AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
BÜLENT KAYA / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 52056/08)
KARAR
STRAZBURG
22 Ekim 2013
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Bülent Kaya / Türkiye davasında,
Başkan,
Guido Raimondi,
Yargıçlar,
Danutė Jočienė,
Dragoljub Popović,
András Sajó,
Işıl Karakaş,
Paulo Pinto de Albuquerque,
Helen Keller,
Ve Daire Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 1 Ekim 2013 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı müzakereler neticesinde anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (No. 52056/08) davanın temelinde, Türk vatandaşı olan Bülent Kaya’nın (“Başvuran”) 9 Ekim 2008 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru bulunmaktadır. Başvuran, Ankara’da görevli Avukat D. Demirel tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir. Başvuran, ifade özgürlüğü hakkının ihlal edilmesinden şikâyet etmektedir (Sözleşme’nin 10. maddesi). Aynı zamanda 7 No.lu Ek Protokolün 2. maddesinin ihlalinden de şikâyetçidir. Başvuru, 4 Ocak 2012 tarihinde, Hükümet’e tebliğ edilmiştir. Sözleşme’nin 29. maddesinin 1. fıkrası gereğince, Daire’nin, davanın kabul edilebilirliği ve esası konusunda aynı anda karar vermesi kararlaştırılmıştır.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI Başvuran 1955 doğumlu olup Ankara’da ikamet etmektedir. Başvuran, 7 Eylül 2003 tarihinde, KESK (Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu) temsilcisi olarak, DEHAP (Demokratik Halk Partisi) Van İl Teşkilatı tarafından düzenlenen bir mitinge katılmıştır. Bu miting, güvenlik güçleri tarafından videoya kaydedilmiştir. Bilirkişi, 20 Kasım 2003 tarihinde, güvenlik güçleri tarafından gerçekleştirilen video kaydına ilişkin çözümleme tutanağı düzenlemiştir. Bu belgede söz konusu mitinge katılanlar ile başvuran tarafından dile getirilen farklı söylemler göz önünde bulundurulmaktadır. Bu tutanağa göre başvuran aşağıdaki sözleri ifade etmiştir:
« Konfederasyonum KESK adına Serhat halkını emek cephesinden selamlıyorum. Saygılarımı [sunuyorum]. Emek cephesinde, inkâr edilmenin, yokmuş gibi sayılmanın ne olduğunu biliyoruz. Yoksulluk ve zulmü de biliyoruz. On beş-yirmi yıldan beri maruz kaldığınız durumları emek cephesinden gözlemliyoruz. Aynı acıları ve kaygıları hissediyoruz. Birlikte seviniyor, birlikte üzülüyoruz. (...) beş yıl önce başlayan barış ve demokrasi yürüyüşümüzün devam edeceğine ve haklarımızı elde edinceye kadar ve taleplerimize karşılık verilinceye kadar da büyüyeceğine inanıyoruz (...). Demokrasi ve barış lehine olan mücadeleniz savaş ve kanla beslenenlere karşı verilen bir cevaptır. Aynı zamanda talepleriniz, kardeşçe ve çeşitlilik içinde birlikte yaşama anlamında bir kardeşlik mesajıdır. Maalesef, her türlü bölgede, Diyarbakır’da ve bugün Van’da (...) bu talebi, bu coşkuyu görmesi gerekenler bunları görmemektedirler. Kürtlerin varlığını sürekli inkâr etmektedirler. Kürtlerin varlığını ortadan kaldırarak bu sorunu çözeceklerini düşünmektedirler. Bu çok tehlikeli olup çatışma ve savaş ateşini körüklemektedir. Tüm bunların arasında ve kan içinde kimin boğulacağını bilmiyoruz. Bu kirli savaşın çalışanlara ve yoksul halka mal olduğunu emek cephesinde hepimiz gördük. Ekonomik ve siyasi krizin ekonomik sebeplerinden birisi de bu kirli savaştır. Bu savaşın yeniden kızışmasını istemiyoruz (...). Bu sizin ifade ettiğiniz şeydir. Ak Parti Hükümeti inkâra dayalı bir siyaset yürütmektedir (...). Gazlarla, polislerle ve demokrasi eleştirileriyle (antidemokrasizm) (...) çalışanların demokratik taleplerini bastırmak istemektedir. Biz emek cephesinden bölge halkının bu mücadelesini tebrik ediyoruz, bir kez daha halka bu yolda destek olacağımızı bildiriyoruz (...)”
Bu tutanaktan, kalabalık tarafından miting boyunca özellikle “Yaşasın Başkan Apo”, “dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan”, “hiçbir şeyden pişmanlık duymuyoruz, Öcalan’ın destekçileriyiz” şeklinde sloganlar atıldığı anlaşılmaktadır. Yine tutanağa göre mitingi düzenleyen kişiler, kalabalığa kendileri tarafından dile getirilen sloganlardan başka sloganlar atılmaması yönünde birçok kez çağrıda bulunmuşlardır. Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcısı tarafından 7 Ocak 2004 tarihinde başvuranın ifadesi alınmıştır. Bu vesileyle başvuran konuşmasının içeriğinin barış ve kardeşlikle ilgili olduğunu ileri sürmüştür. Avukatı ayrıca söz konusu konuşmanın valinin izniyle barışçıl biçimde düzenlenen bir toplantı çerçevesinde yapıldığını ve düşünce özgürlüğüyle ilgili olduğunu belirtmiştir. Van Cumhuriyet Savcısı (“Cumhuriyet savcısı”), bu miting sırasında aynı zamanda söz alan başvuranı ve diğer iki kişiyi, yasadışı terör örgütü PKK/KONGRA-GEL ve yöneticisi lehine propaganda yapma suçuyla 5 Temmuz 2004 tarihinde itham etmiştir ve söz konusu kişilerin 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun (“3713 sayılı kanun”) 7. maddesinin 2. fıkrası uyarınca mahkûmiyetlerini talep etmiştir. Savcı iddianamesinde başvuranın aşağıdaki sözlerini suç saymıştır: “Onlar, Kürtlerin varlığını sürekli inkâr etmektedirler. Kürtlerin varlığını ortadan kaldırarak bu [sorunu] çözeceklerini düşünmektedirler. Bu çok tehlikeli olup çatışma ve savaş ateşini körüklemektedir. Tüm bunların arasında ve kan içinde kimin boğulacağını bilmiyoruz.”Başvuran, Van Ağır Ceza Mahkemesi’nde ( “Ağır Ceza Mahkemesi”) yargılanmıştır.Cumhuriyet savcısı 29 Eylül 2004 tarihli duruşma sırasında esasa ilişkin mütalaası çerçevesinde, her ne kadar başvuran 3713 sayılı kanunun 7. maddesinin 2. fıkrasına muhalefet suçuyla itham edilmiş olsa bile başvuranın sözlerinin daha ziyade Ceza Kanunu’nun 312. Maddesinde tabir edilen ve suç olan, halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmekle ilgili olduğunu belirtmiştir. Savcıya göre, söz konusu suç Asliye Ceza Mahkemesinin görev ve yetkisi kapsamına girmekte olup bu durumda Ağır Ceza Mahkemesinin görevsizlik kararı vermesi gerekmektedir.Van Ağır Ceza Mahkemesi, ihtilaf konusu olayların incelenmesi bakımından aynı gün görevsizlik kararı vererek, dava dosyasını Van Asliye Ceza Mahkemesine (“Asliye Ceza Mahkemesi”) göndermiştir.Başvuranın savunması 13 Ekim 2004 tarihinde dinlenmiş ve başvuran, suç işleme kastının bulunmadığını ifade etmiştir. Avukatı ayrıca müvekkilinin konuşmasında düşüncelerini dile getirdiğini ve konuşmasının suç teşkil eden herhangi bir unsur içermediğini ileri sürmüştür.Cumhuriyet savcısı, 15 Şubat 2007 tarihinde esasa ilişkin mütalaasında, başvurana atfedilen olayların 26 Haziran 2006 tarihli ve 5532 sayılı kanunla değiştirilen, 3713 sayılı kanunun 7. maddesinin 2. fıkrası anlamında propagandayla ilgili olduğu kanısına varmıştır. Savcıya göre bu tür bir suçun Ağır Ceza Mahkemesinin yetki kapsamına girmesi nedeniyle Asliye Ceza Mahkemesini görevsizlik kararı vermeye davet etmiştir. Aynı gün Asliye Ceza Mahkemesi görevsizlik kararı vererek dava dosyasını Ağır Ceza Mahkemesine göndermiştir.Ağır Ceza Mahkemesi, ihtilaf konusu olayların Asliye Ceza Mahkemesinin yetki kapsamına girdiği kanaatine vararak 12 Nisan 2007 tarihinde yeniden görevsizlik kararı vermiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, dava dosyasını Yargıtay’a göndererek Asliye Ceza Mahkemesi ile aralarındaki yetki anlaşmazlığının incelenmesini talep etmiştir.Yargıtay, 10 Ekim 2007 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesinin 12 Nisan 2007 tarihli görevsizlik kararını bozmuştur. Dava, bu mahkeme önünde devam etmiştir.17 Aralık 2007 tarihinde başvuranın savunması dinlenmiştir. Başvuran, kendisine atfedilen olayları inkâr ederek şiddeti kışkırtan nitelikte herhangi bir söz söylemediğini ileri sürmüştür.Cumhuriyet savcısı, 17 Mart 2008 tarihinde, esasa ilişkin mütalaasında, başvurana atfedilen eylemlerin olayların meydana geldiği tarihte yürürlükte olan Ceza Kanunu’nun 312. maddesi kapsamındayken yeni Ceza Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle birlikte söz konusu eylemlerin aynı kanunun 215. maddesinde tarif edilen suç kapsamında değerlendirilmesi gerektiği kanaatine varmıştır. Savcı, sonuç olarak başvuranın bu hüküm uyarınca mahkûmiyetini talep etmiştir.Aynı gün, kesin olarak karar veren Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranı suçu ve suçluyu övme suçlarıyla itham etmiş ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 215. maddesi uyarınca üç ay on gün hapis cezasına mahkûm etmiştir. Mahkeme tarafından bu ceza 2 000 TL para cezasına çevrilmiştir.
Ağır Ceza Mahkemesi, gerekçesinde, ihtilaf konusu sözlerin, söylendiği tarihte terör örgütü PKK/KONGRA-GEL lehine veya bu örgütün amaçları doğrultusunda propaganda suçu oluşturacak unsurlar içermemesi nedeniyle, bu söylemlerde şiddete veya diğer terör yöntemlerine başvurmaya teşvik edilmediği kanaatine varmıştır. Mahkeme, ihtilaf konusu fiillerin, işlendiği tarihte 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesinin 1. fıkrası kapsamına girdiği kanısına varmıştır. Mahkeme, dolayısıyla Yeni Ceza Kanunu’nu içeren 5237 sayılı Kanunun 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe girmesi nedeniyle daha hafif cezaları içeren hükümlerin yani bu kanunun 215. maddesinin uygulanması gerektiğini eklemiştir.Bu karar, 12 Mayıs 2008 tarihinde başvurana tebliğ edilmiştir.Ankara Cumhuriyet Savcısı, 27 Haziran 2008 tarihinde, başvuran hakkında para cezasını ödeme emri çıkarmıştır.Başvuran 23 Temmuz 2008 tarihinde bu para cezasını ödemiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 26 Eylül 2004 tarihli 5237 sayılı Ceza Kanunu’nun 215. maddesi uyarınca;
“İşlenmiş olan bir suçu veya işlemiş olduğu suçtan dolayı bir kişiyi alenen öven kimse, iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”
Bu maddenin içeriği, ifade özgürlüğü ve insan hakları bakımından bazı kanun değişikliklerini içeren 11 Nisan 2013 tarihli 6459 sayılı kanunla değiştirilmiştir. Bu madde bundan böyle aşağıdaki gibi ifade edilmektedir:
“İşlenmiş olan bir suçu veya işlemiş olduğu suçtan dolayı bir kişiyi alenen öven kimse (ek ifade: 6459-11.04.2013/10. madde) bu nedenle “kamu düzeni açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde”, iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDABaşvuran, Sözleşme’nin 10. maddesinde belirtildiği gibi, ifade özgürlüğünün ihlal edilmesinden şikâyetçi olmaktadır. Aynı madde uyarınca;
“1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar (...).
2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, (...) için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.Hükümet, bu iddianın aksini ispatlamaktadır.
A. Kabul edilebilirlik hakkındaBu şikâyetin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesinin de bulunmadığını tespit eden Mahkeme, şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir.
B. Esas hakkındaHükümet, başvuranın KESK görevlisi olarak DEHAP tarafından düzenlenen bir toplantıya katıldığını ve bu toplantıda konuşma yaptığını belirtmektedir. Hükümet, DEHAP Başkanı ile Tutuklu ve Hükümlü Aileleri Dernekleri Federasyonu Başkanı’nın da konuşma yaptıklarını ve bu konuşma sırasında PKK terör örgütü lideri Abdullah Öcalan’ı övdüklerini eklemektedir. Söz konusu toplantı sırasında ve özellikle de başvuran ve yukarıda belirtilen iki konuşmacı tarafından yapılan konuşmalar sırasında kalabalık, “Yaşasın Başkan Apo”, “dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan”, “gençlik Öcalan’ın koruyucusudur” ve hiçbir şeyden pişmanlık duymuyoruz, Öcalan’ın destekçileriyiz” şeklinde sloganlar atmıştır.Hükümete göre üç konuşmacı Ceza Kanunu’nun 215. maddesi uyarınca mahkûm edilmiştir. Hükümet, bu bağlamda, başvuranın mahkûmiyetinin kanunla öngörüldüğünü ve Ceza Kanunu’nun 215. maddesinin, ilgiliye davranışlarını düzenleme imkânı vermek için yeterince açık, net ve erişilebilir olduğunu ileri sürmektedir. Ayrıca bu mahkûmiyetin Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası bakımından haklı gösterilebileceğini, zira mahkûmiyetin ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün korunması veya kamu düzeninin sağlanmasıyla ilgili olduğunu iddia etmektedir.Mahkeme tarafından Ceylan / Türkiye ([BD], No. 23556/94, AİHM 1999‑IV) ve Gerger / Türkiye ([BD], No. 24919/94, 8 Temmuz 1999) kararlarında dile getirilen ilkelere atıfta bulunan Hükümet, mevcut dava çerçevesinde, Mahkeme’nin yalnızca ihtilaf konusu konuşmaların içeriği ışığında değerlendirme yapmaması gerektiği, aynı zamanda konuşmanın hangi bağlamda yapıldığını da dikkate alması gerektiği kanısındadır. Hükümet, bu bağlamda, söz konusu konuşmanın PKK terör örgütü liderine övgüde bulunan diğer iki konuşmacının huzurunda yapıldığını belirtmektedir. Hükümet, aralarında başvuranın da bulunduğu konuşmacıların önemli sayıda PKK partizanlarından oluşan bir kalabalığa seslendiklerini, bu partizanların Abdullah Öcalan ve PKK lehine tutkulu şekilde yukarıda belirtilen sloganları atarak başvuranın konuşmasıyla birlikte diğer konuşmaları da birçok kez böldüklerini ileri sürmektedir.Hükümet, bu bağlamda, PKK’nın, Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal düzenini silah zoruyla yıkma amacı taşıyan bir terör örgütü olduğunu belirtmektedir. Hükümet, PKK’nın, aralarında ABD, Birleşmiş Milletler ve NATO’nun da bulunduğu çok sayıda devlet ve örgüt tarafından terör örgütü olarak tanımlandığını ve bu örgütün, halen yer aldığı Avrupa Birliği terör örgütü listesine Mayıs 2012 tarihinde kaydedildiğini belirtmektedir. Abdullah Öcalan, diğer yandan, bu örgütün lideri ve 30.000 kişinin ölümünden sorumlu olduğu gerekçesiyle mahkûm edilmiştir. Türkiye’de, Öcalan ismi PKK terör örgütünü ve bu örgütün terör faaliyetlerini akla getirmektedir.Hükümet ardından, başvuranın, güvenlik güçlerini adam öldürmekle suçladıktan ve iftira ettikten sonra, bu güçleri, teröristlerin kanında boğmakla tehdit ettiğini ileri sürmektedir. Dolayısıyla, başvuranın konuşmasında PKK eylemlerini övdüğü açıkça görülmektedir.Diğer taraftan, Hükümet, Mahkeme’yi terörün önlenmesine ilişkin sorunları dikkate almaya davet etmektedir: Terör örgütü ve liderinin övülmesi veya bu tür bir övgüye olan desteğin açığa vurulması kalabalığın, özellikle de Abdullah Öcalan lehine sloganlar atan kişilerin coşkusunu şiddetlendirebilmekte ve ciddi ve/veya şiddetli karışıklıklara yol açabilmektedir. Üstelik Hükümete göre terör örgütü ve liderinin eylemlerini anlatan konuşmaların, ifade özgürlüğü kapsamına girdiğinin kabul edilmesi mümkün değildir. Yine Hükümetin bakış açısına göre, Ceza Kanunu’nun 215. maddesi uyarınca alınan tedbir, bu örgütün iç güvenlik ve uluslar arası düzen bakımından tehlike arz etmesi dikkate alındığında demokratik bir toplumda gerekli görülmüştür.Son olarak, Hükümet başvuranın mahkûmiyetinin, kendisine verilen para cezası miktarının önemsiz sayılması nedeniyle orantılı olduğu kanısındadır. Mahkeme, başvuranın toplantı sırasında yaptığı konuşma çerçevesinde bir suçluyu övdüğü gerekçesiyle ceza alanında mahkûm edildiğini tespit etmektedir. İhtilaf konusu mahkûmiyet, ilgilinin ifade özgürlüğü hakkını kullanmasına “müdahale edilmesi” olarak incelenmektedir. Benzer müdahale, “kanunla öngörülmediği”, Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası bakımından bir ya da birden fazla meşru amacı taşımadığı ve bu amaçlara ulaşmak için “demokratik bir toplumda gerekli” olmadığı sürece, 10. maddenin ihlaline yol açmaktadır.Bu bağlamda, Mahkeme, başvuranın mahkûmiyetinin Ceza Kanunu’nun 215. maddesine dayandırıldığını gözlemlemektedir. Dolayısıyla, söz konusu müdahalenin “kanunla öngörüldüğü” kabul edilebilmektedir. Müdahale, ayrıca Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası bakımından ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün korunması ve kamu düzeninin sağlanması yönünde meşru bir amaç taşımıştır. Bu aşamada, müdahalenin “demokratik bir toplumda gerekli” olup olmadığını incelemek gerekmektedir.Bu hususta, Mahkeme, Sözleşme’nin 10. maddesine ilişkin içtihadından doğan temel ilkelere atıfta bulunmaktadır (bk, diğerlerinin yanı sıra, Fressoz ve Roire / France [BD], No. 29183/95, § 45, AİHM 1999-I, Öztürk / Türkiye [BD], No. 22479/93, § 64, AİHM 1999-VI ve Nilsen ve Johnsen / Norveç [BD], No. 23118/93, § 43, AİHM 1999-VIII).Mahkeme, ifade özgürlüğünün demokratik bir toplumun temel taşlarından birini ve yine toplumun ilerlemesinin ve toplumun mutluluğunun öncelikli koşullarından birini oluşturduğunu hatırlatmaktadır. Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası kapsamında ifade özgürlüğü, yalnızca hoş karşılanan veya zararsız ya da önemsiz olarak kabul edilen “fikirler” veya “bilgiler” için değil, aynı zamanda inciten, şaşırtan veya endişelendiren fikir veya bilgiler için de geçerlidir: “demokratik toplumun” vazgeçilmez unsurları olan çoğulculuk, hoşgörü ve açık görüşlülük bunu gerektirmektedir.Mahkeme, aynı zamanda Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası anlamında “gerekli” sıfatının, “zorunlu sosyal ihtiyaç” anlamına geldiğini anımsatmaktadır. Genel olarak, ifade özgürlüğünün kullanılmasına müdahale edilmesinin “gerekliliği” ikna edici şekilde kanıtlanmalıdır. Şüphesiz, bu müdahaleyi haklı gösterecek nitelikte benzer bir gerekliliğin bulunup bulunmadığını değerlendirme görevi öncelikle ulusal yetkililere düşmektedir ve bu amaçla, sınırsız olmayan, ancak Mahkeme’nin hem kanun hem de kanunu uygulayan kararlar üzerindeki denetimine uygun düşen belli bir takdir payına haizdirler.Mahkeme’nin görevi, bu kontrolü yaparken ulusal mahkemeleri ikame etmek değil, bu mahkemelerce verilen kararların, dolayısıyla müdahaleyi oluşturan “sınırlama” ya da “müeyyide”nin Sözleşme’nin 10. maddesiyle korunan ifade özgürlüğüyle bağdaşıp bağdaşmadığını son olarak incelemektir. Bu nedenle, Mahkeme söz konusu müdahaleyi davanın bütünü, (Bk, diğerleri arasında, Lingens / Avusturya, 8 Temmuz 1986, § 46, seri A No. 103 ve Rizos ve Daskas / Yunanistan, No. 65545/01, § 44, 27 Mayıs 2004) başvuranlara atfedilen sözlerin içeriği ışığında ve bu beyanların hangi bağlamda söylendiğini dikkate alarak değerlendirmelidir.Mahkeme, özellikle, ihtilaf konusu tedbirin “izlenen meşru amaçlarla orantılı” olup olmadığını ve bu tedbiri haklı göstermek için ulusal mahkemeler tarafından ileri sürülen gerekçelerin “yeterli ve yerinde” olup olmadığını değerlendirmekle görevlidir. Bu nedenle, Mahkeme ulusal yetkililerin Sözleşme’nin 10. maddesinde belirtilen ilkelere uygun olarak ve aynı zamanda ilgili olay ve olgular hakkında kabul edilebilir bir değerlendirmeye dayanarak kuralları uyguladığına ikna olmalıdır (Bk., diğer birçok karar arasında, Zana / Türkiye, 25 Kasım 1997, § 51, Karar ve Hükümlerin Derlemesi, 1997-VII).Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilen gerekçeyi inceleyen Mahkeme, ihtilaf konusu sözlerin terör örgütü lehine propaganda kapsamına girmediğini gözlemlemektedir (yukarıda belirtilen 19. paragraf). Mahkeme, ayrıca başvuranın konuşmasının şiddet kullanmaya, silahlı direnişe ve isyana teşvik etmediği ve kendi bakış açısına göre dikkate alınması gereken başlıca unsur olan nefret söyleminin de söz konusu olmadığı kanısındadır (voir, a contrario, Sürek / Türkiye (No.1) [BD], No. 26682/95, § 62, AİHM 1999‑IV ve anılan Gerger / Türkiye [BD], § 50).Başvuranın konuşma yaptığı sırada Abdullah Öcalan’a destek sloganlarının atılmasıyla ilgili olarak, Mahkeme, toplantının video kaydına ilişkin çözümleme tutanağını dikkate aldığında, başvuranın bu sloganların atılmasına neden olmadığını ve kendisinin kalabalığı sloganlar atmaya teşvik etmediğini tespit etmektedir. Ayrıca Mahkeme, daha önce benzer sloganlar hakkında karar verdiğini ve bu sloganların ulusal güvenliği veya kamu düzenini etkileyici nitelikte olmadığını hatırlatmaktadır (Kılıç ve Eren/ Türkiye, No. 43807/07, §§ 29-30, 29 Kasım 2011).Sonuç olarak, Mahkeme, başvuranın mahkûmiyetini haklı göstermek amacıyla iç hukukta ileri sürülen gerekçelerin, ilgilinin ifade özgürlüğü hakkını kullanmasına müdahale edilmesini haklı göstermek için tek başına yeterli olarak kabul edilemeyeceği kanaatindedir (Bk., benzer bir yaklaşım için, anılan Kılıç ve Eren / Türkiye, §§ 29-31 ve Gül ve diğerleri / Türkiye, No. 4870/02, § 42, 8 Haziran 2010).Dolayısıyla Mahkeme, mevcut dava koşullarında söz konusu müdahalenin “demokratik bir toplumda gerekli” olmadığı kanaatine varmıştır. Bu nedenle de Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
II. 7 NO.’LU EK PROTOKOLÜN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDABaşvuran, aynı zamanda kendisi hakkında verilen kararın kesinleşmesinden ve karara karşı itiraz etme imkânının bulunmamasından şikâyet etmektedir. Bu bağlamda Sözleşme’ye Ek 7 No.lu Protokol’ün 2. maddesini ileri sürmektedir. Mahkeme, Türkiye’nin bu protokole taraf olmadığını ve sonuç olarak, bu protokol hükümlerinin uygulanamayacağını hatırlatmaktadır. Dolayısıyla bu şikâyetin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında Sözleşme hükümleriyle kişi yönünden (ratione personae) bağdaşmadığı ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 4. fıkrası uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
III. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDASözleşme’nin 41. maddesi uyarınca,
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
Tazminat
Başvuran, ödediği para cezası miktarına (2.000 TRY[1]) ve ulusal mahkemeler önünde yaptığı yargılama masraflarına (191,30 TRY) karşılık gelen maddi zarar için 2.191,30 TL (TRY) talep etmektedir. Kanıtlayıcı belge olarak, para cezasının ödendiğine ilişkin Vergiler Genel Müdürlüğü tarafından düzenlenen bir belge sunmaktadır. Aynı zamanda manevi zarar için 10.000 TRY[2] talep etmektedir. Hükümet, bu iddiaları kabul etmemektedir. Mahkeme, ödenen para cezası miktarına karşılık gelen ve maruz kalınan maddi zarar bağlamında başvurana 860 avro (EUR) ödenmesine karar vermektedir. Mahkeme, ayrıca manevi zarar bağlamında ilgiliye 4.000 avro ödenmesi gerektiği kanısındadır.
B. Masraf ve giderler
Başvuran, aynı zamanda yerel mahkemeler önünde ödenen avukatlık ücretleri için 1.000 TRY[3] ve Mahkeme önünde yapılan masraf ve harcamalar için 3.737 TRY[4] talep etmektedir. Kanıtlayıcı belge olarak, avukatlık ücret tarifesini ve tercüme masraflarına ilişkin fatura sunmaktadır. Hükümet bu iddiaları kabul etmemektedir. Mahkeme’nin içtihadına göre bir başvuran yalnızca yaptığı masraf ve harcamaların doğruluğunu, gerekliliğini ve ödenen miktarların makul olduğunu ispatladığı takdirde bu masrafların iadesini talep edebilmektedir. Somut olayda, elinde bulunan belgeleri ve içtihadını göz önünde bulunduran Mahkeme, önünde yürütülen yargılama için başvurana 500 avro ödenmesinin makul olacağı kanaatindedir.
C. Gecikme faizi
Mahkeme, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi faizlerine uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranın uygun olduğu sonucuna varmaktadır.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
Başvurunun, Sözleşme’nin 10. maddesi bağlamındaki şikâyete ilişkin kısmının kabul edilebilir olduğuna ve diğer kısımlarının kabul edilemez olduğuna;Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;a) Davalı devletin, Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrası uyarınca kararın kesinleştiği tarihten başlamak üzere üç ay içerisinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere, başvurana aşağıdaki miktarları ödemekle yükümlü olduğuna: Ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, maddi tazminat olarak 860 avro (sekiz yüz altmış avro); Ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, manevi tazminat olarak 4.000 avro (dört bin avro); Başvuran tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, masraf ve giderler için 500 avro (beş yüz avro);
b) Yukarıda anılan sürenin bitiminden itibaren ve ödeme tarihine kadar, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere bu süre boyunca uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek basit faiz oranının uygulanmasının uygun olduğuna;Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş; İçtüzüğün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkraları uyarınca 22 Ekim 2013 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley Naismith Guido Raimondi
Yazı İşleri Müdürü Başkan
[1] Yaklaşık 860 avro
[2] Yaklaşık 4.316 avro
[3] Yaklaşık 431 avro
[4] Yaklaşık 1.613 avro
Full & Egal Universal Law Academy