© Okan TAŞDELEN, 2019. Bu çeviriyi yayımlama izni, yalnızca Mahkemenin veri tabanı olan HUDOC’a konulması için verilmiştir.
© Okan TAŞDELEN, 2019. Permission to re-publish this translation has been granted for the sole purpose of its inclusion in the Court’s database HUDOC.
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
BÜYÜK DAİRE
BUZADJİ / MOLDOVA CUMHURİYETİ DAVASI
(Başvuru no. 23755/07)
KARAR
STRAZBURG
05 Temmuz 2016
İşbu karar nihai olup, bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Buzadji / Moldova Cumhuriyeti davasında,
Başkan
Guido Raimondi,
Yargıçlar
András Sajó,
Işıl Karakaş,
Angelika Nußberger,
Dmitry Dedov,
Ledi Bianku,
Nona Tsotsoria,
Nebojša Vučinić,
Vincent A. De Gaetano,
Erik Møse,
Paul Mahoney,
Krzysztof Wojtyczek,
Valeriu Griţco,
Faris Vehabović,
Robert Spano,
Branko Lubarda,
Yonko Grozev
ve Büyük Daire Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Søren Prebensen’in katılımıyla Büyük Daire halinde toplanan İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi, 07 Ekim 2015 ve 04 Mayıs 2016 tarihlerinde gerçekleştirilen kapalı müzakereler sonucunda, son anılan tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL Davanın temelinde, Petru Buzadji (“başvuran”) adlı Moldova vatandaşı tarafından, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesine uyarınca 29 Mayıs 2007 tarihinde, Moldova aleyhine Mahkeme’ye yapılan bir başvuru (B. No. 23755/07) bulunmaktadır. Başvuran, Chişinau Barosuna bağlı avukat F. Nagacevschi tarafından temsil edilmiştir. Moldova Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi L. Apostol tarafından temsil edilmiştir. Başvuran özellikle, yargılama sürecindeki tutukluluğunun Sözleşme’nin 5/3 maddesinin gerektirdiği gibi ilgili ve yeterli gerekçeye dayandırılmadığını iddia etmiştir. Başvuru, Mahkemenin Dördüncü Bölümüne tevdi edilmiştir (Mahkeme İçtüzüğü’nün 52/1 kuralı). Bu Bölümün bir Dairesi 16 Aralık 2014 tarihinde verilen bir kararla, başvuruyu kabul edilebilir bulmuş ve çoğunluk kararıyla Sözleşme’nin 5/3 maddesinin ihlaline hükmetmiştir. Daire, başkan Josep Casadevall, yargıçlar Luis López Guerra, Ján Šikuta, Dragoljub Popović, Kristina Pardalos, Valeriu Griţco ve Iulia Antoanella Motoc ile Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stephen Phillips’ten teşkil edilmiştir. Dört yargıç (Josep Casadevall, Luis López Guerra, Dragoljub Popović and Iulia Antoanella Motoc) muhalif görüş belirtmiştir. 16 Mart 2015’de, Hükümet, Sözleşme’nin 43. maddesi gereğince davanın Büyük Daireye gönderilmesi talebinde bulunmuştur. Büyük Daire Kurulu, 20 Nisan 2015 tarihinde bu talebi kabul etmiştir. Büyük Dairenin oluşumu, Sözleşme’nin 26/4 ve 5 maddesine ve 24. kurala uygun olarak belirlenmiştir. Nihai müzakerelerde, davanın incelemesinin devamına katılamayan Dean Spielmann and George Nicolaou’nun yerini Dmitry Dedov and Robert Spano almıştır (24/3 kural). Başvuran ve Hükümet, esasa ilişkin ilave yazılı görüş sunmuşlardır (59/1 kural). Strazburg’da bulunan İnsan Hakları Binasında, 07 Ekim 2015 tarihinde kamuya açık bir duruşma yapılmıştır (59/3 kural).
Mahkeme önünde hazır bulunanlar:
(a) Hükümet adına,
Temsilci
L. APOSTOL,
(b) Başvuran adına,
Danışman
F. NAGACEVSCHI’dir
Mahkeme, onların beyanlarını ve hâkimlerin yönelttikleri sorulara yanıtlarını dinlemiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI Başvuran 1947 doğumludur ve Comrat/Moldova’da ikamet etmektedir.
A. Başvuran Aleyhindeki Ceza Yargılaması Başvuran, payların % 82’sine devletin sahip olduğu güney Moldova’daki sıvılaştırılmış gaz şirketinin azınlık ortağı ve yönetim kurulu başkanıydı. Temmuz 2006’da, başvuranın şirketteki faaliyetleriyle bağlantılı akim kalan bir dolandırıcılık teşebbüsü iddiasına ilişkin ceza soruşturması başlatılmıştır. Özellikle, 2000 ile 2006 arasında, Kazakistan ve Ukrayna’dan sıvılaştırılmış gaz ithal edilmesini kapsayan, neticesinde şirketin büyük mali kayıplara maruz kaldığı bir tertip kurmakla suçlanmıştır. Suçlamaya göre, gazı doğrudan üreticilerden almak yerine, gaz maliyetinde önemli bir artışa neden olacak şekilde aracı şirket hizmetlerine başvurmuştur. Bu aracı şirketlerin, onun oğullarıyla bağlantıları da vardır. Daha sonra, aracı şirketlerden cezalar hariç 594.067 Amerikan dolarına varan adli davayla karşılaştığında, borcu mahkeme sürecinde kabul etmiştir.Bu bağlamda, soruşturma makamları Temmuz 2006’da, başvuranı kendileri önüne gelmeye ve ifade vermeye davet etmiştir. Başvuran savunmasında, üreticilerin satmayı kabul ettikleri minimum miktarın şirketin beş yıllık bir dönemdeki ihtiyaçlarını aşması nedeniyle, gazı doğrudan üreticilerden alamadığını iddia etmiştir. Bu nedenle şirketinin, ihtiyaç duyulan gaz miktarını doğrudan üreticilerden alması imkânsızdı. Dahası, üreticiler sadece % 100 peşin ödemeyi kabul ediyordu ve şirketin hazırda bir para kaynağı yoktu. Başvuran, tüm ulusal gaz ithalatçılarının aynı gaz ithali usulünü kullandığını ve şirketi tarafından satın alınan gaz fiyatının serbest ulusal pazardakinden daha düşük olduğunu belirtmiştir. Ayrıca, üreticilerinkiyle şirketince ödenen arasındaki fiyat farkının taşıma maliyetleri, sertifikasyon, dağıtım, sigorta ve diğer unsurlar tarafından açıklandığını iddia etmiştir. Oğullarının, aracı şirketlerle herhangi bir biçimde ilişkiye girdiğini reddetmiştir.Başvuran, birkaç kez çağrılmış; her birinde soruşturma makamları huzuruna çıkmış ve onlarla işbirliği yapmıştır. Ekim 2006’da başvuranın evi aranmış, kişisel bilgisayarına el konulmuş ve ondan çeşitli belgeler elde edilmiştir. Dava dosyasından, başvuranın soruşturmacıların talimatlarına uymadığı ve/veya soruşturmayı engellemekle suçlandığı herhangi bir durumun gerçekleştiği gözükmemektedir.Cezai süreçte şüpheli de olan ve sonrasında suçla itham edilen başvuranın oğulları, tutuklanmaksızın soruşturma makamları huzuruna çıkmaya davet edilmiştir. Daha sonra, başvuranla ilgili olarak on dört farklı soruşturma başlatılmış ve onların tümü tek bir süreçte birleştirilmiştir.
B. Başvuranın Tutuklanmasına İlişkin İşlemler
1. Cezaevindeki Tutukluluğu (arestarea preventivă)Başvuran, 02 Mayıs 2007’de yakalanmış ve 05 Mayıs 2007’de çalıştığı şirkete ait malların geniş kapsamlı kötüye kullanımına teşebbüsle, yani yukarıdaki 9. paragrafta anlatılan olaylarla suçlanmıştır. Davadan sorumlu savcı, aynı tarihte otuz günlük tutuklama emri için Buiucani Bölge Mahkemesine belirtilen gerekçelerle başvurmuştur: suçun ciddiyeti, tanıkları etkileme tehlikesi ve yeniden suç işleme tehlikesi.Başvuran buna itiraz etmiş ve suç işlediğine dair hiçbir makul şüphenin bulunmadığını ileri sürmüştür. Bilhassa, hakkındaki cezai sürecin, devletin sahipliğindeki şirket ile aracı şirketlere ait borçlara ilişkin olarak sürmekte olan hukuki yargılamanın sonucunu etkileme aracında başka bir şey olmadığını belirtmiştir. Her halükarda, savcının dayandığı nedenler basmakalıptır ve savcı, başvuranın tanıkları etkilemeye teşebbüs edeceğine ve yeniden suç işleyeceğine dair kanaatinin gerekçelerini açıklayamamıştır. Bölgede tanınmış bir kişi olduğunu ve otuz yılı aşkın bir süredir şirketinde çalıştığını ileri sürmüştür. Başvuran daimi ikametgâh sahibidir, Temmuz 2006’dan beri soruşturmayla işbirliği yapmaktadır ve kaçmaya ya da soruşturmayı engellemeye asla teşebbüs etmemiştir. Dahası, kalp krizi ve inme geçirdiğini belirterek yaşına ve kötü sağlık durumuna dayanmıştır.Buiucani Bölge Mahkemesi, 05 Mayıs 2007’de savcının talebini kısmen uygun bulmuş ve başvuranın on beş gün süreyle tutuklanmasına hükmetmiştir. Mahkeme şu kanaate varmıştır:
“... [başvuranın] suçlandığı eylem fevkalade ciddi bir suç olarak görülmektedir ki bu, yargılama sürecindeki tutuklamaya izin vermektedir. [Mahkeme] suçun mahiyet ve ciddiyetini ve davanın karmaşıklığını dikkate almakta ve soruşturmanın yeni başlangıç aşamasında sanığın, ortak bir tavır almak için diğerleriyle (sorgulanmamış olan oğulları) işbirliğine girişebileceğine inanmak için makul nedenler bulunduğunu değerlendirmektedir.
Savcının dayandığı diğer nedenler, yani kaçma ve tanıkları etkileme tehlikesi ve delilleri yok etme tehlikesi temellendirilmemiştir ve çok olası değildir.”Başvuran, bir suç işlediğine dair hiçbir makul şüphe bulunmadığını ileri sürerek itiraz etmiştir. Cezai soruşturmanın, çalıştığı şirket ile üçüncü bir şirket arasında devam eden hukuki yargılamayı etkileme şeklinde gizli bir amaç güttüğü yönündeki önceki ifadesini tekrarlamıştır. Ayrıca, mahkemenin tutukluluğuna hükmetmek için dayandığı gerekçenin, yani oğullarıyla işbirliğine girme tehlikesinin savcı tarafından ileri sürülmediğini iddia etmiştir. Dahası, iki oğlu resmi olarak suçlanmamıştır ve her halükarda böyle bir meyilleri olsaydı, soruşturmayı ilk defa öğrendikleri Temmuz 2006 tarihi ila Mayıs 2007 arasında işbirliğine girişmek için hepsinin bolca zamanı vardı. Başvuran, ciddi sağlık durumuna da dayanmış ve Moldova’da bir aile, ikamet ve iş sahibi olan, Temmuz 2006’dan Mayıs 2007’ye kadarki dönemde ne zaman çağrılmışsa soruşturma makamlarının huzuruna çıkmış bilinen bir şahıs olduğunu ileri sürmüştür.Chişinau İstinaf Mahkemesi, 08 Mayıs 2007 tarihinde, başvuranın öne sürdüğü iddiaları reddetmek için herhangi bir neden belirtmeksizin, esasen alt mahkemece gösterilen gerekçeleri tekrar ederek 05 Mayıs 2007 tarihli kararı onamıştır.Davadan sorumlu savcı, başvuranın tutukluluğunun otuz gün uzatılması için 11 Mayıs 2007 tarihinde mahkemeye başvurmuştur. Savcı, suçun ağırlığı, tanıkları etkileme tehlikesi, yeniden suç işleme tehlikesi ve kaçma tehlikesi gibi sebeplere dayanmıştır.Başvuran, suç işlediğine dair makul hiçbir şüphenin olmadığını ve zaten sorgulanmış olan tanıkları etki altına alacağına inanmak için hiçbir nedenin bulunmadığını ileri sürerek itiraz etmiştir. Yakalanmasının öncesinde soruşturmayla kusursuz biçimde işbirliği yaptığını ve daimi ikamet sahibi olduğunu da vurgulamıştır. Mahkemeden bu nedenle, tutuklama tedbirinin daha az ağır diğer bir tedbirle değiştirilmesine hükmetmesini talep etmiştir. Avukatlarından biri, tutuklama yerine örneğin ev hapsi gibi daha az ağır bir tedbire hükmetmesini mahkemeden talep etmiştir.Buiucani Bölge Mahkemesi, 16 Mayıs 2007 tarihinde, başvuranın tutukluluğunu yirmi gün uzatmıştır. Tarafların tutumlarını özetlemesinin ve uygulanabilir kanun maddelerini belirtmesinin ardından mahkeme, şu kanaate varmıştır:
“[tutuklama] önleyici tedbirine başvurulurken dayanılan gerekçeler geçerlidir, soruşturma faaliyetlerinin çoğunluğu yerine getirilmiştir; ancak, davayı yargılama mahkemesine göndermek için [başvuranın] katılımını gerektiren birçok ilave tedbir halen gereklidir. Mahkeme, soruşturmanın sorunsuz ve objektif biçimde gidişatını teminin yansıra davanın ciddiyeti ve karışıklığı ile kamu düzeninin ve kamu menfaatinin korunması ihtiyacını dikkate alarak savunma tarafının önleyici tedbirin değiştirilmesi talebinin erken olduğunu değerlendirmektedir.”Başvuran, esasen daha önce ileri sürdükleriyle aynı iddialara dayanarak itiraz etmiştir.Chişinau İstinaf Mahkemesi, 22 Mayıs 2007’de, 16 Mayıs 2007 tarihli kararı onamıştır. Mahkeme, aslında 08 Mayıs 2007 tarihli kararında belirttikleriyle aynı gerekçeleri yani davanın ağırlık ve karmaşıklığını, kaçma veya tanıkları etkileme tehlikesini ve savcılarca henüz toplanmamış olan yazılı delilleri yok etme tehlikesini belirtmiştir.Davadan sorumlu savcı, 01 Haziran 2007 tarihinde, başvuranın tutukluluğunun bir otuz gün daha uzatılması için başvurmuştur. Davanın karmaşık olduğunu, aynı kovuşturma bağlamında başvuran aleyhinde yeni suçlamalar getirildiğini iddia etmiştir: başvuran şimdi görevini kötüye kullanma ve yetkisini aşmakla da suçlanmaktadır. Savcı, önceki kerelerde olduğu gibi, başvuranın tanıkları etkileme ve yeniden suç işleme tehlikesini önlemek için tutukluluğun uzatılmasının gerekli olduğunu iddia etmiştir.Başvuran itiraz etmiş ve mahkemeden tutuklama tedbirini diğer bir tedbirle değiştirmesini talep etmiştir. Önceden olduğu gibi aynı gerekçeleri ileri sürmüş ve tutukluluk süresince sağlığının oldukça kötüleştiğini ve tıbbi bakıma ihtiyaç duyduğunu eklemiştir.Buiucani Bölge Mahkemesi, 05 Haziran 2007’de, tutukluluğunun devamı nedenlerinin geçerli olduğunu belirterek başvuranın tutukluluğunu bir yirmi gün daha uzatmıştır.Başvuran diğer hususların yansıra, savcı tarafından ileri sürülen davanın karmaşıklığının, iş bu kişinin şirketin hesap denetimini yapmayı veya başvuranın belirttiği tanıkları sorgulamayı reddetmesiyle kasten meydana getirildiğini belirterek itiraz etmiştir. Bir suç işlemekle değil, yalnızca onu işlemeye teşebbüs etmekle suçlandığına işaret ederek kendisine yüklenen suçun ağırlığına ilişkin iddiaya da karşı çıkmıştır. Şirkette fiili hiçbir kayba neden olunmadığını ve mahkemenin zanlının bireysel koşullarını dikkate almadığını iddia etmiştir.Chişinau İstinaf Mahkemesi, 11 Haziran 2007 tarihinde yasaya uygun biçimde alındığı kanaatine vararak alt mahkemenin kararını onamıştır. Mahkeme, başvuranın on ile yirmi beş yıl arasında hapisle cezalandırılabilecek özellikle ciddi bir suçla suçlandığını ve soruşturmanın halen sürdüğünü de belirtmiştir. Mahkeme, serbest bırakılırsa başvuranın kaçabileceğine ya da tanıkları etkileyebileceğine hükmetmiştir.Davadan sorumlu savcı, 21 Haziran 2007 tarihinde başvuranın tutukluluğunun bir otuz gün daha uzatılması için tekrar başvurmuştur.Başvuran, kaçacağına ya da tanıkları etki altına alacağına inanmak için hiçbir neden olmadığından hareketle itiraz etmiştir. Savcının uzun süredir herhangi bir soruşturma tedbiri gerçekleştirmediğini ve soruşturmanın görünüş itibariyle tamamlandığını vurgulamıştır. Yerleşik ikamet sahibi olduğunu ve gerektiği her zaman soruşturmacılar huzuruna geldiğini tekrarlamıştır. Başvuran, 18 Haziran 2007 tarihli bir rapor sunmuştur ki buna göre, diğerlerinin yansıra arter yüksek tansiyonu ve inme neticesinde sağ bacağında hafif bir felcin olduğu tespit edilmiştir. Doktor, bir nöroloji kliniğinde tedavi olmayı tavsiye etmiştir. Başvuran, mahkemeden savcının başvurusunu reddetmesini ve şartlı tahliye ya da ev hapsi gibi daha az ciddi bir önleme başvurmasını talep etmiştir.Buiucani Bölge Mahkemesi, 26 Haziran 2007’de, savcının başvurusunu reddetmiş ve otuz gün süreyle ev hapsine konulmasına hükmederek başvuranın talebini kabul etmiştir. Mahkeme şuna karar vermiştir:
“... başvuran yirmi beş gündür tutuklu bulunmaktadır ve gerekli tüm soruşturma faaliyetlerine katılmıştır; ... Sözleşme’nin 5/3 maddesi, bir sanığın, yargılamasını beklerken serbest tutulmaları karinesini getirmektedir; ... vaktin geçmesiyle, daha önce [tutuklamayı] haklı kılan veya alternatif önleyici tedbirleri yetersiz kılan belirli deliller daha az ikna edici olabilir; ... kaçma tehlikesinin varlığını ispatlamak savcıya düşmektedir ve böyle bir tehlike sadece olası cezanın ciddiyetine işaretle ispatlanamaz; [mahkeme başvuranın sağlık sorunlarına ve yaşına, adli kaydının yokluğuna, daimi ikametgahına ve evlilik durumuna işaret etmiştir]; [Avrupa Mahkemesi’nin] içtihatları yargılama sürecindeki tutuklamanın istisnai olmasını, daima nesnel biçimde gerekçelendirilmesi gerektiğini ve kamu menfaatine karşılık gelmesi gerektiğini öngörmektedir; mahkeme, [başvuranın] kaçacağının, tanıkları etkileyeceğinin veya delilleri yok edeceğinin makul olmadığına ve ceza soruşturmasının normal işleyişinin sanık ev hapsi altındayken mümkün olduğuna hükmetmiştir.”
Mahkeme, başvuranın ev hapsi için şu koşulları koymuştur: evden ayrılma yasağı, telefon kullanma yasağı, diğer herhangi bir kişiyle davasını konuşma yasağı.Başvuran derhal, otuz gün kalacağı evine götürülmüştür. Ancak savcı, yukarda anılan karara karşı itirazda bulunmuş ve başvuranın kendisine atılı suçu işlediğini itiraf etmeyi reddetmesini, başvuranın cezaevinde tutukluluğunun devamının gerekçelerinden biri olarak ileri sürmüştür.Chişinau İstinaf Mahkemesi, 29 Haziran 2007’de, 26 Haziran 2007 tarihli kararı bozmuş ve başvuranın yargılama süresince yirmi gün tutukluluğuna hükmederek yeni bir karar almıştır. Mahkeme şuna karar vermiştir:
“... alt mahkeme davanın karmaşıklığını ve [başvuranın] suçlandığı suçun ciddiyetini dikkate almamıştır; mahkeme, ev hapsindeyken [başvuranın] tutuklu bulunmayan ve dahası oğulları da olan diğer suç ortaklarıyla iletişim kurabileceğini değerlendirmektedir; Moldova makamlarının kontrolünde olmayan [kendi kendine ilan eden ve tanınmamış “Transnistria Moldova Cumhuriyeti”ne] giderek kaçabilir; ifadelerini değiştirtmek için tanıkları etkileyebilir; başvuran doktorlarca ziyaret edilmiştir ve cezaevinde tıbbi yardım alabilir.”Davadan sorumlu savcı, 11 Temmuz 2007 tarihinde başvuranın tutukluluk halinin uzatılması için tekrar mahkemeye başvurmuştur. Öncekiyle aynı gerekçelere dayanmıştır.Buiucani Bölge Mahkemesi, 16 Temmuz 2007 tarihinde başvuranın tutukluluğunu bir yirmi gün daha uzatmıştır. Yine başvuranın ciddi bir suçla suçlandığını ve kaçabileceğini veya soruşturmaya engel olabileceğini iddia etmiştir.Başvuran, esasen daha önce yaptığındakiyle aynı iddiaları ileri sürerek itiraz etmiştir.
2. Ev Hapsi (arestarea la domiciliu)Chişinau İstinaf Mahkemesi, 20 Temmuz 2007’de, alt mahkemenin kararını bozmuş ve önleyici tedbiri ev hapsi olarak değiştirerek yeni bir karar almıştır. Mahkeme şuna karar vermiştir:
“savcı, [başvuranın] tutukluluk halinin devamı gereğini teyit eden herhangi bir delil getirmemiş, zaten dinlenilmiş olan tanıklar üzerinde etki kurabileceği olasılığını teyit eden ek bulgular sunmamıştır; [başvuran] ne zaman çağrılırsa soruşturma makamları huzuruna geleceğine söz vermektedir; herhangi bir kaçma tehlikesine ilişkin belirli hiçbir bilgi yoktur”
Mahkeme, başvuranı hakkındaki ceza davasıyla herhangi bir bağı olan kişilerle iletişim kurmaktan ve evinden ayrılmaktan da men etmiş ve her gün savcılığı telefonla aramakla yükümlü kılmıştır.Comrat Bölge Mahkemesi, 14 Eylül 2007 tarihinde savcının başvuranın ev hapsinin doksan gün uzatılması talebini incelemiştir. Başvuran, akrabalarıyla iletişimindeki kısıtlamaya ilişkin tedbirlerin sona erdirilmesi koşuluyla, ev hapsinin uzatılmasına itiraz etmemiştir. Mahkeme, savcının talebini kabul etmiş ve ev hapsinin doksan gün uzatılmasına hükmetmiştir. Başvuranın talebini de kabul etmiş ve akrabalarıyla iletişimi üzerindeki sınırlamayı sonlandırmıştır. Mahkemenin ileri sürdüğü tek gerekçe başvurana atılı suçun ciddiyetidir.Comrat Bölge Mahkemesi, 14 Aralık 2007 tarihinde başvuranın ev hapsini tekrar doksan gün uzatmıştır. Mahkeme tarafından gösterilen tek gerekçe, başvurana atılı suçun ciddiyetidir. Başvuran, hastaneye ve dava dosyasını incelemek için mahkemeye gitmesine izin verilmesi koşuluyla itiraz etmemiştir.Başvuran, belirtilmeyen bir tarihte ev hapsi tedbirinin şartlı tahliye ya da kefaletle tahliye ile değiştirilmesini isteyerek Comrat Bölge Mahkemesine tahliye talebinde bulunmuştur. Ev hapsi kurallarını asla ihlal etmediğini ve soruşturma organlarınca verilen tüm talimatlara daha da fazla uymayı taahhüt ettiğini ileri sürmüştür.Comrat Bölge Mahkemesi, 12 Mart 2008’de, on aydan fazla bir süredir tutuklu kaldığını ve kendisine uygulanan kısıtlamaların hiçbirini ihlal etmediğini gözlemleyerek başvuranı kefaletle tahliye etmeye karar vermiştir.
C. Başvuran Hakkındaki Ceza Kovuşturmasının SonlandırılmasıBaşvuran, 09 Haziran 2011 tarihinde, 02 Mayıs 2007 ila 12 Mart 2008 arasında tutuklu kaldığı suçlamalardan beraat etmiştir. Mahkeme, ona atılı eylemler bakımından hiçbir suçun meydana gelmediğine karar vermiştir. Aynı zamanda, kendisine yöneltilen diğer on üç suçlamadan aklanmış ve bir suçlamadan yani 20.000 Moldova leyi (yaklaşık 1.000 avro) para cezasına çarptırıldığı, icra memurunca el konulmuş sıvılaştırılmış gazı yasa dışı olarak satmaktan suçlu bulunmuştur. Ne başvuran ne de savcı kesinleşen bu kararı temyiz etmiştir. Başvuranın oğulları beraat etmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMA Söz konusu tarihte geçerli olan halleriyle, Ceza Usul Kanunu’nun ilgili hükümleri aşağıdaki gibidir:
Madde 166: Cezai Suç İşlediğinden Şüphelenilen Bir Kişiyi Tutuklama Nedenleri
(1) Yalnızca aşağıdaki hallerde, soruşturma organının, bir yıldan fazla bir hapis cezasıyla cezalandırılabilen bir suç işlediğine dair makul şüphenin bulunması durumunda bir kişiyi tutma yetkisi vardır:
1) Eğer kişi suçüstünde yakalanmışsa;
2) Tanık veya mağdur, tam da bu kişinin suçu işlediğini belirtirse;
3) Şüphelinin vücudunda veya elbiselerinde ya da evinde veya arabasında suçun açık izleri bulunursa;
...
(5) Bir kişinin işbu maddedeki şartlardaki tutulması, 72 saatten daha uzun devam edemez;
...
(7) İş bu maddedeki şartlarda tutulan bir kişi, en kısa sürede fakat 5. paragrafta belirtilen süre sınırının dolmasından önce ... tutuklu bırakılması veya salıverilmesi hususunda karar vermesi için soruşturma hakimi önüne çıkartılır.
Madde 175: Önleyici Tedbirlerin Tanımı ve Çeşitli Türleri
(1) Şüpheli olan veya cezai bir suçla suçlanan bir kişinin ceza soruşturmasına zarar verebilecek eylemlerde bulunmasına ... mani olunan kısıtlama tedbirleri, önleyici tedbirlerdir.
...
(3) Önleyici tedbirler şunlar olabilir:
1) Şehri terk etmemeyi üstlenme;
2) Ülkeyi terk etmemeyi üstlenme;
3) Kişisel teminat;
4) Bir kuruluşun teminatı;
5) Ehliyetin geçici olarak geri alınması;
...
8) Yargı denetiminde şartlı tahliye;
9) Kefaletle şartlı tahliye;
10) Ev hapsi;
11) Tutukluluk altına alma.
Madde 176: Koruyucu Tedbirlerini Tatbik Nedenleri
Önleyici tedbirler, soruşturma makamı ya da mahkeme tarafından münhasıran zanlının kaçacağına, ceza kovuşturması esnasında gerçeğin ortaya konulmasını engelleyeceğine veya yeniden suç işleyeceğine inanmak için yeterli makul gerekçelerin bulunduğu hallerde uygulanabilir ya da bir cezanın infazını temin etmek için mahkeme tarafından uygulanabilir.
...
(3) Önleyici tedbirlerin uygulanma gereği hakkında karar verirken, soruşturma makamı ve mahkeme şu ilave kıstasları dikkate alacaktır:
1) Suçun neden olduğu zararın mahiyet ve derecesi,
2) ... zanlının karakteri,
3) Yaşı ve sağlık durumu,
4) Mesleği,
5) Ailevi durumu ve bakmakla yükümlü olduğu kişilerin mevcudiyeti,
6) Mali durumu,
7) Daimi ikamet yerinin mevcudiyeti,
8) Diğer zorunlu şartlar.
Madde 185: Tutukluluk Altına Alma
(1) Tutukluluk altına alma, şüphelinin kanunun öngördüğü yerlerde ve şartlarda tutulmasından müteşekkildir. ...Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 188. maddesine göre, ev tutuklaması, sadece tutukluluk altına alma tedbirinin tatbiki şartları karşılanmadığında uygulanabilir ve tutukluluk altına almaya uygulanan hükümlerde düzenlenmiştir. Bu bağlamda, ev tutuklanmasının süresi ile hükmedilmesi, uzatılması ve itiraz edilmesi şekli tutukluluk altına almayla tamamen aynıdır. Ev hapsi tedbirine, evi terk etme yasağı, telefon, posta veya diğer iletişim yollarını kullanma yasağı ve belirli kişilerle iletişime geçme ya da onlarca ziyaret edilme yasağı gibi bir veya daha fazla kısıtlama eşlik etmektedir. Şüpheli, onu kontrol etmeye tasarlanmış elektronik aletler takmak, kontrol amacıyla telefon aramalarını yanıtlamak veya arama yapmak ve gerektiğinde soruşturma organı veya mahkeme huzuruna şahsen çıkmak gibi şartlara da tabi tutulabilir. Eğer şüpheli konulan kısıtlamalar ve şartlara uyamazsa, ev hapsi tedbiri tutukluluk altına almayla değiştirilebilir.Ceza Kanunu’nun 88. ve Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 395. maddesine göre, ev hapsinde geçirilen süre, tutukluluk boyunca hapiste geçirilen süreyle aynı şekilde nihai cezadan düşülmektedir.
III. AVRUPA KONSEYİ ÜYE DEVLETLERİNDEKİ HUKUK VE UYGULAMAMahkeme, tutuklamayı haklı kılan nedenlere ilişkin olarak Avrupa Konseyine üye 31 devletteki, yani Almanya, Avusturya, Azerbaycan, Belçika, Birleşik Krallık, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Ermenistan, Estonya, Fransa, Hırvatistan, Hollanda, İtalya, İspanya, İsviçre, Karadağ, Litvanya, Lüksemburg, Macaristan, Makedonya Eski Yugoslav Cumhuriyeti, Monako, Polonya, Portekiz, Romanya, Rusya, Sırbistan, Slovenya, Slovakya, Türkiye, Ukrayna ve Yunanistan’daki, uygulamaları incelemiştir.Mahkeme tarafından gerçekleştirilen karşılaştırmalı hukuk araştırması uyarınca, araştırılan 31 üye devletin tamamının yasalarında yargısal müdahale öncesindeki yakalama ve ön tutuklamanın açıkça düzenlendiği ve süre olarak sıkı sıkıya sınırlandırıldığı görülmektedir.Araştırılan üye devletlerin yalnızca beşi (Bulgaristan, Ermenistan, İtalya, İsviçre ve Litvanya), sadece suç işlendiğine dair “makul şüphesinin” bulunduğu gerekçesiyle ön tutuklamaya izin vermektedir. Bu üye devletlerde, ön tutuklamayı uzatmak için diğer gerekçeleri sunmak açısından yasal makamların 24 ila 96 saat zamanı vardır.Diğer 26 üye devlet, en azından bir ilgili ve yeterli gerekçenin bulunmasını en baştan şart koşmaktadır.Bu şartların, yeniden suçluluk tehlikesi (13 üye devlet) ve bir suç işlenmesine son verme ihtiyacının (2 üye devlet) ardından gelen en yaygın olanı, (17 üye devletteki) kaçma veya saklanma tehlikesi ve şüphelinin yargılama sürecine katılımını temin etme ihtiyacıdır. Adaleti engelleme tehlikesi, 14 üye devlet tarafından açıkça öngörülmüştür.Ek olarak 12 üye devlette, eğer şüpheli tam da bir suç ya da kabahat işleme eyleminde (suçüstü) veya ondan hemen sonra (bu 12 üye devletin 3’ünde) yakalanırsa ön tutuklama haklı görülmektedir.Ön tutuklamanın azami süresi 24 saat (8 üye devlet) ila 96 saat (3 üye devlet) arasında değişmektedir. Üye devletlerin çoğunluğu, 48 saatlik bir süre sınırı koymuştur (12 üye devlet).Yargısal müdahaleyi takiben tutuklamaya ilişkin olarak, araştırılan üye devletlerin tamamında (31), bir suç işlendiğine dair “makul şüphesinin” varlığı, tutuklamanın hukukiliği için olmazsa olmaz bir şarttır. Araştırılan tüm üye devletler bununla birlikte, tek başına “makul şüphenin” tutuklamayı haklı kılmak için genellikle yeterli olmadığını da kabul etmektedir. Ağır suç halinde tutuklamaya hükmetmek için “makul şüphenin” bizatihi ve istisnaen yeterli olduğu 6 üye devlette (Almanya, Avusturya, Belçika, İsviçre, Sırbistan ve Türkiye), sınırlı bir ayrıklık bulunmaktadır.Bu 6 ülke istisna olmak üzere “makul şüphe”, tutuklamaya hükmetmek için yeterli değildir.Araştırılan üye devletlerin (31) tamamının yasaları, yukarıdaki 52. paragrafta anılan sınırlı ayrıklık istisna olmak üzere, ancak ilave gerekçeler mevcutsa yetkili makamların bir kişiyi tutuklamaya tabi tutabileceğini öngörmektedir. Tüm devletlerde, bu ilave gerekçelerin ilgili kişi ilk kez hâkim önüne çıkarıldığında saptanması gerekmektedir. Ulusal yargı makamlarının bu nedenle, tam da bir kişinin tutuklanmasına ilk kez başvurulmasından itibaren bu tutuklamayı haklı kılan ilave nedenleri ikna edici biçimde ortaya koyması gerektiği söylenebilir.Ulusal mevzuatlarda en sık ileri sürülen gerekçeler, kaçma tehlikesi (araştırılan tüm üye devletler), suçun tekrarı tehlikesi (31’inin 30’u) ile yargılamanın engellenmesi tehlikesidir (31’inin 28’i).Dahası, üye devletlerin çoğunluğu (31’inin 18’i), tutukluluğun ancak ilgili suç belirli bir ağırlık derecesinde olduğunda uygulanabileceğini öngörmektedir. Bazı üye devletler (31’inin 10’u), ulusal makamların ilgili kişinin özel koşullarını (sosyal, ailevi ve iş bağlantılarının yansıra kişiliği, yaşı, sağlığı, mesleği ve evvelki herhangi bir suç eylemi gibi) dikkate almasını gerektirmektedir. Birçok üye devlet (31’inin 6’sı), ilgili bir şart olarak kamu düzenini koruma ihtiyacını da zikretmektedir.Araştırılan üye devletlerin mevzuatları, İlave nedenlerin ilgililiğini değerlendirmek için, göz önüne alınması gerekli birtakım özel unsurları ortaya koymaktadır.Araştırılan tüm üye devletler (31), yetkili ulusal makamların, hem her bir tutukluluk dönemini uzatırken hem de ona hükmederken ilgili ve yeterli gerekçe verme yükümlülüğü altında olduğunu kabul etmektedir.Dolayısıyla, onun ilk uygulanışı esnasında ortaya konan şartların yerine getirilmesi hususunda, tutukluluğun uzatılması aynı düzeyde bir gerekçelendirme gerektirmektedir. Ulusal mahkemelerin tutukluluğa karar vermek ve onu uzatmak için ileri sürdükleri gerekçelerin basmakalıp ve soyut olamayacağına hükmetmek olağandır.Araştırılan üye devletlerin neredeyse yarısının (31’inin 15’i) ulusal mevzuatı, tutukluluğun uzatılabileceği azami süreleri ve/veya onun toplam uzunluğu için belirli bir süreyi ortaya koymaktadır. Ancak, uzatmaların veya azami toplam müddetin uzunluğuna ilişkin ortak bir standart bulunmamaktadır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRMEBaşvuran başvurusunda, Sözleşme’nin 5/1 maddesine atıf yaparak ulusal mahkemelerin kendisini tutukluluk altına alma kararları için yetersiz gerekçe gösterdiğinden şikâyet etmiştir. Mahkeme, bu şikâyeti Sözleşme’nin aşağıda belirtilen 5/3 maddesi altında incelemeyi daha uygun bulmaktadır:
“3. İş bu maddenin 1 (c) fıkrasında öngörülen koşullar uyarınca yakalanan veya tutulan herkesin derhal bir yargıç veya yasayla adli görev yapmaya yetkili kılınmış sair bir kamu görevlisinin önüne çıkarılması zorunlu olup, bu kişi makul bir süre içinde yargılanma ya da yargılama süresince serbest bırakılma hakkına sahiptir. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminat şartına bağlanabilir.”
I. HÜKÜMETİN İLK İTİRAZLARI
A. İç Hukuk Yollarının TüketilmemesiHükümet, Büyük Daire önündeyken, ev hapsine hükmedilen mahkeme kararlarına başvuranın itiraz etmediğini ve böylelikle Sözleşme’nin 35/1 maddesinin gerektirdiği üzere iç hukuk yollarını tüketmediğini yargılama sürecinde ilk kez iddia etmiştir. Bildirim aşamasında hazırlanan olay anlatımı 29 Haziran 2007 tarihinden sonraki olaylara işaret etmediğinden, bu itirazı Daire önünde dile getirebilecek bir durumda olmadıklarını beyan etmişlerdir. Dolayısıyla, bu itirazı şu anki aşamada dile getirmekten men edilmiş addedilemezler.Başvuran, Hükümetin, bu itirazı Büyük Daire önünde dile getirmekten men edildiğini iddia etmiştir. Seçenek olarak, itirazlarının temelsiz olduğunu ileri sürmüştür.Mahkeme, Mahkeme İçtüzüğü’nün 55. kuralı uyarınca, herhangi bir kabul edilemezlik savunmasının, niteliğinin ve koşulların izin verdiği ölçüde, davalı Sözleşmeci Tarafça başvurunun kabul edilebilirliğine ilişkin yazılı veya sözlü beyanlarında dile getirilmesi gerektiğini tekrar etmektedir (Svinarenko ve Slyadnev/Rusya [BD], B. No. 32541/08 ve 43441/08, § 79, İHAM 2014 (alıntılar)).Mahkeme İçtüzüğün 54/2 (b) kuralı uyarınca davalı Hükümete başvuruyu haber verdiği 18 Ocak 2010 tarihli mektubuna Mahkemenin eklediği, Mahkeme Kalemince hazırlanmış olay anlatımının o tarihte Mahkeme’nin elinde bulunan belgelere işaret ettiği ve bu nedenle 29 Haziran 2007 tarihinden önce meydana gelmiş olan olaylardan bahsettiği doğrudur. Mahkeme’nin 18 Ocak 2010 tarihli mektubu, “eğer Hükümet görüş bildirmeye karar verirse, sadece yargılama sürecindeki tutukluluğun gerekçelerine ilişkin şikâyetlere değinmelidir (Sözleşme’nin 5/3 maddesi) [vurgu eklenmiştir]” diye belirtmektedir. Hükümet, görüş bildirme olanağından yararlanırken 02 Mayıs 2007 tarihinden önce, mesela başvuranın yakalanmasının öncesinde, ve 29 Haziran 2007 tarihinden sonra meydana gelen olayları Mahkemenin göz önüne almaması gerektiğini ileri sürerek davanın kapsamını sınırlandırmaya çalışmıştır. Bununla birlikte, bildirdikleri üzere “Hükümet, yukarda anılan süreci [02 Mayıs – 29 Haziran 2007] izleyen belirli usulü eylemleri ifade etmeyi gerekli görmektedir. Bu bahisler, davanın kabul edilebilirliğine ve esasına ilişkin Hükümetin duruşunu arz etmek için zaruridir”.Mahkeme böylelikle, bu özel bağlamda “şikâyetlerin” mahiyetinden ve altında yatan şartlardan, Sözleşme’nin 5/3 maddesi uyarınca bunları incelerken başvuranın 02 Mayıs 2007’de yakalanmasının öncesine gelen olayları Mahkeme’nin yok sayamayacağının ve şikâyetlerin devam eden bir duruma, yani bir bütün olarak başvuranın “yargılama sürecindeki tutukluluğu” için iddia edilen gerekçe yokluğuna, işaret ettiğinin yeterince açık olması gerektiğini ve Mahkemenin, Hükümetin ileri sürdüğü biçimde sınırlandırılmadığını değerlendirmektedir. Başvuru bildirildiğinde, Hükümetin 29 Haziran 2007’den sonrasındaki olayların da tamamen idrakinde olduğunu ve böylelikle kabul edilemezlik savunmasını 55. kural gereklerine uygun biçimde yapma konumunda bulunduğunu varsaymak makul olur.İç hukuk yollarının tüketilmemesi meselesi bununla birlikte, Hükümet tarafından ilk defa Büyük Daire önündeki yazılı görüşlerinde ileri sürülmüştür. Mahkeme, ilk itirazlarını Dairenin kabul edilebilirlik kararının alınmasından önce ileri sürme yükümlülüğünden onları muaf tutabilecek hiçbir istisnai keyfiyet görmemektedir. Sonuç itibariyle, Hükümet yargılamanın bu aşamasında iç hukuk yollarının tüketilmediği ilk itirazını ileri sürmekten men edilmiştir ki itiraz bu nedenle reddedilmelidir.
B. Mağdur StatüsüHükümet, Mahkeme’nin yukarda anılan iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazını reddetmesi halinde seçenek bildirim yoluyla; başvuranın, ev hapsi hakkındaki Sözleşme’nin 5/3 maddesi altındaki şikâyeti bağlamında Sözleşme’nin 34. maddesi anlamında “mağdur” olduğunu ileri süremeyeceğini iddia etmiştir. Bizzat kendisi ev hapsine alınmayı talep etmiştir ve bunun yapılması kararı, bu tedbirin öncesinde meydana gelen olası herhangi bir 5/3 maddesinin ihlali için tazmin oluşturmuştur. İş bu tedbir, başvuranın başlangıçtaki tutukluluğundan tahliyesinin sağlanmasıyla eşdeğerdir. Böylelikle bu, Sözleşme’nin 5/3 maddesiyle teminat altına alınan haklarının herhangi bir olası ihlali için bir tür tazmin oluşturmuştur.Başvuranın bu itiraza ilişkin tutumu, iç hukuk yollarının tüketilmediğine dair itirazına ilişkin belirtilenlerle benzerdir (bkz. yukarıdaki 63. paragraf).Mahkeme’nin yetkisine giren bir hususu ilgilendirmesi ve kendiliğinden inceleme yapmasının önünde bir engel bulunmaması nedeniyle; Mahkeme, Hükümet’in yukarıdaki itirazı yapmaktan men edilip edilmediğini incelemeye gerek görmemektedir (örneğin bkz. R.P. ve Diğerleri/Birleşik Krallık, B. No. 38245/08, 09 Ekim 2012, § 47). Mahkeme, mevcut davanın özel koşullarında, başvuranın şikâyetinin özüyle öylesine yakından ilişkili olması dolayısıyla iddianın esasla birleştirilmesi gerektiğini değerlendirmektedir (bkz. aşağıdaki 106-111. paragraflar).
C. Sonuç Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğine ilişkin ilk itirazlarını ileri sürmekten men edilmiştir. Mahkeme bu nedenle, bu ilk itirazı reddetmektedir. Diğer yandan, başvuranın mağdur statüsünün bulunmadığına ilişkin itirazı esasla birleştirmeye karar vermiştir.
II. ESAS
A. Daire Kararı Daire, tutuklama için “ilgili ve yeterli gerekçe” gösterme yükümlülüğü hakkındaki mevcut içtihatlara dayanarak, başvuranın tutukluluğuna hükmederken mahkemelerin gösterdiği gerekçelerin yetersizliğinden dolayı Sözleşme’nin 5/3 maddesinin ihlal edildiği sonucuna ulaşmıştı. Böyle yaparken, Mahkemenin ev hapsinin özgürlükten yoksun kılma teşkil ettiğini ortaya koyan içtihatlarına dayanmıştır. Daire, iç hukuk uyarınca ulusal mahkemelerin birçok şartı teyit etmesi gerekirken, gerçekte böyle yapmadıklarını ve kanunun öngördüğü şekli tutuklama gerekçelerini, somut olarak başvuranın durumuna nasıl uygulanabilir olduklarını açıklamaksızın soyut ve basmakalıp biçimde kararlarında tekrarlamaya kendilerini hasrettiklerini kaydetmiştir. Dahası, esasen aynı dava dosyasını incelemelerine rağmen pek çok durumda birbirine zıt sonuçlara ulaşmışlardır (Daire kararının 35-38 paragrafları). Daire son olarak, savcının belirli belgeleri, mahkemeler tarafından bu belgelerin yokluğuna başvuranın tutukluluğunu uzatmak için dayanılmasına rağmen bir yıldan fazla bir sürede elde etmekteki hareketsizliğine; ayrıca başvuranın 26 Haziran 2007’den sonraki üç gün boyunca ev hapsi altına konulmasının ardından, öyle yapmak isteseydi oğullarıyla işbirliğine gidebileceği üç gününün olduğuna atıfta bulunmuştur (Daire kararının 40-41 paragrafları).
B. Tarafların Beyanları
1. Başvuran Başvuran, olaylar zamanında, herhangi bir gerekçe olmaksızın ve yalnızca basmakalıp ve yinelenen nedenlere dayanılarak suçlanan kişilerin doğrudan yargılama öncesi tutukluluk altına alınması uygulaması bulunduğunu iddia etmiştir. Yargılama öncesi tutukluluğun istisna olmaktan çok kural olduğunu kabul eden o zamanki Hükümet temsilcisinden de bahsetmiştir. Başvuran, ev hapsini haklı kılmak için aranan gerekçelere atıfta bulunarak iç hukukun ev hapsine hükmeden kararlara daha az katı bir şart getirmediğini bildirmiş ve mahkemelerin hem ev hapsi hem de tutuklama için aynı kuralları uygulamak ve aynı gerekçeleri göstermekle yükümlü olduğunu vurgulamıştır. Hükümet’in ev hapsiyle ilgili olarak gerekçe göstermek için daha az katı bir şartın müsaade edilebilir olması gerektiği yönündeki tutumunu kabul etmek, kendini ev hapsini uygulamakta serbest addedebilecek olan devlet bakımından, kötüye kullanma tehlikesini ortaya çıkaracaktır. Mevcut davada böyle bir tutumun kabulü ayrıca, iç hukuku göz ardı etmekle aynı anlama gelecektir. Başvuran, özgürlüğünden yoksun kılınması lehinde hiçbir savunmanın olmadığını ve ne tutukluluğun ne de ev hapsinin ilgili ve yeterli gerekçeye dayandırıldığını ileri sürmüştür. Özgürlüğünden yoksun kılınması için gerekçenin bulunmayışının, takip eden beraatı ve savcılığın beraat ettirildiği mahkeme kararına karşı yasa yoluna başvurmamasıyla da teyit edildiğini belirtmiştir. Başvuran, Hükümetin başvuranın kendisinin ev hapsine alınmayı istediği iddiasına ilişkin olarak, yine de ulusal mahkemelerin ev hapsine hükmetmek için yeterli neden bulunup bulunmadığını teyit etme yükümlülüğü altında olduğunu ileri sürmüştür. Devletin, yargılamaya katılımını sağlamanın ve delillerin bütünlüğünü muhafaza etmenin başka yollarını elinde bulundurduğunu da belirtmiştir.
2. Hükümet Hükümet’in görüşüne göre, başvuran, tahliye taleplerini hem ulusal yargılamalarda hem de Mahkeme önündeki yargılamada yeterince gerekçelendirememiştir. Hükümet, başvuranın sağlık sorunlarına bel bağlamasına işaret etmiş ve Mahkeme içtihatları uyarınca sağlık nedenleriyle tutukluları salıvermek için genel bir yükümlülüğün bulunmadığını belirtmiştir. Ulusal mahkemeler, başvuran tarafından ileri sürülen gerekçeleri ilgiden yoksun oldukları için dikkate almamıştır. Hükümet, başvuranın tutuklanması ve tutukluluğunun devamı kararlarının ilgili ve yeterli gerekçelere dayandırıldığını ileri sürmüştür. Bu gerekçeler belirsiz ve soyut görünüyorsa da aslında somut ve özlüdürler. Kararlar, davanın karmaşıklığı ve başvuranın ceza soruşturmasına müdahale etmesi ve oğullarıyla işbirliğine girişmesi tehlikesi gibi gerekçelere dayandırılmıştır. Hükümet’in görüşüne göre, bizatihi başvuran ile oğullarının suç ortakları olması soruşturmanın normal işleyişine müdahale oluşturmuştur ve bir diğerinden ayrı tutulmalarını gerektirmiştir. Hükümet, mevcut davanın W/İsviçre’ye (26 Ocak 1993, Seri A, no. 254-A) benzediği görüşünü ortaya koymuş ve Mahkeme’nin bu davada, aynı o davadaki gibi ihlal olmadığı neticesine varması gerektiğini iddia etmiştir. Hükümet, ev hapsine alınmasını isteyenin başvuranın kendisi olduğuna ve talebini yerine getiren veya ev hapsini uzatan mahkeme kararlarına itiraz etmediğine vurgu yapmıştır. Hükümet, ev hapsinin Sözleşme’nin 5. maddesi anlamında özgürlükten yoksun bırakma oluşturduğunu kabul etmiştir. Ancak Hükümet, bu tedbir tutuklamadan daha hafif olduğundan; ev hapsini haklı kılmak için daha az gerekçe arandığını değerlendirmiştir. Zaten, başvuranın kendisinin ev hapsi altına alınmayı talep ettiği mevcut davada da bu olmuştur.
C. Mahkemenin Değerlendirmesi
1. Genel İlkeler Sözleşme’nin 5. maddesi, 2, 3 ve 4. maddelerle birlikte, bireyin fiziksel güvenliğini koruyan temel hakların ilk sırasındadır (örneğin bkz. Kurt/Türkiye, 25 Mayıs 1998, § 123, Kararlar ve Hükümler Derlemesi 1998-III, gibi kaybolma olaylarında bu maddenin 2. ve 3. maddelerle ilişkisi) ve böyle olunca da önemi büyüktür. Temel amacı, keyfi ya da haksız özgürlükten yoksun kılmalara engel olmaktır (örneğin bkz. Lukanov/Bulgaristan, 20 Mart 1997, § 41, Derlemeler 1997-II; Assanidze/Gürcistan [BD], B. No. 71503/01, § 171, İHAM 2004-II; Ilaşcu ve Diğerleri/Moldova ve Rusya [BD], B. No. 48787/99, § 461, İHAM 2004-VII). Mahkeme’nin içtihatlarında geçen özellikle üç gerekçelendirme ölçütü belirlenebilir: katı biçimde yorumlanması gereken (bkz. Ciulla/İtalya, 22 Şubat 1989, § 41, A Serisi, no. 148) ve diğer hükümler altındaki geniş kapsamlı gerekçelendirmeye (bilhassa Sözleşme’nin 8. ila 11. maddeleri) izin vermeyen sınırlı mahiyeti; hukukun üstünlüğüne titiz bir bağlılığı gerektiren, tutuklamanın hem usul hem de esas yönünden hukukiliğine yinelen vurgu (bkz. Winterwerp/Hollanda, 24 Ekim 1979, § 39, A Serisi, no. 33) ve (5/3 ve 4 madde altındaki) gerekli yargısal kontrolün çabukluğu veya hızlılığıdır (bkz. McKay/Birleşik Krallık [BD], B. No. 543/03, § 34, İHAM 2006-X). Ceza yargılamalarıyla bağlantılı en yaygın özgürlükten yoksun kılma şekillerinden biri, yargılama sürecindeki tutuklamadır. Böyle bir tutuklama, 5/1 maddede öngörülen herkesin özgürlük hakkına sahip olduğu genel kuralının istisnalarından birini oluşturur ve Sözleşme’nin 5/1 maddesinin (c) alt bendinde öngörülmektedir. Dikkate alınacak süre, kişi yakalandığında (bkz. Tomasi/Fransa, 27 Ağustos 1992, § 83, A Serisi, no. 241-A) veya gözaltına alındığında başlamakta (bkz. Letellier/Fransa, 26 Haziran 1991, § 34, A Serisi, no. 207) ve salıverildiğinde ve/veya ilk derece mahkemesi tarafından olsa bile suçlama hükme bağlandığında sona ermektedir (bkz., diğer kararlar arasında, Wemhoff/Almanya, 27 Haziran 1968, s. 23, § 9, A Serisi, no. 7; Labita/İtalya [BD], B. No. 26772/95, § 147, İHAM 2000-IV; Kalashnikov/Rusya, B. No. 47095/99, § 110, İHAM 2002-VI ve Solmaz/Türkiye, B. No. 27561/02, 16 Ocak 2007, §§ 23-24). 5. maddenin 1 (c) paragrafı, yargılama öncesi tutuklamanın müsaade edilebilir olduğu alanları en başta ortaya koymakla birlikte (bkz. De Jong, Baljet ve Van den Brink/Hollanda, 22 Mayıs 1984, § 44, A Serisi, no. 77); önceki hükümle bir bütün oluşturan 3. paragraf, yargılamadaki tutuklamanın makul bir süreyi aşmaması gerektiği kuralı da dâhil belirli usulü teminatlar getirmekte, böylelikle süresini tanzim etmektedir. Mahkeme’nin 5/3 madde altındaki yerleşik içtihatlarına göre, makul şüphenin sürmesi devam eden tutukluluğun geçerliliği için olmazsa olmaz bir şarttır fakat belirli bir sürenin geçmesiyle artık yeterli olmaz: Mahkeme o zaman (1) yargı makamlarının belirttiği diğer gerekçelerin özgürlükten yoksun kılmayı haklı göstermeyi sürdürüp sürdürmediğini ve (2) eğer bu gerekçeler “ilgili” ve “yeterliyse”, ulusal makamların sürecin işletilmesinde “gerekli özeni” gösterip göstermediğini tespit etmelidir (bkz., birçok diğer karar arasında, Letellier, yukarda anılan, § 35; ve Idalov/Rusya [BD], B. No. 5826/03, 22 Mayıs 2012, § 140). Mahkeme, ne kadar kısa olursa olsun herhangi bir tutukluluk süresinin gerekçesinin makamlarca ikna edici biçimde gösterilmesi gerektiğine de hükmetmiştir. Makamlar, bir kişinin salıverileceğine veya tutuklanacağına karar verirken yargılamaya katılımını sağlamanın diğer yollarını göz önüne almakla yükümlüdür (son anılan belge). Mahkeme içtihatlarında, (makul şüphenin varlığına ek olarak) “ilgili” ve “yeterli” neden görülen gerekçeler, kaçma tehlikesi, tanıklara baskı yapılması ya da delillere müdahale tehlikesi, işbirliği tehlikesi, yeniden suçluluk tehlikesi, asayişin bozulmasına yol açma tehlikesi ve tutuklunun korunması ihtiyacı gibi gerekçeleri içermektedir (örneğin bkz. Stögmüller/Avusturya, 10 Kasım 1969, § 15, A Serisi, no. 9; Wemhoff, yukarda anılan, § 14; Tomasi, yukarda anılan, § 95; Toth/Avusturya, 12 Aralık 1991, § 70, A Serisi, no. 224; Letellier, yukarda anılan, § 51 ve I.A/Fransa, 23 Eylül 1998, § 108, Kararlar ve Hükümler Derlemesi 1998-VII). Varsayım, her zaman salıverilme lehinedir. Neumeister/Avusturya’da (27 June 1968 tarihli karar, A Serisi, no. 8, p. 37, § 4) ortaya konulduğu üzere, 5/3 maddenin ikinci kısmı – yani yargılama sürecinde serbest bırakılma – yargı makamlarına ya bir sanığı makul bir sürede yargı önüne çıkarma ya da yargılama süresince geçici olarak salıverilmesini sağlama arasında bir seçenek sunmaz. Makul bir süreden fazla uzatılmaması gereken, sanığın geçici tutukluluğudur (bkz. Wemhoff, yukarda anılan, § 5); ön soruşturmanın uzunluğu eleştiriye açık olmasa dahi tutukluluğunki makul bir süreyi aşmamalıdır (bkz. Stögmüller, yukarda anılan, § 5). Kişi mahkûmiyete kadar masum kabul edilmelidir ve söz konusu hükmün amacı esasen, kişinin devam eden tutukluluğu makul olmaktan çıktığında onun geçici salıverilmesini gerektirmektir (bkz. McKay, yukarda anılan, § 41). Yargılama öncesi tutuklulukta geçirilen bir zaman diliminin makul olup olmadığı sorusu, soyut biçimde değerlendirilemez. Bir sanığın tutuklu bırakılmasının makul olup olmadığı, her bir davanın olguları üzerinden ve kendine has özellikleri uyarınca değerlendirmelidir. Belirli bir olayda tutukluluğun devamı, Sözleşme’nin 5. maddesinde düzenlenen kişi özgürlüğüne saygı kuralına, masumiyet karinesine rağmen baskın gelen hakiki bir kamu menfaati şartına dair gerçek işaretler mevcutsa haklı bulunabilir (bkz., diğer kararlar arasında, Labita, yukarda anılan, § 152 ve Kudła/Polonya [BD], B No. 30210/96, §§ 110 vd., İHAM 2000-XI). Özellikle kaçma tehlikesiyle ilişkin olarak, ilgili kişinin karakteri, ahlaki durumu, malvarlığı, kovuşturulmakta olduğu devletle olan bağları, uluslararası bağlantıları dikkate alınmalıdır (bkz. Neumeister, yukarda anılan, § 10). Belirli bir olayda, suçlanan kişinin yargılama öncesi tutukluluğunun makul bir süreyi aşmadığını temin etmek öncelikle ulusal yargılama makamlarına düşmektedir. Dolayısıyla, yukarda anılan kamu menfaati şartının mevcudiyetinin lehindeki ve aleyhindeki ya da 5. maddedeki kuraldan ayrılmayı haklı kılan tüm olguları masumiyet karinesi ilkesine saygı göstererek incelemelidirler ve tahliye taleplerine ilişkin kararlarında bunları ortaya koymalıdırlar. Aslında bu kararlarda gösterilen gerekçeler ve başvuranın itirazlarında belirttiği iyi belgelenmiş olgular temelinde, Mahkemeden 5/3 maddesinin ihlal edilip edilmediğine karar vermesi istenmektedir (bkz., diğer kararlar arasında, Kudła, yukarda anılan, § 110 ve Idalov, yukarda anılan, § 141).
2. Mahkeme İçtihadını Geliştirme İhtiyacı Olup Olmadığı
(a) İlk Tutukluluk Dönemi ve “Belirli bir Sürenin Geçmesine” İlişkin Sorun Yukarıda bahsedildiği gibi (bkz. 87. paragraf), süregelen tutukluluğun geçerliliği için makul şüphenin devamı olmazsa olmaz bir şarttır fakat belirli bir sürenin geçmesiyle tutukluluğun uzatılmasını haklı kılmaya yetmemektedir. Bu görüş, ilk defa Stögmüller’de (yukarda anılan, § 4) ifade edilmişti. Sonradan, birbirini izleyen birçok Büyük Daire kararlarında tekrar teyit edilen daha kapsamlı “Letellier ilkelerinden” biri olarak daha bilinir hale gelmiştir (bkz., bilhassa, Labita, yukarda anılan, § 153; Kudła, yukarda anılan, § 111; McKay, yukarda anılan, § 44; Bykov/Rusya [BD], B. No. 4378/02, 10 Mart 2009, § 64; ve en son olarak Idalov’da, yukarda anılan, § 140). Belirtilen ilke, makul şüphenin bulunmasının tutuklama için yeterli bir neden oluşturduğu ilk aşama ile makul şüphenin yetmediği ve şüpheliyi tutuklamak için diğer “ilgili ve yeterli” gerekçelere gerek duyulan, “belirli bir süreden” sonra gelen aşama arasında bir ayrım yapılmasına olanak sağlamıştı. Başvuran, Mahkeme önündeki yargılamada, bir suç işlediğine dair makul hiçbir şüphenin olmadığını iddia etmediğinden; Mahkeme, bu meseleyi incelemeyi gerekli görmemektedir. Ancak, (şüphenin makullüğünün haricinde) ulusal mahkemelerin dayandığı ilave gerekçelerin zayıflığı göz önüne alınınca, böyle ilave gerekçelerin aranacağı zaman noktasına ilişkin soru ortaya çıkmaktadır. Bu sorunun cevabı, “belirli bir sürenin geçmesi” ifadesinin anlamına bağlı olacaktır. Mahkeme, şimdiye dek “belirli bir sürenin geçmesi” ifadesinin kapsamını içtihatlarında tanımlamamış ya da bu hususta genel herhangi bir ölçüt ortaya koymamıştır. Mahkeme, en son Magee ve Diğerleri/Birleşik Krallık davasında, B. No. 26289/12, 29062/12 ve 29891/12, 12 Mayıs 2015, “belirli bir sürenin geçmesine” uygulanabilir belirli bir zaman diliminin olmadığını kabul etmişti. Mahkeme, şöyle belirtmiştir:
“88. Yakalanan kişinin bir suç işlediğine dair makul şüphenin devamı, tutukluluğun devamının yasallığı için olmazsa olmaz bir koşuldur fakat zamanın geçmesiyle bu, tutukluluğun devamını haklı kılmaya artık yetmeyecektir. Mahkeme, bu kavramı sabit bir gün, hafta, ay veya yıl sayısına ya da suçun ciddiyetine dayanan farklı dönemlere dönüştürmeye teşebbüs etmemiştir (Stögmüller/Avusturya, B. No. 1602/62, 10 Kasım 1969, § 4)” Bununla birlikte birçok davada (örneğin bkz. Ţurcan ve Ţurcan/Moldova, B. No. 39835/05, 23 Ekim 2007, § 54; Patsuria/Gürcistan, B. No. 30779/04, 06 Kasım 2007, § 67; Osmanović/Hırvatistan, B. No. 67604/10, 06 Kasım 2012, §§ 40-41 ve Zayidov/Azerbaycan, B. No. 11948/08, 20 Şubat 2014, § 62), Mahkeme’nin, görece olarak kısa birkaç günlük süreden sonra bile makul şüphenin tek başına yargılama öncesi tutuklamayı haklı kılmadığı ve ilave gerekçelerle desteklenmesi gerektiği görüşünü benimsediği ortaya çıkmaktadır. Yukarıdakilerin ışığında Mahkeme, ulusal yargı makamlarının tutukluluğun devamını 5/3 maddesinin ikinci kısmı anlamında haklı gösterme yükümlülüğüne ilişkin içtihadını daha da geliştirmenin yararlı olacağını değerlendirmektedir. Hareket noktası olarak, yukarıdaki 85. paragrafta hâlihazırda bahsedildiği üzere, ikinci bölüm uyarınca tutukluluğun makullüğünün değerlendirilmesinde dikkate alınacak sürenin kişinin özgürlüğünde yoksun kılınmasıyla başladığının tekrarlanması gerekmektedir. İlgili kişi aynı andan itibaren, 3. paragrafın birinci kısmı uyarıca, yürütmeden ve taraflardan bağımsız olma zorunlu teminatlarını sağlayan “bir hâkim veya yasayla adli görev yapmaya yetkili kılınmış sair bir kamu görevlisinin önüne derhal” çıkartılma hakkına da sahiptir. Bu hüküm, “hâkim veya yasayla yetkili kılınmış sair kamu görevlisinin” bizzat önüne getirilen bireyi dinleme usulü yükümlülüğünü ve aynı yetkilinin tutukluluğun lehinde ve aleyhinde bulunan şartların, yani tutukluluğu haklı kılan nedenlerin mevcut olup olmadığını, gözden geçirme ve böyle nedenler yoksa tahliyeye hükmetme asli yükümlülüğünü içermektedir (bkz. İrlanda/Birleşik Krallık, 18 Ocak 1978, § 199, A Serisi, no. 25; Schiesser/İsviçre, 04 Aralık 1979, § 31, A Serisi, no. 34 ve McKay, yukarda anılan, § 35). Diğer bir ifadeyle, 5/3 maddesi adli görevlinin tutuklamanın esasını değerlendirmesini gerektirmektedir (bkz. T.W./Malta [BD], B. No. 25644/94, 29 Nisan 1999, § 41; Aquilina/Malta [BD], B. No. 25642/94, § 47, İHAM 1999-III ve McKay, yukarda anılan, § 35). Yakalama ve tutukluluğun başlangıçtaki re’sen gözden geçirilmesi, yasallık meselelerini ve yakalanan kişinin bir suç işlediğine dair makul şüphenin devam edip etmediğini incelemeye ya da diğer bir ifadeyle tutuklamanın 5/1 (c) maddesinde ortaya konulu müsaade edilen istisnalar içine girdiğini tespit etmeye olanak tanımalıdır. Adli görevli, tutukluluk yukarıdaki müsaade edilen istisnalara girmediğinde, salıverme yetkisine sahip olmalıdır (McKay, yukarda anılan, § 40). Yalnızca şüphenin devamının, yasal biçimde hükmedilen tutukluluğun uzatılmasını haklı kılmaya yetip yetmediği aslında 1 (c) paragrafı tarafından değil ama 3. paragraf tarafından kapsanmaktadır: haddi zatında, tutuklama makul olmaktan çıktığında geçici tahliyeyi gerektirme, birincisiyle bir bütün oluşturan ikincisinin amacıdır (bkz. De Jong, Baljet ve Van den Brink, yukarda anılan, § 44, içindeki diğer atıflarıyla birlikte). İçtihadı daha da genişletme ihtiyacı, makul şüphenin devamının ikinci kısım uyarınca tutukluluğun devamı gerekçesi olarak yetebileceği dönemin farklı ve birinci kısım altıdakinden – “derhal” (Sözleşme metninde öngörüldüğü üzere) – çok daha az net zamansal şartlara – “belirli bir sürenin geçmesine” (Mahkeme’nin içtihatlarında geliştirildiği üzere) – tabi tutulmasından ve ancak bu “belirli bir sürenin geçmesinden” sonra tutukluluğun ilave ilgili ve yeterli gerekçeler tarafından haklı gösterilmesinin gerekmesinden kaynaklanmış görünmektedir. Bazı hallerde Mahkeme’nin “[b]u iki kısım ayrı haklar bahşetmektedir ve görünüşe göre mantıken ve zamansal olarak bağlantılı değillerdir” şeklinde karar verdiği doğrudur (bkz., en dikkat çekenleri, McKay, yukarda anılan, § 31 ve Medvedyev ve Diğerleri/Fransa [BD], B. No. 3394/03, § 119, İHAM 2010 – ikinci atıf yalnızca birinci kısımla ilgili). Ancak sürenin her bir bağlamda, yakalama anından itibaren işlemeye başlayacağı ve tutuklamaya izin veren adli makamın tutuklamayı haklı kılan nedenlerin bulunup bulunmadığına karar vermekle ve böyle hiçbir neden yoksa tahliyeye hükmetmekle yükümlü olduğu belirtilmelidir. Böylelikle gerçekte, ikinci kısım altındaki teminatların uygulanmasının belirli bir ölçüde birinci kısmınkilerle çakışması hali sıklıkla, umumiyetle birinci kısım uyarınca tutuklamaya izin veren adli makamın aynı zamanda ikinci kısmın teminatlarına tabi olan tutuklamaya da hükmettiği durumlarda meydana gelecektir. Böyle durumlarda, şüphelinin hâkim önüne ilk çıkışı, iki teminat kümesinin karşılaştığı ve ikinci kümenin birinciyi izlediği kavşak noktasını oluşturmaktadır. Hal böyle olunca ikincisinin, makul şüpheye ek daha fazla ilgili ve yeterli gerekçenin aranması anlamında bütün şümulüyle ne zaman uygulanacağı sorusu, oldukça belirsiz “belirli bir sürenin geçmesi” kavramına bağlı bırakılmıştır. Mahkeme dahası, yukarıdaki 54. paragrafta bahsedilen karşılaştırmalı hukuk araştırmasının kapsadığı otuz bir Sözleşmeye Yüksek Akit Tarafın büyük çoğunluğunun ulusal kanunlarına göre, ilgili adli makamların hemen değilse bile yakalamadan sadece birkaç gün sonra yani şüphelinin yargılama öncesi tutukluluk altına alınmasının gerekliliğini hâkimin ilk defa incelediği anda, “ilgili ve yeterli” gerekçe göstermek zorunda olduklarını kaydetmektedir. Böyle bir yaklaşım Sözleşme’nin 5/3 maddesine aktarılırsa, bu alandaki Sözleşme içtihadını sadeleştirmekle ve daha fazla açıklık ve kesinlik getirmekle kalmayacak, aynı zamanda makul bir süreyi aşan tutuklamaya karşı korumayı da genişletecektir. Mahkeme, yukarıdaki değerlendirmelerin tümünün ışığında, teminatların ikinci kısmını birincisiyle “eşzamanlı yapma” lehinde zorlayıcı çıkarımlara ulaşmaktadır. Bu, adli görevlinin – makul şüphenin devamına ek olarak – tutukluluk için ilgili ve yeterli gerekçe gösterme yükümlülüğünün, hâlihazırda tutuklamaya hükmeden ilk karar anında, yani yakalamadan sonra “derhal”, uygulandığı anlamına gelmektedir.
(b) Ev Hapsine İlişkin Özel Sorunlar
(i) Ev Hapsinin Özgürlükten Yoksun Kılma Olup Olmadığı ve Başvuranın Özgürlük Hakkından Vazgeçip Geçmediği Mahkeme, içtihatlarında, diğer birçok alanda yaptığı gibi, özgürlükten yoksun kılma kavramının bağımsız bir yorumunda ısrar etmektedir. Sözleşme’nin sistematik bir okunuşu, dolaşım özgürlüğü üzerindeki basit kısıtlamaların 5. madde tarafından kapsanmadığını fakat 4 No.lu Protokol’ün 2/1 maddesi kapsamına girdiğini göstermektedir. Dolaşımın kısıtlanması ile özgürlükten yoksun kılma arasındaki fark bununla birlikte, nitelik ya da esas değil, sadece bir derece ya da yoğunluk meselesidir. Bir kişinin 5. madde anlamında “özgürlüğünden yoksun kılınıp kılınmadığına” karar vermek için hareket noktası, somut durum olmalıdır ve söz konusu tedbirin uygulanma türü, süresi, etkileri ve tarzı gibi bir dizi kıstas dikkate alınmalıdır (bkz. Guzzardi/İtalya, 06 Kasım 1980, §§ 92-93, A Serisi, no. 39). Mahkeme’nin içtihatları uyarınca (bkz., birçok diğerinin yansıra, Mancini/İtalya, B. No. 44955/98, §17, İHAM 2001-IX; Lavents/Letonya, B. No. 58442/00, 28 Kasım 2002, §§ 64-66; Nikolova/Bulgaristan (no. 2), B. No. 40896/98, 30 Eylül 2004, § 60; Ninescu/Moldova Cumhuriyeti, B. No. 47306/07, 15 Temmuz 2014, § 53 ve Delijorgji/Ermenistan, B. No. 6858/11, 28 Nisan 2015, § 75), ev hapsinin, derecesi ve yoğunluğu itibariyle Sözleşme’nin 5. maddesi anlamından özgürlükten yoksun kılma ölçüsünde olduğu değerlendirilmektedir. Mahkeme, içtihadından ayrılmak için hiç bir neden görmemektedir. Mahkeme, yukarıdaki 30. ve 36-40. paragraflarda anlatıldığı üzere başvuranın ev hapsinin işleyişini dikkate alarak, 26 ila 29 Haziran 2007 arasında ve 20 Temmuz 2007 ila 12 Mart 2008 arasında yani on bir buçuk aylık bir süre boyunca onu bu tedbire tabi tutmanın, Sözleşme’nin 5. maddesi anlamında özgürlükten yoksun kılma oluşturduğunu değerlendirmektedir. Bu bağlamda, ev hapsinin ilgili ulusal kanun uyarınca da özgürlükten yoksun kılma olarak değerlendirildiği ve başvuranın ev hapsinin özgürlükten yoksun kılma oluşturduğunu Hükümetin kendisinin kabul ettiği belirtmeye değerdir (bkz. yukarıdaki 43, 44 ve 83. paragraflar). Hükümetin ileri sürdüğü (ve esasla birleştirilen, bkz. yukarıdaki 71. paragraf) bir mesele, başvuranın kendisinin ev hapsine alınmayı talep etmesi ve bu tedbire hükmeden mahkeme kararına itiraz etmemesidir. Bu, önemli bir sorunu, yani başvuranın özgürlük hakkından feragat edip etmediğini, dile getirmektedir. Mahkeme, Storck/Almanya’da (no. 61603/00, § 75, İHAM 2005-V), Sözleşme anlamında “demokratik bir toplumda” özgürlük hakkının, bir kişinin, yalnızca tutukluluk altına alınmasına boyun eğmesi dolayısıyla Sözleşme’nin korumasının yararını kaybetmeyeceği kadar önemli olduğuna karar vermişti. Tutuklama, ilgili kişinin ona muvafakat göstermesine rağmen 5. maddeyi ihlal edebilir (bkz. De Wilde, Ooms ve Versyp/Belçika, 18 Haziran 1971, § 65, A Serisi, no. 12). Hükümet’in ev hapsi altına alınmayı isteyenin başvuranın kendisi olduğu yönündeki görüşü karşısında Mahkeme, mevcut davada, bu türdeki tedbirin uygulanmasında açık bir zorlama unsurunun bulunduğunu (bkz. yukarıdaki 82. paragraf) kaydetmektedir. Bilhassa, başvuranın ev hapsine alınmasına çabalamasının arkasındaki fikrin, tahliye taleplerini mahkemelerin birçok kez reddetmesinin ardından cezaevindeki tutukluluğunun devamından sakınmak olduğu, davanın olgularından açıkça belli olmaktadır. Cezaevinde tutulması boyunca sağlık durumunun oldukça kötüleştiği ve buna son vermek için taviz vermeye hazır olduğu da ortaya çıkmaktadır (bkz. yukarıdaki 14., 24. ve 29. paragraflar). Bu, önceden kalp krizi ve serebral inme geçirmiş ve sağlığının kötüleştiğini görmekte olan bir kişi için anlaşılabilir bir davranıştır. Mahkeme’nin görüşüne göre, başvuran ev hapsine alındığında açık bir baskı altındaydı. Makul olarak, ev hapsine hükmeden mahkeme kararlarına başvuranın itiraz etmesi bu koşullarda beklenemez. Mahkeme, yukarıdakiler göz önüne alınınca, başvuranın ev hapsine yaklaşımının ve tedbire itiraz etmekteki ihmalinin, özgürlük hakkından feragat etme derecesine ulaştığını kabul etmeye hazır değildir. Başvuranın ev hapsi altına konulmaya rıza göstermiş sayılabileceği varsayılsa bile; bu durum, Hükümet’in iddia ettiği gibi tutukluluktan tahliyeye denk tutulamaz. Bu, ne de Hükümetin önerdiği gibi Sözleşme’nin 5/5 maddesi uyarınca tazminat hakkı sağlama yükümlülüğüyle uyumlu bir tazmin şekli olarak görülebilir. Hükümetin, başvuranın mağdur statüsünün yokluğuna ilişkin itirazı bu nedenle reddedilmelidir.
(ii) Ev Hapsine Hükmetme Gerekçeleri Hükümet, ev hapsini haklı kılmak için normal bir tutma yerindeki tutuklamadan daha az gerekçenin gerekli olduğunu çünkü ilk tedbirin ikincisinden daha hafif olduğunu ileri sürmüştür. Ev hapsinin çoğu olayda, tutulan için cezaevindeki normal bir tutuklamadan daha az kısıtlama ve daha az derecede elem veya sıkıntı anlamına geldiği doğrudur. Bu, cezaevindeki tutuklanma bireyin yeni ve bazen düşmanca bir ortama dâhil edilmesini, faaliyetlerin ve kaynakların diğer tutulanlarla paylaşılmasını, disipline uyulmasını ve günün yirmi dört saati yetkililerin değişen derecelerdeki gözetimine tabi tutulmayı gerektirdiği için böyledir. Tutulanlar örneğin, ne zaman uyuyacaklarını, yemeklerini ne zaman yiyeceklerini, kişisel temizlik ihtiyaçlarıyla ne zaman ilgileneceklerini veya dış ortam egzersizlerini ya da diğer faaliyetlerini ne zaman yapacaklarını serbestçe seçemezler. Bu nedenle, mevcut davada olduğu gibi ceza infaz kurumunda hapis ile ev hapsi arasında bir tercihle karşılaştığında, çoğu birey normal olarak ikincisini tercih edecektir. Ancak Mahkeme, Letellier ilkelerinde farklı tutuklama türleri arasında hiçbir rejim ayrımının yapılmadığına işaret etmektedir (bkz. yukarıdaki 92. paragraf). Mahkeme’den, başvuranın yargılama boyunca önemli bir süre özgürlüğünden yoksun kılınması gerekçelerinin ilgililiğini ve yeterliliğini incelemesi istenen Lavents’de (yukarda anılan); davalı Hükümetin, başvuran sadece cezaevinde tutuklu bulundurulmadığından ve ev hapsi ile hastanede de tutulduğundan, özgürlük üzerindeki iddia edilen kısıtlama gerekçelerine farklı ölçütlerin uygulanması gerektiğini başarısız biçimde iddia ettiğini Mahkeme ayrıca hatırlatmaktadır. Mahkeme, daha önceden Mancini’de (yukarda anılan) ve orada bahsedilen diğer davalarda kabul edilen yaklaşıma atıfta bulunarak 5. maddenin tutuklama koşullarını düzenlemediğini belirtmek suretiyle iddiayı reddetmişti. Mahkeme, 5 maddenin uygulanabilirliği ölçütleri olarak içtihatlardaki “derece” ve “yoğunluğun”, farklı tutulma yerlerindeki rahatlık veya iç yönetim farklılıklara değil, yalnızca dolaşım özgürlüğündeki kısıtlamaların derecesine işaret ettiğini belirterek devam etmişti. Mahkeme böylelikle, başvuranın tutulduğu yere bağlı kalmadan bütün özgürlükten yoksun kılma süresine aynı ölçütleri uygulamaya geçmişti. Mahkeme, mevcut olayda farklı bir yaklaşım sergilemek için hiçbir neden görmemektedir. Onun görüşüne göre, yargılama öncesi tutukluluğun gerekçelendirilmesi, tutuklama koşullarındaki ve tutuklunun yaşadığı rahat(sız)lık seviyesindeki farklılıklara bağlı olan farklı ölçütlere göre ele alınırsa; bu, uygulamada neredeyse hiç sişe yaramayacaktır. Böyle gerekçelendirme tam aksine, 5. madde altında yeterli bir koruma seviyesinin sürdürülmesi bakımından uygulanabilir ve etkili ölçütlere göre, bu korumanın etkisini azaltma tehlikesine düşülmeksizin ele alınmalıdır. Mahkeme özetle, mevut davayı incelemesi açısından Lavents’tekiyle aynı yaklaşımı izlemenin uygun olduğuna karar vermiştir.
3. Mevcut Davada İlgili ve Yeterli Gerekçelerin Olup Olmadığı Mahkeme, mevcut davada başvuranın geçici olarak tutuklanması için getirilen gerekçelere bakarak başvuranın tutuklanması için 05 Mayıs 2007’de ilk kararı veren yerel mahkemenin yalnızca onun oğullarıyla işbirliğine gitmesi tehlikesi ile üzerine atılı suçun ciddiliğine dayandığını gözlemlemektedir. İkinci gerekçe normalde kaçma tehlikesi bağlamında ileri sürülmekle birlikte; ulusal mahkeme, tanıkları etkileme tehlikesi ve başvuranın delillere müdahale etmesi tehlikesine ek olarak kaçma tehdidinin savcı tarafından temellendirilmediğini ve gayri mantıki olduğunu değerlendirmiştir. Başvuran itiraz etmiş ve diğerlerinin yansıra işbirliği tehlikesinin savcı tarafından ileri sürülmediğini ve her halükarda böyle bir niyeti olsaydı oğullarıyla işbirliğine gitmek için bol miktarda vaktinin olduğunu savunmuştur. Ancak başvurusu, bu itirazlarına bir cevap verilmeksizin İstinaf Mahkemesince reddedilmiştir. Mahkeme bu bağlamda, başvuranın işaret ettiği üzere, oğullarıyla işbirliği tehlikesi gibi bir gerekçeye savcının dayanmadığını belirtmektedir. Dahası, başvuran ve oğulları hakkındaki soruşturmanın Temmuz 2006 tarihinde yani başvuranın yakalanmasından takriben on ay önce başlatıldığı ve böyle bir niyeti olsaydı gerçekten onlarla işbirliğine gitmek için yeterli zamanın olduğu (bkz. yukarıdaki 9-12. paragraflar), davanın olgularından açıkça anlaşılmaktadır. Mahkeme böylesine koşullarda, bu iddiada hiçbir şekilde bir haklılık görmemektedir. Ayrıca İstinaf Mahkemesinin, başvuran tarafından dile getirilen bu itiraza bir cevap veremediğini kaydetmektedir. Kararlarda mahkemelerin, başvuranın Temmuz 2007’de soruşturmanın başlangıcı ile tutukluluğuna ilk hükmedilen an arasındaki tutumu gibi önemli bir unsuru göz önüne aldığının hiçbir emaresi yoktur. Mahkemeler, başvuranın tutukluluğunu ilk ve ikinci kez sırasıyla 16 Mayıs ve 05 Haziran 2007’de uzatırken, esasen ilk etapta tutukluluğuna hükmetmek için mahkemelerin dayandığı yegâne destek gerekçe olan işbirliği tehlikesine artık dayanmamışlardır. Mahkemeler bu kez, diğer gerekçeleri yani kaçma tehdidini ve tanıkları etkileme ve delillere müdahale etme tehlikesini ileri sürmüşlerdir (bkz. yukarıdaki 20. ve 25. paragraflar). Mahkeme bu bakımdan, bunların başvuranın tutukluluk altına alınmasına yönelik ilk başvuruda savcı tarafından ileri sürülen fakat temelsiz ve ihtimal dışı olduklarından dolayı hem ilk derece mahkemesinin hem de İstinaf Mahkemesinin reddettikleriyle aynı gerekçeler olduğunu kaydetmektedir (bkz. yukarıdaki 15. ve 17. paragraflar). Başvuranın tutukluluğunu uzatan mahkeme kararlarında, bu gerekçelerin neden ancak daha sonradan ilgili ve yeterli hale geldiğine dair hiçbir açıklama, örneğin başvuranın tutumundaki herhangi bir şeyin değişimi tetikleyip tetiklemediği, yoktur (örneğin bkz. Koutalidis/Yunanistan, B. No. 18785/13, 27 Kasım 2014, § 51). İlk tutuklama kararına ilişkin durumda olduğu gibi mahkemelerce, başvuranın karakteri, ahlaki durumu, malvarlığı ve ülkeyle bağlantısı ile ceza soruşturmasının ilk on ayındaki davranışlarının bir değerlendirilmesi yapılmamıştır. İlk derece mahkemesi, savcının 26 Haziran 2007 tarihindeki üçüncü uzatma başvurusunu incelerken, savcının tutuklama lehindeki iddialarını reddetmiş ve esasen tutukluluğunun devamı lehinde hiçbir gerekçe olmadığına karar vermiştir. Mahkeme yine de başvuranın ev hapsi altında devam eden tutukluluğuna hükmetmiştir (bkz. yukarıdaki 30. paragraf). Üç günlük ev hapsinin ardından İstinaf Mahkemesi, 29 Haziran 2007 tarihinde, eğer ev hapsinde tutulursa başvuranın kaçabileceğine, tanıkları etkileyebileceğine, delillere müdahale edebileceğine ve oğullarıyla işbirliğine gidebileceğine tekrar karara vererek iş bu tutulma kararını iptal etmiştir. Bu nedenle, tutukluluğunun devamının bir ceza infaz tesisinde geçmesine hükmetmiştir. Mahkeme, ne tutuklama gerekçelerinin yokluğu hususunda ilk derece mahkemesiyle neden aynı fikirde olmadığını açıklamış ne de onun kaçabileceği, tanıkları etkileyebileceği ve delillere müdahale edebileceği endişesinin dayanağını açıklamıştır (bkz. yukarıdaki 32. paragraf). İstinaf Mahkemesi, savcının dördüncü uzatma başvurusunu incelerken, savcı tarafından ileri sürülen tüm gerekçeleri reddetmiş ve başvuranın kaçacağına veya soruşturmaya müdahale edeceğine inanmak için hiçbir gerekçe olmadığını belirtmiştir. Bu mahkeme yine de, böyle gerekçelerin yokluğuna karşın, sonrasında Mart 2008’e kadar uzatılan başvuranın ev hapsine hükmetmiştir. Ev hapsine hükmeden ve onu uzatan kararlar, isnat edilen suçun ciddiliğinin dışında bu tedbiri destekleyen herhangi bir gerekçeye dayanmamıştır (bkz. yukarıdaki 37. ve 38. paragraflar). Mahkeme yukarda anılan sorunlara ek olarak, başvuranın tutukluluğuna hükmetmek ve onu uzatmak için ulusal mahkemelerce ileri sürülen gerekçelerin basmakalıp ve soyut olduğu kanaatindedir. Mahkeme kararları, tutuklama gerekçelerinden, başvuranın durumunun kendine özel koşullarına somut olarak nasıl uyguladıklarını göstermek için hiçbir çaba olmaksızın bahsetmiştir. Ulusal mahkemelerin ayrıca, tutarlı biçimde davrandıkları söylenemez. Bilhassa kimi durumlarda, savcının başvuranın kaçma, tanıklara müdahale etme ve delillere etkide bulunma tehdidi hakkındaki iddialarını temelsiz ve gayri mantıki olduğu gerekçesiyle reddetmiştir. Diğer durumlarda, şartlarda belirgin bir değişiklik olmaksızın ve açıklama olmaksızın aynı gerekçeleri kabul etmişlerdir. Mahkeme, özgürlük hakkı gibi böylesine önemli bir konu söz konusu ise ulusal makamların tutuklamanın gerekli olduğunu ikna edici biçimde göstermekle yükümlü olduğunu değerlendirmektedir. Burada durum, kesinlikle bu değildir. Yukarıdaki unsurların tümünün ışığında Mahkeme, başvuranın yargılama süresince tutukluluğuna hükmetmek ve onu uzatmak için hiçbir ilgili ve yeterli gerekçe olmadığı kanaatindedir. Dolayısıyla, somut olayda Sözleşme’nin 5/3 maddesinin ihlali gerçekleşmiştir.
III. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI Sözleşme’nin 41. maddesi şunu öngörmektedir:
“Eğer Mahkeme, bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlâl edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Akit Taraf’ın iç hukuku bu ihlâlin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa; Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
A. Tazminat Başvuran, manevi tazminat hususunda 50.000 avro talep etmiştir. Haksız tutuklaması neticesinde önemli bir stres yaşadığını ve itibarının önemli ölçüde zarar gördüğünü belirtmiştir. Tutuklamanın, sağlığını kötü etkilediğini de iddia etmiştir. Hükümet, başvuran tarafından talep edilen manevi tazminata yönelik herhangi bir yorum getirmemiştir. Mahkeme, Sözleşme’nin 5/3 maddesi altındaki haklarının ihlali neticesinde başvuranda belirli bir miktarda stres ve endişeye yol açılmış olması gerektiği kanaatindedir. Hakkaniyet temelinde, başvuran lehine 3.000 avroya hükmetmiştir.
B. Masraf ve Giderler Başvuran, Mahkeme nezdinde yapılan masraf ve giderler için de 4.837 avro talep etmiştir. Miktar, hem Daire hem de Büyük Daire önündeki avukatlık ücretlerini, ikincisinin önündeki duruşmaya katılımındaki seyahat ve harcırah giderlerini ve ayrıca bazı posta masraflarını kapsamaktadır. Hükümet, başvuran tarafından talep edilen masraflara yönelik herhangi bir yorumda bulunmamıştır. Mahkemenin içtihatları uyarınca, fiilen ve gerekli olduğu için yapıldıkları ve miktar olarak makul bulundukları kanıtlandığı ölçüde, başvuran masraf ve giderlerin geri ödenmesine hak kazanmaktadır. Mahkeme mevcut davada, elindeki belgeler ve yukarıdaki ölçütler göz önünde bulundurularak, önündeki yargılama için talep edilen masraf ve giderlerin tam miktarına hükmetmenin makul olduğu kanaatindedir.
C. Gecikme Faizi Mahkeme, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğunu değerlendirmektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME,
1. İkiye karşı on beş oyla, iç hukuk yollarının tüketilmediğine ilişkin Hükümet’in ilk itirazını reddetmiştir;
2. Oybirliğiyle, mağdur statüsüne ilişkin Hükümet’in ilk itirazının esasla birleştirilmiş ve reddetmiştir;
3. Oybirliğiyle, Sözleşme’nin 5/3 maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir;
4. Oybirliğiyle,
(a) Davalı devletin başvurana, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden davalı devletin para birimine çevrilecek aşağıdaki meblağların ödemesine:
(i) Manevi tazminata ilişkin olarak, her türlü vergiden hariç olarak 3.000 avro (üç bin avro);
(ii) Masraf ve giderlere ilişkin olarak, her türlü vergiden hariç olarak 4.837 avro (dört bir sekiz yüz otuz yedi avro);
(b) Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme gününe kadar geçen sürede, yukarıda bahsedilen miktara, Avrupa Merkez Bankası’nın söz konusu dönem için geçerli olan marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oran üzerinden basit faiz uygulanmasına karar vermiştir;
5. Oybirliğiyle, başvuranın adil tazmin taleplerinin geri kalanını reddetmiştir.
İşbu karar, İngilizce ve Fransızca dillerinde tanzim edilmiş olup, 05 Temmuz 2016 tarihinde, Strazburg’da bulunan İnsan Hakları Binası’nda gerçekleştirilen kamuya açık bir duruşmada tefhim edilmiştir.
Søren PrebensenGuido Raimondi
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
Sözleşme’nin 45 § 2 maddesi ve İHAM İçtüzüğü’nün 74 § 2 maddesi uyarınca, aşağıdaki ayrık görüşler iş bu kararın ekinde sunulmuştur:
(a) Yargıçlar Nuβberger ve Mahoney’in ortak mutabık görüşü;
(b) Yargıç Spano’nun, Yargıç Dedov’un da katıldığı mutabık görüşü;
(c) Yargıçlar Sajó ve Wojtyczek’in ortak kısmi muhalif görüşü.
G.R.A.
S.C.P.
YARGIÇLAR NUSSBERGER VE MAHONEY’İN MÜŞTEREK MUTABIK GÖRÜŞÜ
Yargıçlar Sajó ve Wojtyczek’in müşterek kısmi muhalif görüşlerindeki, 29 Haziran 2007 tarihinde başvuru tebliğ edildiğinde, 29 Haziran 2007 tarihinden sonraki herhangi bir tutukluluğun, Yazı İşlerince hazırlanan olay anlatımına dâhil edilmediğinden ve bu dönem hakkında yorumda bulunmaları istenilmediğinden, davalı Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmemesi ilk itirazını dile getirmekten men edilmediği kanaatini paylaşıyoruz (bkz. kararın 65. paragrafı). Hükümetler ilgili itirazlarını, Mahkeme’nin belirttiklerinin dışında ilave Sözleşme meseleleri sonradan davaya sokulursa ve sokulduğunda dile getirmekten men edilme korkusu olmaksızın, kendilerine yöneltilen Sözleşme meselelerine ilişkin Mahkeme’nin açık anlatımlarına iyi niyetle güvenebilmelidirler.
Aynı zamanda, davanın kendine özgü koşullarında, durumunu daha da kötüleştirme tehlikesine kendini maruz bırakacağından, daha ciddi olan normal tutuklama tedbirinin yerine ev hapsine hükmeden mahkeme kararlarına itiraz etmesi makul olarak başvurandan beklenilemez. Bu bakımdan, başvuranın “açık bir baskı hali” altında olduğunda (bkz. kararın 108. paragrafı), çoğunlukla aynı görüşteyiz. Bizim görüşümüze göre sonuç itibariyle, davalı Hükümetin, adil yargılanma meselesi olması itibariyle, iç hukuk yollarının tüketilmemesi itirazını dile getirmekten men edilmemesi gerekmekle birlikte; başvuranın davasının şartlarında bu itiraz, bir esasa bina edilmemiştir ve reddedilecektir. Böylelikle biz, bu noktada çoğunlukla aynı sonuca varıyoruz, ancak, farklı gerekçelerle.
YARGIÇ SPANO’NUN, YARGIÇ DEDOV’UN DA KATILDIĞI MUTABIK GÖRÜŞÜ
I.
1. Bugünkü Büyük Daire kararı, özgürlükten yoksun kılmanın geçerliliğini sürdürmesi için başından sonuna ilgili ve yeterli gerekçelere dayandırılması gerektiği şartı hususunda, Sözleşme’nin 5/3 maddesi hakkındaki içtihada memnuniyet verici bir açıklık getirmektedir. Karara tamamen katılıyorum.
2. Ancak, kararın 106-110 paragraflarında ele alınan ki başvuranın ev hapsi hakkında Hükümet tarafından bildirilen bir iddianın harekete geçirdiği bir konuyu ayrıca yazmayı gerekli görüyorum. Hükümet, başvuranın kendisinin ev hapsi altına alınmayı istemiş olmasına ve bu tedbire hükmeden mahkeme kararlarına itiraz etmemesine dayanmaktadır. Mahkeme, bu iddianın “önemli bir sorunu yani başvuranın özgürlük hakkından feragat edip etmediğini dile getirdiğine” geçmekte ve 109. paragrafta, olaylar bağlamında ev hapsine razı olmasının ve tedbire itiraz etmekteki ihmalinin Sözleşme’nin 5. maddesi altındaki haklarından bir feragat düzeyine geldiğini kabul etmeye hazır olmadığı sonucuna ulaşmaktadır.
3. Gerekçe, bu hususta tamamen açık olmamakla birlikte; Mahkeme’nin kural olarak Sözleşme’nin 5/1 maddesi anlamında tutuklananların eylemleriyle aslında özgürlük haklarından feragat edebilecekleri varsayımına ilerlediği izlemini uyandırıyor görünmektedir. Takip eden gerekçelerle, bu varsayım ne geçerli doktirinel veya hukuki ilkelere dayanmaktadır ne de Mahkeme’nin mevcut içtihatlarında herhangi bir dayanağı vardır. Diğer bir ifadeyle, özgürlük temel hakkının mahiyeti ve esası, benim görüşüme göre, özgürlüğünden yoksun kılınmış olan bir kişinin 5. madde altındaki haklarından feragat ettiği kabul edilmesine dayanan sınırlamalara tabi tutulamaz.
II.
4. Başlangıç olarak, bazı kavramsal mülahazalar. Bir kişinin özgürlük hakkından feragat edip edemeyeceği sorununun ortaya çıkması için söz konusu kişinin fiilen 5/1 maddesi anlamında tutulduğu şu durumlar hariçte bırakılmalıdır. Uyuyacak bir yer isteyerek polis karakoluna giren evsiz bir kişi veya aylak, istekleri cezaevi hücresine yerleştirilmek suretiyle karşılandığında, eğer istediği her zaman ayrılabiliyorsa, özgürlüğünden yoksun bırakılmamıştır. Dolayısıyla, özgürlükten yoksun kılma tanımı gereği, böyle bir tedbir kamusal bir makam tarafından, örneğin cezaevinde tutukluluk veya ev hapsi, isteği olmayan bir kişiye uygulandığı, böylece kişisel özerkliğini ve fiziki bütünlüğünü sınırladığı durumlarda ortaya çıkar. Olası rıza sorunu ile sonuç itibariyle tutuklanmaya rızanın, Sözleşme’nin 5. maddesi altında sağlanan korumalara etkisinin olup olmayacağı ve olursa ne ölçüde olacağı, yalnızca bu durumlarda ortaya çıkmaktadır.
5. Bunu daha fazla açıklığa kavuşturmak için cezai bir suçtan şüpheli bir kişiye savcı tarafından, ikincisinin şüpheliyi tutuklama için tüm hukuki şartların karşılandığının düşündüğünün bildirildiği bir durumu tahayyül edelim. Ancak zaman kaybetmemek için savcı, iç hukukun gerektirdiği gibi bir mahkeme onayını talep etmeksizin, otuz gün boyunca tutuklu bulundurulmasını kabul edip etmediğini şüpheliden sorar. Şüpheli kabul eder ve tutuklanır.
6. Şüphelinin tutuklama tedbirlerinin uygulanmasına rızasının, özgürlük hakkı üzerinde bir etkisi var mıdır? Diğer bir ifadeyle, şüphelinin açık ve bildirilmiş rızaya dayanarak tutuklanmaya muvafakat etmiş olması, Sözleşme’nin 5. maddesi altındaki korumalarını, yani tutuklamanın 1. paragraf uyarınca “yasal” olması gerektiğini ve yalnızca aynı paragrafın alt bentlerinden biri uyarınca izin verilebilmesini, daraltabilir mi? Ya da devletin artık 5. madde uyarınca şüpheliyi derhal bir hâkim önüne getirmekle veya tutulana, hala ilgili ve yeterli gerekçelere dayanıp dayanmadığını incelemek için 5/4 maddesi uyarınca bir mahkemeye tutukluluğu gözden geçirtme usulü teminatlarını tutukluya sağlamakla yükümlü olmadığı anlamına mı gelmektedir?
7. Benim görüşüme göre, yanıt olumsuzdur. Sözleşme altındaki özgürlük hakkının mahiyet ve esası, Mahkemenin, Sözleşme’nin 6. maddesi altında kabul edilene benzer bir “haklardan feragat” incelemesine müsait değildir. Ayrıca ve şaşırtıcı olmayan biçimde bu, Mahkemenin bugüne kadarki istikrarlı tutumudur. Yerleşik içtihadında Mahkeme, özgürlük hakkının Sözleşme anlamındaki “demokratik bir toplumda”, yalnızca tutukluluk altına alınmasına boyun eğmesi nedeniyle bir kişinin Sözleşme’nin korumasının yararını kaybetmeyeceği kadar önemli olduğunu belirtmiştir. Tutuklama, ilgili kişi ona rıza göstermiş olsa dahi 5. maddeyi ihlal edebilir (bkz., içinde daha fazla atıflarla, Venskutė/Litvanya, B. No. 10645/08, 11 Aralık 2012, § 72 ve Storck/Almanya, B. No. 61603/00, § 75, İHAM 2005-V). Ayrıca, Mahkemenin bu husustaki önemli denetleyici rolüne ilişkin olarak, Mahkeme 1971 tarihli Belçika Serserilik Davası kadar önceden (De Wilde, Ooms ve Versyp/Belçika, 18 Haziran 1971, § 65, A Serisi, no. 12), “Mesele, Avrupa Konseyindeki kamu düzenini ilgilendiren bir mesele olduğunda; Sözleşme organları tarafından, onun teminat altına aldığı hak ve özgürlükleri ihlal edebilecek tüm tedbirlerin her bir olayda titiz bir şekilde denetlenmesi gerektiğini” belirtmiştir.
8. Sonuç olarak maalesef, Büyük Dairenin mevcut davada Sözleşme’nin 5 maddesi altındaki özgürlük hakkından feragatin ilke olarak mümkün olduğuna ilerlemekle hata yaptığı görüşündeyim. Hükümet’in, başvuranın ev hapsine rızasına ilişkin iddiaları, esasen Sözleşme’nin 35/1 maddesi uyarınca ulusal yolların tüketilmemesi olarak ele alınmalıydı. Mahkeme içtihatlarındaki esnek iç hukuk yollarının tüketilmesi kavramı dikkate alındığında; davanın özel koşullarında başvuranın tedbire hükmeden mahkeme kararlarına itiraz etmek zorunda olmadığı Mahkemece kabul edilerek, bu iddia o zaman reddedilmeliydi.
YARGIÇLAR SAJÓ VE WOJTYCZEK’İN MÜŞTEREK KISMİ MUHALİF GÖRÜŞÜ
1. Hükümet’in iç hukuk yollarının tüketilmemesi itirazının reddedilip reddedilemeyeceği sorunu hususunda çoğunlukla maalesef aynı fikirde değiliz.
I
2. Somut dava, ciddi bir usulü adalet meselesini dile getirmektedir. Sözleşme haklarının etkin korunması, sadece Mahkeme nezdindeki yargılamaya taraf olanların usulü haklarına saygıyı değil, Mahkeme ile taraflar arasındaki ilişkilerde karşılıklı güveni de gerektirmektedir. Bu nedenle, eğer Mahkeme taraflara talimatlar verirse; ikincileri, iyi niyetle bu talimatlara uyduğunda hukuki bir tuzak içinde kendilerini bulmayacaklarından ve sonuç itibariyle meşru usulü menfaatlerinin etkilenmeyeceğinden emin olmalıdırlar.
3. Somut davada Mahkeme, bildirim aşamasında, Chişinau İstinaf Mahkemesinin 29 Haziran 2007 tarihli kararına kadar meydana gelen gelişmeleri listeleyen bir olay anlatımı hazırlamıştır. Mahkeme, başvuranın 5. madde altındaki yakınmaları hususunda tarafları şu şekilde bilgilendirmiştir de:
“Başvuran, Sözleşme’nin 5/1 ve 4 maddesi uyarınca, böyle yapmak için ilgili ve yeterli gerekçe göstermeksizin mahkemelerin, yargılama süresindeki tutukluluğuna hükmettiğinden ve sonrasında onu uzattığından şikâyet etmiştir.”
Yazı İşlerinin 18 Ocak 2010 tarihli mektubuna şu talimat dâhil edilmiştir:
“Hükümetiniz, görüş sunmaya karar verirse; yalnızca, yargılama süresindeki tutuklama gerekçelerine (Sözleşme’nin 5/3 maddesi) ilişkin, bu mektuba eklenen belgede ortaya konulan şikâyetleri ele almalıdır”
Ekli belge, yukarıda belirtildiği üzere yalnızca 29 Haziran 2007’ye kadar meydana gelen olayları ortaya koymaktadır. Ev hapsi sorunu, olay anlatımına dâhil edilmemiştir. Hükümet, açık biçimde asla davanın bu yönü hakkında yorumda bulunmaya davet edilmemiştir.
4. Moldova Hükümeti 16 Haziran 2011 tarihli mektubunda, 29 Haziran 2007’den sonra meydana gelen gelişmelerin detaylı bir açıklamasını yapmıştır. “Başvuranın şikâyetlerini ve Mahkeme tarafından [yapılan] bildirimin sınırlarını göz önüne alarak” bu gelişmelere değinmeyeceklerini de belirtmişlerdir. Hükümet beyanlarında bu nedenle, ev hapsine ilişin olarak başvuranın iç hukuk yollarını tüketip tüketmediği meselesine değinmemiştir.
Devam eden bir durumu içeren bir olayda, davalı Hükümet’in, bildirimden sonra meydana gelen ki devam eden bu durumun bir parçasını oluşturan ilgili tüm gelişmelere göre tavır alması gerektiği doğrudur. Ancak, yargılama öncesi tutukluluğun ve müteakip ev hapsinin devam eden bir durumun unsurları olup olmadığının değerlendirilmesi belirgin olmaktan çok uzaktır. Bu, kesinlikle mevcut davanın özüdür.
Somut olayda başvuran, 20 Temmuz 2007 tarihli bir kararla tahliye edilmiş ve ev hapsi altına alınmıştır. Ev hapsinin, 5. madde anlamında özgürlükten yoksun kılma teşkil ettiğinde bir şüphe bulunmamaktadır. Ev hapsinin koşulları yine de, esaslı biçimde tutukluluktan farklılaşmaktadır. Bu nedenle, iç hukuk yollarının tüketilmesinin değerlendirilmesi bağlamında, ev hapsinin tutuklulukla başlayan devam eden bir durumun parçası olup olmadığı sorusu, iki makul hukukçunun aynı fikirde olamayacağı bir meseledir. Hükümet’in, davanın Mahkeme tarafından tebliğine cevap verirken Mahkeme’nin talimatlarını sıkı sıkıya ve iyi niyetle takip ettiğinden şüphelenmek için bir neden yoktur. Bu bağlamda onları, Daire kararı verilmeden önce iç hukuk yollarının tüketilmemesi itirazını dile getirmemekle suçlamak imkânsızdır. Tebliğ aşamasında Hükümet’e yöneltilen talimatların içeriği gözetildiğinde Mahkeme, geç kalma iddiasını kullanmaktan men edilmiştir.
5. Çoğunluk, tüm bunlara karşın Hükümet’in tüketmeme itirazını süresi dışında yapılması nedeniyle reddetmeye karar vermiştir. Hükümet’i – ki yalnızca almış olduğu talimatlara uymaya çalışmaktaydı –, iç hukuk yollarının tüketilmemesi meselesini daha erken dile getirmemiş diye Büyük Daire yargılaması aşamasında suçlamak düpedüz adaletsizdir. Bizim görüşümüze göre, Hükümet’in iç hukuk yollarının tüketilmemesi itirazını reddetmek usulü adaletin bir ihlalidir.
II
6. Başvuranın, ev hapsine karşı tutumunun ve tedbire itiraz etmekteki ihmalinin özgürlük hakkından bir feragat düzeyine varmadığında (bkz. kararın 109. paragrafı) çoğunlukla tamamen aynı fikirdeyiz. Ancak, ev hapsine hükmeden mahkeme kararlarına başvuranın itiraz etmesinin makul olarak beklenemeyeceğine (bkz. 108. paragraf) ikna olmadık. Çoğunluğun bu savı, Moldova hukuki sistemindeki yapısal bir bozukluğa ve yetkili makamlarca başvuranın tacizi varsayımına dayandırılmış gözükmektedir. Ancak, ev hapsine itiraz etmenin başvuranı tekrar tutuklanma tehlikesiyle karşı karşıya bırakacağını düşündürecek hiçbir şey yoktur.
III
7. Yukarıda ortaya konulan nedenlerle, Hükümet’in iç hukuk yollarının tüketilmemesi itirazının reddedilmesinin aleyhinde oy kullandık.
Full & Egal Universal Law Academy