda 12. paragraf). Demokratik bir toplumda serbest siyasi tartışmanın temel doğası göz önüne alındığında, Hükümet, söz konusu tedbirin ciddiyetini haklı gösterebilecek herhangi bir zorlayıcı neden gösterememiştir.
20. Dolayısıyla söz konusu özgürlükten yoksun bırakılma, izlenen meşru amaçlarla orantılı değildir ve bu nedenle demokratik bir toplumda gerekli değildir (bk. aynı anlamda yukarıda belirtilen Nedim Şener, § 123). Ayrıca, ihtilaf konusu tedbirin olağanüstü halin özel koşullarının gerektirdiği katı tedbire uymuş sayılabileceği de tespit edilememiştir. Bu nedenle, Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.
SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
21. Başvuran, Belediye Başkanı olarak görevinden alınmamış olsaydı kendisinin alacağını iddia ettiği gelir kaybı için maddi tazminat olarak 13.041 avro (EUR) talep etmesine rağmen, tespit edilen ihlal ve iddia edilen maddi zarar arasında hiçbir nedensellik bağı kurulamamıştır. Manevi tazminat ile ilgili olarak, başvurana bu kapsamda 8.000 avro ödenmesi gerekmektedir. Masraf ve giderlere ilişkin taleple ilgili olarak, başvuranın çeviri giderleri, saatlik ücret çizelgesi ve seyahat masraflarına ilişkin faturalar sunması nedeniyle, başvurana bütün masraflar için toplam 5.000 avro ödenmesi makuldür.
22. Mahkeme; gecikme faizi olarak, bu miktarlara, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi faizlerine uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranın uygulanmasının uygun olduğuna karar vermiştir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
Sözleşme’nin 10. maddesine dayanan şikâyete ilişkin olarak iç hukuk yollarının tüketilmediğine ve mağdur sıfatının bulunmadığına ilişkin ilk itirazların, esas incelemesi ile birleştirilmesine ve bu itirazların reddine;Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasına ve 10. maddesine dayanan şikâyetlerin kabul edilebilir olduğuna; Başvuranın tutuklanması ve tutukluluk halinin devamına ilişkin yeterli gerekçelerin bulunmaması nedeniyle, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasının ihlal edildiğine;Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;a) Davalı Devletin, başvurana, üç ay içerisinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere aşağıdaki miktarları ödemekle yükümlü olduğuna;
Manevi tazminat olarak, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, 8.000 EUR (sekiz bin avro);Masraf ve giderler için, başvuran tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, 5.000 EUR (beş bin avro) ödenmesine;b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu miktarlara Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine karar vermiştir.İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca, 30 Kasım 2021 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Carlo Ranzoni
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan