© Türk Hukuk Enstitüsü’, [Translation already published in TürkHukuk, 2016:3 V.149.] Permission to re-publish this translation has been granted for the sole purpose of its inclusion in the Court’s database HUDOC.
AİHM CAZAN V. ROMANYA KARARI[1]:
İşkence ve Kötü Muamele Yasağı-Kişi Özgürlüğü ve Güvenliği
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Dördüncü Daire
Başvuru No. 30050/12
Strasbourg, 05 Nisan 2016
Tercüme-Yayına Hazırlayan: Sançar Sefer SÜER, THE Yönetim Kurulu Üyesi
Özet:
Romanya’da avukatlık yapan başvuran, müdafilik görevi kapsamında, müvekkili ile polis merkezinde bulunduğu sırada, bir polis amiri tarafından sözlü ve fiili saldırıya maruz kaldığı, el parmaklarından birinden 5-7 gün tedavi görecek şekilde yaralandığı, müvekkilinin ve kendisinin bir belgeyi imzalamasını sağlamak amacıyla polis amirinin, ofis kapısını kilitlediğini belirterek şikayetçi olmuştur. Polis amiri de, iftira ve adli makamlara karşı gelme iddiasıyla karşı şikayette bulunmuştur. Savcılık kamu davası açılmasına yer olmadığına karar vermiş, şikayetçinin buna karşı itirazı reddedilmiştir.
Başvuranın kötü muamele yasağına ilişkin ihlal iddiaları Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Dördüncü Dairesince kabul görmüş, ancak kişi özgürlüğünün ihlali şartlarının oluşmadığı kararı verilmiştir.
Olaylar:Başvuran, 1979 doğumlu, Köstence’de ikamet eden bir avukattır. 12 Temmuz 2010 tarihinde, müvekkili S.G. hakkında yürütülmekte olan bir ceza soruşturması ile ilgili olarak, Köstence Polis Merkezine başvurur. Başvuran ve müvekkili, soruşturmayı yürüten C.P.’nin bürosunda kabul edilirler (p.5-6)Başvuranın anlatımına göre, dosyada gördüğü, ancak müvekkiline tebliğ edilmemiş bulunan, soruşturma açılmasına ilişkin talimatı havi evraka ilişkin açıklama talep etmesi üzerine, C.P., kendisine soru sorma hakkı olmadığını belirterek başvurana hakaret etmeye başlamış, başvuran ve S.G. odayı terk etmek üzere ayağa kalktıklarında, C.P., altı ay öncesinin tarihini taşıyan ve soruşturmayla ilgili bilgi sahibi olduklarını beyan eden bir tutanağı imzalamalarını istemiştir. Başvuranın bunu reddetmesi üzerine, C.P. tekrar hakaret ederek, başvuranı bir sandalyeye doğru ittirmiş ve belgeyi imzalamadan çıkmalarına müsaade etmeyeceğini söyleyerek, nöbetçi polis memuruna çıkmalarına izin vermemesi için telefon açmış, kendi bürosunun kapısını da anahtarla kilitlemiştir. Başvuranın, cep telefonundan acil yardım numarasını arayacağını söylemesi üzerine, C.P. telefonu başvuranın elinden almak istemiş, bu esnada telefonu tuttuğu sol elinin yüzük parmağını bükmüştür. Bu defa, S.G.’nin acil durum numarasını aramaya çalışması üzerine, C.P. kapıyı açmış, başvurana yönelik hakaretlerine devam ederek, kendisini takip edeceğini ve kariyerini mahvedeceğini söyleyerek tehdit etmiştir. C.P., ayrıca, S.G.’nin başvurana vermiş olduğu vekaletnameyi yırtarak, bir daha başvuranın bir daha bürosuna gelmesini yasaklamıştır. (p.7-8).Hükümete göre ise, olay günü başvuran ve S.G. polis merkezine gelirler, gerekli kayıtları yapılır. O tarihte, C.P., merkezin, ceza soruşturmaları bürosunun başındadır. Başvuran, müvekkilinin dosyasını inceledikten sonra, soruşturmanın yürütülüş tarzından duyduğu memnuniyetsizliği ifade ederek, müvekkiline henüz bildirilmemiş olan, soruşturma açılmasına ilişkin talimatı havi evraka ilişkin açıklama istemiştir (p.9-10).C.P. tarafından olay günü düzenlenen bir tutanağa göre ise, başvuran ve S.G.’ye, C.P. tarafından, ilgililerin ithamdan haberdar oldukları hususu ile vakıaların hukuki nitelendirmesi ve kanuni hak ve sorumluluklarını içeren bir evrak imzalamaları için sunulmuş, başvuran bunu reddetmiş ve S.G.’ye de reddetmesini söylemiş, ayrıca, S.G.’ye hakkında soruşturma açıldığının tebliğ edilmemiş olduğunu başsavcılığa şikayet etme niyetinde olduğunu ifade etmiştir. Başvuran ve S.G., bahsi geçen evrakı imzalamadan çıkmak istemişler, C.P. ise ısrar etmiş, ayrıca, nöbetçi memurun, başvuran ve S.G.’nin polis merkezinde bulunduklarını kayıt altına aldığını telefonla teyit etmiştir. C.P. ve başvuran, karşılıklı olarak birbirlerinden şikayetçi olacaklarını beyan etmişler, C.P. başvurana vekaletnameyi geri vermiş, S.G.’nin şüpheli sıfatıyla ifadesi alınmak üzere çağrılacağını belirtmiştir (p.11-12).Hükümetin verdiği bilgiye göre, polis merkezlerinin kapıları mesai saatleri dahilinde kilitlenmemekte, başka bir deyişle, anahtarlar kapılar üzerinde tutulmamaktadır. Son olarak, hükümet, başvuranın, polis merkezinde bulunduğu sürece saygısız bir tavır takındığı ve C.P. tarafından yapıldığını varsaydığı hukuka aykırılıklara vurgu yaptığını, C.P.’nin ise yetkili makamlara şikayet imkanı hakkında bilgi verdiğini, bu söz teatisini takiben başvuran ve S.G.’nin bürodan çıktığını ilave etmiştir (p.13-14). Olaydan sonra, başvuran Köstence adli tabipliğince hastanaye sevk edilerek sol el yüzük parmağının röntgeni çektirilmiş, aynı hastanenin ortopedi servisinin aynı tarihli raporunda, başvuranın parmağında incinme olduğu belirtilerek, plastik atel yardımıyla sabitlenmiştir. 16 Temmuz 2010 tarihli adli tıp raporuna göre ise, başvuranın beş ila yedi gün tıbbi bakım alması tavsiye edilmekte, başvuranın, parmak boğumları arasındaki ekleminin aşırı gerilmesine bağlı travmatik lezyonlar gösterdiği, bu lezyonların 12 Temmuz 2010 tarihinde oluşmuş olabileceği ifade edilmektedir (p.15-16). 13 Temmuz 2010’da başvuran, C.P hakkında, müessir fiil, hürriyeti tahdit ve hakaret suçlarından şikayette bulunmuştur. 15 Temmuz 2010’da ise, C.P., başvuran hakkında, iftira ve adli makamlara karşı gelme iddiasıyla şikayette bulunmuştur. Sırasıyla 4 ve 6 Ağustos 2010’da başvuran ve S.G. poliste ifade vermişlerdir. Başvuran, yukarıda özetlenen anlatımını tekrarlamış, S.G. ise, C.P’nin tavrının kaba olduğunu, kendilerinin bürosunu terk etmesini engellediğini, bazı belgeleri imzalaması hususunda ısrarcı olduğunu ve başvuranın sorularına nazik olmayan bir uslup ile cevap verdiğini, telefonu başvuranın elinden zorla aldığını ve onu tehdit ettiğini, olaydan sonra, sol eli ağrıyan başvurana adli tabipliğe kadar eşlik ettiğini beyan etmiştir. 4 Ağustos 2011’de ise, savcılık başvuranı dinlemiş, başvuran aynı beyanları tekrar etmiştir (p.17-20).Savcı, 8 Ağustos 2011’de C.P.’yi dinlemiştir. C.P., başvurana saldırdığını reddederek, sadece görüşmenin başında selamlaşma amacıyla el sıkıştıklarını, ancak, daha sonra ciddi bir tartışma olduğunu, fakat, başvuranın aksine kendisinin düzgün bir dil kullandığını ifade etmiştir. Başvuran ve S.G.'nin ofisin kapısından çıkmalarını, tutanağı imzalamaya ikna etmek amacıyla engellediğini, nöbetçi memuru sadece, başvuran ve müvekkilinin kimlik bilgilerinin kayıt edildiğini teyit etmek amacıyla aradığını, sonrasında gitmelerine müsaade ettiğini söylemiştir. Ayrıca, bu süre boyunca, bir başka talep sahibinin koridorda beklemekte olduğunu ve bürodaki olanları duyduğunu, başvuranın ayrılması sonrasında, bahsi geçen kişinin, başvuranın davranışından dolayı üzüntüsünü C.P.’ye ilettiğini beyan etmiştir (p.21). 23 Ağustos 2011 tarihinde, savcılık, her iki şikayet bakımından da takipsizlik kararı vermiştir. Başvuranın itirazlarına rağmen, başsavcılık ve Köstence istinaf mahkemesi de şikayeti reddetmişlerdir (p.22-24).Bu arada, C.P., başvuranı Köstence Barosu’na da şikayet etmiş, Baro, başvuranın mesleki sorumluluklarını hukuka uygun bir şekilde yerine getirdiği gerekçesiyle şikayeti reddetmiş, C.P.’nin itirazı da Romanya Barolar Birliği tarafından reddedilmiştir (p.25). Bu arada, olayın yerel basında yer alması üzerine, polis makamlarınca iç soruşturma başlatılmış, 9 Ağustos 2010 tarihinde soruşturmayı yürüten memur, C.P.’ye yönelik bir disiplin soruşturması açılmasını teklif etmişse de, AİHM’ne bu soruşturmanın akıbeti bildirilmemiştir (p.27).
Avrupa Konseyinin İlgili Metinleri:Mahkeme, daha önce, Bouyid v. Belçika (başvuru no. 23380/09) sayılı kararında da değindiği, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin 19 Eylül 2001 tarihinde kabul ettiği, Rec(2001)10 sayılı Avrupa Polis Etik Koduna İlişkin Tavsiye Kararı'nın ilgili maddelerini zikretmiştir. Bu çerçevede, Tavsiye Kararı’nın,
III.Polis ve Ceza Adaleti Sistemi
“(…)
10. Polis, savunma avukatlarının ceza adaleti süreçleri içindeki rolüne saygı göstermelidir ve gerekirse, bilhassa özgürlüğü kısıtlanmış kişilerin söz konusu olması halinde, bu kişilerin hukuki yardıma etkin bir şekilde erişim hakkının sağlanmasına yardımcı olmalıdır.”
hükmüne dikkat çekilmiştir. Maddeye ilişkin açıklayıcı not, Karar’ın 10.maddesinin uygulanmasına ilişkin, aşağıdaki açıklamayı ihtiva etmektedir:
“Madde 10, polisin, ceza adaleti sürecinde, savunma avukatlarının rolüne saygı gösterme zorunluluğunun altını çizmektedir. Bu, diğer hususların yanında, polisin, onların çalışmalarına uygun olmayan bir şekilde müdahale etmemesini, veya hiçbir şekilde tehdit veya tacize maruz bırakılmamalarını da gerektirir. Ayrıca, polis, avukatları müvekkilleri ile özdeş olarak değerlendirmemelidir. İlgilinin polis tarafından özgürlüğünden mahrum bırakıldığı durumlarda, şüphelinin müdafii yardımından faydalanma hakkının kullanılması bakımından, polisin yardımı ve rızası bilhassa önemlidir (p.29-30).
Sözleşmenin 3.maddesinin İhlal Edildiği İddiası:
Başvuran, avukatlık görevini yerine getirirken bir polis memuru tarafından kötü davranışa maruz kaldığı ve ilgili polis hakkında etkili bir soruşturma yürütülmediğini iddia ederek, Sözleşmenin 3,6,10,14 ve 17.maddelerine dayanmıştır. Mahkeme ise, vakıaların hukuki nitelendirmesini yapan makam olarak, sadece 3.madde (Hiç kimse işkenceye veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele veya cezaya tabi tutulamaz) bakımından söz konusu iddiaların değerlendirilmesini yeterli görmüştür. Mahkeme, başvurunun m.35/3-a (açıkça dayanaktan yoksun olma) veya diğer kabul edilmezlik gerekçeleriyle malul olmadığını belirterek kabul edilebilir olduğuna hükmetmiş, esasa ilişkin incelemesine geçmiştir (p.31-32).Mahkeme, 3.maddenin maddi ve usuli yönlerine ilişkin tarafların iddialarını ayrı ayrı incelemiştir. Maddi boyutuna yönelik olarak, başvuran, başvuru formunda sunulduğu şekliyle şikayetinin devam ettiğini tekrarla yetinmiştir. Hükümet ise, 22 Eylül 1993 tarihli Klaas v. Almanya kararına atıfla, başvuranın iddialarının uygun delillerle desteklenmediği, adli tabip raporunda bahsi geçen yaralanma ile somut olay arasındaki bağlantının kurulamadığını, ikincil olarak da, yaralanmanın, 3.maddenin kapsamına girecek ağırlıkta olmadığını ve ilgili kişilerin beyanlarının, bu kapsamda başvuran ve müvekkili S.G.’nin ifadelerinin, çelişkili ve yetersiz olduğunu ileri sürerek, Sözleşmenin 3. maddesinin ihlal edilmediğini savunmuştur (p.33-37).Mahkeme, öncelikle, yakın zamanda Bouyid kararı ile tekrarladığı, 3.maddenin maddi kısmına (volet matériel) uygulanacak genel ilkeleri hatırlatmıştır. Bu çerçevede, öncelikle, polis veya benzeri bir makamın elinde bulunan kişilerle ilgili gelişmeleri ispat yükünün ilgili makamlara düştüğü ilkesi hatırlatılmıştır. Bu ilke, kimlik teyidi veya basit bir sorgulama gibi benzeri durumlarda da uygulanacaktır. Bunu yanı sıra, ilgili kişinin davranışı nedeniyle kesinlikle zorunlu hale gelmedikçe fizik güç kullanımı yasağının, kişi özgürlüğünden mahrum kılındığında veya daha genel olarak kolluk güçlerinin memurlarıyla karşı karşıya bulunduğunda uygulama alanı bulacağının da altını çizmiştir (p.38-40).Bu çerçevede, Mahkeme, başvuranın, avukat kimliği ile olaya müdahil olmasına özel bir önem vermiştir. Talep sahipleri (justiciables) ile mahkemeler arasında aracı rolleri ile adalet yönetiminde merkezi bir yer işgal eden avukatların özel statülerini daha önce tanımış olduğunu hatırlatmıştır (Morice v. Fransa). Aynı şekilde, avukatların, yargı sistemlerinde bazı farklılıkları olmakla birlikte, özel hak ve imtiyazlardan faydalanabileceklerini, Mahkemenin bu yüzden avukatlara, mahkemeler önünde sarf ettikleri sözlerle ilgili olarak da belirli bir miktar tolerans tanımış olduğunu hatırlatmıştır (Casado Coca v. İspanya, Steur v. Hollanda). Bu ilkeler, avukatlara kötü muameleden uzak olarak mesleklerini icra etme haklarının tanınması söz konusu olduğunda evleviyetle uygulanmalıdır. Mahkeme, bu nedenle, avukatların rolüne saygı gösterme, çalışmalarına uygun olmayan şekilde müdahale etmeme, hiçbir şekilde tehdit veya tacize ve buna bağlı olarak kötü muameleye maruz bırakmamanın polisin yükümlülüğü olduğunu ifade etmektedir. Mahkeme bu nedenlerle, ispat yükünün yetkililerde olduğu sonucuna varmıştır (p.41-43).Mahkemeye göre, başvuranın sunduğu 12 Temmuz tarihli tıbbi rapor ve 16 Temmuz tarihli adli tıp raporları karşısında, Hükümet, başvuranın ısrarlı anlatımından şüphe edilmesini gerektirecek hiçbir delil sunamamıştır. Diğer yandan, soruşturma aşamasındaki esaslı eksiklikler de gözönüne alındığında, sırf soruşturma bu beyanı yadsıyan bir unsur açığa çıkaramadı diye, polis görevlisi C.P.’nin ısrarlı inkarının da, doğru olduğu sonucuna varılamayacaktır. Bunun neticesinde, Mahkeme, başvuranın, polis merkezinde iken sol el yüzük parmağı incinmesine maruz kaldığının yeterli derecede ortaya konulduğu hükmüne varmıştır (p.44-45).Hükümetin, başvuranın maruz kaldığı yaralanmanın, Sözleşmenin 3.maddesinin uygulanmasını gerektirecek asgari eşik düzeyi sağlamadığı iddiasına karşılık, Mahkeme, dava konusu yaralanmanın beş ila yedi günlük bir tıbbi bakım gerektirecek düzeyde olduğunu, yapay bir yaralanma olmadığını belirtmiştir. Diğer yandan, Mahkeme, ayrıca, polise karşı başvuranın saygısız bir tutum takındığı varsayılsa bile, kendisine karşı fiziki kuvvet kullanılmasını haklı kılacak seviyede şiddet içeren bir davranışta bulunduğuna dair dosyada bir emare olmadığı gibi Hükümet de böyle bir husus ileri sürmemektedir (p.46-47).Bu hususlar, Mahkemenin, olayda küçük düşürücü muamele (traitement dégradant) bulunduğu ve Sözleşmenin 3.maddesinin maddi boyutunun (volet matériel) ihlal edildiği sonucuna varması için yeterli olmuştur (p.48-49).Sözleşmenin 3.maddesinin usuli boyutuna ilişkin olarak, başvuran, başvuru formunda sunulduğu şekliyle şikayetinin devam ettiğini tekrarla yetinmiştir. Hükümet tarafı ise, başvuranın iddialarının ilgili makamlara soruşturma yükümlülüğü yükleyecek derecede “savunulabilir” (défendables) olmadığını, ikincil olarak, şikayet üzerine, sonunda takipsizlik kararı verilmiş olsa da, zaten bir ceza soruşturması açılmış olduğunu, delillerin toplandığını ve bundan sonra savcılığın, makul şüpheden uzak şeklide cezai sorumluluğunun ortaya konulmasına yeterli delil olmadığı sonucuna vardığını ve bu neticenin başvuranın itirazı üzerine mahkemelerce de teyit edildiğini, başvuranın, soruşturmanın genişletilmesini talep hakkını kullanmadığını, polis memurunun müessir fiil kastının bulunmadığını, taksirle işlenen suçlarda ise on günden daha az tıbbi bakım gerektiren yaralanmaların cezai nitelikte olmadığını, başvuranın tazminat davası açma imkanını da kullanmadığını, soruşturmanın konuya ilişkin Mahkeme içtihatlarına da uygun şekilde bağımsız ve seri bir şekilde yürütüldüğünü, ihlal bulunmadığını ileri sürmüştür (p.50-54).Mahkeme, konuyla ilgili önceki kararlarında da yer alan genel ilkelere atıfla, sunulan deliller ve özellikle adli tıp raporuna göre, kötü muamele iddiasının, ilgili içtihatlar çerçevesinde “savunulabilir” olduğunu değerlendirmiştir. Mahkeme daha sonra, olaya ilişkin bir soruşturma yürütüldüğünü not ederek, söz konusu soruşturmanın “etkin” nitelikte olup olmadığı ve yürütülmesinde gösterilen ihtimamın (diligence) değerlendirilmesi gerektiğini ifade etmiştir. Bu çerçevede, öncelikle, ilgili polisin, olaydan yaklaşık 1 yıl sonrasına kadar hiç ifadesinin alınmamış olduğuna, soruşturmadaki bu gecikmenin Hükümet tarafından da açıklanmamış bulunduğuna dikkat çekmiştir. Ayrıca, olayda, söz konusu ifade almalar dışında başka hiçbir soruşturma işlemi yapılmamıştır: olayın doğrudan görgü şahitleri bulunmasa da, aynı zaman diliminde, herhalükarda polis merkezinde başka kişiler bulunmaktadır. Diğer yandan, başvuran ile polis yetkilisi arasında bir yüzleştirme yapılmadığı gibi, başvuranı muayene veya tedavi eden doktorlar da dinlenmemiştir. Dahası, olayda verilen kararlardan, savcı veya istinaf mahkemesinin dosyadaki tıbbi belgeleri, özellikle adli tıp raporunu incelemiş oldukları sonucu çıkmamaktadır. Nitekim, 22 Kasım 2011 tarihli kısa kararında[2] istinaf mahkemesi, olayın şikayet başvurusunda anlatılan şekilde gerçekleşip gerçekleşmediğini tartışmamış, sadece, cezai sorumluluğu ispatlayacak belirli bazı delillerin yokluğunu tespit etmiş, ancak bu eksikliğin de soruşturmanın yetersizliğinin neticesi olup olmadığını da incelememiştir. Hükümetin, olayın hukuki nitelemesine ilişkin değerlendirmelerine yönelik olarak, Mahkeme, kendisinin vakıaları göz önüne aldığını ve Hükümetin belirttiği şekilde bir muhakmenin yerel soruşturma makamları tarafından takip edilmediğini belirtmiştir (p.55-60).Hükümetin, başvuranın tazminat davası açması imkânı bulunduğuna yönelik savunması yönünden ise Mahkeme, eğer devlet görevlilerinin kasıtlı kötü muamele olaylarında, yetkililer, sorumlulara yönelik bir takibat yürütüp onları cezalandırmadan, basit bir tazminat vermekle sınırlı bir tepki gösterirlerse, devlet görevlilerinin fiili bir dokunulmazlıktan faydalanarak denetimleri altına konulmuş kişilerin haklarını bazı durumlarda ihlal edebileceklerini, işkence, insanlık dışı veya aşağılayıcı muameleye yönelik kati hukuki yasaklamanın da, esaslı önemine rağmen etkisiz kalacağını hatırlatmıştır (Gäfgen c. Allemagne). Belirtilen hususları nazara alan mahkeme, başvuranın etkin bir soruşturmadan faydalanamadığı ve Sözleşmenin 3.maddesinin usuli boyutunun ihlal edilmiş olduğu sonucuna varmıştır (p.61-62).
Sözleşmenin 5.maddesinin İhlal Edildiği İddiası:
Başvuran, 12 Temmuz 2010 tarihinde, C.P.’nin rızası dışında bir tutanağı imzalatmak için ofis kapısını kilitleyerek Sözleşmenin 5.maddesinin 1.fıkrasını (kişi özgürlüğü ve güvenliği) ihlal ettiği şikayetinde bulunmuştur. Hükümet, başvuran ve müvekkilinin ifadelerinde bu konuyla ilgili çelişkiler bulunduğuna ve Köstence polisi tarafından verilen bilgilere, olayın 5-10 dakikadan fazla sürmemiş olmasına dayanarak iddiaya karşı çıkmıştır (p.63-64). Mahkeme, başvuruyu Sözleşmenin 35.maddesi kapsamında kabul edilebilir bulmuştur. Mahkeme, bir kişinin 5.madde anlamında “özgürlüğünden mahrum” kılındığının tespiti için, somut olaydan yola çıkılarak, söz konusu tedbirin şekli, süresi, etkileri ve icra tarzı gibi bir ölçütler manzumesini dikkate almak gerektiğini hatırlatmıştır (Guzzardi v. Italya, Mogoş v. Romanya). Bu nedenle, Sözleşmede korunan bir hakkın ihlal edildiğini söyleyebilmek için, sıklıkla, görünüş ve kullanılan dilin ötesindeki gerçekliği aramak gerekmektedir. Olayda, Mahkeme, C.P.’nin başvuranın çıkmasını engellemek amacıyla kapıyı kilitleyip kilitlemediği konusunda, taraflarca, vakıaların farklı versiyonlarını anlatmaktadırlar. Ayrıca, başvuranın müvekkili de, soruşturma sırasında verdiği ifadesinde, C.P.’nin ofisinin kapısını kilitlediğinden bahsetmemiştir (p.65-67). Mahkeme, avukatların rolüne saygı gösterme, çalışmalarına uygun olmayan şekilde müdahale etmeme, hiçbir şekilde tehdit veya tacize maruz bırakmamanın polisin yükümlülüğü olduğunu teyit etmiş, ancak, olaydaki polisin, başvuranın anlatımındaki şekilde davrandığı düşünülse bile, tarafların, tedbirin kısa süreli olduğunu, 10 dakikayı aşmadığı hususunda ihtilaf halinde olmadığını not etmiştir (Foka v. Türkiye). Mahkeme, özellikle başvuranın kendi rızası ile polis merkezine geldiği ve şikayet ettiği olaydan çok kısa süre sonra oradan çıkabildiğine önem verdiğini vurgulayarak, olayın özellikleri dikkate alındığında başvuranın 5.madde anlamında özgürlüğünden mahrum bırakılmadığına ve Sözleşmenin 5.maddesinin ihlal edilmediğine karar vermiştir (bkz. a contrario, Creangă v. Romanya) (p.68-69). Sonuç olarak Mahkeme, oybirliği ile, Sözleşmenin 3.maddesinin maddi ve usuli boyutlarıyla ihlal edildiğine ve başvuran lehine 11.700 EUR manevi tazminatın davalı Devlet tarafından ödenmesine karar vermiştir.
[1] Orjinali Fransızca olan kararın geniş bir özeti niteliğindeki bu çalışmada, parantez içinde paragraf sonlarında yer alan rakamlar, orijinal karardaki tekabül eden paragraf numaralarını ifade etmektedir.
[2]Teknik manada yargılama sonunda, duruşmada açıklanan bir kısa karar değil, mahkeme kararın gereğinden kısa olduğu kastedilmektedir.
Full & Egal Universal Law Academy