AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
BULUŞ VE DİĞERLERİ / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 41788/09)
KARAR
STRAZBURG
23 Haziran 2020
İşbu karar kesinleşmiştir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Buluş ve diğerleri/Türkiye davasında,
Başkan
Valeriu Griţco,
Hâkimler
Arnfinn Bårdsen,
Peeter Roosma,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı'nın katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), Daire olarak toplanarak, 26 Mayıs 2020 tarihinde gerçekleştirilen müzakerelerin ardından, söz konusu tarihte aşağıdaki kararı vermiştir.
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşları Ali Buluş, Mehmet Karaaslan ve Bayram Parlak’ın (“başvuranlar”) 21 Temmuz 2009 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvuru (No. 41788/09) bulunmaktadır.
2. Başvuranlar, Mahkeme önünde, Adana Barosuna bağlı Avukat S. Aracı Bek ve Avukat T. Bek tarafından temsil edilmişlerdir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuranların ifade özgürlüğü haklarının ihlal edildiği iddiasına ilişkin şikâyeti, 25 Ocak 2018 tarihinde Hükümet’e bildirilmiştir ve başvurunun geri kalan kısmının, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 54. maddesinin 3. fıkrası uyarınca kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.
4. Hükümet, başvurunun, Komite tarafından incelenmesine karşı çıkmaktadır. Mahkeme, Hükümetin itirazını inceledikten sonra, reddedilmesine karar vermiştir.
OLAY VE OLGULARDAVANIN KOŞULLARI
5. Başvuranlar sırasıyla 1982, 1981 ve 1977 doğumludurlar. Başvuranlar, başvurunun yapıldığı tarihte Konya’da tutuklu bulunmaktaydılar.
6. İlk iki başvuran, olay tarihinde, bir basın ajansı tarafından görevlendirilen gazetecilerdir ve üçüncü başvuran ise Mersin’de ulusal bir gazetenin temsilcisidir.
7. Adana Cumhuriyet Savcısı,10 Ekim 2007 tarihli iddianameyle, üç başvuranı PKK’ya (silahlı yasa dışı örgüt, Kürdistan İşçi Partisi) üye olma suçundan suçlamıştır. Adana Cumhuriyet Savcısı ayrıca, ikinci başvuranı bu örgüt lehine propaganda yapma suçundan suçlamıştır.
8. Adana Ağır Ceza Mahkemesi (“Ağır Ceza Mahkemesi”), 17 Mart 2008 tarihinde, başvuranları, PKK yasa dışı örgütüne bilerek ve isteyerek yardım etme suçundan suçlu bulmuştur ve Türk Ceza Kanunu’nun (“TCK”) 314. maddesinin 3. fıkrasına ve 220. maddesinin 7. fıkrasına atıfta bulunarak, aynı kanunun 314. maddesinin 2. fıkrası uyarınca altı yıl üç ay hapis cezasına mahkûm edilmelerine karar vermiştir. Ağır Ceza Mahkemesi bu bağlamda, üç başvuranın profesyonel cihazlarında, bilgisayarlarında ikinci ve üçüncü başvuranın evinde ve ayrıca üçüncü başvuranın iş yerinde - ki yetkililere göre üç başvuran tarafından kullanılmıştır - yapılan aramalarda yazılar, mesajlar, fotoğraflar, görsel ve işitsel videolar, şarkılar, filmler ve PKK’nın, liderinin ve üyelerinin propagandası yapan diğer unsurların bulunduğunu tespit etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, ayrıca aramaların PKK adına düzenlenen gösteri görüntülerinin, yetkililer tarafından yasaklanan yayınların, ikinci ve üçüncü başvuranın PKK’nın propagandası için düzenlenen imza kampanyasına katıldıklarını kanıtlayan unsurların ortaya çıkmasına imkân sağladığını eklemiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, bütün bu unsurları dikkate alarak, başvuranların PKK yanlısı medyaya bilgiler, belgeler, görüntüler ve diğer unsurlar sunduklarını ve ilgililerin bu eylemlerinin böylelikle PKK’ya yardım suçunu oluşturduğunu değerlendirmiştir.
Ağır Ceza Mahkemesi, öte yandan, ikinci başvuranı bir terör örgütü lehine propaganda yapmaktan suçlu bulmuş ve ilgiliyi 3713 sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrası uyarınca on ay hapis cezasına mahkûm etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, 18 Nisan 2007 tarihinde, başvuranın diğer göstericiler gibi yüzünü gizlediği ve “Kürt halkı uyuma önderliğe sahip çık!”, “yaşasın Başkan Apo!”,Öcalan’sız dünyayı Başınıza yıkarız”, “dişe diş, kana kan, seninleyiz Öcalan!”, “vur gerilla vur Kürdistan”, “Apocular her yerde” şeklinde sloganlar attığını, Mersin’de bir gösteri düzenlediğini ve ilgilinin yakalanması sırasında polisin çantasında gösteriyi kayıt altına alan bir kamerayı bulduğunu kaydetmiştir.
9. Yargıtay, 25 Mart 2009 tarihinde, başvuranlar tarafından yapılan temyiz başvurusunu reddetmiş ve Ağır Ceza Mahkemesinin kararını onamıştır.
10. İkinci başvuranın talebi üzerine, 5 Ekim 2012 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesi 6352 sayılı Kanun bakımından (aşağıda 17. paragraf), ilgiliye verilen cezaları yeniden incelemiş ve ilgilinin söz konusu kanundan yararlanamayacağı kanaatine vararak, bu cezalara devam ettirilmesine karar vermiştir.
11. Ağır Ceza Mahkemesinin diğer bir dairesi, 7 Aralık 2012 tarihinde, 5 Ekim 2012 tarihli karar hakkında ikinci başvuran tarafından yapılan itirazı reddetmiştir.İLGİLİ İÇ HUKUKTürk Ceza Kanunu
12. CMK’nın (1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren, 26 Eylül 2004 tarihli ve 5237 sayılı Kanun) “Eşya veya Kazancın Muhafaza Altına Alınması ve Bunlara El Konulması” başlıklı 220. maddesi aşağıdaki gibidir:
“7. Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dâhil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişi, örgüt üyesi olarak cezalandırılır (...)
(...) "
13. TCK’nın “Silahlı örgüt” başlıklı 314. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“1. Bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları işlemek amacıyla, silahlı örgüt kuran veya yöneten kişi, on yıldan on beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
2. Birinci fıkrada tanımlanan örgüte üye olanlara, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.”
3. Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuna ilişkin diğer hükümler, bu suç açısından aynen uygulanır.” "A. 3713 Sayılı Kanun’un 7. Maddesinin 2. Fıkrası
14. 12 Nisan 1991 tarihinde yürürlüğe giren 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 7. maddesinin 2. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“[Yukarıdaki fıkrada] belirtilen örgütlere yardım edenler ve örgütle ilgili propaganda yapanlar hakkında (...) bir yıldan beş yıla kadar hapis ve elli milyon liradan yüz milyon liraya kadar ağır para cezasına hükmolunur. "
15. 3713 sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrası, 18 Temmuz 2006 tarihinde yürürlüğe giren 5532 sayılı Kanun ile değiştirilmesinin ardından, aşağıdaki şekildedir:
“ Terör örgütünün propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır (...) "
16. 30 Nisan 2013 tarihinde yürürlüğe giren 6459 sayılı Kanun tarafından yapılan değişiklikten itibaren, söz konusu hüküm aşağıdaki şekildedir:
“Terör örgütünün; cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. "6352 Sayılı Kanun
17. “Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında” 6352 sayılı Kanun (“6352 sayılı Kanun”), 5 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Söz konusu Kanun’un geçici 1. maddesinin 1. fıkrasının c) bendinde ve 3. fıkrasında, kesinleşen her türlü cezanın, basın, yayın veya diğer düşünce ve fikir iletme yollarıyla, 31 Aralık 2011 tarihinden önce işlenen bir suç nedeniyle verilmesi koşuluyla, para cezasına ya da beş yılın altında bir hapis cezasına karşılık gelmesi durumunda, bu cezanın infazının üç yıllık bir dönem boyunca ertelenmesi öngörülmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRMESÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
18. Başvuranlar, hapis cezasına mahkûm edilmiş olmaları sebebiyle, Sözleşme’nin 10. maddesiyle öngörüldüğü şekliyle, ifade özgürlüğü haklarının ihlal edildiği kanaatindedirler. Kabul Edilebilirlik Hakkında
19. Hükümet, iki kabul edilemezlik itirazı ileri sürmektedir. Hükümet, ilk itiraz ile ilgili olarak, başvuranlara atfedilen eylemlerin, Sözleşme’nin 17. maddesi anlamında, Sözleşme’nin niteliğine ve ruhuna aykırı olduğu kanaatine varmakta ve Mahkemeyi başvurunun, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. ve 4. fıkraları uyarınca, ratione materiae (konu bakımından) bağdaşmaması nedeniyle, kabul edilemez olduğuna karar vermeye davet etmektedir. Hükümet, ikinci itiraz ile ilgili olarak, ikinci başvurana verilen cezaların 6352 sayılı Kanun bakımından yeniden incelenmesi sonucunda, Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilen kararların 5 Ekim, 7 Aralık 2012 ve 23 Eylül 2012 tarihlerinde yani Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvurunun yürürlüğe giriş tarihinden sonra verildiğini ancak ilgilinin yüksek mahkemeye başvurmadığını belirtmektedir. Dolayısıyla Hükümet, ikinci başvuran ile ilgili olarak, iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle, başvurunun kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerektiği kanaatindedir.
20. Başvuranlar, Hükümetin iddialarına karşı çıkmaktadır. Başvuranlar, gazetecilik faaliyetleri nedeniyle cezalandırıldıkları kanaatine varmaktadırlar. Başvuranlar, ikinci başvuran ile ilgili olarak, 6352 sayılı Kanun uyarınca verilen kararların, kendi hakkında yeni bir karar verildiği şeklinde incelenmediğini ve bu nedenle kendisi için Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuruda bulunmasının mümkün olmadığını eklemektedirler.
21. Mahkeme, ilk itirazda belirtilen argümanda, Sözleşme’nin 10. maddesine ilişkin şikâyetin kabul edilebilirliği değil, bu şikâyetin esası hakkında bir inceleme yapılmasını gerektiren sorunların ileri sürüldüğü kanaatine varmaktadır.
22. Mahkeme, iç hukuk yollarının tüketilmediğine dair itirazla ilgili olarak, daha önce, 6352 sayılı Kanunla öngörülen cezaların infazının ertelenmesinin, ceza davasının esasının gözden geçirilmesine değil, yalnızca bu dava sonucunda verilen cezayla ilgili olarak yapılan bir değişikliğe dayandığını hatırlatmaktadır (Öner ve Türk/Türkiye, No. 51962/12, § 17, 31 Mart 2015). Somut olayda, başvuranın cezaya mahkûm edilmesine ilişkin kararın, 25 Mart 2009 tarihli Yargıtay kararının ardından, yani Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuru yolunun yürürlüğe girdiği 23 Eylül 2012 tarihinden önce kesinleşmiş olması sebebiyle (Hasan Uzun/Türkiye (k.k.), No. 10755/13, §§ 2527, 30 Nisan 2013), ilgili, bu Yüksek Mahkeme önünde söz konusu hukuk yoluna başvuramamış ve kendisi hakkında yürütülen ceza yargılamalarına ilişkin şikâyetlerini sunamamıştır (ibidem). Bu sebeple, Hükümet tarafından ileri sürülen, iç hukuk yollarının tüketilmediğine dair itirazın reddedilmesi gerekmektedir.
23. Mahkeme ayrıca, başvurunun, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendi anlamında, açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını tespit ederek, başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.Esas HakkındaTarafların İddiaları
24. Başvuranlar, gazetecilik faaliyetleri nedeniyle, maruz kaldıkları cezai mahkûmiyet kararının, ifade özgürlüğü haklarını ihlal ettiğini iddia etmektedirler.
25. Hükümet, ilgililerin söz konusu örgütün medyasına bilgiler vererek, PKK’nın amaçlarına ulaşmaya yardım etme suçundan ve ikinci başvuranın durumuyla ilgili olarak, bir gösteri sırasında sert sloganlar atması nedeniyle mahkûm edildiklerini belirterek, somut olayda başvuranların ifade özgürlüğü haklarını kullanmalarında bir müdahalenin bulunmadığını değerlendirmektedir. Hükümet, Mahkeme tarafından bu tür bir müdahalenin varlığının kabul edilmesi durumunda, söz konusu müdahalenin, kendisine göre, açıklık, erişilebilirlik ve öngörülebilirlik gerekliliklerini karşılayan Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin 7. fıkrası ve 314. maddesinin 2 ve 3. fıkralarıyla öngörüldüğünü ve ulusal güvenliğin korunmasına, düzenin sağlanmasına ve suçun önlenmesine ilişkin meşru amaçlar izlediğini ileri sürmektedir. Hükümet ayrıca, kendine göre sert olan ikinci başvuranın 18 Nisan 2007 tarihli bir gösteri sırasında attığı sloganların içeriğini ve başvuranların gazetecilik faaliyetleri kisvesi altında, PKK’nın eylemlerini ve gösterilerini yayımlamaya katkıda bulunduklarının tespit edildiğine ilişkin değerlendirmeyi dikkate aldığında, ihtilaf konusu müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olduğu ve izlenen meşru amaçlara orantılı olduğu kanaatine varmaktadır. Mahkemenin Değerlendirmesi
a) Müdahalenin Varlığı
26. Mahkeme, üç başvuranın evlerinde bulunan yazılar, görsel-işitsel unsurlar, diğer nesneler ve belgeler nedeniyle, bir suç örgütüne bilerek ve isteyerek yardım etme suçundan mahkûm edildiklerini ve bu bulunan unsurların makamlar tarafından PKK lehine bilgileri yayımlamak için kullanıldığı şeklinde değerlendirildiğini tespit etmektedir. Mahkeme ayrıca, ikinci başvuranın bir gösteri sırasında kendisi tarafından atıldığı iddia edilen sloganlar nedeniyle, terör örgütü lehine propaganda yapma suçundan mahkûm edildiğini kaydetmektedir. Mahkeme böylelikle, başvuranların haklarında cezai mahkûmiyet kararı verilmesine neden olan eylemlerin, ilgililerin ifade özgürlüğü haklarını kullanmalarına bağlı olduğunu gözlemlemektedir. Mahkeme bu sebeple, ihtilaf konusu mahkûmiyetin, bu hakkın başvuran tarafından kullanımına bir “müdahale” teşkil ettiğini değerlendirmektedir.
b) Müdahalenin Haklı Gösterilmesi
27. Bu türden bir müdahale "kanunla öngörülmediği", 10. maddenin 2. fıkrasında sıralanan meşru amaçlardan birini ya da birkaçını izlemediği ve demokratik bir toplumda “gerekli” olarak kabul edilemediği sürece Sözleşme’nin 10. maddesini ihlal etmektedir.
28. Mahkeme, ihtilaf konusu müdahalenin haklı gösterilmesi konusunun ayrı ve bir yandan bir suç örgütüne yardım etme suçundan üç başvuranın cezai mahkûmiyetinin ve diğer yandan bir terör örgütü lehine propaganda yapma suçundan ikinci başvuranın cezai mahkûmiyetinin ardı ardına incelenmesinin uygun olduğu kanaatine varmaktadır. Suç örgütüne bilerek ve isteyerek yardım etme suçundan başvuranların cezai mahkûmiyeti hakkında
29. Mahkeme, başvuranların PKK yasa dışı örgütüne bilerek ve isteyerek yardım etme suçundan cezai mahkûmiyetlerinin kanunla, yani daha açık olarak Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin 7. fıkrası ile 314. maddesinin 2 ve 3. fıkralarıyla öngörüldüğü hususuna taraflarca itiraz edilmediğini kaydetmektedir.
30. Mahkeme, bu bağlamda, daha önce başvuranların yukarıda anılan ceza hükümleri uyarınca mahkûm edilmesiyle ilgili benzer bir davada, özellikle bu hükümde kullanılan ifadelerin, geniş kapsamı sebebiyle, keyfi kovuşturmalara karşı güvenilir bir güvence sağlamadığı ve uygulamada bu eksikliği gidermediğinin anlaşıldığı gerekçesiyle, Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin 7. fıkrasının öngörülebilirlikten yoksun olduğunu tespit etme imkânı bulunduğunu hatırlatmaktadır (Bakır ve diğerleri/Türkiye, No. 46713/10, §§ 56‑69, 10 Temmuz t 2018). Mahkeme, mevcut davada, bu yaklaşımını bertaraf etmek için herhangi bir sebep görmemektedir.
31. Bu nedenle, Mahkeme, ihtilaf konusu müdahalenin, Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası anlamında “kanunla öngörülmediği” kanaatine varmaktadır. Mahkeme, vardığı bu sonucu dikkate alarak, bu fıkranın gerektirdiği diğer koşullara (meşru bir amacın varlığı ve demokratik bir toplumda müdahalenin gerekliliği) riayet edilip edilmediğinin denetlenmesine somut olayda gerek olmadığını değerlendirmektedir.
32. Mahkeme, dolayısıyla Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.İkinci başvuranın bir terör örgütü lehine propaganda yapma suçundan cezai mahkûmiyeti hakkında
33. Mahkeme, yukarıda ulaşılan ihlal tespitini dikkate alarak (32. paragraf), 3713 sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, ikinci başvurana verilen bir terör örgütü lehine propaganda yapma suçundan, cezai mahkûmiyetin haklı gösterilmesi konusunun incelenmesinin gerekli olmadığına karar vermiştir (benzer bir yaklaşım için, bk. Işıkırık/Türkiye, No. 41226/09, § 71, 14 Kasım 2017).SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
34. Başvuranlar, maddi tazminat olarak 200.000 avro (EUR), manevi tazminat olarak ise 200.000 avro (EUR) talep etmektedirler. Başvuranlar ayrıca, Mahkeme önünde temsil edilmelerine bağlı masraflar için 3.889 avro, yerel mahkemeler önünde temsil edilmelerine bağlı masraflar için 1.727 avro ve aynı zamanda çeviri masrafları için 130 avro ve posta masrafları için 5 avro talep etmektedirler. Başvuranlar bu bağlamda, Mahkeme önünde temsil edilmeleri nedeniyle toplamda 3.889 avro ödeyeceklerini belirterek, kendileri ve avukatları arasında yapılan ücret sözleşmesini sunmaktadırlar. Başvuranlar ayrıca, yerel mahkemeler önünde temsil edilmeleri nedeniyle, avukatlarına toplamda 1.727 avro ödediklerini gösteren üç fatura sunmaktadırlar. Başvuranlar son olarak, toplam 5 avro tutarında üç postaya ilişkin fatura eklemektedirler.
35. Hükümet, maddi zarar bağlamında sunulan talebin hiçbir somut unsura dayanmadığını ve aşırı olduğunu ve bu talep ile iddia edilen ihlal arasında bir nedensellik bağının bulunmadığı değerlendirmektedir. Hükümet, manevi zarar talebinin aşırı olduğunu ve genellikle Mahkeme tarafından uygun görülen meblağlara tekabül etmediğini eklemektedir. Hükümet, masraf ve giderler ile ilgili olarak, başvuranların avukatları tarafından yapılan çalışma hakkında yeterince ayrıntı vermediklerini ve çeviri masrafları için hiçbir kanıtlayıcı belge sunmadıklarını belirtmektedir. Hükümet ayrıca, yerel mahkemeler önünde yapılan avukatlık masrafları bağlamında yapılan talebin aşırı yüksek olduğunu ve özellikle Sözleşme’nin ihlalinin giderilmesiyle ilgili olmadığını değerlendirmektedir.
36. Mahkeme, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi zarar arasında herhangi bir nedensellik bağının bulunmadığı kanaatine varmakta ve bu talebi reddetmektedir. Buna karşın, Mahkeme, başvuranların her birine manevi tazminat olarak 5.000 avro ödenmesinin uygun olduğunu değerlendirmektedir. Mahkeme, masraf ve giderlerle ilgili olarak, kendisine sunulan belgeleri ve içtihatlarını göz önünde bulundurarak, başvuranlara müştereken, bu bağlamda 1.500 avro (EUR) ödenmesinin makul olduğu kanaatine varmaktadır.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,Başvurunun kabul edilebilir olduğuna,Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;3713 sayılı Kanun uyarınca, bir terör örgütü lehine propaganda yapma suçundan ikinci başvuranın cezai mahkûmiyetinin haklı gösterilmesi konusunun incelenmesinin gerekli olmadığına;
a) Davalı Devlet tarafından başvuranlara, üç ay içerisinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere:Manevi tazminat olarak, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, başvuranların her birine 5.000 avro (beş bin avro) ödenmesine;Masraf ve giderler için, başvuranlar tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, bütün başvuranlara müştereken 1.500 EUR (altı yüz avro) ödenmesine,
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu meblağlara Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;Başvurunun geri kalan kısmı için adil tazmin talebinin reddine
karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları gereğince 23 Haziran 2020 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Valeriu Griţco
Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
Full & Egal Universal Law Academy