AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
ÇETİNKAYA / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 76619/11)
KARAR
STRAZBURG
16 Ocak 2024
İşbu karar kesin olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Çetinkaya / Türkiye davasında,
Başkan,
Pauliine Koskelo,
Hâkimler,
Lorraine Schembri Orland,
Davor Derenčinović,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Dorothee von Arnim’in katılımıyla Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
1990 doğumlu ve İzmir’de hapis cezasını çeken, Mahkeme önünde Batman Barosuna kayıtlı Avukat E. Şenses tarafından temsil edilen bir Türk vatandaşı olan Namet Çetinkaya (“başvuran”) tarafından 2 Aralık 2011 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Türkiye Cumhuriyeti aleyhine Mahkemeye yapılan başvuruyu (no. 76619/11);
Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilen Türk Hükümetine (“Hükümet”), ceza yargılamasının adil olmadığı ve masumiyet karinesinin ihlal edildiği iddiasıyla ilgili şikâyetlerin tebliğ edilmesine ve başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olduğuna dair kararı;
Hükümetin, başvurunun bir Komite tarafından incelenmesine karşı itirazının reddedildiği kararı;
ve tarafların beyanlarını dikkate alarak;
12 Aralık 2023 tarihinde yapılan kapalı müzakerelerin ardından,
Aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir:
DAVANIN KONUSU
1. Başvuru esas olarak, yerel mahkemelerin, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi uyarınca, başvuranı mahkûm etme kararları için gerekçe gösterme görevlerini yerine getirmedikleri iddiasıyla ilgilidir. Aynı şekilde, yerel mahkemelerin delillerin kabulü ve değerlendirilmesine ilişkin tutumları ve daha fazla delilleri incelemeyi reddetmeleri bakımından silahların eşitliği ilkesinin ihlal edildiği iddiasıyla da ilgilidir. Son olarak, başvuru, başvuranın, yerel mahkemelerin Türk Ceza Kanunu’nun (“TCK”) 220 § 6 maddesini yorumlama ve uygulamasının yasal bir suç karinesi oluşturduğu iddiası nedeniyle Sözleşme’nin 6 § 2 maddesinin ihlal edildiği iddiasıyla ilgilidir.
2. Başvuran, 2 Aralık 2009 tarihinde, diğer hususların yanı sıra, PKK (Kürdistan İşçi Partisi) tarafından düzenlenen bir gösteriye katıldığı ve polise Molotof kokteyli attığı iddiasıyla yakalanmış ve bu iddiaları reddetmiştir.
3. 14 Aralık 2010 tarihinde Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi (“yargılamayı yürüten mahkeme”) gerekçeli kararını açıklamış ve başvuran, diğerlerinin yanı sıra, aşağıdaki suçlardan suçlu bulunmuş ve belirtilen şekilde mahkûm edilmiştir:
(i) PKK tarafından yapılan çağrılara yanıt olarak söz konusu gösteriye katıldığı gerekçesiyle, üyesi olmadığı bir silahlı terör örgütü adına suç işlediği gerekçesiyle, TCK’nın 220 § 6 maddesi uyarınca altı yıl üç ay hapis cezası;
(ii) bulundurduğu Molotof kokteyli (polise atarken) nedeniyle TCK’nın 174. maddesi uyarınca tehlikeli maddeleri izinsiz olarak bulundurmaktan dört yıl iki ay hapis ve 120 Türk lirası (TRY) para cezası.
4. İlgili mahkeme gerekçeli kararında öncelikle iddianameyi, savcının davanın esasına ilişkin görüşünü, başvuranın, polis memurlarının ve başvuranın işvereninin yargılama sürecinde verdikleri ifadeleri özetlemiş ve PKK’yı silahlı bir terör örgütü olarak gördüğünü kısaca belirtmiştir. Yargılamayı yürüten mahkeme daha sonra olayı gerçekleştiğini düşündüğü şekilde betimlemiştir. Bu bağlamda, PKK’nın, örgütle ilişkili bazı medya organlarında ve internet sitelerinde yayınlanan ve liderinin sağlık durumunun kötüleştiği iddiasına yönelik protesto talimatları doğrultusunda, çoğunluğu reşit olmayan kişilerden oluşan yirmi beş otuz kişilik bir grubun 2 Aralık 2009 tarihinde saat 19.00 sularında Göçerler Caddesi’nde (Batman’da) lastik yaktığını, yasadışı sloganlar atmaya başladığını ve polise molotof kokteyli atarak ve havai fişek patlatarak direndiğini tespit etmiştir. Tanık ifadelerine ve polis tarafından yazılan bir olay tutanağına dayanarak, yargılamayı yürüten mahkeme, başvuranın, aynı amaçla ülke çapında düzenlenen diğer yasadışı gösterilere paralel olarak düzenlenen söz konusu yasadışı gösteriye katıldığı görüşüne varmıştır. Aynı şekilde, yargılamayı yürüten mahkeme, başvuranın yasadışı sloganlar attığı ve zırhlı bir polis aracına molotof kokteyli attığı ve sıkı bir takibin ardından yakalandığı yönündeki tespitini vurgulamıştır.
5. Yargılamayı yürüten mahkeme, başvurana isnat edilen her bir suçla ilgili olarak ayrı bir değerlendirme yapmıştır. Bu bağlamda, suçun işleniş şekli ve toplanan delillerin de gösterdiği üzere, suç işlemek için kurulmuş bir terör örgütünün faaliyetleri bağlamında tehlikeli maddeleri izinsiz olarak bulundurma suçunu işlediğine karar vermiştir. Silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçuna ilişkin olarak (TCK’nin 220 § 6 maddesi), yargılamayı yürüten mahkeme, başvuranın söz konusu suçları PKK’nın bilgisi ve talimatı dahilinde işlediği sonucuna varırken olayın gerçekleşme şekline ilişkin gerekçesini yinelemiştir.
6. Ceza yargılaması boyunca, başvuranın temel savunması, ilk olarak, polise molotof kokteyli atarken yakalandığı iddia edilse de, polis tarafından hazırlanan adli tıp raporunun üzerinde veya kıyafetlerinde herhangi bir ateş tutuşturucu veya petrol ürünü izine rastlanmadığını ifade ettiği; ve ikinci olarak, yakalanmasının hemen ardından kendisini muayene eden doktora verdiği ifadeler ve işvereni tarafından duruşma sırasında sunulan ifade ile kanıtlandığı sağ kolunun olaydan önce iş yerinde yaralandığı ve bu durumda molotof kokteyli atmasının mümkün olmadığı yönünde olmuştur.
7. Yargılamayı yürüten mahkemenin gerekçeli kararında adli tıp raporuna veya başvuranın savunmasına ilişkin herhangi bir değerlendirme yer almadığı gibi, kararını neden yargılamanın belirli bir aşamasında belirli polis memurları tarafından verilen ifadelere dayandırmaya karar verdiğine dair herhangi bir gerekçe de belirtilmemiştir.
8. Başvuran, mahkûmiyet kararına karşı temyize gitmiştir. Başvuran, 7 Ocak 2011 tarihli temyiz dilekçesinde, ceza yargılamaları sürecindeki ilk savı olan üzerinde ateş tutuşturucu ya da petrol ürünleri izine rastlanmadığına ilişkin iddiasının mahkeme tarafından görmezden gelindiğini ve bu iddianın, polis memurlarının, kendisinin molotof kokteyli atarken görüldüğü ve sıkı bir takibin ardından hemen yakalandığı yönündeki iddialarıyla çeliştiğini ileri sürmüştür. Buna göre, sadece polis ifadelerine dayanan mahkeme kararı, diğer hususların yanı sıra, adil yargılanma hakkını güvence altına alan Türk Anayasası ve Sözleşme hükümlerini ihlal etmiştir.
9. 22 Haziran 2011 tarihinde Yargıtay, diğer hususların yanı sıra, yukarıda belirtilen (i) ve (ii) maddelerine ilişkin olarak ilk derece mahkemesinin kararını nihai olarak onamıştır.
10. 10 Eylül 2012 tarihinde, Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın mahkûmiyetini 6352 sayılı Kanun uyarınca re’sen incelemiş, ancak TCK’nın 220 § 6 maddesi uyarınca cezasının değiştirilmemesine karar vermiştir. 6 Mart 2013 tarihinde, Diyarbakır 7. Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın yukarıda belirtilen karara karşı yapmış olduğu itirazı reddetmiş ve bu karar kesinleşmiştir.
MAHKEME’NİN DEĞERLENDİRMESİ
Yerel mahkemelerin başvuranın TCK’nın 174 ve 220 § 6 maddeleri uyarınca MAHKûM edilmesine ilişkin olarak gerekçeli bir karar vermemesi nedeniyle SÖZLEŞME’NİN 6 § 1 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI Kabul Edilebilirlik Hakkında11. Hükümet, başvuranın, Mahkeme’ye yaptığı şikayetleri Yargıtay’a yaptığı temyiz başvurusunda dile getirmemiş olması nedeniyle, iç hukuk yollarını tüketmemiş olduğunu ileri sürmüştür. İkinci olarak, başvuran, 6 Mart 2013 tarihinde kesinleşen 6352 sayılı Kanun uyarınca yerel mahkemelerin cezasının gözden geçirilmesine ilişkin kararlarından sonra Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunmamıştır ve bu nedenle Anayasa Mahkemesi’nin zaman bakımından yetkisi kapsamındaydı.
12. Başvuran, Hükümetin görüşlerine itiraz etmiştir.
13. Mahkeme, Hükümetin ilk itirazının ilk kısmını, başvuranın temyiz başvurusunda mevcut başlık altındaki şikayetinin esasını dile getirdiğini gösteren temyiz başvurusunun içeriğini göz önünde bulundurarak reddetmektedir (bk. yukarıdaki § 8). Mahkeme ayrıca, yerleşik içtihadı ışığında Hükümetin ilk itirazının ikinci kısmını da reddetmektedir (bk. diğer kararların yanı sıra, Öner ve Türk/Türkiye, no. 51962/12, §§ 14-18, 31 Mart 2015).
14. Yukarıda belirtilenler ışığında, başvuranın bu başlık altındaki şikâyeti, Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığı gibi, başka herhangi bir gerekçeyle de kabul edilemez değildir. Dolayısıyla, şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar verilmelidir.
Esas Hakkında Tarafların Beyanları15. Başvuran, savunmasına rağmen, mahkemenin neden polisin anlattıklarını kabul ettiğine ve kendisini mahkûm ettiğine dair herhangi bir ayrıntı vermemesi nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir (bk. §§ 6 ve 8).
16. Hükümet, yerel mahkemelerin, başvurana isnat edilen her bir suçla ilgili delilleri tespit etmekle kalmayıp, aynı zamanda her bir suçun yasal unsurlarını kapsamlı bir şekilde incelediklerini ve bu suçların işlendiğini tespit ettiklerini belirtmiştir. Yerel mahkemeler, olayın meydana geldiği koşulları belirlerken, esas olarak, başvuranın polis araçlarına molotof kokteyli atarken görülmüş olmasına ve sıkı bir takibin ardından yakalanmış olmasına dayanmışlardır. Başvuran, kendisine atfedilen suçları PKK’nın medya organları tarafından yapılan çağrıyı takiben işlediğinden, yerel mahkemeler, bunu söz konusu örgütün bilgisi ve talimatı dahilinde yaptığı ve bu nedenle “PKK üyesi olmamakla birlikte PKK adına” suç işlediği gerekçesiyle mahkûm edilmesi gerektiği görüşüne varmışlardır.
17. Yerel mahkemelerin başvuranın savunmasını incelememesine ilişkin olarak, Hükümet, molotof kokteyllerinin atan kişinin vücudunda herhangi bir kalıntı bırakmadığını, zira tabanca gibi kişinin elinde patlamadığını, hedefe çarptığında alev aldığını ileri sürmüştür. Başvuranın, işteyken sağ kolunda meydana gelen yaralanma nedeniyle molotof kokteyli atamadığı iddiasına ilişkin olarak Hükümet, başvuranın bu konuyu polise dile getirdiğinde, ayrıntılı bir tıbbi muayeneden geçirildiğini ve vücudunun ilgili kısmının röntgeninin çekildiğini ve kemik patolojisi olmadığını gösterdiğini belirtmiştir. Yukarıda belirtilenler ışığında, Hükümet, mevcut davada başvuranın gerekçeli karar hakkının ihlal edilmediği kanaatine varmıştır.
Mahkeme’nin Değerlendirmesi18. Gerekçeli karar hakkına ilişkin genel ilkeler Moreira Ferreira/Portekiz (no. 2) ([BD], no. 19867/12, § 84, 11 Temmuz 2017) ve Ayetullah Ay/Türkiye, (no. 29084/07 ve 1191/08, § 128, 27 Ekim 2020) kararlarında özetlenmiştir. Müşteki tarafından ileri sürülen her argümana ayrıntılı bir cevap verilmesini gerektirmeksizin, gerekçe sunma yükümlülüğü, adli işlemlerin taraflarının, bu işlemlerin sonucu için belirleyici olan argümanlara özel ve açık bir cevap almayı bekleyebileceklerini varsaymaktadır (aynı kararda).
19. Mahkeme, başvuranın savunmasında, polis memurlarının kendilerine molotof kokteyli attığı ve bunu yaparken kendisini yakaladıkları yönündeki ifadelerine rağmen, adli tıp raporunun, kıyafetlerinde veya el ve ayaklarından alınan örneklerde herhangi bir ateş tutuşturucu veya petrol ürünü izine rastlanmadığını gösterdiğini belirttiğini kaydetmektedir. Hükümet ise molotof kokteyli atmanın böyle bir iz bırakmadığını savunmuştur.
20. Ayrıca, başvuran, yakalanmasından hemen sonra yapılan ilk muayenesinde, sağ kolunun işyerinde yaralandığını ve bu nedenle, molotof kokteyli bir yana herhangi bir cismi dahi fırlatamadığını belirtmiştir. Hükümet ise, başvuran üzerinde yapılan ayrıntılı tıbbi muayenede, sağ kolunda herhangi bir kemik patolojisine rastlanmadığını belirtmiştir. Her ne olursa olsun, Mahkeme, Hükümet tarafından atıfta bulunulan tıbbi raporun yine de başvuranın sağ kolunda bir miktar hassasiyet olduğunu gözlemlemektedir.
21. Mahkeme, tarafların, başvuranın yerel mahkemelere sunduğu savunmaların sağlam temellere dayandığına ilişkin farklı görüşlerde olduklarını dikkate almaktadır. Bununla birlikte, yukarıda belirtilen argümanların (bk. yukarıda §§ 19 ve 20) sağlam temellere dayanıp dayanmadığına karar vermek Mahkeme’nin görevi değildir; zira bu tür soruları belirlemek ulusal mahkemelere düşmektedir. Mahkeme’nin, söz konusu iddiaların açıkça konuyla ilgili olduğunu belirtmesi yeterlidir; zira mahkemeler bu iddiaları yerinde bulmuş olsalardı, başvuranın beraatine ya da kendisi için daha olumlu bir sonuca karar verebilirlerdi. Bu nedenle, yerel mahkemeler, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi uyarınca gerekçeli bir karar verme yükümlülüklerine uygun olarak, en azından yukarıda belirtilen itirazları ele almakla yükümlüydü.
22. Bununla birlikte, yerel mahkemenin kararları, başvuran aleyhindeki ceza davasının ana yönüyle, yani polise molotof kokteyli atıp atmadığıyla ilgili olmalarına rağmen, bu görüşler konusunda sessiz kalmıştır. Belirli ve açık bir cevabın yokluğunda, söz konusu mahkemelerin yukarıda belirtilen itirazları ele almayı ihmal edip etmediklerini veya bunları reddetme niyetinde olup olmadıklarını ve niyetleri buysa, bu şekilde karar vermelerinin nedenlerinin ne olduğunu tespit etmek mümkün değildir (ayrıca karşılaştırın, Ruiz Torija/İspanya, 9 Aralık 1994, § 30, son cümlesi, Seri A no. 303-A).
23. Dahası Mahkeme, başvuranı Ceza Kanunu’nun 220 § 6 maddesi uyarınca silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt “adına” suç işlemekten mahkûm ederken, mahkemenin PKK’nın, örgütle ilişkili bazı medya organlarında ve internet sitelerinde yayınlanan, liderinin sağlık durumunun kötüleştiği iddiasına yönelik protesto etme talimatlarına dayandığını gözlemlemektedir. Ancak, mahkeme, başvuranın bu talimatlardan haberdar olup olmadığını veya PKK tarafından verilen herhangi bir özel talimat doğrultusunda hareket edip etmediğini tespit edememiştir (ayrıca karşılaştırın, Gülcü/Türkiye, no. 17526/10, § 112, 19 Ocak 2016). Hal böyleyken, yargılamayı yürüten mahkeme, başvuranın bir terör örgütü adına hareket ettiği yönündeki tespitine ilişkin olarak gerekçeli bir karar verme görevini yerine getirmemiştir. Yüksek mahkemeler de bu eksikliği giderememiştir.
24. Dolayısıyla, yerel mahkemelerin başvuranın mahkûmiyetine ilişkin olarak TCK’nın 174. maddesi ve 220 § 6 maddesi uyarınca gerekçeli bir karar verme görevlerini yerine getirmemeleri nedeniyle Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi ihlal edilmiştir.
DİĞER ŞİKâYETLER25. Dava olaylarını, tarafların beyanlarını ve yukarıdaki tespitlerini göz önünde bulunduran Mahkeme, davanın ortaya çıkardığı temel hukuki sorunları ele aldığını ve Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamında başvuranın mahkûmiyetlerinin geri kalanına ilişkin gerekçeli karar hakkı, mahkemeler tarafından delillerin kabulü ve değerlendirilmesine ilişkin silahların eşitliği ilkesi ve Sözleşme’nin 6 § 2 maddesi kapsamında masumiyet karinesinin ihlal edildiği iddiasına ilişkin diğer şikâyetleri incelemeye gerek olmadığı kanaatindedir (bk. Centre for Legal Resources on behalf of Valentin Câmpeanu/Romanya [BD], no. 47848/08, § 156, AİHM 2014).
SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI26. Başvuran, manevi tazminat olarak 30,000 avro (EUR) ve Mahkeme önünde yapmış olduğu masraf ve harcamalar için 4,845 avro talep etmiştir. Başvuran, iddialarını desteklemek üzere, avukatının üstlendiği görevlerin, harcanan zamanın ve bu bağlamda yapılan masrafların dökümünü içeren bir zaman çizelgesi sunmuştur.
27. Hükümet, başvuranın taleplerinin aşırı olduğunu ve ödeme belgesi gibi herhangi bir belgeyle desteklenmediğini ileri sürmüştür.
28. Mahkeme, başvurana, manevi tazminat olarak, miktara yansıtılabilecek vergiler hariç olmak üzere 7,800 avro ödenmesine hükmetmiştir. Mahkeme ayrıca, başvuranın talep etmesi halinde, Sözleşme’nin 6. maddesinin gereklerine uygun olarak yeniden yargılama yapılmasının en uygun tazmin şekli olacağını yinelemektedir (bk. Süleyman/Türkiye, no. 59453/10, § 110, 17 Kasım 2020).
29. Mahkeme, elindeki belgeleri göz önünde bulundurarak, masraf ve harcamalar için başvurana yansıtılabilecek tüm vergiler hariç olmak üzere EUR 3,000 avro ödenmesini uygun görmektedir (ilgili ilkeler için bk. Ataykaya/Türkiye, no. 50275/08, § 81, 22 Temmuz 2014).
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
Başvuranın tehlikeli maddeleri izinsiz olarak bulundurmaktan ve PKK üyesi olmamakla birlikte PKK adına suç işlemekten mahkûm edilmesine ilişkin gerekçeli karar hakkına ilişkin şikâyetlerin kabul edilebilir olduğuna; Yerel mahkemelerin yukarıda belirtilen mahkûmiyet kararlarına ilişkin olarak gerekçeli bir karar vermemeleri nedeniyle Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin ihlal edildiğine; Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 2. maddeleri uyarınca kalan şikâyetlerin kabul edilebilirliğini ve esasını incelemeye gerek olmadığına;(a) (a) Davalı Devlet tarafından, başvurana, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden davalı Devletin ulusal para birimine çevrilmek üzere:
(i) (i) Manevi tazminat olarak, yansıtılabilecek her türlü vergi hariç 7,800 avro (yedi bin sekiz yüz avro);
(ii) (ii) Masraf ve giderler için, başvurana yansıtılabilecek vergiler hariç olmak üzere, 3,000 avro (üç bin avro) ödenmesine;
(b) Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme gününe kadar geçen sürede, yukarıda bahsedilen miktara, Avrupa Merkez Bankasının söz konusu dönem için geçerli olan marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oran üzerinden basit faiz uygulanmasına;
Başvuranın adil tazmin talebinin geri kalan kısmının reddedilmesine karar vermiştir.İşbu karar İngilizce olarak tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. maddesi uyarınca 16 Ocak 2024 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Dorothee von Arnim Pauliine Koskelo
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan