AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
CANLI/ TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 8211/10)
KARAR
STRAZBURG
12 Mayıs 2020
İşbu karar kesin olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Canlı / Türkiye davasında,
Başkan,
Ivana Jelić,
Hâkimler,
Arnfinn Bårdsen,
Darian Pavli,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Komite hâlinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
24 Mart 2020 tarihinde gerçekleştirilen kapalı müzakerelerin ardından,
Aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL Davanın temelinde, Mehmet Canlı (“başvuran”) adlı bir Türk vatandaşı tarafından, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesine uygun olarak, 28 Aralık 2009 tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine Mahkemeye yapılmış olan bir başvuru (no. 8211/10) bulunmaktadır.Başvuran, İstanbul Barosu’na bağlı Avukat İ. Akmeşe tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”), kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.Başvuran, özellikle, polise ifade verdiği sırada avukatın bulunmaması ve ardından yargılamayı yürüten mahkeme tarafından söz konusu ifadelerin mahkûmiyet kararında kullanılması nedeniyle adil yargılanmadığını iddia etmiştir.Yukarıdaki şikâyetler, 12 Ekim 2015 tarihinde Hükümete bildirilmiş ve başvurunun geriye kalan kısmı kabul edilemez bulunmuştur.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran, 1961 doğumlu olup, İstanbul’da ikamet etmektedir. D.T. 5 Ağustos 2004 tarihinde yakalanmış ve şüpheli sıfatıyla ifadesi alınmıştır. D.T., diğer hususların yanı sıra, 5 veya 6 Temmuz 2004 tarihinde, PKK’nın verdiği eğitim ve talimatlar doğrultusunda terör eylemleri gerçekleştirmek üzere İstanbul’a gönderildiğini belirtmiştir. İstanbul’a geldikten on veya on beş gün sonra D.T. başvuranı kurye olarak kırsal alana göndermiştir. Başvuran, Temmuz 2004 tarihinde kırsal bölgeye gidip gelmiş ve bu sırada, cep telefonunda “Memiş” olarak kayıtlı bulunan D.T. ile cep telefonu aracılığıyla iletişim kurmuştur. Başvuran, sekiz elektrikli kapsül ve terör örgütünün 14 Temmuz ile 15 Ağustos 2004 tarihleri arasında bir askeri veya polis merkezinde veya turistik bir yerde bir eylem gerçekleştirme emrini içeren yazılı bir notu geri getirmiştir. Başvuran, ayrıca, elektrikli kapsülleri Ş.K. adındaki başka bir kişiye verdiğini belirtmiştir. Başvuran, 6 Ağustos 2004 günü sabah saat 8.40’da, diğer bir müşterek sanık olan D.T.’nin verdiği ifadelerin ardından, yasadışı örgüt olan PKK’nın üyesi olduğu şüphesiyle Antalya’da yakalanmıştır. Ardından, başvuran, sabah saat 9.20’de, Antalya Adli Tıp Kurumunda bir doktor tarafından muayene edilmiş ve doktor, başvuranın vücudunda herhangi bir kötü muamele izine rastlanmadığı sonucuna varmıştır. Başvuran, aynı gün, ifadesi alınmak üzere İstanbul Emniyet Müdürlüğü terörle mücadele şubesine götürülmüş ve başvuran, saat 19.30’da İstanbul Adli Tıp Kurumu Başkanlığında bir doktor tarafından muayene edilmiş ve söz konusu doktor, başvuranın vücudunda hiçbir kötü muamele izine rastlanmadığı sonucuna varmıştır. Başvuranın polise verdiği ifadeler, 7 Ağustos 2004 tarihinde matbu formlara geçirilmiştir. Söz konusu formların ilk sayfası, diğer hususların yanı sıra, başvuranın yasa dışı örgüt üyelerine yardım ve yataklık ettiğinden ve “kurye” görevi gördüğünden şüphelenildiğini belirtmek amacıyla doldurulmuştur. Buna ek olarak, aynı sayfada, diğer hususların yanı sıra, sorgulanan kişinin susma ve sorgulama sırasında avukat bulundurma hakkının olduğunu belirten matbu bir yazı bulunmaktaydı. Formda bulunan bilgilere göre, tutanağın ilk sayfasında “Avukat istenmemiştir” şeklinde matbu bir ibare yer aldığı ve yanındaki kutucuk matbu “X” ile işaretlendiği için başvuranın avukat yardımından faydalanmayı reddettiği anlaşılmaktadır. Bununla beraber, tutulan tutanağa göre, başvuran, ayrıca, avukat istemediğini belirtmiş ve susma hakkından feragat etmiştir. Başvuran, üç sayfa uzunluğundaki ifadesinde, D.T.’nin, kendisinden köyündeki Murat adlı bir şahıstan bir şeyler almasını istediğini belirtmiştir. Üç PKK üyesi ile birlikte Murat başvuranı silahla tehdit etmiş, böylece başvuran İstanbul’daki D.T.’ye 300 milyon Türk lirası (TL) götürmek zorunda hissetmiştir. Başvuran Elazığ otobüs terminaline vardığında, tanımadığı başka bir kişi, ismini ve soy ismini doğruladıktan sonra ona bir paket sigara vermiştir. Başvuran İstanbul’a geldiğinde D.T. onu aramıştır. Başvuran D.T. ile otobüs durağında buluşmuş ve D.T.’ye parayı ve sigara paketini vermiştir. Başvuran sigara paketinin içerisinde ne olduğunu bilmediğini iddia etmiştir. İfadesinin sonuna doğru başvuran, ayrıca, Murat’a, onu kurye olarak kırsal bölgeye gönderen D.T.’nin İstanbul’da kendisini telefonla taciz ettiğini söylediğini belirtmiştir.Başvuran, 9 Ağustos 2004 günü sabah saat 9.40’da, İstanbul Adli Tıp Kurumu Beşiktaş şubesinde başka bir tıbbi muayeneden geçmiştir. Başvuranı muayene eden doktor, başvuranın vücudunda kötü muamele yapıldığına dair hiçbir yeni bulguya rastlamadığını kaydetmiştir. Başvuran, doktora psikolojik baskıya maruz kaldığını ancak fiziksel şiddete maruz kalmadığını söylemiştir.Başvuran, 9 Ağustos 2004 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı önüne çıkarılmıştır. Başvuran avukatı nezaretinde ifade vermiştir. Başvuran polise verdiği ifadeleri kısmen kabul etmiş, ancak bu ifadelerin D.T.’nin onu kurye olarak kırsal bölgeye gönderdiği hususunu içerdiğini ve bunun doğru olmadığını belirtmiştir. Başvuranın Cumhuriyet savcısına verdiği ifadeler esasen polise verdiği ifadelerle aynıydı. Başvuranın avukatı, başvuranın sadece bir arkadaşının talebini yerine getirmesi sebebiyle suçun kast (mens rea) unsurunun eksik olduğunu ileri sürmüştür. Her halükarda, başvuran, silahlı adamların tehdidi altında hareket etmiştir.Aynı tarihte başvuran, sorgu hâkimi önüne getirilerek avukatı nezaretinde ifade vermiştir. Başvuran esasen Cumhuriyet savcısı huzurunda verdiği ifadeleri tekrarlamıştır. Cumhuriyet savcısına ve polise verdiği ifadeleri kabul edip etmediği sorulduğunda, başvuran, bu ifadeleri kabul ettiğini teyit etmekle birlikte polise D.T.’nin kendisini kırsal bölgeye kurye olarak gönderdiğini belirtmediğini yinelemiştir. Duruşmanın sonunda, sorgu hâkimi, başvuranın tutuklu yargılanmasına karar vermiştir.Cumhuriyet savcısı, 1 Eylül 2004 tarihinde, başvuranın PKK’ya yardım ve yataklık ettiği ve söz konusu örgüte patlayıcı temin ettiği suçlamasıyla, 765 sayılı mülga Ceza Kanununun 169. ve 264 § 2 maddeleri uyarınca bir iddianame hazırlamıştır. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 2 Aralık 2004 tarihinde ilk duruşmasını yapmış ve başvuran, avukatı nezaretinde ifade vermiştir. Başvuran esasen önceki ifadelerinin içeriğini tekrarlamış ve kesinlikle bilerek ve isteyerek herhangi bir yasa dışı örgüte yardım ve yataklık etmediğini ileri sürmüştür. Başvuran, ayrıca, kız kardeşinin de üç silahlı adamın kendisini tehdit ettiğine tanık olduğunu belirtmiştir. Cumhuriyet savcısına ve sorgu hâkimine verdiği ifadeleri doğrulayıp doğrulamadığı sorulduğunda, başvuran bu ifadelerin doğru olduğunu belirtmiştir. Polise verdiği ifadeleri doğrulayıp doğrulamadığı sorulduğunda ise başvuran bazı kısımları isteği dışında yazılmasına rağmen bunların genel olarak doğru olduğunu belirtmiştir. Başvuranın avukatı, başvuranın sunduğu beyanlara ekleyecek bir hususun bulunmadığını belirtmiştir. 31 Mart 2005 tarihinde yapılan duruşmada, yargılamayı yürüten mahkeme, başvuranın kız kardeşinin tanık sıfatıyla verdiği beyanları dinlemiştir. Başvuranın kız kardeşi, diğer hususların yanı sıra, başvuranın üç silahlı adam tarafından tehdit edildiğini belirtmiştir. Duruşma sonunda, yargılamayı yürüten mahkeme, başvuranın serbest bırakılmasına karar vermiştir. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, 15 Ekim 2009 tarihinde, başvuranın suçunu sabit bulmuş ve onu PKK’ya yardım ve yataklık etme suçundan üç yıl dokuz ay hapis cezasına ve patlayıcı bulundurma suçundan iki yıl altı ay hapis cezasına mahkûm etmiştir. Başvuranın ayrıca PKK’ya patlayıcı temin etmekten dolayı 366 TL para cezası ödemesine hükmedilmiştir. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranı mahkûm ederken, D.T.’nin polise verdiği ifadelere ve başvuranın polise verdiği ifadelerin bir kısmına atıfta bulunmuştur. Yargılamayı yürüten mahkeme, D.T.’nin polise verdiği ayrıntılı ifadelere göre, 5 veya 6 Temmuz 2004 tarihinde, yani İstanbul’a geldikten on ila on beş gün sonra, D.T.’nin başvuranla iletişim kurduğuna ve onu o sırada kırsal bölgede olan “Murat” kod adlı örgüt üyesine kurye olarak gönderdiğine karar vermiştir. Başvuran kırsal bölgeye gitmiş ve daha sonra D.T., “Murat”ın mektubunu ve sekiz elektrikli kapsülü almak için başvuranla buluşmuş, ardından kapsülleri başka bir müşterek sanık olan Ş.T.’ye vermiştir. D.T.’nin ifadelerinin bu kısmını yargılama boyunca doğruladığına dikkat çektikten sonra, yargılamayı yürüten mahkeme, başvuranın cep telefonu numarasının D.T.’nin üzerinde bulunulan cep telefonunda “Memiş” olarak kayıtlı olduğunu belirtmiş ve ayrıca, Ş.T.’nin ofisinde elektrikli kapsüllerin bulunduğunu kaydetmiştir. Daha sonra, yargılamayı yürüten mahkeme, başvuranın polise verdiği ifadelerin içeriğini değerlendirmiştir. İlgili mahkeme, başvuranın D.T.’yi son yedi veya sekiz yıldır tanıdığını, onu 1998 ve 2007 yılları arasında görmediğini, ancak D.T.’nin bir gün evine geldiğini ve o sırada başvuranın memleketine gideceğini öğrendiğini belirttiğine karar vermiştir. D.T., başvurana Murat’ın gelip onu ziyaret edeceğini söylemiştir. Başvuran, ayrıca, Murat’ın köyüne gerilla üniformasıyla geldiğini ve ona D.T. adına 300 milyon TL verdiğini ve tanımadığı başka bir kişinin ona bir paket sigara verdiğini ve bunu onu buraya gönderen kişiye vermesini söylediğini ve bunları İstanbul’a geldikten sonra D.T.’ye verdiğini belirtmiştir. Yargılamayı yürüten mahkeme, ayrıca, Cumhuriyet savcısı önünde başvuranın D.T.’nin kendisini kurye olarak kırsal bölgeye gönderdiğini reddetmekle birlikte polise verdiği ifadeleri kısmen kabul ettiğini ve kendisi köyündeyken bir kişinin ona yukarıda bahsedilen eşyaları D.T.’ye iletmesi amacıyla verdiğini belirttiğini kaydetmiştir. Mahkeme tutanaklarına göre, başvuran ceza yargılamalarının geri kalanında benzer ifadeler vermiştir. Yargılama boyunca D.T.’nin verdiği ifadeler, başvuranın bu ifadeleri destekleyen polis ifadeleri ve olaya ilişkin diğer ifadeleri, cep telefonu numaralarının sahipliğini tespit eden polis tutanakları ve bir bütün olarak dava dosyası içeriği ışığında, yargılamayı yürüten mahkeme, başvuranın patlayıcı, yazılı emir ve para taşıyarak D.T. ve Murat arasında kurye görevi gördüğünü sabit bulmuştur. Başvuran, 22 Aralık 2009 tarihinde, yargılamayı yürüten mahkemenin kararına karşı temyiz başvurusunda bulunmuş ve diğer hususların yanı sıra, polise verdiği ifadelerin avukat gıyabında alındığını ve mahkûmiyetinin “tamamen” polis memurlarına verdiği ifadelere dayandığını ileri sürmüştür. Yargıtay, 15 Haziran 2011 tarihinde, 169. madde uyarınca başvuranın PKK’ya yardım ve yataklık etme suçundan mahkûmiyetini onamış, ancak 264 § 2 maddesi uyarınca PKK’ya patlayıcı temin etme suçundan mahkûmiyetini bozmuştur. Dava, patlayıcı temin etme suçlaması bakımından İstanbul Ağır Ceza Mahkemesine geri gönderilmiştir.Bunun ardından, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, 31 Ocak 2012 tarihinde, başvuranın patlayıcı temin edip etmediğinin incelenmesi için incelenecek ayrı bir konu bulunmadığına, zira bunun başvuranın daha önce hüküm giydiği terör örgütüne yardım ve yataklık etmek için bir araç olduğuna karar vermiştir. Sonuç olarak, başvuran sadece PKK’ya yardım ve yataklık etmekten hüküm giymiş ve üç yıl dokuz ay hapis cezasına mahkûm edilmiştir. Bu karar başvuran veya Cumhuriyet savcısı tarafından temyize gidilmemesi üzerine kesinleşmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMA
Söz konusu zamanda yürürlükte olan ilgili iç hukuk ve ayrıca Anayasa Mahkemesinin avukat hakkından feragat etmeye ilişkin içtihadı, Ruşen Bayar/Türkiye (no. 25253/08, §§ 41-6, 19 Şubat 2019) kararında bulunabilir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 6 §§ 1 VE 3 (C) MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada avukat hakkının engellenmesi ve mahkûmiyetinin tamamen polise avukat gıyabında verdiği ifadelere dayanması nedeniyle adil yargılanmadığını iddia etmiştir. Başvuran, ayrıca, susma hakkının ihlal edildiğini öne sürmüştür. Mahkeme, söz konusu şikâyeti, ilgili kısımları aşağıda verilen Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesi kapsamında değerlendirmeye karar vermiştir:
“1. “Herkes davasının, (...) cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, (...) mahkeme tarafından, (...) adil yargılanma hakkına sahiptir.”
3. Bir suç ile itham edilen herkes aşağıdaki asgari haklara sahiptir:
...
(c) kendisini bizzat savunmak veya seçeceği bir müdafinin yardımından yararlanmak; eğer avukat tutmak için gerekli maddî olanaklardan yoksun ise ve adaletin yerine gelmesi için gerekli görüldüğünde, resen atanacak bir avukatın yardımından ücretsiz olarak yararlanabilmek;
...”Hükümet bu iddiaya itiraz etmiştir.
A. Kabul edilebilirlik hakkında
Mahkeme, bu şikâyetin, Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını belirtmektedir. Mahkeme, ayrıca, bu şikâyetin kabul edilemez olduğuna ilişkin başka bir gerekçe de bulunmadığını belirtmektedir. Dolayısıyla, söz konusu şikâyetin kabul edilebilir olduğu beyan edilmelidir.
B. Esas Hakkında
1. Tarafların Beyanları
26. Başvuran iddialarını sürdürmüştür.
27. Hükümet bu iddiaya itiraz etmiştir. İlk olarak, Hükümet, başvuranın yakalandığı sırada 3842 sayılı Kanundan kaynaklanan herhangi bir yasal sınırlamanın bulunmaması sebebiyle somut davanın Salduz/Türkiye ([BD], no. 36391/02, AİHS 2008) davasından farklı olduğunu ileri sürmüştür. Dolayısıyla, başvuran polis tarafından ifadesi alınmasının başından itibaren avukat yardımından faydalanabilirdi. Bununla beraber, polise ifade vermeden önce, başvuran, susma hakkı ve avukat yardımına erişim hakkı dâhil olmak üzere yakalanan kişilerin haklarını belirten bir form imzalamıştır. Bununla birlikte, başvuran bu hakların hiçbirinden yararlanmamaya karar vermiş ve polise ifade vermiştir. Bu hususa dayanan ve Kaytan (/Türkiye, no. 27422/05, § 31, 15 Eylül 2015), ve Şedal (/Türkiye (k.k.), no. 38802/08, 13 Mayıs 2014) davalarındaki kararlara atıfta bulunan Hükümet, Mahkeme’yi, bu şikâyeti açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez olduğunu beyan etmeye davet etmiştir.
28. Bununla beraber, Hükümet, polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada başvuran hakkında düzenlenen doktor raporlarının başvuranın vücudunda herhangi bir darp veya cebir izine rastlanmadığını belirttiğini vurgulamıştır. Hükümetin kanaatine göre, ayrıca, başvuranın yargılamaların tüm aşamalarındaki ifadelerinin içeriğinin polise verdiği ifadelerin içeriğiyle aynı olduğu kayda değer bir husustur. Dolayısıyla, başvuranın polise verdiği ifadelerini geri çekmesi ikna edici olmamıştır. Hükümet, ayrıca, özellikle başvurana delillerin gerçekliğine ve kullanılmasına itiraz etme imkânı verilmesi nedeniyle ceza yargılamaları sırasında uygulanan usuli güvencelerin yeterli olduğunu ileri sürmüştür. Hükümet, yukarıdaki hususları göz önünde bulundurarak, Mahkeme’yi, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi uyarınca başvuranın haklarının ihlal edilmediği sonucuna varmaya davet etmiştir.
2. Mahkemenin Değerlendirmesi
(a) Genel ilkeler
29. Avukata erişim, susma hakkı, kendi aleyhine tanıklık etmeme hakkı, avukat yardımı alma hakkından feragat ve tüm bu hakların Sözleşme’nin 6. maddesinin ceza hukuku yönünden yargılamaların bir bütün olarak adilliği ile olan ilişkisi ile ilgili genel ilkeler, Simeonovi /Bulgaristan davasında verilen yakın zamanlı kararda bulunabilir ([BD], no. 21980/04, §§ 110-20, 12 Mayıs 2017) (ayrıca bk. Murtazaliyeva/Rusya [BD], no. 36658/05, § 117, 18 Aralık 2018; ve Beuze/Belçika [BD], no. 71409/10, §§ 123-50, 9 Kasım 2018).
30. Mahkeme, bir avukatın yardımından faydalanma hakkının polis tarafından ifade alınmaya başlanmasından bitimine kadar olan sürecin tamamını kapsadığını, alınan ifadelerin okunup şüphelinin bunları teyit ederek imzalaması istendiği kısımların da bu sürece dâhil olduğunu, zira avukat yardımının ifade alma sürecinin bu noktasında da aynı şekilde önemli olduğunu yinelemektedir. Polis tarafından ifade alındığı sırada avukatın hazır bulunması ve aktif olarak destek sağlaması, önemli bir usuli güvencedir. Bu usuli güvence ile, diğer hususların yanı sıra, şüphelinin iradesi dışında, cebir veya baskı yöntemleri kullanılarak delil elde edilmesinin önlenmesi ve şüphelinin polis tarafından ifadesi alındığı sırada konuşmayı veya susmayı tercih etme özgürlüğünün korunması amaçlanmaktadır (bk. Soytemiz/Türkiye, no. 57837/ 45, § 45, 27 Kasım 2018).
31. Mahkeme, ayrıca, Sözleşme’nin 6. maddesinin ne lafzının ne de özünün, bir kişinin adil yargılanmayla ilgili güvencelerden kendi özgür iradesi ile, açıkça veya zımnen, feragat etmesini engellediğini yinelemektedir. Bu durum, bir avukatın hukuki yardımından faydalanma hakkı için de geçerlidir. Ancak, Sözleşme bağlamında etkili olabilmesi için, bu tür bir feragatin tartışmaya mahal vermeyecek şekilde tesis edilmesi ve buna önem derecesine uygun düzeyde asgari güvencelerin eşlik etmesi gerekmektedir. Böyle bir feragatin açıkça yapılması gerekmemekle birlikte, haktan özgür irade ile bilinçli ve makul bir biçimde vazgeçilmesi şarttır. Üzerine atılı suç bulunan bir kişinin 6. madde kapsamındaki önemli bir haktan zımnen (davranışları yoluyla) feragat ettiğine kanaat getirilebilmesi için, kişinin davranışlarının sonuçlarını mantıklı bir şekilde öngörebilecek durumda olduğunun ortaya konması gerekmektedir. Bununla beraber, söz konusu feragat, önemli bir kamu yararına aykırı olmamalıdır (bk. yukarıda anılan Simeonovi, § 115). Dolayısıyla, 6 § 3 maddesinde sıralanan ve adil yargılanma kavramını oluşturan temel haklardan biri olan avukat hakkından feragat, yukarıdaki gerekliliklerle sıkı bir şekilde uyumlu olmalıdır (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), Murtazaliyeva/Rusya [BD], no. 36658/05, § 118, 18 Aralık 2018).
32. Mahkeme, ayrıca, adil yargılanma gerekliliklerine uygunluğun, her davada, belirli bir faktörün yargılamaların adilliğinin yargılamaların daha erken bir aşamasında değerlendirilmesini sağlayacak derecede belirleyici olabileceği hususunun göz ardı edilmesi mümkün olmamakla birlikte, belirli bir yönün veya olayın tek başına değerlendirilmesi üzerinden değil, bir bütün olarak yargılamaların gelişimi göz önünde bulundurularak incelenmesi gerektiğini yinelemektedir (bk., İbrahim ve Diğerleri/Birleşik Krallık [BD], no. 50541/08 ve diğer 3 dava, § 251, 13 Eylül 2016). Söz konusu değerlendirmeler, ayrıca, adil yargılanma güvencesi hakkından feragatin geçerliliği için de doğruluğunu korumaktadır. Zira geçerli bir feragat teşkil eden husus, değişmeyen tek bir olayın konusu olamaz ve davanın kendine özgü koşullarına bağlı olmalıdır (bk., yukarıda anılan Murtazaliyeva, §§ 117-18).
(a) Somut davaya uygulanması
33. Mahkeme, ilk olarak, somut davanın yukarıda anılan Salduz davasından farklı olduğunu gözlemlemektedir. Salduz davasında, başvuranın avukata erişim hakkına getirilen kısıtlama 3842 sayılı Kanun’dan kaynaklanmış olup sistematik bir niteliğe sahipti. Diğer bir deyişle, söz konusu davada, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin yetki alanına giren bir suçu işlemekle suçlanan şahısların avukata erişim hakkına sistematik bir kısıtlama getirilmesini öngören 3842 sayılı Kanunun başvuranın yakalandığı sırada çoktan değiştirilmesi sebebiyle başvuranın polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada avukata erişim hakkına tamamen bir kısıtlama getirilmemiştir. Dolayısıyla, bu tür şüphelilerin polise, Cumhuriyet savcısına ya da sorgu hâkimine ifade verirken talep etmeleri halinde avukata erişim sağlamaları 15 Temmuz 2003 tarihi itibari ile hukuken mümkün olmuştur.
34. Somut davada, Mahkeme önündeki hukuki soru, başvuranın 7 Ağustos 2004 tarihinde polise ifade vermeden önce avukata erişim hakkından geçerli bir şekilde feragat edip etmediğidir. Zira başvuranın Cumhuriyet savcısına ve sorgu hâkimine ifade verirken avukat tarafından temsil edildiği hususu taraflar arasında tartışma konusu değildir. Bu itibarla, Mahkeme, başvuranın feragatinin tartışmaya mahal verip vermediğini, herhangi bir önemli kamu yararına aykırı olup olmadığını ve önem derecesine uygun düzeyde asgari güvenceler sağlanıp sağlanmadığını belirlemelidir (bk., yukarıda anılan Simeonovi, § 115, ve Türk/Türkiye, no. 22744/07, § 45, 5 Eylül 2017).
(i) Başvuranın avukat yardımından faydalanma hakkından feragat edip etmediği
35. Mahkeme, başvuranın avukat hakkının hatırlatıldığı ancak avukat yardımı talebinde bulunmamayı tercih ettiği 7 Ağustos 2004 tarihli polis ifade formunu imzaladığını kaydetmektedir. Bu belgeye dayanarak ve başvuranın ceza yargılamalarının sonraki aşamalarında polise verdiği ifadeleri büyük ölçüde kabul ettiğini belirten Hükümet, başvuranın 7 Ağustos 2004 tarihinde polise ifade vermeden önce avukat hakkından feragat ettiğini iddia etmiştir. Hükümetin görüşüne göre, bu iddia, başvuran hakkında düzenlenen doktor raporlarında hiçbir kötü muamele izine rastlanılmadığının belirtilmesiyle daha da güçlenmiştir.
36. Bu bağlamda, Mahkeme, başvuranın polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada imzaladığı belgelerin ispat değerinin farkında olduğunu yinelemektedir. Ancak, Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamındaki diğer birçok güvencede olduğu gibi, bu tür imzalar kendi başlarına bir sonuç teşkil etmemektedir ve Mahkeme tarafından davanın tüm koşulları ışığında incelenmelidir. Dolayısıyla, yukarıda anılanlar çerçevesinde, Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamında haktan feragati geçerli kılan husus, tek bir değişmez kurala tabi olmayıp belirli bir davanın koşuluna dayanmalıdır (bk. yukarıda anılan Simeonovi, § 113, ve yukarıda anılan İbrahim ve Diğerleri, §§ 250-51, AİHS 2016; ve Ruşen Bayar/Türkiye, no. 25253/08, § 121, 19 Şubat 2019).
37. Mahkeme, ayrıca, başvuranın durumunun, Ruşen Bayar/Türkiye (yukarıda anılan) davasında başvuranın durumuna benzediğini gözlemlemektedir. Bu davada, Mahkeme, diğer hususların yanı sıra, başvuranın polise verdiği ifadelerin içeriğine ilk olarak Cumhuriyet savcısının huzuruna çıktığı sırada ve daha sonra tüm yargılama boyunca itiraz ettiği dikkate alındığında, Hükümetin başvuranın polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada imzaladığı belgelere dayanarak avukat hakkından feragatinin geçerli olduğunu gösteremediğine karar vermiştir (bk., Knox/İtalya, no.76577/13, § 126, 24 Ocak 2019).
38. Somut davanın koşullarına bakıldığında, Mahkeme, başvuranın avukatının nezaretinde Cumhuriyet savcısı, sorgu hâkimi ve yargılamayı yürüten mahkeme önünde polise verdiği ifadelerinin önemli bir bölümünü tekrarladığı halde, bu ifadelerin D.T.’nin kendisini kurye olarak kırsal bölgeye gönderdiği iddiasını içeren kısmını yargılama boyunca sürekli olarak reddettiğini kaydetmektedir. Bu gerekçelerle, somut dava, başvuranların ceza yargılamalarının ileriki aşamalarında polise verdikleri ifadeler karşısındaki tutumlarını değiştirdikleri Gür (yukarıda anılan)ve Kaytan (yukarıda anılan § 31, 15 Eylül 2015) davalarından farklıdır. Mahkeme’nin kanaatine göre, başvuranın daha sonra mahkûmiyetinin ayrılmaz bir parçasını oluşturan polise verdiği ifadelerin bir kısmını sağlam ve tutarlı bir şekilde reddetmesi de feragatinin bilinçli ve tartışmaya mahal vermeyen niteliğini zayıflatmaktadır.
39. Bununla beraber, Mahkeme, başvuranın 9 Ağustos 2004 tarihinde gözaltı süresi sona erdiğinde kendisini muayene eden doktora, ilk fırsatta, polis tarafından psikolojik baskıya maruz bırakıldığını söylemesine ilave önem vermektedir. Mahkeme’nin kanaatine göre, bu, kendi başına belirleyici olmamakla birlikte başvuranın 7 Ağustos 2004 tarihinde polise ifade vermeden önce avukat hakkından kesin olarak feragat ettiği iddiası ile ilgili şüphe uyandıran ve bu iddiaya karşı olan başka bir faktördür.
40. Yukarıdaki hususlar ışığında, Mahkeme, başvuranın 7 Ağustos 2004 tarihinde ifade formunu imzalayarak avukat hakkından kesin surette, bilerek ve bilinçli bir şekilde feragat ettiği sonucuna varamamaktadır (başvuranın avukatını hem polise ifade vermeden önce hem de polise ifade verdikten sonra gördüğü yukarıda anılan Şedal davasıyla karşılaştırınız).
(ii) Başvuranın avukata erişimine kısıtlama getirilmesi için “zorlayıcı sebepler” olup olmadığı
41. Mahkeme, avukata erişime “zorlayıcı sebepler” nedeniyle getirilen kısıtlamalara yalnızca istisnai durumlarda izin verildiğini, bu kısıtlamaların geçici nitelikte olması ve davanın kendine özgü koşullarının bireysel değerlendirilmesine dayanması gerektiğini hatırlatır (bk. yukarıda anılan Simeonovi, § 129 ve yukarıda anılan Beuze, § 142).
42. Mahkeme, Hükümetin 6 ve 9 Ağustos 2004 tarihleri arasında başvuran polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada avukata erişim hakkına getirilen kısıtlama ile ilgili herhangi bir zorlayıcı sebep sunmadığını kaydetmektedir. Bununla beraber, re’sen bu görevi üstlenmek ve söz konusu olaylardan yıllar sonra başvuranın avukata erişim hakkına getirilen kısıtlama için herhangi bir zorlayıcı sebep bulunup bulunmadığını belirlemek Mahkeme’nin yetki alanı dâhilinde değildir. Daha da önemlisi, söz konusu zamanda yürürlükte olan yerel mevzuat, polis tarafından gözaltında tutulan şüphelilerin avukata erişim hakkına getirilen kısıtlama için zorlayıcı bir sebep bir yana, herhangi bir sebep dahi öngörmemekteydi.
(iii) Yargılamaların genel olarak adilliğinin sağlanıp sağlanmadığı hakkında
43. Mahkeme, burada, başvuranın polise ifade verirken avukat yardımından faydalanma hakkından geçerli olarak feragat etmemesinin ve daha sonra bu ifadelerin yargılamayı yürüten mahkeme tarafından başvuran hakkında mahkûmiyet kararı vermek için delil olarak kabul edilmesinin ceza yargılamalarının genel olarak adilliğine halel getirip getirmediğini inceleyecektir. Mahkeme, başvuranın polise ifade verirken avukata erişim hakkının kısıtlanması için herhangi bir zorlayıcı sebep bulunmaması nedeniyle adillik değerlendirmesi bakımından oldukça katı bir inceleme yapmalıdır (bk., Dimitar Mitev/Bulgaristan, no. 34779/09, § 71, 8 Mart 2018). Daha da önemlisi, avukat yardımından faydalanma hakkına getirilen kısıtlamanın -istisnai olarak ve davanın kendine has koşulları altında- yargılamaların bir bütün olarak adilliğine neden telafi edilemez bir şekilde halel getirmediğini ikna edici bir şekilde göstermek Hükümetin sorumluluğundadır (bk. yukarıda anılan Beuze, § 145, yukarıda anılan Simeonovi, § 132, ve yukarıda anılan İbrahim ve Diğerleri, § 265).
44. Mahkeme, yargılamaların tamamının adil olup olmadığına karar verirken, başvuranın savunma haklarına saygı duyulup duyulmadığının (ceza yargılamaların genel adilliğine ilişkin olarak yargılama öncesi aşamada yapılan usuli hataların etkisini değerlendirirken dikkate alınan unsurların yüzeysel bir listesi için bk. yukarıda anılan Beuze, § 150, yukarıda anılan Simeonovi, § 120, ve yukarıda anılan İbrahim ve Diğerleri, § 274) ve özellikle başvuranın aleyhinde kullanılan delillerin doğruluğu ile kabul edilebilirliğine ve söz konusu delillerin kullanılmasına karşı çıkma imkanının sağlanıp sağlanmadığının dikkate alınması gerektiğini yinelemektedir (bk. Panovits/Kıbrıs no. 4268/04, § 82, 11 Aralık 2008). Ayrıca delillerin elde edildiği koşulların, delillerin güvenilirliği veya doğruluğu hakkında şüphe uyandırıp uyandırmadığı hususu da dâhil olmak üzere, delillerin niteliği dikkate alınmalıdır. Nitekim delillerin güvenilirliğinin tartışmaya mahal vermesi durumunda, delillerin kabul edilebilirliğinin incelenmesi için adil usullerin bulunması daha da önemli hale gelmektedir (bk. Pavlenko/Rusya, no. 42371/02, § 116, 1 Nisan 2010).
45. Bununla beraber, Mahkeme, başvuranın itiraflarının ve avukat yardımından feragatinin kendi rızasına dayanıp dayanmadığını ikna edici bir şekilde tespit etmenin öncelikli olarak yargılamayı yürüten mahkemenin görevi olduğunu yinelemektedir (bk., Dvorski/Hırvatistan [BD], no. 25703/11, § 109, AİHS 2015, ve yukarıda anılan Türk, § 53).
46. Bununla birlikte, yargılamayı yürüten mahkeme, başvuranın avukat gıyabında polise verdiği ifadelerin kabul edilebilirliği hakkında hiçbir inceleme yapmamıştır. Başvuranın ilk kez avukat yardımı konusunu gündeme getirdiği Yargıtay, başvuran 7 Ağustos 2004 tarihinde polise ifade verdiği sırada avukat hakkından feragat ettiği iddiasıyla ilgili koşullar veya yargılamayı yürüten mahkeme tarafından bu ifadelerin kabul edilebilirliklerine dair inceleme yapılmaksızın kullanılması hakkında hiçbir değerlendirme yapmamıştır (karşılaştırınız, Saranchov/Ukrayna, no. 2308/06, § 47, 9 Haziran 2016). Bu tür bir değerlendirmenin bulunmaması karşısında, Mahkeme, yargılama boyunca bir avukat tarafından temsil edilmesine rağmen, başvuranın delillerin gerçekliğine ve kullanılmasına anlamlı bir şekilde itiraz etme imkanına sahip olduğu sonucuna varamamaktadır (karşılaştırınız, Sitnevskiy ve Chaykovskiy/Ukrayna, no. 48016/06 ve 7817/07, § 131, 10 Kasım 2016). Dolayısıyla, Mahkeme, başvuranın şikayetinin ulusal mahkemelerden uygun bir yanıt aldığı kanısında değildir ve avukat yardımı konusunun değerlendirilmesine yönelik adil usullerin somut davada mevcut olmadığı kanaatindedir (bk., Rodionov/Rusya, no. 9106/09, § 167 son cümle, 11 Aralık 2018).
47. Bununla beraber, yargılamayı yürüten mahkeme, başvuranı terör örgütüne yardım ve yataklık etmekten suçlu bulurken ve sonuç olarak onu 3 yıl 9 ay hapis cezasına mahkûm ederken polise verdiği ifadeleri kullanmıştır. Yargılamayı yürüten mahkemenin gerekçeli kararından anlaşıldığı üzere, mahkeme, başvuranın ve D.T.’nin ifadeleri ışığında, başvuranın ceza yargılamaları boyunca itiraz ettiği bir husus olan PKK için kurye olarak hareket ettiğini sabit bulmuştur. Bu nedenle, Hükümet’in başvuranın yargılamaların tamamı boyunca polise verdiği ifadeleri yinelediğine dair iddiasının aksine, bu husus, ayrıca, savunma haklarına halel getirmiş ve ayrıca ulusal mahkemelerce ele alınmamış ve düzeltilmemiştir. Dolayısıyla, başvuranın ifadelerinin hakkında verilen mahkûmiyet kararının dayandırıldığı delillerin ayrılmaz bir parçasını oluşturduğu göz ardı edilemez.
48. Bu arka plana karşı, Mahkeme, yerel mahkemelerin, başvuranın 7 Ağustos 2004 tarihinde polise ifade verdiği sırada avukat hakkından feragat ettiği iddiasına ilişkin koşulları incelememelerinin ve başvuranı kurye olarak hareket etmekle suçladıklarında onun polise verdiği ifadelerinin tam olarak bu kısmını ceza yargılamaları boyunca devamlı olarak reddetmesine rağmen gerekli usuli güvenceleri uygulamaksızın bu ifadeleri kullanmalarının yargılamaları tamamen haksız kıldığı sonucuna varmaktadır (bk., yukarıda anılan Bayar, § 135; Bozkaya/Türkiye, no. 46661/09, § 53, 5 Eylül 2017; ve yukarıda anılan Türk, § 58).
49. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesi ihlal edilmiştir.
SÖZLEŞME’NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
50. Son olarak, başvuran, 13. madde uyarınca, yukarıda belirtilen maddeler ile birlikte, etkili bir iç hukuk yolunun bulunmamasından şikâyetçi olmuştur.
51. Mahkeme, Sözleşme’nin 35 §§ 3 ve 4. maddeleri uyarınca, bu şikayetlerin açıkça dayanaktan yoksun oldukları gerekçesiyle reddedilmesi gerektiğine karar vermektedir (bk., Canşad ve Diğerleri/Türkiye, no. 7851/05, § 70, 13 Mart 2018).
SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
52. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
A. Tazminat
53. Başvuran, toplam 50.000 avro manevi tazminat talebinde bulunmuştur.
54. Hükümet, bu miktarın aşırı olduğunu ve bu nedenle, Mahkeme içtihadında belirtilen miktarlarla uyumlu olmadığını ileri sürmüştür.
55. Mahkeme, manevi tazminat bakımından, somut davada, Sözleşme’nin 6 §§1 ve 3 (c) maddelerinin ihlal edildiği yönündeki tespitin yeterli adil tazmin teşkil ettiği kanaatindedir. Mahkeme, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 311. maddesi kapsamında, Mahkeme tarafından Sözleşme’nin ihlal edildiğinin tespit edilmesi halinde iç hukuk yargılamalarının yenilenmesi imkanının sunulduğunu dikkate alarak, bu başlık altında herhangi bir miktar ödenmesine hükmetmemektedir (bk., Bayram Koç/Türkiye, no. 38907/09, § 29, 5 Eylül 2017).
B. Masraf ve giderler
56. Başvuran, Türkiye Barolar Birliğinin ücret skalasına atıfta bulunarak, Mahkeme önündeki yargılamalar için katma değer vergisinin de dâhil olduğu yargılama masrafı karşılığında 6.195 Türk lirası (TL - yaklaşık 2.669 avro) talep etmiştir.
57. Başvuran, ayrıca, Mahkeme önünde yargılamalarda meydana gelen posta, çeviri ve kırtasiye ücretleri gibi masraflar ve giderler karşılığında 600 TL (yaklaşık 259 avro) talep etmiştir.
58. Hükümet, Mahkeme’yi, başvuranın söz konusu talepleri desteklemek üzere hiçbir belge sunmadığı gerekçesiyle masraf ve giderler başlığı altındaki taleplerini reddetmeye davet etmiştir.
59. Mahkeme, daha önce, başka bir belge ibraz etmeksizin sadece Barolar Birliğinin ücret baremine atıfta bulunmanın, İçtüzüğü’nün 60 § 2 ve 3 maddesine uymak için yeterli olmadığına karar verdiğini ve bu gerekçeyle, masraf ve giderlere ilişkin talepleri reddettiğini yinelemektedir (bk., Hülya Ebru Demirel/Türkiye, no. 30733/08, § 61, 19 Haziran 2018).
Somut davada, başvuranın taleplerini desteklemek amacıyla sadece Barolar Birliğinin ücret baremini ibraz etmesi dikkate alındığında, Mahkeme, bu başlık altında hiçbir ödemenin yapılmamasına hükmetmektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
Başvuranın 7 Ağustos 2004 tarihinde polise ifade vermeden önce avukat hakkından feragatinin geçerliliğine ve bu ifadelerin yargılamayı yürüten mahkeme tarafından onu mahkûm etmek için kullanılmasına ilişkin şikâyetin kabul edilebilir, başvurunun geriye kalan kısmının kabul edilemez olduğunun beyan edilmesine;Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesinin ihlal edildiğine;İhlal tespitinin, başvuranın uğradığı manevi zarar açısından tek başına yeterli adil tazmin teşkil ettiğine;Başvuranın adil tazmin talebinin geri kalan kısmının reddedilmesine karar vermiştir.
İşbu karar İngilizce olarak tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. maddesi uyarınca 12 Mayıs 2020 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıIvana Jelić
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy