AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
BÜYÜKERŞEN / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 69975/12)
KARAR
STRAZBURG
17 Aralık 2019
İşbu karar kesinleşmiştir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Büyükerşen / Türkiye davasında,
Başkan
Julia Laffranque,
Hâkimler
Ivana Jelić,
Arnfinn Bårdsen,
ve Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla, 26 Kasım 2019 tarihinde Komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), gerçekleştirilen müzakerelerin ardından, yine bu tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı olan Yılmaz Büyükerşen’in (“başvuran”) 21 Eylül 2012 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru (No. 69975/12) bulunmaktadır.
2. Başvuran, Mahkeme önünde İstanbul Barosuna bağlı Avukat F. İlkiz ve Avukat C. O. Yüksel tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuranın ilk derece mahkemesinin kararına karşı itiraz edememesine ve ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkin şikâyetleri, 6 Haziran 2018 tarihinde Hükümete bildirilmiş ve başvurunun geri kalan kısmının, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 54. maddesinin 3. fıkrası uyarınca kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.
OLAY VE OLGULARDAVANIN KOŞULLARI
4. Başvuran, 1936 doğumludur ve Eskişehir’de ikamet etmektedir. Başvuran, 1999 yılından beri Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı’dır. Başvuran ayrıca, 2011 yılının Şubat ayından beri ana muhalefet partisinin üyesidir.
5. 12 Haziran 2011 tarihli genel seçimlerde, iktidar partisinin listesinden seçilen Eskişehir Milletvekili S.K., 9 Ağustos 2011 tarihinde, başvuranın, yerel bir televizyon kanalında 11 Haziran 2011 tarihinde yayınlanan bir programda kendisine hakaret ettiği gerekçesiyle, başvuran hakkında suç duyurusunda bulunmuştur.
6. Eskişehir Cumhuriyet savcısı, 12 Aralık 2011 tarihli iddianame ile, başvuranı, ertesi gün yapılması öngörülen genel seçimlerle ilgili olarak yayınlanan, yukarıda belirtilen 11 Haziran 2011 tarihli televizyon programı sırasında S.K. hakkında yaptığı açıklamalar sebebiyle, S.K.’ya hakaret etmekle suçlamıştır.
7. Eskişehir Sulh Ceza Mahkemesi, 14 Haziran 2012 tarihinde, başvuranı, kendisine isnat edilen fiilden suçlu bularak, Ceza Kanunu’nun 125. maddesine dayanarak, 1.740 Türk lirası (söz konusu tarihte yaklaşık 764 avro (EUR)) adli para cezası ödemeye mahkûm etmiş ve bu kararın, kesin nitelikli olduğunu belirtmiştir. Sulh Ceza Mahkemesi, siyasetçi olan ilgililerin, genel seçim öncesinde propaganda kapsamında, kabul edilebilir eleştirinin sınırlarını aşmayan beyanlarda bulunabileceklerini, ancak başvuranın sözlerinin, tartışmasız olarak S.K.’nın onuruna ve itibarına doğrudan zarar verecek nitelikte olduğu, kabul edilebilir eleştirinin sınırlarına riayet ettiği şeklinde değerlendirilemeyeceği ve hakaret suçu teşkil ettiği kanaatine varmıştır. Başvuranın ihtilaf konusu sözleri aşağıda yer almaktadır:
“ (...) yani milletvekili adayı öyle yalanları böyle çarpıtarak gerçekleri bir tarafta kalkıp da yerel televizyonlarda halkı aldatmak amacıyla söylemesi (...) yani bunlarla böyle bir siyasetçi Meclise kazanır da giderse Eskişehirlilerin çok dikkatli olması gerektiğini düşünüyorum çünkü pek çok konuda aynı şekilde Eskişehirlileri aldatmaya teşebbüs edecektir (...) Milletvekili seçilirse şayet bir daha böyle yalanlarla milleti uyutmasın (...) ”İLGİLİ İÇ HUKUK KURALARITürk Ceza Kanunu’nun 125. Maddesi
8. TCK’nın (1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı ve 26 Eylül 2004 tarihli Kanun) 125. maddesinin “hakaret” başlığı altında yer alan, somut olayla ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“ Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden ya da yakıştırmalarda bulunmak veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır.
Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur.
(...) ”Eski Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 305. Maddesinin 2. Fıkrası
9. Eski Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (4 Nisan 1929 tarihli ve 1412 sayılı) 14 Temmuz 2004 tarihinde 5219 sayılı Kanun ile değiştirilen 305. maddesinin 2. fıkrasına göre, suçluları 2.000 TRY’den (yani 2 milyar eski Türk lirası (TRL)) az adli para cezasına mahkûm eden yargı kararlarında, temyiz yolu açık değildir. 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren yeni Ceza Muhakemesi Kanunu’nun yürürlüğe girmesine ve uygulanmasına ilişkin 23 Mart 2005 tarihli ve 5320 sayılı Kanun’un 8. maddesi uyarınca, eski Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 305. maddesinin 2. fıkrası, 20 Temmuz 2016 tarihinde kurulan bölge adliye mahkemelerinin kurulmasından önce verilen yargı kararlarında uygulanabilir kalmıştır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRMESÖZLEŞMENİN 6. MADDESİNİN 1. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
10. Başvuran, Sulh Ceza Mahkemesi tarafından verilen karara karşı temyiz başvurusunda bulunma imkânından yoksun bırakılmasından şikâyet etmektedir. Başvuran, bu bağlamda Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasını ileri sürmektedir.
11. Mahkeme, bu şikâyetin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını tespit ederek, kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
12. Başvuran, ilk derece mahkemesinin kararlarına karşı itirazda bulunamamasına ilişkin olarak, içerisinde bulunduğu imkânsızlığın, adil yargılanma hakkını ihlal ettiği kanaatindedir.
13. Hükümet, başvuru yolu konusunda, belirli bir miktarı aşmayan adli para cezalarına mahkûm etme kararlarının bertaraf edilmesinin, davaların ivedilikle görülmesini ve temyiz başvurularının etkililiğini güvence altına almayı amaçladığını ileri sürmektedir.
14. Mahkeme, ilk derece mahkemesinin bir kararına karşı temyiz başvurusunda bulunma imkânsızlığına ilişkin olarak, somut olayda ileri sürülen konulara benzer konular içeren birçok davada, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiği sonucuna vardığını hatırlatmaktadır (Bayar ve Gürbüz/Türkiye, No. 37569/06, §§ 40-49, 27 Kasım 2012).
15. Mahkeme, somut olayda, başvuranın mahkemeye erişim hakkına getirilen orantısız bir engele maruz kaldığı ve bu sebeple mahkemeye erişim hakkını güvence altına alan Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının, esasen ihlal edildiği kanaatindedir. Sonuç olarak, Mahkeme, yukarıda anılan Bayar ve Gürbüz davasında varılan sonucun bertaraf edilmesi için herhangi bir sebep görmemektedir.
16. Dolayısıyla, bu bağlamda Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası ihlal edilmiştir.SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
17. Başvuran, bir televizyon programında sarf etmiş olduğu sözler sebebiyle, hakaret ettiği gerekçesiyle kendisine verilen cezanın, Sözleşme’nin 10. maddesiyle korunan ifade özgürlüğü hakkını ihlal ettiğini iddia etmektedir.Kabul Edilebilirlik Hakkında
18. Mahkeme, bu şikâyetin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını tespit ederek, kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.Esas HakkındaTarafların İddiaları
19. Başvuran, 11 Haziran 2011 tarihli programda yapmış olduğu beyanlarda, bu seçimlere katılan iktidar partisi adayını, özellikle bu adayın, kendisi ve belediye hizmetleri hakkında başka bir televizyon programında söylediği sözlere cevap vermek amacıyla, bir muhalefet partisinden seçilen belediye başkanı olarak ve genel seçimler bağlamında eleştirdiğini ileri sürmektedir. Başvuran ardından, siyasetçilerin, siyasi eleştiriler kapsamında ifade özgürlüğünden daha fazla faydalanmaları gerektiğini ileri sürerek, cezaya mahkûm edilmesinin, kendisine göre, ortaya çıkarabileceği caydırıcı etki sebebiyle, demokratik bir toplumda gerekli olmadığı ve izlenen meşru amaçla orantılı olmadığı kanaatine varmaktadır.
20. Hükümet, somut olayda başvuranın ihtilaf konusu sözlerinin, ulusal mahkemeler tarafından ifade özgürlüğünün sınırlarını aştığı şeklinde değerlendirildiğini ve dolayısıyla ilgilinin ifade özgürlüğünün kullanımına müdahalede bulunulmadığını ileri sürmektedir. Hükümet, Mahkeme tarafından bir müdahalenin varlığının kabul edilmesi durumunda, bu müdahalenin, Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesiyle öngörüldüğünü ve itibarın ve başkasının haklarının korunmasını teşkil eden meşru bir amaç izlediğini ileri sürmektedir. Hükümet ayrıca, siyasi figürler olarak ilgililerin görev ve statüleri, başvuranın, ulusal mahkemeler tarafından hakaret olarak değerlendirilen ihtilaf konusu beyanlarının içeriği ve verilen adli para cezasının makul miktarı dikkate alındığında, kendisine göre, ulusal mahkemelerin, başvuranın ifade özgürlüğü hakkı ile karşı tarafın özel hayatına saygı hakkı arasında adil bir denge gözettikleri ve ihtilaf konusu müdahalenin, demokratik bir toplumda gerekli olduğu ve izlenen meşru amaçla orantılı olduğu kanaatindedir.Mahkemenin Değerlendirmesi
21. Mahkeme, somut olayda bir muhalefet partisi mensubu ve belediye başkanı olan başvuranın, bir televizyon programında karşıt bir siyasi partiden genel seçimlere katılan aday hakkında sarf ettiği eleştirel sözler sebebiyle, adli para cezası ödemeye mahkûm edildiğini kaydetmektedir.
22. Mahkeme, başvuranın beyanları sebebiyle adli para cezasına mahkûm edilmesinin, başvuran tarafından ifade özgürlüğünün kullanımına bir müdahale teşkil ettiği kanaatindedir (bk. Dilipak/Türkiye, No. 29680/05, § 50, 15 Eylül 2015 ve gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla (mutatis mutandis) Çamyar/Türkiye (No. 2) [Komite], No. 16899/07, § 59, 10 Ekim 2017).
23. Mahkeme ardından, bu müdahalenin, kanunla, yani daha açıkça Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesiyle öngörüldüğünü (yukarıdaki 8. paragraf) ve Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası bakımından, itibarın ve başkasının haklarının korunması meşru amacını izlediği hususlarına taraflarca itiraz edilmediğini gözlemlemektedir.
24. Mahkeme, müdahalenin gerekliliğiyle ilgili olarak, özel hayatın ve ifade özgürlüğünün korunması konularında oluşturduğu içtihatlardan doğan ilkeleri hatırlatmaktadır. Bu ilkeler, özellikle Couderc ve Hachette Filipacchi Associés/Fransa ([BD], No. 40454/07, §§ 83-93, AİHM 2015 (özetler)) ve Tarman/Türkiye (No. 63903/10, §§ 3638, 21 Kasım 2017) kararlarında özetlenmiştir. Mahkeme ayrıca, ulusal makamlar tarafından, başvuranın ifade özgürlüğü hakkı ile karşı tarafın itibarının korunması hakkı arasında, içtihatlarından doğan ilkelere riayet edilerek bir denge gözetilip gözetilmediğini değerlendirmek için (yukarıda anılan Tarman, § 38) ulusal mahkeme tarafından ileri sürülen gerekçeyi dikkate alması gerektiğini hatırlatmaktadır (ibidem, § 40).
25. Mevcut davada Mahkeme, başvuranın, genel seçimler öncesinde yayınlanan bir televizyon programında, rakip siyasi partinin adayını yalan söylemekle, gerçeği çarpıtmakla ve insanları aldatma niyetinde olmakla suçladığı sözler sarf ettiğini kaydetmektedir. Mahkeme ardından, Sulh Ceza Mahkemesinin, 14 Haziran 2012 tarihli kararında, ihtilaf konusu sözlerin S.K.’nın onurunu ve itibarını zedelediği ve kabul edilebilir eleştiri sınırlarına riayet ettiği şeklinde değerlendirilemeyeceği ve siyasetçi olsalar bile, ilgililerin, genel seçim öncesinde propaganda kapsamında kabul edilebilir eleştiri sınırlarını aşmayan beyanlarda bulunabilecekleri kanaatine vardığını gözlemlemektedir (yukarıdaki 7. paragraf).
26. Mahkeme, Sulh Ceza Mahkemesi tarafından verilen kararda bu şekilde kabul edilen gerekçenin, kendisine, sadece somut olayda bu mahkemenin, başvuranın ifade özgürlüğü hakkı ile karşı tarafın özel hayatına saygı hakkının korunması arasında içtihatlarından doğan ilgili kriterlere uygun şekilde adil bir denge gözettiğini tespit etme imkânı vermediğini tespit etmektedir (yukarıda anılan Tarman, § 38). Nitekim Mahkeme, bu kararın, somut olayın koşullarında, özellikle ilgililerin siyasetçi statüleri, genel seçim bağlamı ve bu cezanın, başvuranın ifade özgürlüğünü kullanımı üzerinde oluşturabileceği caydırıcı etki dikkate alındığında, karşı tarafın özel hayatına saygı hakkının korunmasının, başvuranın ifade özgürlüğünün, adli para cezası ödemeye mahkûm edilmesi suretiyle, ihlal edilmesini haklı gösterip gösteremeyeceği konusunda tatmin edici bir gerekçe sunmadığı kanaatindedir.
27. Mahkeme, yukarıda belirtilenler bakımından, somut olayın koşullarında, ulusal makamların söz konusu menfaatler arasında, içtihatlarıyla belirlenen kriterlere uygun bir denge gözetmedikleri kanaatine varmaktadır.
28. Sonuç olarak Mahkeme, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine hükmetmektedir.SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
29. Başvuran, herhangi bir adil tazmin talebinde bulunmamıştır. Dolayısıyla Mahkeme, başvurana bu bağlamda herhangi bir miktar ödenmesine gerek olmadığı kanaatindedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE, Başvurunun kabul edilebilir olduğuna; Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğine; Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine
karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları gereğince, 17 Aralık 2019 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıJulia Laffranque
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy