AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
ÇAMYAR / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 16899/07)
KARAR
STRAZBURG
10 Ekim 2017
İşbu karar kesinleşmiş olup, şekli bazı değişikliklere tabi tutulabilir.
Çamyar / Türkiye davasında,
Başkan,
Julia Laffranque,
Yargıçlar,
Paul Lemmens,
Valeriu Griţco,
ve Bölüm Yazı İşleriMüdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 19 Eylül 2017 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USULTürkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı olan Elif Çamyar’ın ("başvuran") 28 Şubat 2007 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması’na İlişkin Sözleşme’nin ("Sözleşme") 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru (No. 16899/07) bulunmaktadır.Başvuran, İstanbul Barosuna bağlı Avukatlar, M. Filorinalı ve Y. Filorinalı tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti ("Hükümet") ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.Başvuru, 8 Eylül 2016 tarihinde, Hükümete tebliğ edilmiştir.Hükümet, başvurunun bir Komite tarafından incelenmesine itiraz etmektedir. Mahkeme, Hükümetin itirazını incelemesinin ardından, bu itirazı reddetmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARIBaşvuran, 1968 doğumlu olup İstanbul’da ikamet etmektedir.Olayların meydana geldiği dönemde, başvuran,Proleter Devrimci Duruş dergisinin sorumlu yazı işleri müdürü ve Yediveren Yayınevinin imtiyaz sahibi olarak görev yapmaktaydı. Başvuran hakkında, yukarıda belirtilen dergide yayımlanan makalelerin ve söz konusu yayınevi tarafından yayımlanan bir kitabın içeriği nedeniyle, birçok ceza davası yürütülmüştür.
A. Proleter Devrimci Duruş dergisinin Nisan ve Mayıs 2000 tarihli baskılarında yayımlanan makaleler sebebiyle yürütülen ceza yargılaması
17 Ekim 2000 tarihli iddianameyle, İstanbul Cumhuriyet Savcısı,Proleter Devrimci Duruş dergisinin Nisan ve Mayıs 2000 tarihli baskılarında yayımlanan makalelerin içeriği nedeniyle başvuran hakkında ceza soruşturması başlatmıştır. Söz konusu savcı, başvuranı Cumhuriyeti, Silahlı Kuvvetleri ve Hükümeti aşağılamakla suçlamış ve eski Türk Ceza Kanunu’nun (eski TCK) 159. maddesinin 1. fıkrası uyarınca ilgilinin cezalandırılmasını talep etmiştir.İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi ("Ağır Ceza Mahkemesi"),15 Kasım 2002 tarihinde, başvuranı Cumhuriyeti, Silahlı Kuvvetleri ve Hükümeti aşağılamaktan suçlu bulmuş ve ilgiliyi üç kez onar ay hapis cezasına mahkûm etmiştir. Bu cezalar, toplamda 2.737.800.000 Türk lirası (TRL), bu tarihte 1.686,03 Avro (EUR) adli para cezasına çevrilerek ertelenmiştir.Ağır Ceza Mahkemesi, ihtilaf konusu makalelerin bazı bölümlerinin ve söz konusu makalelerde kullanılan ifadelerin,haberden ziyade ağır hakaret şeklinde eleştiri veya yorumlar teşkil ettiği ve bunların haber alma özgürlüğü hakkıyla korunduğu şeklinde değerlendirilemeyeceği kanısına varmıştır. Bu bağlamda, söz konusu mahkeme, bilhassa kendi ifadesine göre, Cumhuriyeti, Silahlı Kuvvetleri ve Hükümeti aşağılayan söz konusu makalelerin aşağıdaki bölümlerine atıfta bulunmuştur:
"(...) Devletin, pervasız bir saldırganlık göstermesi ve 36 devrimci demokratı öldürmesi, tamamen bu özgüveni yok etmeyi amaçlamaktaydı";
"Sivil toplumların silahlarını yönelttikleri şey, faşist rejimden ziyade sosyalizm olmuştur";
"Faşist rejimden hesap sormak amacıyla halkın vicdanını uyandırma sorumluluğu";
"Demokratik devlet ifadesi, 1961 ve 1982 anayasalarında faşist devletin niteliklerinden biri olarak belirtilmiştir";
"İşçilerin ulusal Kürt hareketinin faşist devlete zarar vermeye başlaması ve daha çok özgürlüğü talep ederek bunu yapması, bu hareketi durdurmayı gerektirmekteydi";
"1982 Anayasası, devlet gücünü, [devletin dini anlayışını], ırkçılığını ve özgürlüklere olan düşmanlığını yansıtmaktadır";
"Kahrolsun faşist diktatörlük! Emperyalist köleliğe hayır!" ; "Kirli savaşın ve halk hareketleri ile liberal aydınların maruz kaldıkları terörün sorumluluğu Hizbullah’a atfedilerek, devlet beraat ettirilmiştir";
"12 Eylül tarihli faşist darbenin yasal bir görünüme bürünmesinin nedeni kurumsallaşma ve meşrulaştırmadır";
"Mevcut saldırı Hükümetinin kurulması".Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 6 Eylül 2005 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesi kararını Yargıtay’a göndermemeye karar vermiş ve dava dosyasını yeni Türk Ceza Kanunu’nun (yeni TCK) 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe girmesi nedeniyle yeniden incelenmek üzere Ağır Ceza Mahkemesine göndermiştir. 9 Aralık 2005 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesi,15 Kasım 2002 tarihli kararında belirtilen gerekçeleri yineleyerek, başvuranı Cumhuriyeti, Hükümeti ve Silahlı Kuvvetleri aşağılama suçlarından suçlu bulmuştur.Ağır Ceza Mahkemesi,yeni Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesine nazaran ilgilinin daha lehine olduğu kanaatine vardığı eski Türk Ceza Kanunu’nun 159. maddesinin 1. fıkrası uyarınca, ilgiliyi üç suçun her biri için beşer ay hapis cezasına mahkûm etmiştir.Bu cezalar, ardından toplamda 1.350 Türk lirası (TRY[1]), bu tarihte 848,90 Avro adli para cezasına çevrilerek ertelenmiştir. Yargıtay, 12 Nisan 2007 tarihinde, yetersiz gerekçe nedeniyle bu kararı bozmuştur. Ağır Ceza Mahkemesi, 26 Aralık 2007 tarihinde, dava zamanaşımı süresinin sona ermesi sebebiyle davayı düşürmüştür.
B. Proleter Devrimci Duruş dergisinin Ağustos 2000 tarihli baskılarında yayımlanan makaleler nedeniyle yürütülen ceza yargılaması 27 Mart 2001 tarihli iddianameyle, İstanbul Cumhuriyet Savcısı, Proleter Devrimci Duruş dergisinin Ağustos 2000 tarihli baskısında yayımlanan makalelerin içeriği nedeniyle başvuran hakkında ceza soruşturması başlatmıştır. Söz konusu savcı, başvuranı Cumhuriyeti, Silahlı Kuvvetleri, güvenlik güçlerini ve Hükümeti aşağılamakla suçlamış ve eski Türk Ceza Kanunu’nun (eski TCK) 159. maddesinin 1. fıkrası uyarınca ilgilinin cezalandırılmasını talep etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, 14 Mayıs 2004 tarihinde, başvuranı Cumhuriyeti, silahlı kuvvetleri, Hükümeti ve güvenlik güçlerini aşağılama nedeniyle dört kez beşer ay hapis cezasına mahkûm etmiş ve bu cezaları, toplamda1.825.200.000 TRL (bu tarihte 999,91 avro) adli para cezasına çevirerek ertelemiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, ihtilaf konusu makalelerde yer alan sözlerden bazılarının kabul edilebilir eleştiri sınırlarını aştığı kanaatine varmıştır. 6 Eylül 2005 tarihinde, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 14 Mayıs 2004 tarihli kararı Yargıtay’a göndermemeye karar vermiş ve dava dosyasını yeni TCK’nın 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe girmesi nedeniyle yeniden incelenmek üzere Ağır Ceza Mahkemesine göndermiştir. 9 Aralık 2005 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesi, 14 Mayıs 2004 tarihli kararında belirtilen gerekçeleri yineleyerek, başvuranı Cumhuriyeti, Silahlı Kuvvetleri, güvenlik güçlerini ve Hükümeti aşağılama suçlarından suçlu bulmuştur. Ağır Ceza Mahkemesi, yeni TCK’nın 301. maddesine nazaran ilgilinin daha lehine olduğu kanaatine vardığı eski TCK’nın 159. maddesinin 1. fıkrası uyarınca, ilgiliyi yukarıda belirtilen suçların her biri için beşer ay hapis cezasına yeniden mahkûm etmiştir. Bu cezalar ardından, toplamda1.800 TRY (bu tarihte 1.131,86 Avro) adli para cezasına çevrilerek ertelenmiştir. Yargıtay, 14 Haziran 2007 tarihinde,Ağır Ceza Mahkemesinin başvuranın Cumhuriyeti ve Silahlı Kuvvetleri aşağıladığı ifadeleri tam olarak belirtmediği gerekçesiyle, söz konusu mahkemenin kararını bozmuştur. Ağır Ceza Mahkemesi, 3 Ekim 2007 tarihinde, başvuranı Cumhuriyeti, Silahlı Kuvvetleri, güvenlik güçlerini ve Hükümeti aşağılama nedeniyle dört kez beşer ay hapis cezasına mahkûm etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, bu cezaları 1.800 TRY (bu tarihte 1.058,26 avro) adli para cezasına çevirerek ertelemiştir. Ağır Ceza Mahkemesi,aşağıdaki bölümün Cumhuriyete yönelik aşağılama teşkil ettiği kanısına varmıştır:
"Avrupa Birliğine katılım sürecinde demokrasi ve insan haklarına gönderme yapmayı sürdüren faşist rejim, Kopenhag Kriterlerinin arkasında işledikleri suçları gizlemenin yollarını aramaktadır. Faşist rejim devrimci ve komünist tutukluları bastırmak için her türlü yöntemi uygulamaya devam etmektedir. Faşist fraksiyonu huzursuz eden tutukluların militan direnişi, faşist rejime bir tokat atmıştır. Faşist diktatörün bu tip bir saldırıda bulunması mümkündür." Ağır Ceza Mahkemesi ayrıca, aynı makaleye ilişkin aşağıda yer alan cümlenin Silahlı Kuvvetleri ve güvenlik güçlerini aşağıladığı kanısına varmıştır:
"(...) [iktidar] binlerce zalim asker ve bombalı, silahlı polisleri ve buldozerleriyle Burdur Cezaevinde katliam girişiminde bulunmuştur." Ağır Ceza Mahkemesi aynı zamanda, aşağıdaki cümlenin Hükümeti aşağıladığı kanaatine varmıştır:
"Faşist Hükümetin, Cottarelli’nin [o tarihte Türkiye adına Uluslararası Para Fonu Direktörü] hizmetine sunmasına [Öfkeliyiz]." Yargıtay, 25 Kasım 2008 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesi kararını bozmuş ve davayı dava zamanaşımı süresinin sona ermesi nedeniyle düşürmüştür.
C. Proleter Devrimci Duruş dergisinin Ocak 2001 tarihli baskısında yayımlanan makaleler nedeniyle yürütülen ceza yargılaması 5 Haziran 2001 tarihli iddianameyle, İstanbul Cumhuriyet Savcısı Proleter Devrimci Duruş dergisinin Ocak 2001 tarihli baskısında yayımlanan üç makalenin içeriği nedeniyle başvuran hakkında ceza soruşturması başlatmıştır.Söz konusu savcı, başvuranı Cumhuriyeti ve Silahlı Kuvvetleri aşağılamakla suçlamış ve eski TCK’nın 159. maddesinin 1. fıkrası uyarınca ilgilinin cezalandırılmasını talep etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, 15 Kasım 2002 tarihinde, başvuranı Cumhuriyeti ve Silahlı Kuvvetleri aşağılama suçlarından suçlu bulmuş ve ilgiliyi eski TCK’nın 159. maddesinin 1. fıkrası uyarınca iki kez onar ay hapis cezasına mahkûm etmiştir. Bu cezalar,toplamda 2.847.312.000 TRL (bu tarihte 1.753,41 Avro) adli para cezasına çevrilerek ertelenmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, ihtilaf konusu makalelerde yer alan bazı bölümlerin ve ifadelerin, haberden ziyade ağır hakaret şeklinde eleştiri veya yorumlar teşkil ettiği ve bunların haber alma özgürlüğü hakkıyla korunduğu şeklinde değerlendirilemeyeceği kanısına varmıştır. Böylelikle, Ağır Ceza Mahkemesi, Türkiye Cumhuriyetinin ve Silahlı Kuvvetlerin bu makalelerle aşağılandığı kanısına varmıştır. Söz konusu mahkeme özellikle, yukarıda belirtilen makalelerin aşağıdaki bölümlerine atıfta bulunmuştur:
"(...) Bütün faşist kanunlara karşı silahları çekmek amacıyla, işçileri, memurları,gençleri, işsizleri ve köylüleri kendi istekleri doğrultusunda harekete geçirmek gerekmektedir";
"Faşist diktatörlük, bir kez daha,kendi cezaevlerinde devrimcilerin ve komünistlerin üzerine ölüm kusmuştur (...)";
"Faşist klik içeriye girmekte, bize vurmaya ve bizi saçlarımızdan sürüklemeye başlamaktadır (...)üzerimize su dökülmektedir (...)". Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 6 Eylül 2005 tarihinde,dava dosyasını yeni TCK’nın 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe girmesi nedeniyle, yeniden incelenmek üzere Ağır Ceza Mahkemesine göndermiştir. 9 Aralık 2005 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesi, 15 Kasım 2002 tarihli kararında belirttiği gerekçeleri yineleyerek, başvuranı yeniden Cumhuriyeti ve Silahlı Kuvvetleri aşağılamaktan suçlu bulmuştur. Ağır Ceza Mahkemesi, yeni TCK’nın 301. maddesine nazaran ilgilinin daha lehine olduğu kanaatine vardığı eski TCK’nın 159. maddesinin 1. fıkrası uyarınca,ilgiliyi iki kez beşer ay hapis cezasına mahkûm etmiştir. Bu cezalar,toplamda1.200 TRY (bu tarihte 754,57 Avro) para cezasına çevrilerek ertelenmiştir. Yargıtay, 20 Haziran 2007 tarihinde bu kararı onamıştır.
D.Proleter Devrimci Duruş dergisinin Haziran 2001 tarihli baskısında yayımlanan makaleler nedeniyle yürütülen ceza yargılaması 25 Aralık 2001 tarihli iddianameyle,İstanbul Cumhuriyet Savcısı,Proleter Devrimci Duruş dergisinin Haziran 2001 tarihli baskısında yayımlanan makalelerin içeriği nedeniyle başvuran hakkında ceza soruşturması başlatmıştır. Söz konusu savcı, başvuranı Cumhuriyeti, Silahlı Kuvvetleri ve Hükümeti aşağılamakla suçlamış ve eski TCK’nın 159. maddesinin 1. fıkrası uyarınca ilgilinin cezalandırılmasını talep etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, 16 Ekim 2008 tarihinde, başvuranı Cumhuriyeti, Hükümeti ve Silahlı Kuvvetleri aşağılama nedeniyle üç kez beşer ay hapis cezasına mahkûm etmiştir. Bu cezalar, toplamda 1.800 TRY (bu tarihte 950,82 Avro) adli para cezasına çevrilerek ertelenmiştir.Ağır Ceza Mahkemesi, aşağıdaki bölümün Cumhuriyete yönelik aşağılama teşkil ettiğini belirtmiştir:
"Dolayısıyla, faşist rejim, devrim ve siyasallaşmanın en müreffeh dönemlerinin mirasının Türkiye’deki işçi sınıfı tarafından taşınmasını bir ya da başka bir biçimde engellemiştir." Ağır Ceza Mahkemesi ayrıca, aşağıda yer alan bölümün Hükümeti aşağıladığı kanısına varmıştır:
"Başarısızlıklarını her yerden silen faşist Ecevit Hükümetinin yerini almak amacıyla alternatif hükümet bulamadıkları [kapitalist güçler] için onu dayanmaya zorladılar ve belli bir zaman daha iktidarda tutmanın yollarını araştırdılar." Ağır Ceza Mahkemesi son olarak, aşağıdaki bölümün Silahlı Kuvvetleri aşağıladığını belirtmiştir:
"İşçi sınıfı (...) 12 Eylül faşist cuntasının öncesi kitlesel sınıf mücadelesinin en canlı örneklerini oluşturmuştur." Yargıtay, 11 Ekim 2010 tarihinde, yukarıda anılan Ağır Ceza Mahkemesi kararını bozmuş ve davayı dava zamanaşımı süresinin sona ermesi nedeniyle düşürmüştür.
E. Proleter Devrimci Duruş dergisinin Eylül 2001 tarihli baskısında yayımlanan makaleler nedeniyle yürütülen ceza yargılaması 25 Aralık 2001 tarihli iddianameyle, İstanbul Cumhuriyet Savcısı, Proleter Devrimci Duruş dergisinin Eylül 2001 tarihli baskısında yayımlanan makalelerin içeriği nedeniyle başvuran hakkında ceza soruşturması başlatmıştır. Söz konusu savcı, başvuranı Cumhuriyeti, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni ve Silahlı Kuvvetleri aşağılamakla suçlamış ve eski TCK’nın 159. maddesinin 1. fıkrası uyarınca ilgilinin cezalandırılmasını talep etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, 16 Mayıs 2008 tarihinde, başvuranı Cumhuriyeti, Silahlı Kuvvetleri ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni aşağılama nedeniyle üç kez beşer ay hapis cezasına mahkûm etmiştir.Ağır Ceza Mahkemesi, bu cezaları toplamda 1.800 TRY (bu tarihte 432,45 Avro) adli para cezasına çevirerek ertelemiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, derginin söz konusu baskısında yer alan aşağıdaki bölümlerin Cumhuriyeti aşağıladığı kanısına varmıştır:
"(...) yaklaşık iki yüz elli gün geçmesinin ardından ve altmış tutuklu ve tutuklu yakını şehit olmasına rağmen, faşist rejim tarafından hala bir tepki gelmemiştir (...) faşist diktatörlerin yönetici olduğu Türkiye gibi ülkelerde, faşizmin acımasızlık boyutlarını göstermektedir (...) hastanelerdeki işkence, faşizmin karanlık yüzünün bir tablosunu oluşturmaktadır (...) Devlet hala ailelerimizi bize karşı kışkırtmanın yollarını aramaktadır (...) Böylelikle bizler her noktada kaynaşacağız; dostluğumuzu, dayanışmamızı ve faşizm karşıtı eylemlerimizi artıracağız (...)" Ağır Ceza Mahkemesi, aşağıdaki cümlenin Silahlı Kuvvetlere yönelik aşağılama teşkil ettiği kanısına varmıştır.
"Türk işçi liderleri, 12 Eylül askeri faşist cuntası da dâhil olmak üzere, tüm iktidar partileri için bir halk desteği oluşturmak konusunda kendilerini sorumlu görmüşlerdir (...)" Ayrıca, Ağır Ceza Mahkemesi, aşağıdaki bölümün Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni aşağıladığı kanaatine varmıştır:
"İşçilerin koşullarının iyileştirilmesi için yasal reformun hiçbir katil çeteden beklenemeyeceği gibi, bunu işçi sınıfına düşman faşizmin doğasını ortaya koyan bir araç olarak değerlendirmek ve sömürülen kitlelerin örgütlenmesi için bir avantaja dönüştürmek gerekmektedir." Yargıtay, 26 Şubat 2009 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen 16 Mayıs 2008 tarihli kararı bozmuştur. Ağır Ceza Mahkemesi, 8 Temmuz 2009 tarihinde, dava zamanaşımı süresinin sona ermesi sebebiyle davanın düşürülmesine karar vermiştir. Yargıtay, 5 Mart 2012 tarihinde bu kararı onamıştır.
F. Yediveren Yayınevi tarafından yayımlanan kitap nedeniyle yürütülen ceza yargılaması 19 Temmuz 2001 tarihli iddianameyle, İstanbul Cumhuriyet Savcısı, Yediveren Yayınevi tarafından Eylül 2000 tarihinde yayımlanan, Yol Ayrımı başlıklı bir kitabın içeriği nedeniyle,söz konusu yayınevinin imtiyaz sahibi olarak başvuran hakkında ceza soruşturması başlatmıştır. Söz konusu savcı, başvuranı Cumhuriyeti, Silahlı Kuvvetleri ve adli organları aşağılamakla suçlamış ve eski Türk Ceza Kanunu’nun 159. maddesinin 1. fıkrası uyarınca ilgilinin cezalandırılmasını talep etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, 17 Kasım 2006 tarihinde, yurt dışında ikamet eden bu yayının yazarının yargılanamayacağı gerekçesiyle başvuranın bu yayının içeriğinden sorumlu olduğu kanısına vararak, başvuranı Cumhuriyeti, Silahlı Kuvvetleri ve adli organları aşağılama nedeniyle üç kez beşer ay hapis cezasına mahkûm etmiştir.Bu cezalar, toplamda 1.350 TRY (bu tarihte 735,69 Avro) adli para cezasına çevrilerek ertelenmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, ihtilaf konusu kitabın aşağıdaki bölümlerinin "kabul edilebilir eleştiri sınırlarını aştığı" ve Cumhuriyeti aşağıladığı kanısına varmıştır:
"Faşist burjuva rejimi, sınıfların mücadelesinde edinilmiş tecrübeyle, bu saldırıları yalnız şiddet yoluyla yapmaz aynı zamanda yardımcı vatan haini sendika yöneticileri ve iktidarın sosyal demokrat ortaklarına da hizmet eder (...) Tekelci sermaye bir yandan faşist devlet mekanizmasının araçlarını ve gücünü kullanarak diğer yandan yeni ortamlarında geliştirdikleri yeni yöntemlere göre Türk-İş ve Disk isimli ihanet sendikalarının başkanlarıyla oluşturdukları koalisyon yardımıyla daha kolay bir şekilde işçi sınıfına karşı saldırılarını gerçekleştirmektedirler (...)" Ağır Ceza Mahkemesi ayrıca, kitabın aşağıdaki bölümlerinin "kabul edilebilir eleştiri sınırlarını aştığı" ve adli organları aşağıladığı kanaatine varmıştır:
"12 Eylül’den [12 Eylül 1980 askeri darbesi] itibaren en karanlığa teslim olanlar, yok edici fikirlerini faşist mahkemelere kadar taşımışlardır." Ağır Ceza Mahkemesi son olarak, kitabın aşağıdaki cümlesinin de "kabul edilebilir eleştiri sınırlarını" aştığı ve Silahlı Kuvvetleri aşağıladığı kanaatine varmıştır:
"12 Eylül’ün faşist ve askeri diktatörü mahkemelerin bağımsız olduklarını iddia etmektedir." Yargıtay,3 Ekim 2007 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesi kararının Cumhuriyeti aşağılama suçunun tespit edilmesine ilişkin kısmını onamış, ancak bu iki suçu oluşturan unsurların bir araya gelmediği gerekçesiyle, kararın Silahlı Kuvvetleri ve adli organları aşağılama suçunun tespit edilmesine ilişkin kısmını bozmuştur. 19 Kasım 2007 tarihli kararla, Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın söz konusu kitabın içeriğinin bu suçları oluşturmadığı gerekçesiyle, Silahlı Kuvvetleri ve adli organları aşağılama suçlarından beraatına karar vermiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK
1 Haziran 2005 tarihine kadar yürürlükte olan eski TCK’nın (1 Mart 1926 tarihli 765 sayılı Kanun) 159. maddesinin 1. fıkrasının somut olaya ilişkin kısımları aşağıdaki gibidir:
"Türklüğü, Cumhuriyeti, Büyük Millet Meclisini, Hükümetin manevi şahsiyetini, Bakanlıkları, Devletin askeri veya emniyet muhafaza kuvvetlerini veya Adliyenin manevi şahsiyetini alenen tahrir ve tezyif edenler altı aydan üç seneye kadar hapis cezası ile cezalandırılırlar."
(...)
Tahkir, tezyif ve sövme kastı bulunmaksızın, sadece eleştirmek maksadıyla yapılan düşünce açıklamaları cezayı gerektirmez."
5759 sayılı 30 Nisan 2008 tarihli Kanun’la değiştirildiği şekliyle, yeni TCK’nın 301. maddesi (1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren, 5237 sayılı 26 Eylül 2004 tarihli Kanun) aşağıdaki şekildedir:
"Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Türkiye Büyük Millet Meclisini, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ve Devletin yargı organlarını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Devletin askerî veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, birinci fıkra hükmüne göre cezalandırılır.
Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.
Bu suçtan dolayı soruşturma yapılması, Adalet Bakanının iznine bağlıdır." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Yapılmış Bazı Başvuruların Tazminat Ödenmek Suretiyle Çözümüne Dair 6384 Sayılı Kanun, 9 Ocak 2013 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilmiştir ve 19 Ocak 2013 tarihinde yürürlüğe girmiştir (bu Kanun’a ilişkin daha ayrıntılı bilgiler için, bk. Turgut ve diğerleri/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 4860/09, §§ 19-26, 26 Mart 2013).
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA Başvuran, Sözleşme’nin 10. maddesine dayanarak, imtiyaz sahibi olduğu yayınevi tarafından yayımlanan kitap ve yazı işleri müdürü olduğu dergide yayımladığı makaleler nedeniyle çok uzun bir süre boyunca ceza mahkemelerinde yargılandığı gerekçesiyle, ifade özgürlüğü hakkına yapılan müdahaleden şikâyetçi olmaktadır. Başvuran ayrıca,hakkında açılan ceza davalarının, bir bütün olarak değerlendirildiğinde, kendisini kamusal tartışma kapsamına giren ve belirli bir bakış açısını yansıtan konular hakkında metinler yayımlamaktan caydıracak nitelikte olmasından şikâyet etmektedir. Başvuran, bu bağlamda, Sözleşme’nin 10. maddesini ileri sürmektedir. Sözleşme’nin 10. maddesi aşağıdaki gibidir:
"1. Herkes, ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, Devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.
2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir."
A. Kabul edilebilirlik hakkında
Hükümet, Sözleşme’nin 10. maddesi bağlamındaki şikâyetin kişi yönünden yetkisizlik (ratione personae) nedeniyle kabul edilemez olduğu yönünde itirazını ileri sürmektedir. Hükümet,iki ceza davasının sonunda hükmedilen adli para cezalarının ertelenmesi ve başlatılan ceza davalarının geri kalan kısmının dava zamanaşımı nedeniyle sona erdirilmesi sebebiyle, başvuranın sonuçta ceza mahkemeleri tarafından herhangi bir para cezasına ya da hapis cezasına mahkûm edilmediği gerekçesiyle, ilgilinin mağdur sıfatı taşımadığını ileri sürmektedir. Başvuran, bu iddiayı kabul etmemektedir. Mahkeme, söz konusu itiraz çerçevesinde, başvuranın ifade özgürlüğü hakkını kullanmasına yönelik müdahalenin varlığının incelenmesiyle, dolayısıyla Sözleşme’nin 10. maddesi bağlamındaki şikâyetlerin özüyle yakından ilişkili olan sorunların ileri sürüldüğü kanısına varmaktadır (Dilipak/Türkiye, no. 29680/05, § 38, 15 Eylül 2015).Dolayısıyla, Mahkeme bu itirazı esasla birleştirmeye karar vermektedir. Diğer taraftan, Mahkeme, bu şikâyetin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını tespit ederek, şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
B. Esas hakkında
1. Müdahalenin gerekliliği
Başvuran, hakkında yürütülen ceza davaları nedeniyle on bir yıldan fazla bir süre boyunca baskı altında kaldığını iddia etmektedir. Hükümet, buna karşılık olarak, söz konusu ceza davalarının,başvuranın ifade özgürlüğü hakkını kullanmasına yönelik bir müdahale teşkil edecek derecede ilgilinin gazetecilik ve yayın faaliyeti üzerinde caydırıcı bir etki yarattığı şeklinde değerlendirilemeyeceğini belirtmektedir. Hükümet, bu bağlamda, başvuranın gerek dava zamanaşımı nedeniyle düşürülen gerekse beraat kararlarıyla ya da erteli adli para cezasına hükmedilmesiyle sonuçlanan bu davaların sonunda herhangi bir cezaya mahkûm edilmediğini ifade etmektedir. Hükümet, yakalama veya özgürlükten yoksun bırakma şeklinde herhangi bir cezalandırıcı tedbirin, söz konusu davalar kapsamında başvuran hakkında alınmadığını ve ilgilinin tüm yargılama süresi boyunca mesleğini yerine getirecek bir durumda bulunduğunu eklemektedir. Mahkeme, mahkûmiyet kararıyla sonuçlandırılmayan bir ceza davası nedeniyle ifade özgürlüğü hakkına yönelik bir müdahalenin varlığına ilişkin kendi içtihadından doğan ilkelere atıfta bulunmaktadır (yukarıda anılan Dilipak kararı, §§ 44-47). Mevcut davada, Mahkeme, kendisinin imtiyaz sahibi olduğu bir yayınevi tarafından yayımlanan kitap ve yazı işleri müdürü olduğu bir dergide yayımladığı makaleler nedeniyle, Cumhuriyeti, Silahlı Kuvvetleri, güvenlik güçlerini, Hükümeti ve Türkiye Büyük Millet Meclisini aşağılama (eski TCK’nın 159. maddesi ve yeni TCK’nın 301. maddesiyle cezalandırılan suçlar) sebebiyle, başvuran hakkında birçok ceza davasının açıldığını tespit etmektedir. Söz konusu makaleler ve bu kitap, özellikle cezaevlerinde meydana gelen ayaklanmalara tepki olarak makamlar tarafından yürütülen operasyonları ve genel olarak, Hükümetin politikalarını ve devlet makamlarının uygulamalarını eleştirmiştir. Mahkeme, başvuranın altı aydan üç yıla kadar değişebilen hapis cezalarına maruz kaldığını kaydetmektedir. Mahkeme ayrıca, söz konusu ceza davalarının yaklaşık altı ila on yıl sürdüğünü, bu davalardan dördünün zamanaşımı nedeniyle düşürülmesine karar verildiğini (yukarıda 12, 21, 32 ve 38. paragraflar) ve diğer iki davanın erteli adli para cezalarına hükmedilmesiyle sonuçlandırıldığını gözlemlemektedir (yukarıda 26 ve 41. paragraflar). Mahkeme, sert bir şekilde cezalandırılan suçlar nedeniyle yaklaşık altı ila on yıl boyunca başvuran hakkında yürütülen ceza davalarının,caydırıcı bir etkiye sahip olabileceği ve bu davaların başvuran açısından yalnızca bütünüyle varsayımsal riskler taşıdığı şeklinde değerlendirilemeyeceği kanısına varmaktadır: Mahkemeye göre, bu davalar tek başına,ilgilinin editörlük faaliyeti üzerinde gerçek ve etkili kısıtlamalardan ibaret olmuştur. Gerçekte, Mahkeme, başvuranın yukarıda belirtilen suçlardan suçlu bulunarak,iki davanın sonunda adli para cezalarına mahkûm edilmiş olmasının, mahkûmiyet kararları ertelenmiş olsa dahi, ilgili üzerinde bir baskı oluşturduğu kanısına varmaktadır. Diğer taraftan, Mahkeme, diğer dört yargılama kapsamında kamu davasının zamanaşımına uğramasına ilişkin tespitin yalnızca yukarıda belirtilen risklerin varlığını sona erdirdiği, ancak bu risklerin belirli bir süre boyunca başvuran üzerinde bir baskı yarattığı gerçeğini hiçbir şekilde ortadan kaldırmadığı kanaatine varmaktadır (yukarıda anılan Dilipak kararı, § 50). Yukarıda belirtilenleri dikkate alarak, Mahkeme, başvuranın mağdur sıfatının bulunmamasına ilişkin Hükümetin itirazını reddetmekte ve ilgili hakkında yürütülen ceza davalarının,ilgilinin Sözleşme’nin 10. maddesiyle güvence altına alınan ifade özgürlüğü hakkını kullanmasına yönelik "müdahale" teşkil ettiği sonucuna varmaktadır.
2. Müdahalenin haklı gösterilmesi
Başvuran,yayımladığı makalelerin ve kitabın içeriklerini ve bu yayınlara erişen sınırlı kişi sayısını dikkate alarak, ifade özgürlüğü hakkına yönelik müdahalenin haklı gösterilmediği kanaatine varmaktadır. Hükümet, 765 sayılı Kanun’un 159. maddesinin 1. fıkrasının ve 5237 sayılı Kanun’un 301. maddesinin, başvuran hakkında yürütülen ceza davalarının yasal dayanağını teşkil ettiğini ileri sürmektedir. Hükümet ayrıca, başvuranın ifade özgürlüğüne yönelik müdahalenin, ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin korunması, düzenin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi yönünde meşru amaçlar izlediğini ileri sürmektedir. Hükümet bu bağlamda, başvuran tarafından yayımlanan ihtilaf konusu makalelerin yalnızca görüşleri ifade etmediğini, aynı zamanda toplumu açıkça şiddete teşvik ettiğini iddia etmektedir. Hükümet son olarak, başvuran hakkında yürütülen ceza davalarının zorlayıcı bir sosyal ihtiyaca karşılık geldiğini ve demokratik bir toplumda gerekli olduğunu ileri sürmektedir. Hükümet, bu davalar arasından ikisinde karar verilen erteli adli para cezalarının haricinde,başvurana bu davaların sonunda herhangi bir cezanın verilmediğini belirterek, söz konusu davaların başvuranın kamu yararını ilgilendiren konular hakkında görüşlerini ifade etmesine engel teşkil etmediğini ve ilgilinin editörlük ve gazetecilik faaliyetlerini sürdürebildiğini iddia etmektedir. Mahkeme, bilhassa Karácsony ve diğerleri/Macaristan ([BD], No. 42461/13 ve 44357/13, § 132, AİHM 2016 (alıntılar)) ve Dilipak (yukarıda anılan karar, §§ 60-64) kararlarında özetlenen, ifade özgürlüğü konusunda kendi içtihadından doğan ilkeleri hatırlatmaktadır. Somut olayda, Mahkeme, ihtilaf konusu müdahalenin, kanunla, yani eski Türk Ceza Kanunu’nun 159. maddesinin 1. fıkrası ve yeni Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesiyle öngörülmesinin ve Sözleşme’nin 10. maddesi anlamında,ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin korunması, düzenin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi yönünde meşru amaçlar izlemesinin taraflar arasında tartışma konusu yapılmadığını tespit etmektedir. Müdahalenin gerekliliğine ilişkin olarak, Mahkeme, ihtilaf konusu makalelerin ve kitabın,demokratik bir toplumda tartışmasız bir şekilde kamu yararı kapsamına giren bir konu olan, cezaevlerinde isyanlara karşı makamlar tarafından gerçekleştirilen operasyonlar ve devletin genel politikaları ile devlet kurumlarının uygulamaları hakkında yazarlarının fikir ve görüşlerini ilettiğini saptamaktadır. İhtilaf konusu makalelerin ilgili kısımlarına yönelik bir değerlendirmede bulunarak (yukarıda 8, 18, 19, 20, 24, 29, 30, 31, 34, 35, 36, 42, 43 ve 44. paragraflar) Mahkeme,bu bölümlerden birinin, içeriği nedeniyle diğerlerinden ayrı tutulması gerektiğini tespit etmektedir.Gerçekte, Mahkemeye göre, yalnızca toplumu "bütün faşist kanunlara karşı silahları çekmek amacıyla" harekete geçirmeye çağıran bölüm (yukarıda 24. paragraf) şiddete çağrı olarak yorumlanabilecek niteliktedir. Dolayısıyla Mahkeme,kullanılan ifadeleri, ilgili makalenin yayımlandığı bağlamı ve davanın koşullarını göz önünde bulundurarak, bu bölümün şiddete teşvik olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği (Sürek/Türkiye (No. 4) [BD], No. 24762/94, § 58, 8 Temmuz 1999) ve bu makaleye ilişkin olarak başvuran hakkında yürütülen ceza davasının ve ilgilinin bu davanın sonunda erteli adli para cezasına mahkûm edilmesinin (yukarıda 26. paragraf) izlenen meşru amaçlarla orantılı olup olmadığıyla ilgili sorunların ortaya çıktığı kanısına varmaktadır. Bununla birlikte, Mahkeme,ihtilaf konusu makalelerin geri kalan kısmına ilişkin varacağı sonucu göz önünde bulundurarak (aşağıda 71. paragraf), bu sorunların incelenmesine gerek olmadığına karar vermektedir. İhtilaf konusu makalelerin ve kitabın diğer bölümlerine ilişkin olarak, Mahkeme, kullanılan bazı ifadelerin, bilhassa devletin "faşist" olarak nitelendirilmesine ve cinayetler, savaşlar, katliamlar ve suçlar gibi olayların devlet makamlarına atfedilmesine ilişkin olarak,şüphesiz çok sert olarak nitelendirilebileceği kanaatine varmaktadır.Bununla birlikte, Mahkeme, bu bölümlerin,ideolojik bir dilde ifade edilen, devletin kurumlarına ve politikalarına karşı keskin bir eleştiri olarak değerlendirilebileceği kanaatindedir. Mahkeme, ihtilaf konusu metinlerin, bir bütün olarak değerlendirildiğinde, şiddet kullanımına, silahlı direnişe veya ayaklanmaya yönelik herhangi bir çağrı içermediğini ve bu metinlerin, kendi ifadesine göre, dikkate alınması gereken temel unsur olan, herhangi bir nefret söylemi teşkil etmediğini saptamaktadır (yukarıda anılan Sürek (4) kararı, § 58, ve Belek ve Velioğlu/Türkiye, no. 44227/04, § 25, 6 Ekim2015). Mahkeme ayrıca, adli makamların,bir derginin sorumlu yazı işleri müdürü ve bir yayınevinin imtiyaz sahibi olarak başvuran hakkında bu makaleler nedeniyle ceza davaları - bu davalardan biri erteli adli para cezasıyla sonuçlanmış ve diğerleri zamanaşımı nedeniyle düşürülmüştür -açarak, ilgilinin kamu yararını ilgilendiren konular hakkında görüşlerini ifade etme isteği üzerinde caydırıcı bir etki oluşturdukları kanısına varmaktadır (bk., mutatis mutandis, yukarıda anılan Dilipak kararı, § 70). Mahkeme, yukarıda belirtilenleri göz önünde bulundurarak, ihtilaf konusu tedbirlerin zorlayıcı bir sosyal ihtiyaca karşılık gelmediği, her halükârda hedeflenen meşru amaçlarla orantılı olmadığı ve bu nedenle, demokratik bir toplumda gerekli olmadığı kanaatine varmaktadır. Dolayısıyla Mahkeme,Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlâl edildiğine karar vermektedir.
II. SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN 1. FIKRASININ İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
A. Yargılamanın süresine ilişkin şikâyet hakkında Başvuran, hakkında açılan ceza davalarının süresinden şikâyetçi olmaktadır. Başvuran, bu bağlamda, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasını ileri sürmektedir. Böylelikle, söz konusu maddenin somut olaya ilişkin kısımları aşağıdaki gibidir:
"Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar (...) konusunda karar verecek olan (...) bir mahkeme tarafından makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir. (...)" Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmemesine ilişkin kabul edilemezlik itirazını ileri sürmektedir. Hükümet,6384 sayılı Kanun’la Türkiye’de yeni bir tazminat yolunun oluşturulduğunu belirtmekte ve başvuranı Tazminat Komisyonuna davaların süresine ilişkin şikâyetini sunmak için bu yolu kullanmamakla suçlamaktadır. Başvuran, bu hususta herhangi bir görüş belirtmemektedir. Mahkeme, Hükümet gibi,Ümmühan Kaplan/Türkiye (No. 24240/07, 20 Mart 2012)davasında pilot karar usulünün uygulanmasının ardından, Türkiye’de tazminata ilişkin yeni bir hukuk yolunun oluşturulduğunu hatırlatmaktadır. Mahkeme aynı zamanda, ardından Turgut ve diğerleri/Türkiye kararında ((kabul edilemezlik hakkında karar), no. 4860/09, 26 Mart 2013), başvuranların iç hukuk yollarını, bu durumda söz konusu yeni hukuk yolunu tüketmedikleri gerekçesiyle,yeni başvurunun kabul edilemez olduğuna karar verdiğini hatırlatmaktadır. Bu karara varırken, Mahkeme, özellikle, bu yeni hukuk yolunun, ilk bakışta (a priori) erişilebilir ve yargılamanın süresine ilişkin şikâyetlerin giderilmesi açısından makul perspektifler sunabilecek nitelikte olduğu kanaatine varmıştır. Mahkeme ayrıca, Ümmühan Kaplan pilot kararında(yukarıda anılan karar, § 77), söz konusu pilot kararın kabul edildiği tarihten önce Hükümete tebliğ edilen bu türden başvuruların incelemesini yine de normal usul yoluyla sürdürebileceğini belirttiğini hatırlatmaktadır. Mahkeme, bununla birlikte, 6384 sayılı Kanun’la oluşturulan hukuk yolunun başvuran tarafından kullanılmadığı iddiasına ilişkin Hükümetin ilk itirazını dikkate alarak, Turgut ve diğerleri (yukarıda anılan karar) davasında vardığı sonucu tekrarlamaktadır.Dolayısıyla Mahkeme, başvuran hakkında yürütülen ceza davalarının süresine ilişkin şikâyetin Sözleşme’nin 35. maddesinin 1 ve 4. fıkraları uyarınca iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle reddedilmesi gerektiği sonucuna varmaktadır (Rifat Demir/Türkiye, no. 24267/07, § 35, 4 Haziran 2013, ve Yiğitdoğan/Türkiye (no. 2), no. 72174/10, § 59, 3 Haziran 2014).
B. Silahların eşitliği ilkesine ilişkin şikâyet hakkında
Başvuran, dava dosyasının, birçok dava çerçevesinde yeni Türk Ceza Kanunu ışığında yeniden incelenmek üzere, kendi görüşleri alınmaksızın veya kendisine bozma kararları tebliğ edilmeksizin, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmesinin silahların eşitliği ilkesini ihlâl ettiğini iddia etmektedir. Başvuran, bu bağlamda, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasını ileri sürmektedir. Söz konusu maddenin somut olaya ilişkin kısımları aşağıdaki gibidir:
"Herkes davasının, (...) cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan (...) bir mahkeme tarafından (...) hakkaniyete uygun olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir. (...)" Mahkeme, somut olayda, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının dava dosyasını üç dava çerçevesinde 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren yeni Türk Ceza Kanunu hükümleri bakımından yeniden incelenmek üzere Ağır Ceza Mahkemesine gönderdiğini kaydetmektedir (yukarıda 9, 15 ve 25. paragraflar). Mahkeme,Cumhuriyet savcısının bu bağlamda başvuranın yorumlarını gerektirecek nitelikte herhangi bir görüş sunmadığını tespit etmektedir. Mahkeme, söz konusu dosyaların gönderilmesinin, ilgilinin daha lehine olan ceza hükümlerinin uygulanmasını sağlamayı amaçladığını saptamaktadır. Mahkeme böylelikle, Ağır Ceza Mahkemesinin,eski Türk Ceza Kanunu hükümlerinin başvuranın daha lehine olduğu kanaatine vararak, bu hükümler uyarınca ilgiliyi yeniden mahkûm ettiğini gözlemlemektedir (yukarıda 10, 16 ve 26. paragraflar). Bu nedenle, Mahkeme, somut olayda silahların eşitliği ilkesini ihlâl edecek nitelikte herhangi bir koşul tespit etmemektedir. Sonuç olarak, bu şikâyet, açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir.
III. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca,
“Şayet Mahkeme, işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlâl edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku, bu ihlâlin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
A.Tazminat Başvuran, manevi tazminat olarak 20.000 avro (EUR) talep etmektedir. Hükümet, başvuranın talebinin aşırı olduğu ve Mahkemenin içtihadına uygun olmadığı kanısına varmaktadır. Mahkeme, başvurana manevi tazminat olarak 2.500 Avro ödenmesi gerektiği kanaatine varmaktadır.
B. Masraf ve giderler
Başvuran, yaptığını belirttiği avukatlık, çeviri ve posta masrafları için 3.000 Avro talep etmektedir. Başvuran, bu bağlamda herhangi bir belge sunmamaktadır. Hükümet, başvuranın talebini desteklemek için herhangi bir kanıtlayıcı belge sunmadığını belirtmektedir. Mahkeme, elinde bulunan belgeleri ve kendi içtihadını dikkate alarak, masraf ve giderlere ilişken talebi reddetmektedir.
C. Gecikme faizi
Mahkeme, gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,Başvurunun, Sözleşme’nin 10. maddesi bağlamındaki şikâyetle ilgili kısmının kabul edilebilir olduğuna ve geri kalan kısmının kabul edilemez olduğuna;Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlâl edildiğine;a) Davalı devletin, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek ve ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, üç ay içerisinde başvurana manevi tazminat olarak 2.500 Avro (iki bin beş yüz avro) ödemekle yükümlü olduğuna;
b) Yukarıda anılan sürenin bitiminden itibaren ve ödeme tarihine kadar, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere bu süre boyunca uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek basit faiz oranının uygulanmasının uygun olduğuna;Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş; ardından Mahkeme İçtüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca, 10 Ekim 2017 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Hasan Bakırcı Julia Laffranque
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
[1]Eski Türk lirasının (TRL) yerine geçen Türk lirası (TRY), 1 Ocak 2005 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 1 TRY bir milyon TRL’ye karşılık gelmektedir.
Full & Egal Universal Law Academy