AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
ÇAKMAK VE DİĞERLERİ / TÜRKİYE
(Başvuru no. 33436/10)
KARAR
STRAZBURG
13 Ekim 2020
İşbu karar, kesin olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Çakmak ve Diğerleri/Türkiye davasında,
Başkan
Valeriu Griţco,
Hâkimler
Arnfinn Bårdsen,
Peeter Roosma,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Komite hâlinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
Meysu Çakmak (Altay), Aydın Nas ve Yalçın Kılıç (“başvuranlar”) adlı üç Türk vatandaşının, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca, ekteki tabloda belirtildiği üzere, 10 Mayıs 2010 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine Mahkemeye yapmış oldukları başvuruyu (no. 33436/10);
Başvurunun Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesi kararını;
Tarafların beyanlarını göz önüne alarak,
22 Eylül 2020 tarihinde yapılan kapalı müzakerelerin ardından,
Aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAYLAR
1. Başvuranlar, sırasıyla 1974, 1984 ve 1979 tarihlerinde doğmuşlardır. Başvuranlar, İstanbul Barosuna kayıtlı Avukat M. Erbil tarafından temsil edilmişlerdir.
2. Hükümet, kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Hükümet, başvurunun bir Komite tarafından incelenmesine itiraz etmemiştir.
4. Başvuranlar, Çakmak (Altay) (“ilk başvuran”), Nas (“ikinci başvuran”) ve Kılıç (“üçüncü başvuran”), Ocak 2004 tarihinde, yasa dışı silahlı bir örgüt olan PKK’ya (Kürdistan İşçi Partisi), üye olma şüphesiyle yakalanmışlardır.
5. Başvuranlar, avukat yokluğunda, polise, terör örgütünün faaliyetlerinde yer aldıklarına ilişkin olarak suçlarını itiraf eder nitelikte ifadeler vermişlerdir. Başvuranların ifadelerinin yer aldığı formlara göre başvuranlar, avukat talep etmemişlerdir. Üçüncü başvuran ayrıca, avukat yokluğunda, suçunu itiraf eder nitelikte ifadeler verdiği bir yer gösterme işlemine katılmış ve bir bankaya molotof kokteyli attığını açık bir şekilde itiraf etmiştir. Başvuranların daha sonraki ifadeleri, avukatlarının huzurunda alınmıştır ve bu ifadeler, suçlarını itiraf eder nitelikte değildir. Üçüncü başvuran, bir avukat talep etmesine rağmen, polis memurlarının, ifadesini avukat yokluğunda aldığını ileri sürerek, polise verdiği ifadelerinin içeriğini inkâr etmiştir.
6. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı, 6 Şubat 2004 tarihinde, mülga Ceza Kanunu’nun 168. maddesi uyarınca, ikinci ve üçüncü başvuranı yasa dışı silahlı bir terör örgütünün üyesi olmakla ve birinci başvuranı ise, söz konusu mülga Ceza Kanunu’nun 169. maddesi uyarınca, yasa dışı bir örgüte yardım ve yataklık etmekle suçlayarak, başvuranlar dâhil olmak üzere dokuz kişi aleyhinde bir iddianame sunmuştur. Üçüncü başvuran ayrıca, aynı Kanun’un 264. maddesi uyarınca, molotof kokteyli atmak ile suçlanmıştır.
7. 22 Nisan 2008 tarihinde, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, üçüncü başvuranı, suçlu bulmuş ve şu cezalara mahkûm etmiştir: (i) yasa dışı silahlı bir örgüte üye olma suçundan altı yıl üç ay hapis cezası; (ii) tehlikeli madde bulundurmaktan üç yıl dokuz ay hapis cezası; ve (iii) mala zarar vermekten bir yıl sekiz ay hapis cezası ve para cezası. Yargılamayı yürüten mahkeme ayrıca, birinci ve ikinci başvuranı, PKK’ya yardım ve yataklık etmekten suçlu bulmuş ve söz konusu başvuranları, üç yıl dokuz ay hapis cezasına mahkûm etmiştir.
8. Yargıtay, 25 Nisan 2011 tarihinde, üçüncü başvuranın, yasa dışı silahlı bir örgüte üye olmasına ve tehlikeli madde bulundurmasına ilişkin mahkûmiyetini onamış fakat üçüncü başvuranın, mala zarar vermeye ilişkin mahkûmiyetini ve birinci ve ikinci başvuranın mahkûmiyetlerini, davayı, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesine geri göndererek bozmuştur.
9. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, 14 Ağustos 2012 tarihinde, birinci ve ikinci başvuranı, yasa dışı silahlı bir örgütün üyesi olmaktan suçlu bulmuş ve her birini, üç yıl dokuz ay hapis cezasına mahkûm etmiştir. Yargılamayı yürüten mahkeme ayrıca, üçüncü başvuranı, mala zarar vermekten suçlu bulmuş ve bir yıl sekiz ay hapis cezasına mahkûm etmiştir.
10. Yargılamayı yürüten mahkeme tarafından verilen iki gerekçeli karara göre, avukatlarının yokluğunda, polise suçlarını itiraf eder nitelikte ifadeler veren sanıkların tümü, ya Cumhuriyet Savcısı önünde ya da sorgu hâkimi önünde söz konusu ifadeleri reddetmişlerdir. Ancak, yargılamayı yürüten mahkeme, diğer hususların yanı sıra, başvuranların polise verdikleri ifadeleri incelemeye tabi tutmaksızın ve kabul edilebilirliklerini ya da başvuranların feragatlerini çevreleyen koşulları incelemeksizin, başvuranları mahkûm etme hususunda, söz konusu ifadelere dayanmıştır.
11. Yargıtay, 2 Temmuz 2014 tarihinde, yargılamayı yürüten mahkemenin kararını onamıştır.
İLGİLİ HUKUKİ ÇERÇEVE VE UYGULAMA
12. Söz konusu zamanda yürürlükte olan ilgili iç hukuk ve ayrıca, Anayasa Mahkemesinin avukat hakkından feragate ilişkin içtihadı, Ruşen Bayar/Türkiye (no. 25253/08, §§ 41-6, 19 Şubat 2019) kararında bulunabilir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRMESÖZLEŞME’NİN 6 §§ 1 VE 3 (C) MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
13. Başvuranlar, polis tarafından gözaltında oldukları süre boyunca kendilerine avukat sağlanmadığından dolayı adil yargılanmadıkları hususunda şikâyette bulunmuşlardır. Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesinin ilgili kısmı aşağıdaki gibidir:
“1. Herkes davasının, ... cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan... bir mahkeme tarafından ...adil ve kamuya açık olarak makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir...
3. Bir suç ile itham edilen herkes aşağıdaki asgari haklara sahiptir:
...
(c) Kendisini bizzat savunmak veya seçeceği bir müdafinin yardımından yararlanmak; eğer avukat tutmak için gerekli maddî olanaklardan yoksun ise ve adaletin yerine gelmesi için gerekli görüldüğünde, resen atanacak bir avukatın yardımından ücretsiz olarak yararlanabilmek;Kabul Edilebilirlik Hakkında
14. Hükümet, Mahkemenin, Hasan Uzun/Türkiye ((k.k.), no. 10755/13, §§ 68-71, 30 Nisan 2013) davasındaki kararına dayanarak, ilk itirazını yapmış ve başvuranların Anayasa Mahkemesi nezdinde başvuruda bulunmadıklarını ileri sürmüştür. Hükümet, söz konusu hukuk yolunun, başvuranlar Mahkemeye başvurularını yaptıkları sırada erişilebilir olmadığını kabul etmiş ve yeni bir iç hukuk yolunun, başvuru yapılmasının ardından başvuranlara erişilebilir kılınması hâlinde, bu hukuk yolunun, başvurunun Mahkeme nezdinde derdest olduğu durumlarda bile tüketilmesi gerektiğini ileri sürmüştür.
15. Başvuranlar, Hükümetin, iç hukuk yollarının tüketilmediğine ilişkin argümanı hakkında bir itirazda bulunmamışlardır.
16. Mahkeme, 23 Eylül 2012 tarihinden sonra kesinleşen tüm kararlar bakımından, Anayasa Mahkemesini, Sözleşme ile korunan hak ve özgürlüklerin ihlallerine yönelik, ilke olarak, doğrudan ve hızlı bir tazmin sağlayabilen erişilebilir ve etkili bir hukuk yolu olarak kabul ettiğini yinelemektedir (bk. yukarıda anılan Hasan Uzun/Türkiye §§ 68-71). İlâveten Mahkeme, Anayasa Mahkemesinin hâlihazırda verilen kararlarından açıkça anlaşıldığı üzere, Anayasa Mahkemesinin zaman bakımından yetkisinin, 23 Eylül 2012 tarihinden önce başlayan ve belirtilen tarih itibarıyla devam etmekte olan bir ihlali içeren durumları da kapsayacak şekilde genişletilmesini kabul ettiğini belirtmektedir.
17. Somut davada Mahkeme, birinci ve ikinci başvuran aleyhindeki ceza yargılamalarının ve üçüncü başvuranın, kamu malına zarar vermesinden dolayı mahkûmiyetine ilişkin ceza yargılamalarının, Yargıtayın, yargılamayı yürüten mahkemenin kararını onamasıyla 2 Temmuz 2014 tarihinde sonlandığını gözlemlemektedir. Dolayısıyla, başvurunun bu kısmı, Anayasa Mahkemesinin zaman bakımından yetkisi kapsamına girmiştir (bk. Eroğlu/Türkiye (k.k.) no 3114/07, §§ 7-11, 6 Şubat 2018). Bununla birlikte, elinde bulunan belgelere göre, başvuranlardan hiçbiri Anayasa Mahkemesine başvuruda bulunmamıştır.
18. Yargıtayın 25 Nisan 2011 tarihli kararı ile kesinleşen, üçüncü başvuranın yasa dışı silahlı bir örgüte üye olma ve tehlikeli madde bulundurmaktan mahkûm edilmesi hususunda Mahkeme, üçüncü başvuranın, Mahkemeye başvuruda bulunduğu sırada mevcut olmayan bir hukuk yolu tüketmesini, diğer bir deyişle Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmasını gerektirebilecek herhangi bir istisnai koşul bulunmadığı kanısına varmıştır. Hükümet, üçüncü başvuranın, başvurusunu yaptığı esnada mevcut iç hukuk yollarını tüketmediğini ileri sürmemiştir. Dolayısıyla Mahkeme, üçüncü başvuranın yasa dışı silahlı bir örgüte üye olma ve tehlikeli madde bulundurmaktan mahkûm edilmesine ilişkin olarak Hükümetin ilk itirazını reddetmektedir.
19. Yukarıdaki hususlar ışığında, Mahkeme, birinci ve ikinci başvuranların başvurularının ve kamu malına zarar vermekten mahkûm edilmesine ilişkin olduğu kadarıyla üçüncü başvuranın başvurusunun, iç hukuk yollarının tüketilmemesinden dolayı, Sözleşme’nin 35 §§ 1 ve 4 maddeleri uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucuna varmaktadır.
20. Mahkeme ayrıca, silahlı yasa dışı bir örgüte üye olma ve tehlikeli madde bulundurmaktan mahkûm edilmesi ile ilgili olduğu ölçüde üçüncü başvuranın başvurusunun, açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve Sözleşme’nin 35. maddesinde yer alan başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle de bağdaşmadığını kaydetmektedir. Dolayısıyla, başvurunun kabul edilebilir olduğu beyan edilmelidir.Esas Hakkında
21. Üçüncü başvuran (“başvuran”), polise ifade verirken avukat yardımından faydalanmadığını ve bu ifadelerin daha sonra yargılamayı yürüten mahkeme tarafından, kendisini mahkûm etmek için kullanıldığını iddia etmiştir.
22. Hükümet, başvuranın, polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada imzaladığı belgeler ışığında, avukat hakkından geçerli bir şekilde feragat ettiğini ileri sürmüştür. Her halükârda, özellikle başvuranın mahkûmiyetine ilişkin olarak kalan delillerin gücü ışığında, ceza yargılamalarının bir bütün olarak adilliğine, polise verdiği ifade sırasında bir avukatın bulunmaması nedeniyle zarar gelmemiştir.
23. Mahkeme, başvuranın, Cumhuriyet Savcısına ve sorgu hâkimine ifade verirken bir avukat tarafından temsil edildiği hususunda taraflar arasında bir ihtilaf bulunmadığı dikkate alındığında, çeşitli olaylara ilişkin olarak 10 Ocak 2004 tarihinde polise ifade verirken avukata erişim hakkından geçerli bir şekilde feragat edip etmediğini incelemeye davet edilmektedir.
24. Mahkeme, aynı tarihte gerçekleştirilen yer gösterme işlemine ilişkin olarak, taraflar tarafından ibraz edilen belgelerden hiçbirinin, başvuranın, olaylara dâhil olduğunu itiraf ettiği soruşturma adımlarından önce, temel haklarından haberdar edildiğini belirtmediğini gözlemlemektedir.
25. Mahkeme, Simeonovi/Bulgaristan ([BD], no. 21980/04, §§ 122-144, 12 Mayıs 2017) davasında geliştirilen üç aşamalı test ışığında, avukat hakkından feragatin geçerliliğine ilişkin şikâyetleri değerlendirdiğini yinelemektedir. Söz konusu test, aşağıdaki adımları içermektedir: (i) başvuranın, avukat yardımı hakkından feragat edip etmediği; (ii) avukata erişim hakkını kısıtlamaya yönelik “zorlayıcı nedenler” bulunup bulunmadığı; ve; (iii) yargılamaların bir bütün olarak adilliğinin sağlanıp sağlanmadığı. Mahkeme, bu kriterleri uygulayarak, hâlihazırda, Türkiye aleyhine açılan davalarda, bir başvuranın, avukata erişim izni verildikten sonra ne suçunu ne de polise verdiği ifadeleri kabul ettiği ve bir avukat tarafından temsil edildiği sonraki yargılamalar boyunca itirafını sürekli olarak reddettiği durumlarda, feragatin geçerli olmadığına karar vermiştir (bk. Akdağ/Türkiye, no. 75460/10, §§ 48-61, 17 Eylül 2019, ve Ruşen Bayar /Türkiye, no. 25253/08, §§ 113-123, 19 Şubat 2019 ve burada anılan diğer kararlar). Mahkeme, ayrıca, bir başvuranın, yerel mahkemeler önünde açıkça avukat yardımı talebinde bulunduğunu ileri sürdüğünü gösteren unsurları dikkate almıştır (karşılaştırınız Kaytan/Türkiye, no. 27422/05, § 31, 15 Eylül 2015, ve Gür/Türkiye (k.k.), no. 39182/08, 14 Ocak 2014).
26. Mahkeme, söz konusu iki durumun, somut davada da mevcut olduğunu gözlemlemektedir. Dolayısıyla, Mahkeme, herhangi bir makul şüphenin ötesinde, başvuranın Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamındaki haklarından kesin surette, bilerek ve bilinçli bir şekilde feragat ettiğini tespit edemez.
27. Söz konusu usuli eksiklik, ceza yargılamalarının bir bütün olarak adilliğine karşı incelendiğinde, Mahkeme, yargılamayı yürüten mahkemenin, başvuranın feragatini çevreleyen koşulları sorgulamaya çalışmadığını ve başvuranın polise verdiği, suçunu itiraf eder nitelikteki ifadelerini incelemeye tabi tutmadığını veya başvuranı dokuz yıl on iki ay hapis cezasına mahkûm etmeden önce bu ifadelerin kabul edilebilirliklerini incelemediğini kaydetmektedir (bk. Yunus Aktaş ve Diğerleri/Türkiye, no. 24744/03, § 51, 20 Ekim 2009, ve Ekinci/Türkiye no. 25148/07, § 70, 12 Mayıs 2020). Benzer şekilde, Yargıtay da bu hususları düzeltmemiştir.
28. Yukarıda belirtilen usulü güvencelerinin bulunmamasının, aynı hukuki soruna ilişkin olarak ve başvuranların ifadelerinin, yerel mahkemeler tarafından başvuranları mahkûm etmek için kullanıldığı hâllerde, ceza yargılamalarının bir bütün olarak adilliğini ihlal ettiği tespit edilmiştir. Somut başvuruda da bu durum söz konusudur (bk. Bozkaya/Türkiye, no. 46661/09, §§ 49-54, 5 Eylül 2017; Türk/Türkiye, no. 22744/07, §§ 53-9, 5 Eylül 2017; yukarıda anılan Ruşen Bayar, §§ 126-136; ve yukarıda anılan Canlı, §§ 43-49; yukarıda anılan Ekinci, §§ 75-81; ve yukarıda anılan Akdağ, §§ 64-71).
29. Dolayısıyla Mahkeme, Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
II. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
30. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme veya Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
Tazminat, masraf ve giderler
31. Başvuran, Mahkemeyi, kendisine, manevi tazminat olarak 5.000 avro ve masraf ve giderler için 1.200 avro ödenmesine hükmetmeye davet etmiştir.
32. Hükümet, bu taleplere itiraz etmiştir.
33. Mahkeme, manevi tazminat bakımından, somut davada, Sözleşme’nin 6 §§1 ve 3 (c) maddelerinin ihlal edildiği yönündeki tespitin, yeterli adil tazmin teşkil ettiği kanaatindedir. Mahkeme ayrıca, en uygun tazmin yolunun, başvuranın talep etmesi hâlinde, Sözleşme’nin 6. maddesinin gereklerine uygun olarak yeniden yargılanması olacağı kanaatine varmaktadır. Mahkeme, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 311. maddesi kapsamında, Sözleşme’nin ihlal edildiğinin Mahkeme tarafından tespit edilmesi hâlinde, iç hukuk yargılamalarının yenilenmesi imkânının sunulduğunu dikkate alarak, bu başlık altında herhangi bir miktar ödenmesine hükmetmemiştir.
34. Mahkeme ayrıca, başvuran, bu talepleri desteklemek için belgeye dayalı hiçbir delil sunmadığından dolayı masraf ve giderlere ilişkin talebi reddetmiştir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,Üçüncü başvuranın, yasa dışı silahlı bir örgüte üye olmaktan ve tehlikeli madde bulundurmaktan mahkûm edilmesine ilişkin şikâyetlerinin kabul edilebilir ve başvurunun geri kalanının kabul edilemez olduğunu beyan etmiştir;Üçüncü başvurana ilişkin olarak, Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesinin ihlal edildiğine;İhlal tespitinin, kendi başına, üçüncü başvuranın uğradığı manevi zarar açısından yeterli adil tazmin teşkil ettiğine;Üçüncü başvuranın adil tazmin talebinin geri kalan kısmının reddedilmesine karar vermiştir.
İşbu karar, İngilizce olarak tanzim edilmiş olup; Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3 maddesi uyarınca, 13 Ekim 2020 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıValeriu Griţco
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy