© Avrupa Konseyi/Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 2015. İşbu çeviri, Avrupa Konseyi’nin İnsan Hakları Vakfı Fonu’nun desteğiyle yaptırılmıştır (/humanrightstrustfund). Bu çeviri, Mahkeme’yi bağlamaz. Daha fazla bilgi için bu belgenin sonunda bulunan telif haklarına ilişkin belgeyi okuyunuz.
© Council of Europe/European Court of Human Rights, 2015. This translation was commissioned with the support of the Human Rights Trust Fund of the Council of Europe (/humanrightstrustfund). It does not bind the Court. For further information see the full copyright indication at the end of this document.
© Conseil de l’Europe/Cour européenne des droits de l’homme, 2015. La présente traduction a été effectuée avec le soutien du Fonds fiduciaire pour les droits de l’homme du Conseil de l’Europe (/humanrightstrustfund). Elle ne lie pas la Cour. Pour plus de renseignements veuillez lire l’indication de copyright/droits d’auteur à la fin du présent document.
BÜYÜK DAİRE
CHIRAGOV VE DİĞERLERİ / ERMENİSTAN
(Başvuru no. 13216/05)
KARAR
(Esas)
STRAZBURG
16 Haziran 2015
Bu karar kesindir ancak yazıma ilişkin düzeltmelere tabi tutulabilir.
Chiragov ve Diğerleri / Ermenistan davasını,
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin aşağıdaki hakimlerden oluşan Büyük Dairesi:
Dean Spielmann, Başkan,
Josep Casadevall,
Guido Raimondi,
Mark Villiger,
Isabelle Berro,
Ineta Ziemele,
Boštjan M. Zupančič,
Alvina Gyulumyan,
Khanlar Hajiyev,
George Nicolaou,
Luis López Guerra,
Ganna Yudkivska,
Paulo Pinto de Albuquerque,
Ksenija Turković,
Egidijus Kūris,
Robert Spano,
Iulia Antoanella Motoc, hakimler,
ve Michael O’Boyle, Yazı İşleri Müdür Yardımcısı,
22-23 Ocak 2014 ve 22 Ocak 2015 tarihlerinde kapalı oturumda müzakere etmiş,
Belirtilen ikinci tarihte işbu kararı vermiştir:
USUL
1. Bu dava Ermenistan’a karşı altı Azerbaycan vatandaşı Elkhan Chiragov, Adishirin Chiragov, Ramiz Gebrayilov, Akif Hasanof, Fekhreddin Pashayev ve Qaraca Gabrayilov (“başvurucular”) tarafından İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme (“Sözleşme”)’nin 34. maddesi uyarınca 6 Nisan 2005 tarihinde Mahkeme’ye yapılan başvuru (no. 13216/05)’ya dayanmaktadır. Altıncı başvuru Haziran 2005’te vefat etmiştir. Dava, onun hesabına oğlu Sagatel Gabrayilov tarafından takip edilmiştir.
2. Adli yardım verilen başvurucular, Londra’da avukatlık yapan M. Muller QC, C. Vine, M. Butler, M. Ivers, B. Poynor ve S. Swaroop ile K. Yıldız tarafından temsil edilmiştir. Ermeni hükümeti (“Hükümet”), vekili, Ermenistan Cumhuriyet’inin Mahkeme nezdinde temsilcisi G. Kostanyan tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvurucular, özellikle, Hükümet’in işgali altındaki topraklarda bulunan Laçin şehrine dönmekten alıkonduklarını; bu nedenle orada bulunan mülklerinden ve evlerinden istifade edemediklerini; ve kayıpları için herhangi bir tazminat almadıklarını iddia etmiştir. Bunların Protokol no. 1’in 1. maddesi ile Sözleşme’nin 8. maddesinin süregelen ihlalleri anlamına geldiğini ileri sürmüşlerdir. Ayrıca, yukarıdaki şikayetler için etkili bir hukuk yolu bulunmadığından Sözleşme’nin 13. maddesinin de ihlal edildiğini iddia etmişlerdir. Son olarak, yukarıda sıralanan bütün şikayetlerle ilişkili olarak, etnik köken ve dini aidiyetleri sebebiyle Sözleşme’nin 14. maddesine aykırı surette ayrımcılığa tabi tutulduklarını beyan etmişlerdir.
4. Başvuru Mahkeme’nin Üçüncü Kısmına tevdi edilmiştir (İç Tüzük 52 § 1). Azerbaycan hükümeti, Sözleşme’nin 36 § 1 maddesi uyarınca müdahil olma hakkını kullanmış; vekili C. Asgarov tarafından temsil edilmiştir.
5. 9 Mart 2010 tarihinde, Üçüncü Kısmın hakimler Josep Casadevall, Elisabet Fura, Corneliu Bîrsan, Boštjan M. Zupančič, Alvina Gyulumyan, Egbert Myjer, Luis López Guerra ve ayrıca Stanley Naismith, Daire Yazı İşleri Müdür Yardımcısı’ndan oluşan bir Dairesi, Büyük Daire lehine davadan el çekmişlerdir. Taraflardan hiçbiri el çekme kararına itiraz etmemiştir (Sözleşme 30. madde ve İç Tüzük 72. madde).
6. Büyük Daire, Sözleşme’nin 26. maddesi (4) ve (5) fıkraları ile İç Tüzüğün 24. maddesi hükümlerine göre oluşturulmuştur. Mahkeme Başkanı, yargılamanın selameti açısından işbu dava ile Sargsyan / Azerbaycan (başvuru no. 40167/06) davasının aynı Büyük Daire teşekkülü tarafından incelenmesine karar vermiştir (İç Tüzük 24, 42 § 2 ve 71. maddeler).
7. Kabul edilebilirlik ve esas hakkında duruşma, İnsan Hakları Mahkemesi binasında, Strazburg’ta, 15 Eylül 2010 günü (İç Tüzük madde 59 § 3) aleni olarak yapılmıştır.
8. 14 Aralık 2011’de, hakimler Nicolas Bratza, Jean-Paul Costa, Christos Rozakis, Françoise Tulkens, Josep Casadevall, Nina Vajić, Corneliu Bîrsan, Peer Lorenzen, Boštjan M. Zupančič, Elisabet Fura, Alvina Gyulumyan, Khanlar Hajiyev, Egbert Myjer, Sverre Erik Jebens, Giorgio Malinverni, George Nicolaou ve Luis López Guerra ve ayrıca Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Michael O’Boyle’dan oluşan Büyük Daire, başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir.
9. Başvurucular ve davalı hükümet esas hakkında ek yazılı beyanda bulunmuşlardır (İç Tüzük 59 § 1). Buna ek olarak, katılan taraf olarak Azerbaycan hükümetinin yorumları alınmıştır.
10. Esas hakkında duruşma, İnsan Hakları Mahkemesi binasında, Strazburg’ta, 22 Ocak 2014 günü aleni olarak yapılmıştır.
Duruşmada hazır bulunanlar:
(a) Davalı hükümet için
G. Kostanyan,Temsilci,
G. Robertson, QC,Dava vekili,
E. Babayan,
T. Collis,Danışman;
(b) Başvurucular için
M. Muller, QC,
M. Ivers,
S. Swaroop,
M. Butler,Dava vekili,
C. Vine,
B. Poynor,
S. Karakaş,
A. Evans,Danışman;
(c) Azerbaycan hükümeti için
C. Asgarov,Temsilci,
M.N. Shaw, QC,
G. Lansky, Dava vekili,
O. Gvaladze,
H. Tretter,
T. Urdaneta Wittek,
O. Ismayilov, Danışmanlar.
Başvuruculardan A. Hasanof ve F. Pashayev de hazır bulunmuştur.
Mahkeme, Muller, Swaroop, Ivers, Butler, Robertson, Shaw ve Lansky’nin beyanlarını dinlemiştir.
11. Duruşmayı takiben Mahkeme, davanın incelenmesinin delil tespiti-veri toplama veya tanıkların dinlenmesini gerektirmediğine kanaat getirmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
A. Arka plan
12. SSCB yıkılırken, Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi (“DKÖB”), Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti (“Azerbaycan SSC”)’nin özerk bir vilayetiydi. Azerbaycan SSC topraklarında yer alan vilayet, 4,388 km2 idi. O tarihte Dağlık Karabağ (Ermeni adı Artsa(k)h) ile Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti (“Ermenistan SSC”) arasında ortak sınır yoktu. En kısa mesafe 10 km’den az Laçin koridoru olarak anılan dar toprak parçası da dahil Laçin üzerinden olacak şekilde Azerbaycan toprakları ile birbirlerinden ayrılmışlardı.
13. SSCB 1989 sayımına göre, DKÖB’nin nüfusu % 77’si Ermeni, % 22’si Azeri olmak üzere, Rus ve Kürt azınlıklarla birlikte 189,000 idi. Laçin ise farklı bir demografiye sahip olup nüfusunun büyük çoğunluğu 60,000 civarında Kürt ve Azeri; sadece % 5-6’sı Ermeniydi.
14. 1988’in başında DKÖB başkenti Stepanakert (Hankendi)’te ve Ermenistan’ın başkenti Erivan’da, Dağlık Karabağ’ın Ermenistan’a iltihakını talep eden gösteriler yapılmıştı. 20 Şubat’ta Sovyet DKÖB, Ermenistan SSC, Azerbaycan SSC ve SSCB meclislerine, DKÖB’nin Azerbaycan’dan ayrılarak Ermenistan’a katılmasına izin verilmesi talebinde bulunmuştu. 23 Mart’ta bu talep SSCB parlamentosu tarafından reddedildi. Haziran’da da Azerbaycan meclisi bu talebi geri çevirirken, Ermenistan meclisi katılım lehine oy verdi.
15. 1988 yılı boyunca iltihak için gösteriler devam etti. Laçin rayonu/bölgesi saldırılara ve yollarının kapatılmasına maruz kaldı. Çatışmalar ciddi zayiata, her iki tarafta, Ermenistan ve Azerbaycan arasında sayıları yüz binlere varan sığınmacı akınına sebep oldu. Bunun üzerine, 12 Ocak 1989’da SSCB hükümeti, DKÖB’yi Moskova’nın doğrudan idaresi altına aldı. Bununla birlikte, aynı yıl 28 Kasım’da, vilayetin denetimi Azerbaycan’a iade edildi. Birkaç gün sonra, 1 Aralık’ta Ermenistan SSC meclisi ile Dağlık Karabağ bölgesel konseyi “Dağlık Karabağ’ın Ermenistan ile yeniden birleşmesi” hakkında ortak bir karar aldılar. Bu karar doğrultusunda Ocak 1990’ta iki yapı için ortak bir bütçe yapıldı. Aynı yılın baharında, yaklaşan Ermenistan seçimlerinde Dağlık Karabağ’ın da kapsama alınması yönünde bir karar alındı.
16. 1990’ın başında, çatışmanın artmasını takiben, Sovyet birlikleri Bakü ve Dağlık Karabağ’a geldi, Dağlık Karabağ’da olağanüstü hal ilan edildi. Zaman zaman Sovyet güçleri müdahale etse de, Ermeniler ile Azeriler arasındaki şiddetli çatışmalar devam etti.
17. 30 Ağustos 1991’de Azerbaycan, Sovyetler Birliği’nden bağımsızlığını ilan etti. Bu durum, 18 Ekim’de bağımsız devlet olarak anayasanın kabulüyle resmiyet kazandı. 2 Eylül’de DKÖB konseyi, DKÖB toprakları ile Azerbaycan’ın Şahumyan eyaletini kapsayan Dağlık Karabağ Cumhuriyeti (“DKC”)’nin kuruluşunu ve buranın artık Azerbaycan’ın yetki alanı içinde olmadığını ilan etti. 26 Kasım’da Azerbaycan parlamentosu Dağlık Karabağ’a verilmiş bulunan özerkliği lağvetti. 10 Aralık’ta Dağlık Karabağ’da organize edilen referandumda, katılanların % 99.9 ayrılma yönünde oy kullandı ancak Azeri nüfus referandumu boykot etmişti. Aynı ay içinde Sovyetler Birliği dağıldı ve Sovyet birlikleri bölgeden çekilmeye başladı. Dağlık Karabağ’ın askeri kontrolü hızlıca Karabağ Ermenilerine geçiyordu. 6 Ocak 1992’de “DKC” referandum sonuçlarına dayanarak Azerbaycan’dan bağımsızlığını yeniden ilan etti.
18. 1992 başlarında ihtilaf kademeli olarak topyekun bir savaşa dönüştü. Ermeniler birçok Azeri köyünü ele geçirdi; bu en az yüzlerce ölüye ve nüfusun göçüne yol açtı.
19. Laçin bölgesi, özellikle Laçin şehri, birçok defa saldırıya uğradı. Başvurucular saldırıların hem Dağlık Karabağ hem de Ermenistan Cumhuriyeti birlikleri tarafından yapıldığını ileri sürdü. Davalı hükümet ise Ermenistan’ın olaylara katılmadığını askeri eylemlerin Dağlık Karabağ savunma gücü ile gönüllü gruplar tarafından gerçekleştirildiğini iddia etti. 1991’de sekiz ay boyunca Laçin’e giden yollar, kontrol noktalarını sevk ve idare de eden Ermeni güçlerinin kontrolü altında kaldı. Laçin şehri tamamıyla izole edildi. 1992 Mayıs ortasında Laçin’e hava bombardımanı yapıldı ve bu sırada sayısız ev kullanılamaz hale getirildi.
20. 17 Mayıs 1992 tarihinde, birliklerin hızla Laçin’e doğru ilerlediğini fark edince köylüler bölgeden kaçtı. Ertesi gün Laçin, Ermeni güçleri tarafından ele geçirildi. Kentin bundan sonraki günlerde yağmalandığı yakılıp yıkıldığı anlaşılmaktadır. “DKC” makamlarından davalı hükümetin aldığı bilgiye göre, Laçin ve çevreleyen köyler Akbulak, “Chirag” ve “Chiragli”, askeri çatışmalar sırasında yerle bir edilmişti.
21. Temmuz 1992’de Ermenistan parlamentosu Dağlık Karabağ’ı Azerbaycan’ın bir parçası olarak bırakacak hiçbir uluslararası antlaşmanın imzalanmayacağını hükme bağladı.
22. Human Rights Watch (HRW)’un bir raporuna göre (“Dağlık Karabağ’da Çatışmanın Yedi Yılı”, Aralık 1994), Laçin bölgesinin zapt edilmesi, çoğu Kürt kökenli yaklaşık 30,000 Azeri yerinden edilmiş kişisi yarattı.
23. Laçin’in ele geçirilmesini takiben, Ermeni kuvvetleri Dağlık Karabağ’ı çevreleyen dört Azeri bölgesini, Kelbecer, Cebrayıl, Kubatlı ve Zengilan, ve diğer iki bölgenin (Ağdam ve Füzuli) esaslı bir kısmını zapt etmeye devam etti.
24. 5 Mayıs 1994’te Ermenistan, Azerbaycan ve “DKC” arasında Rusya’nın arabuluculuğuyla bir ateşkes protokolü (Bişkek Protokolü) imzalandı ve 12 Mayıs’ta yürürlüğe girdi.
25. Yukarıda adı geçen HRW raporuna göre, 1988 ve 1994 arasında yaklaşık 750,000–800,000 Azeri, Dağlık Karabağ’dan, Ermenistan’dan ve Dağlık Karabağ’ın etrafındaki yedi Azerbaycan bölgesinden sürüldü. Ermenistan makamlarına göre, Azerbaycan’dan 335,000 Ermeni sığınmacı ile (Ermenistan’ın Azerbaycan’a sınır vilayetlerinden) 78,000 ülke içi yerinden edilmiş kişi kayıtlara geçmiştir.
B. Günümüzdeki durum
26. Davalı hükümete göre, “DKC” eski DKÖB’nin 4,061 km2’sini kontrol altında tutmaktadır. “DKC” tarafından kısmen ele geçirilmiş iki bölgenin ne kadarının işgal altında olduğu tartışmalı olsa da, görünen o ki, etraftaki yedi bölgede işgal altındaki topraklar 7,500 km2’ye yaklaşmaktadır.
27. Tahminlere göre Dağlık Karabağ’ın nüfusu 120,000 ile 145,000 arasında değişmekte olup bunun % 95’i Ermenidir. Neredeyse hiçbir Azeri kalmamıştır. Laçin bölgesinin nüfusu ise 5,000 ile 10,000 Ermeni arasındadır.
28. İhtilaf henüz siyasi bir çözüme kavuşmamıştır. “DKC”nin kendi kendine ilan ettiği bağımsızlık hiçbir devlet veya uluslararası örgüt tarafından tanınmış değildir. Ateşkes antlaşmasının sınır boyunca tekrar eden ihlalleri yüzünden çok sayıda can kaybı yaşanmıştır ve yetkililerin söylemleri düşmanca olmaya devam etmiştir. Ayrıca uluslararası raporlara göre, son yıllarda gerilim tırmanmış, Ermenistan ve Azerbaycan’da askeri harcamalar ciddi oranda artmıştır.
29. İhtilafın barışçıl çözümü için getirilen çeşitli öneriler başarısız olmuştur. AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) ve onun Minsk Grubu nezdinde müzakereler devam etmiştir. Madrid’de Kasım 2007’de grubun üç eş başkanı - Fransa, Rusya ve Birleşik Devletler – Ermenistan ve Azerbaycan’a çözüm için bir dizi temel ilke sunmuştur. Güncellenen “Temel İlkeler”, diğerlerinin yanı sıra, Dağlık Karabağ’ı çevreleyen toprakların Azerbaycan’ın hakimiyetine iadesi; Dağlık Karabağ için güvenlik ve öz yönetim için güvenceler sunan bir geçici statü, Ermenistan’ı Dağlık Karabağ’a bağlayan bir koridor; gelecekte Dağlık Karabağ’ın nihai hukuki statüsünün hukuken bağlayıcı bir referandum ile belirlenmesi; ülke içi yerinden edilmiş bütün kişiler ile sığınmacılara önceki ikametlerine geri dönme hakkı; ve barış koruma harekatı da dahil olmak üzere uluslararası güvencelerin sağlanması çağrısında bulunmaktadır. Ermenistan ve Azerbaycan tarafından bu ilkelerin benimsenmesinin, kapsamlı ve detaylı bir antlaşmanın kaleme alınmasını sağlaması beklenmektedir. Minsk Grubu diplomatları tarafından yürütülen yoğun bir mekik diplomasisinin ve 2009’da iki ülke devlet başkanlarının birkaç defa bir araya gelmesinin ardından, süreç 2010 yılında hız kaybetmiştir. Bugüne dek ihtilafın tarafları Temel İlkeler üzerinde bir mutabakata varamamıştır.
30. 24 Mart 2011 tarihinde Minsk Grubu “AGİT Minsk Grubu Eş Başkanlarının Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ’ı Çevreleyen İşgal Altındaki Topraklarında Veri Toplama Misyonu Raporu”nu yayımlamıştır. Raporun özeti şöyledir:
“AGİT Minsk Grubu Eş Başkanları, 7-12 Ekim 2010’da, insani ve diğer yönler de dahil olmak üzere genel durumu değerlendirmek amacıyla Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ (DK)’ı çevreleyen ve işgal atında bulunan yedi bölgesine veri toplama değerlendirme misyonuna gitmiştir. Eş başkanlara, lojistik destek sağlayan AGİT dönem başkanı temsilcisi ve ekibi, UNHCR’dan iki uzman ve AGİT 2005 veri toplama misyonunun bir üyesi de katılmıştır. Bu, uluslararası toplumun söz konusu topraklara 2005’den beri yaptığı ilk misyon; bölgeye BM personeli tarafından 18 yıldan beri gerçekleştirilen ilk ziyarettir.
Topraklar boyunca 1,000 kilometreyi aşan bir yolculuk yapan Eş Başkanlar, Dağlık Karabağ çatışmasının ve barışçıl bir çözüm sağlanamamış olmasının ortada olan feci sonuçlarını gözlemlemişlerdir. Çatışmadan önce var olan şehirler ve köyler terk edilmiş ve neredeyse tamamen harabe halindedir. Güvenilir rakamlar söz konusu olmasa da, küçük yerleşimler ile Laçin ve Kelbecer şehirlerinde yaşayan toplam nüfusun 14,000 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Eş başkanlar, 2005’den bu yana ciddi bir nüfus artışı olmadığı kanaatindedirler. Ekseriyeti Azerbaycan’daki sair yerlerden bu topraklara yerleştirilen yerleşimciler, tehlikeli koşullar altında, zayıf altyapı, az ekonomik faaliyet ve kamu hizmetlerine sınırlı erişimle yaşamlarını sürdürmektedir. Çoğunun kimlik belgesi yoktur. İdari saiklerle, yedi bölge, eski DK Oblastı-Bölgesi, ve diğer alanlar, sekiz yeni bölge altında toplanmıştır.
Topraklardaki durumun ortaya koyduğu acı gerçekler, eş başkanların statükonun kabul edilemez olduğu ve o topraklarda bir zamanlar yaşamış olan ve bugün yaşamakta olan insanlara ancak barışçıl, müzakere edilmiş bir çözümün daha iyi ve daha emin bir gelecek vadedebileceği yönündeki görüşünü kuvvetlendirmiştir. Eş başkanlar, bütün tarafların liderlerini, bu topraklarda ve diğer ihtilaf konusu alanlarda nihai çözümü tehlikeye atacak veya buraların karakterini değiştirecek her tür faaliyetten uzak durmaya davet eder. Ayrıca, bu topraklarda mezarlıkların ve ibadethanelerin korunması için önlemler alınması ve kimlik belgesi bulunmayan yerleşimcilerin durumlarının aydınlatılması tavsiyesinde bulunur. Eş başkanlar Dağlık Karabağ çatışmasından etkilenen diğer bölgelere de ziyaretlerde bulunma ve bu misyonlara muhtemel barış antlaşmasının uygulanmasında rol oynayacak ilgili uluslararası örgütlerden uzmanları da götürmek niyetindedirler.”
31. 18 Haziran 2013’te Minsk Grubu’nun eş başkan ülkelerinin devlet başkanları Dağlık Karabağ sorunu hakkında ortak bir bildiri yayımlamışlardır:
“Biz, AGİT Minsk Grubu Eş Başkan Ülkelerin Devlet Başkanları - Fransa, Rusya Federasyonu ve Amerika Birleşik Devletleri – Dağlık Karabağ sorunu taraflarına kalıcı ve barışçıl bir çözüme varmak için yardım etme iradesine sadığız. Tarafların karşılıklı çıkarları gözeten bir çözüm bulmaya çalışmak yerine müzakere sürecinde tek taraflı avantaj sağlama çabasına devam etmesi karşısında derin üzüntüde olduğumuzu ifade ederiz.
Ülkelerimizin geçen dört yılda yaptığı beyanatlarda ortaya konan unsurların Dağlık Karabağ sorununa haklı ve kalıcı bir çözümün temeli olması gerektiğine kuvvetle inanmaya devam ediyoruz. Bu unsurlar ayrılmaz bir bütün olarak görülmelidir zira bunlardan bazılarını seçmek dengeli bir çözümün sağlanmasını imkansız kılar.
Tekrar ederiz ki yalnızca müzakere edilmiş bir çözüm, bölgesel kalkınma ve işbirliği için fırsatlar doğurarak barışa, istikrara ve uzlaşmaya götürebilir. Askeri güç kullanımı, ki bugünkü çatışma ve istikrarsızlık ortamını halihazırda yaratmış olan odur, sorunu çözmeyecektir. Düşmanlıkların canlandırılması bölge halkı için yıkıcı olur, can kayıpları, daha fazla yıkım, daha fazla sığınmacı ve muazzam ekonomik kayıplar ile neticelenir. Bütün tarafların liderlerini derhal Helsinki İlkeleri’ne, özellikle güç veya güç tehdidi kullanmama, toprak bütünlüğü ve halkların eşit hakları ve kendi kaderlerini tayin (self determinasyon) hakkı ile ilgili olanlara riayeti yeniden taahhüt etmeye çağırıyoruz. Bölgede tansiyonun yükselmesine ve gerilimin tırmanmasına sebep olabilecek her tür eylem ve söylemden kaçınmaları gerektiğini de onlara hatırlatıyoruz. Liderler halklarını barışa hazırlamalıdırlar; savaşa değil.
Ülkelerimiz taraflara yardım etmek için hazırdır ancak Dağlık Karabağ sorununa son verme sorumluluğu taraflara düşmektedir. Kesinlikle inanıyoruz ki, kapsamlı bir barış için genel çerçeve üzerinde dengeli bir antlaşma sağlanmasında daha fazla gecikme kabul edilemez. Azerbaycan ve Ermenistan liderlerini yenilenmiş bir enerjiyle çözümsüz kalan konulara odaklanmaya davet ediyoruz.
C. Başvurucular ve maliki olduklarını iddia ettikleri Laçin’deki mal/mülkler
32. Başvurucular, Laçin’de yaşamış olan Azerbaycan Kürtleri olduklarını ve atalarının da yüzlerce yıl burada yaşadığını beyan etmişlerdir. 17 Mayıs 1992’de bölgeden Bakü’ye kaçmak zorunda bırakıldılar. O zamandan beri, Ermeni işgali nedeniyle, evlerine dönemediler ve mülklerine kavuşamadılar.
1. Elkhan Chiragov
33. Elkhan Chiragov 1950 doğumludur. Laçin bölgesinde yaşamıştır. İlk başvuruda, başvurucunun Chirag köyünden olduğu yazsa da, hükümetin maruzatına cevaplarda, köyü 15 yıl öğretmenlik yaptığı Chiragli olarak düzeltilmiştir. Başvurucu malvarlığının 250 m2’lik geniş mobilyalı müstakil bir ev, 55 arı kovanı, 80 küçükbaş, 9 büyükbaş hayvan ve 5 el halısından oluştuğunu iddia etmiştir.
34. Başvurucu, 27 Şubat 2007’de, davalı hükümetin maruzatına cevapla birlikte, 19 Temmuz 1985 tarihli resmi bir belge (“teknik pasaport”) sunmuştur. Buna göre, iki katlı, 12 yatak odalı, 300’ü oturulabilir 108’i diğer alan olmak üzere 408m2’lik mesken ile 1200m2’lik bir arsa üzerine oturan 60m2’lik bir ambar kendi adına tescillidir.
35. Başvurucu, iki katlı, on altı odalı 260 m2’lik bir meskeni ile bir arabası olduğunu teyit eden üç eski komşusunun; ayrıca Azerbaycan Cumhuriyeti Laçin Şehri Yürütme Erki temsilcileri A. Jafarov ve A. Halilov’ın Elkhan Chiragov’un eskiden Chiragli köyünde yaşadığını ifade eden beyanlarını arz etmiştir.
36. Başvurucu, Büyük Daire’ye diğerlerinin yanı sıra, Chiragli’de doğduğunu ve orada 1978’de evlendiğini gösteren bir evlilik cüzdanı; oğlu ile kızının sırasıyla 1979 ve 1990’da Chiragli’de doğduklarını ortaya koyan doğum belgeleri; öğretmen olarak Chiragli’de çalıştığını tevsik eden Laçin İl Eğitim Müdürlüğü’nden sadır olmuş 1979 tarihli bir mektup ile 1992 tarihli iş karnesi takdim etmiştir.
2. Adishirin Chiragov
37. Adishirin Chiragov 1947 doğumludur. Laçin bölgesinde yaşamıştır. İlk başvuruda, başvurucunun Chirag köyünden olduğu yazsa da, Hükümet’in maruzatına cevaplarda, köyü 20 yıl öğretmenlik yaptığı Chiragli olarak düzeltilmiştir. Başvurucu malvarlığının 145m2’lik geniş mobilyalı bir müstakil ev, yeni bir “Niva” araba, 65 küçükbaş, 11 büyükbaş hayvan ve 6 el halısından oluştuğunu iddia etmiştir.
38. 27 Şubat 2007’de 22 Nisan 1986 tarihli bir teknik pasaport sunmuştur. Buna göre, iki katlı sekiz yatak odalı (193.2m2’si oturulabilir 37.2m2’si diğer alan olmak üzere) 230.4m2’lik bir mesken ile 1200m2’lik bir arsa üzerine oturan 90m2’lik bir ambar adına tescillidir.
39. Başvurucu, iki katlı, sekiz odalı bir meskeni olduğunu teyit eden üç eski komşusunun; ayrıca Azerbaycan Cumhuriyeti Laçin Şehri Yürütme Erki temsilcileri A. Jafarov ve A. Halilov’ın Adishirin Chiragov’un eskiden Chiragli köyünde yaşadığını ifade eden beyanlarını arz etmiştir.
40. Başvurucu, Büyük Daire’ye diğerlerinin yanı sıra, Chiragli’de doğduğunu ve orada 1975’de evlendiğini gösteren bir evlilik cüzdanı; oğlu ile iki kızının sırasıyla 1977, 1975 ve 1982’de Chiragli’de doğduklarını ortaya koyan doğum belgeleri; 1981’de verilmiş, Chiragli’yi doğum yeri olarak gösteren ve Chiragli’yi ikamet yeri olarak belirleyen 1992 tarihli bir damgayı da içeren SSCB pasaportu takdim etmiştir.
3. Ramiz Gebrayilov
41. Ramiz Gebrayilov 1960 Chiragli doğumludur. 1988’de Bakü Politeknik Enstitüsü’nden mühendislik diplomasını alarak mezun olmuştur. 1983’te, Bakü’de hala öğrenciyken, Laçin şehrini ziyaret etmiş ve kendisine devlet tarafından 5,000 m2’lik bir arsa tahsis edilmiştir. Başvurucu orada altı yatak odalı ve garajlı bir ev inşa ettiğini ve 1992’de terk etmek zorunda bırakılana kadar karısı ve çocuklarıyla orada yaşadığını iddia etmiştir. Arsasında bir takım hayvan barınakları da mevcuttu. Ayrıca kendine ait 5,000 m2’lik bir arsa üzerinde “Auto Service” adında bir araba tamir yeri, bir dükkanı ve kafesi vardı. Bunlara ek olarak, 12 ineği, 70 kuzusu ve 150 koyunu mevcuttu.
42. Gebrayilov 1992’deki kaçışından beri Laçin’e dönememişti. 2001’de Ermeni arkadaşları Laçin’e gitmiş ve şehirdeki evlerin durumunu video kaydına almışlardı. Başvurucu o videodan evinin yakıldığını görebildiğini ileri sürmüştür. Kendisinden sonra Laçin’i terk eden kişiler de evinin kendisinin Laçin’i terk etmesinden birkaç gün sonra Ermeni kuvvetleri tarafından yakıldığını söylemişlerdi.
43. 27 Şubat 2007’de Gebrayilov 15 Ağustos 1986 tarihli bir teknik pasaport sunmuştur. Buna göre, iki katlı, sekiz yatak odalı, 480 m2’lik bir arsa üzerine oturan 203.2 m2’lik (oturulabilir alan 171.2 m2 ve 32 m2’lik diğer alan olmak üzere) bir mesken kendi adına tescillidir.
44. Başvurucu, iki katlı, sekiz odalı bir meskeni olduğunu teyit eden üç eski komşusunun; ayrıca Azerbaycan Cumhuriyeti Laçin Şehri Yürütme Erki temsilcisi V. Maharramov’un Gebrayilov’un eskiden Laçin’deki şahsi konutunda yaşadığını ifade eden beyanlarını arz etmiştir.
45. Başvurucu, Büyük Daire’ye diğerlerinin yanı sıra, Chiragli’de doğduğunu ve orada 1982’de evlendiğini gösteren doğum belgesi ile evlilik cüzdanı; kızı ve iki oğlunun sırasıyla 1982, 1986 ve 1988’de Laçin’de doğduklarını ortaya koyan doğum belgeleri; ve 1979 tarihinde çıkarılmış bir askerlik cüzdanı takdim etmiştir.
4. Akif Hasanof
46. Akif Hasanof 1959, Laçin, Akbulak köyü doğumludur. Orada öğretmen olarak 20 yıl çalışmıştır. Başvurucu oradaki malvarlığının 165m2’lik geniş mobilyalı müstakil bir ev, yeni bir “Niva” araba, 100 küçükbaş ve 16 büyükbaş hayvan ile 20 el halısından oluştuğunu ileri sürmüştür.
47. 27 Şubat 2007’de, 13 Eylül 1985 tarihli bir teknik pasaport sunmuştur. Buna göre, iki katlı, dokuz yatak odalı 448.4m2’lik (oturulabilir alanı 223.2m2, 225.2m2’si ise diğer alan olmak üzere) bir mesken ile 1600m2’lik bir arsa üzerine oturan 75m2’lik bir ambar kendi adına tescillidir.
48. Başvurucu, iki katlı, dokuz odalı bir meskeni, hayvanlar için bir ahır ile ek binalarının olduğunu teyit eden üç eski komşusunun; ayrıca Azerbaycan Cumhuriyeti Laçin Şehri Yürütme Erki temsilcisi V. Maharramov’un Hasanof’un eskiden Akbulak’daki şahsi konutunda yaşadığını ifade eden beyanlarını arz etmiştir.
49. Başvurucu, Büyük Daire’ye, Akbulak’da doğduğunu ve o köyde öğretmen ve okul müdürü olarak 1981 ve 1988 yılları arasında çalıştığını gösterir bir doğum belgesi; 1976’da çıkarılmış bir SSCB pasaportu ve Laçin İl Eğitim Müdürlüğü’nden sadır olmuş bir iş karnesi takdim etmiştir.
5. Fekhreddin Pashayev
50. Fekhreddin Pashayev 1956, Laçin, Kamallı doğumludur. Bakü Politeknik Enstitüsü mühendislik bölümünden 1984’te mezun olduktan sonra, Laçin şehrine dönmüş; orada, Ulaştırma Bakanlığı’nda mühendis, 1986’dan itibaren ise baş mühendis olarak görev yapmıştır. Başvurucu Laçin’de kendi inşa ettiği iki katlı üç yatak odalı müstakil bir eve malik olup orada yaşadığını ileri sürmüştür. Evin adresi şöyledir; no. 50, 28 Aprel Kucesi, Lachin Seheri, Lachin Rayonu. Pashayev, evin bugünkü piyasa değerinin 50,000 Amerikan doları (USD) olacağını arz etmiştir. Başvurucu, ayrıca, evinin etrafındaki arazinin de sahibiydi ve Kamallı’daki kolektif bir çiftlikte (yaklaşık 10 hektarlık) pay sahibiydi. Ayrıca, “müşterek (kolektif) mülkiyet” ile malik bulunduğu bir takım araziler de mevcuttu.
51. 27 Şubat 2007’de Ağustos 1990 tarihli bir teknik pasaport sunmuştur. Buna göre, 469.3m2’lik bir arsa üzerine oturan, iki katlı (oturulabilir alan 51.6 m2 ve diğer 81.6 m2 olmak üzere), 133.2m2’lik bir mesken kendi adına tescilliydi.
52. Başvurucu, iki katlı, dört odalı bir meskeni olduğunu teyit eden üç eski komşusunun; ayrıca Azerbaycan Cumhuriyeti Laçin Şehri Yürütme Erki temsilcisi V. Maharramov’un Pashayev’in eskiden 28 Aprel Kucesi, Laçin’deki şahsi konutunda yaşadığını ifade eden beyanlarını arz etmiştir.
53. Başvurucu, Büyük Daire’ye, diğerlerinin yanı sıra, Kamallı’da doğduğunu ve orada 1985’te evlendiğini gösteren bir evlilik cüzdanı; iki kızının sırasıyla Kamallı ve Laçin’de 1987 ve 1991’de doğduklarını ortaya koyan doğum belgeleri; oğlunun nüfusa Kamallı 1993 doğumlu olarak kaydedildiğini gösterir doğum belgesi; 1978 tarihli bir askerlik cüzdanı ve 2000 tarihli bir iş karnesi takdim etmiştir. Oğlu aslında Bakü’de doğmuş olsa da, SSCB propiska sistemine göre çocukların ebeveynlerinin tescilli ikametgah yerlerine kaydedilmesinin normal olduğunu açıklamıştır.
6. Qaraca Gabrayilov
54. Qaraca Gabrayilov, Laçin şehrinde 1940 yılında doğmuş; 19 Haziran 2005’de vefat etmiştir. 6 Nisan 2005’te, işbu başvuruyu yaparken, 17 Mayıs 1992’de terk etmek durumunda kaldığında, no. 580, N. Narimanov Sokak, apt 128a, Laçin şehri adresinde maliki olduğu gayrimenkulde yaşamakta olduğunu beyan etmiştir. Gayrimenkul, 1976’da inşa edilmiş 187.1m2’lik iki katlı bir aile konutu içermekte olup arsası 453.6 m2 idi. Başvurucu aynı sokakta 300m2’lik bir başka arsanın da sahibi olduğunu iddia etmiştir. Başvuruya ek yapılmış Ağustos 1985 tarihli teknik pasaporta göre, beyan edilen ölçülerde iki katlı bir ev ile bahçesi kendi adına kayıtlıydı.
55. Öte yandan 27 Şubat 2007’de başvurucunun temsilcileri başvurucunun Laçin’de 41 H. Abdullayev sokakta yaşamış olduğunu belirtmişlerdir. Başvurucu, ayrıca, N. Narimanov sokaktaki iki gayrimenkule de malikdir. Bu maruzata ek olarak, üç eski komşusun tanıklığı ile Azerbaycan Cumhuriyeti Laçin Şehri Yürütme Erki temsilcisi V. Maharramov’un Gabrayilov’un H. Abdullayev Sokak, Laçin’deki şahsi konutunda yaşadığını ifade eden beyanı arz edilmiştir. Ekler içinde ayrıca, Laçin Bölgesi Halk Meclisi’nin 29 Ocak 1974 tarihli, yukarıda bahsi geçen 300m2’lik arsanın başvurucuya tahsisi kararı ile başvurucunun gayrimenkullerinin yapımına ilişkin olduğu ileri sürülen hayvan yemi, yapı malzemeleri ve yardımları için faturalar da bulunmaktadır.
56. 21 Kasım 2007’de Sagatel Gabrayilov, başvurucunun oğlu, ailenin N. Narimanov sokakta yaşadığını ancak bir tarihte sokağın adının ve numaralandırılmasının değiştirildiğini, o tarihten itibaren adreslerinin H. Abdullayev sokak olduğunu ifade etmiştir. Bu nedenle, yukarıdaki iki adres aynı mülke aittir.
57. Başvurucu temsilcileri, Büyük Daire’ye, diğerlerinin yanı sıra, başvurucunun Chiragli’de doğup 1965’te orada evlendiğini gösteren bir doğum belgesi ile evlilik cüzdanı; oğlunun Alkaşlı köyünde Laçin bölgesinde 1970’de doğduğunu ortaya koyan doğum belgesi; ve ayrıca 1963 tarihli bir askerlik cüzdanı takdim etmiştir.
D. Ermenistan Cumhuriyeti ile “Dağlık Karabağ Cumhuriyeti” İlişkileri
58. Ermenistan Cumhuriyeti’nin “DKC”de ve bitişik topraklar üzerinde üzerinde hakimiyet veya kontrol uygulayıp uygulamadığı konusunda başvurucular, davalı hükümet ve müdahil Azerbaycan hükümeti, etraflı belge ve beyanlar sunmuş bulunmaktadır. Toplanan ve Mahkeme tarafından ilgili görülen bilgiler şöyle özetlenebilir:
1. Askeri açıdan
59. 1993 yılında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Dağlık Karabağ meselesiyle ilgili dört karar almıştır.
Karar 822, 30 Nisan (S/RES/822 (1993)):
“Güvenlik Konseyi,
...
Silahlı çatışmalardaki artışı ve özellikle Azerbaycan Cumhuriyeti Kelbecer bölgesinin yerel Ermeni güçler tarafından işgalini aciliyetle not eder,
...
1. Sürdürülebilir bir ateşkesin tesisi amacıyla bütün çarpışmaların ve düşmanca eylemlerin derhal durdurulmasını ve Kelbecer ile Azerbaycan’ın yakın zamanda işgal edilmiş diğer bölgelerinden bütün işgalci güçlerin derhal çekilmesini talep eder,
...”
Karar 853, 29 Temmuz (S/RES/853 (1993)):
“Güvenlik Konseyi,
...
Ermenistan Cumhuriyeti ile Azerbaycan Cumhuriyeti arasındaki ilişkilerin bozulmasından ve gerilimlerin artmasından duyduğu ciddi endişeyi ifade eder,
...
Silahlı çatışmalardaki artışı ve özellikle Azerbaycan Cumhuriyeti’ndeki Ağdam’ın zaptını aciliyetle not eder,
...
3. Bütün çarpışmaların derhal durdurulmasını ve işgal güçlerinin derhal, koşulsuz şartsız ve tamamıyla Ağdam ile Azerbaycan’ın yakın zamanda işgal edilmiş diğer bölgelerinden çekilmelerini talep eder,
...
9. Ermenistan Cumhuriyeti hükümetini, Azerbaycan Cumhuriyeti Dağlık Karabağ Ermenilerinin Karar 822 (1993) ve işbu karara riayet etmelerini ve AGİT Minsk Grubu önerilerini kabul etmelerini sağlamak için etkisini kullanmaya devam etmeye çağırır;
...”
Karar 874, 14 Ekim (S/RES/874 (1993)):
“Güvenlik Konseyi,
...
Bölgede barış ve güvenliği tehlikeye atacak, Azerbaycan Cumhuriyeti Dağlık Karabağ bölgesinde ve etrafında çatışmanın ve Ermenistan Cumhuriyeti ile Azerbaycan Cumhuriyeti’nin arasındaki gerilimlerin devam etmesinden duyduğu ciddi endişeyi ifade eder,
...
5. Yakın zamanda işgal edilmiş topraklardan kuvvetlerin çekilmesi ve iletişim ve ulaşım önündeki bütün engellerin kaldırılması da dahil olmak üzere, AGİT Minsk Grubu “Uyarlanmış Zaman Çizelgesi”nde belirtilen karşılıklı ve acil olarak alınması gereken önlemlerin derhal hayata geçirilmesi çağrısında bulunur;
...”
Karar 884, 12 Kasım (S/RES/884 (1993)):
“Güvenlik Konseyi,
...
ateşkes ihlalleri ve bu ihlaller karşısında orantısız güç kullanımı nedeniyle silahlı çatışmaların tırmandığını, özellikle Azerbaycan Cumhuriyeti’ndeki Zangelan’ın ve Goradiz şehrinin işgalini acil olarak not eder,
...
2. Ermenistan Cumhuriyeti hükümetini, Azerbaycan Cumhuriyeti Dağlık Karabağ Ermenilerinin 822 (1993), 853 (1993) ve 874 (1993) sayılı kararlara riayet etmelerini ve bu kuvvetlere askeri faaliyetlerini daha ileri götürecek imkanların sağlanmadığından emin olmak için etkisini kullanmaya devam etmeye çağırır;
...
4. Taraflardan silahlı çatışmaların ve düşmanca eylemlerin derhal durdurulmasını, Zangelan ve Goradiz şehrindeki işgalci kuvvetlerin tek taraflı olarak çekilmesini, ayrıca işgalci güçlerin Azerbaycan Cumhuriyeti’nin işgal edilmiş diğer bölgelerinden de .. AGİT Minsk Grubu’nun Viyana’daki 2-8 Kasım 1993 buluşmasında değişiklik yapılan “Güvenlik Konseyi Kararları 822 (1993) ve 853 (1993)’ün uygulanması için alınacak acil önlemler hakkında uyarlanmış zaman çizelgesi” ne göre çekilmesini talep eder;
...”
60. Yukarıda bahsi geçen Aralık 1994 tarihli HRW raporu (bkz. paragraf 22) Dağlık Karabağ sorununun olaylarını içermektedir. Raporda, “[a] Mayıs/Haziran 1992’de Karabağ Ermeni askeri gücü Laçin eyaletinin büyük bir kısmını zapt etti” denilirken, 1993 ve 1994’teki olaylar şu şekilde özetlenmektedir (sayfa 58’de):
“... Karabağ Ermeni birlikleri - ekseriyetle Ermenistan Cumhuriyeti kuvvetlerinden destek alarak - Dağlık Karabağ’ı çevreleyen kalan Azeri bölgelerini, Laçin bölgesinin kalan kısmı, Kelbecer, Ağdam, Fizuli, Cebrayıl, Kubatlı, ve Zangelan, ele geçirmiş ve Azeri sivil halkı oraları terk etmeye mecbur etmiştir.”
HRW raporu Ermenistan Cumhuriyeti ordusunun Dağlık Karabağ ve bitişik topraklardaki dahline işaret eden bilgiler sunmaktadır (sayfa 67-73). İddiaya göre, Ermenistan, işgal edilen topraklarda polis vazifelerini yerine getirsinler diye polis teşkilatı mensuplarını bile göndermiştir. HRW Nisan 1994’te iki gün boyunca Erivan sokaklarında Ermeni üniformalı askerlerle röportajlar yapmıştır. Bunların yüzde otuzu Ermenistan Cumhuriyeti ordusunda silah altına alınmış olup ya Karabağ’da savaşmış ya Karabağ’a gitmek üzere emir almış ya da görünürde orada hizmet yapmak için gönüllü olmuşlardır. Ayrıca HRW yetkilileri Nisan 1994’te sadece bir günde, Ermenistan’dan Dağlık Karabağ’a giriş yapan yaklaşık 300 Ermenistan ordusu askerini taşıyan beş otobüs saymıştır. Bazı batılı gazeteciler, HRW yetkililerine, bunlardan başka Ermenistan ordusu askerleriyle dolu ve Ermenistan’dan Azerbaycan topraklarına doğru giden sekiz otobüs daha gördüklerini bildirmişlerdir. HRW örgütüne göre, hukuken, Ermenistan ordusunun Azerbaycan’daki dahli, Ermenistan’ı soruna taraf, savaşı da Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki uluslararası silahlı çatışma haline getirmiştir.
61. AGİT Minsk Grubu’nda sorunun çözümü için çeşitli öneriler hazırlanmıştır. Temmuz 1997 tarihli bir “paket antlaşma” önerisi “Antlaşma I - Silahlı çatışmaların sona erdirilmesi” başlığı altında, silahlı güçlerin çekilmesi için iki aşamalı bir süreç öngörmüştür. İkinci aşama “Ermenistan silahlı kuvvetleri Ermenistan Cumhuriyeti sınırlarına geri çekilecektir” hükmünü içermiştir.
Aralık 1997’de ortaya konan “adım adım” yaklaşımı ayrıca iki aşamalı bir geri çekilme süreci barındırıyor ve ikinci safhanın bir parçası olarak “Ermenistan Cumhuriyeti dışında konuşlanmış bütün Ermeni kuvvetlerin, sınırlar içindeki yerlere çekileceğini” ifade ediyordu. Esas itibarıyla aynı ifadeler, Kasım 1998 tarihli “ortak devlet” önerisinde de yer aldı.
Bu belgeler Minsk Grubu müzakerelerinde tartışılsa da, hiçbiri Ermenistan ve Azerbaycan arasında bir anlaşmaya varılmasını sağlamadı.
62. Başvurucular çeşitli siyasi liderlerin ve gözlemcilerin açıklamalarına dikkat çekti. Örneğin Robert Kocharyan, o zaman “DKC” başbakanı, Şubat 1994’te “Golos Armenii” adlı Ermenistan yayın organına verdiği mülakatta Ermenistan’ın Dağlık Karabağ’a uçaksavar silahlar sağladığını dile getirmişti.
Ayrıca, Vazgen Manukyan, 1992‑1993 tarihlerinde Ermenistan savunma bakanı, Ekim 2000’de bir İngiliz yazar ve gazeteci olan Thomas de Waal’a verdiği röportajda Ermenistan ordusunun savaşta hiçbir rolü olmadığı yönündeki resmi açıklamaların tamamıyla uluslararası kamuoyunun tüketimine yönelik olduklarını itiraf etti (bkz. Thomas de Waal, “Black Garden: Armenia and Azerbaijan through Peace and War”, New York University Press 2003, sayfa 210):
“Emin olabilirsiniz ki, siyaseten ne söylersek söyleyelim, Karabağ Ermenileri ile Ermenistan ordusu askeri eylemlerinde tamamen birlikteydiler. Benim için birinin Karabağlı veya Ermeni olmasının bir önemi yoktu.”
63. Uluslararası Stratejik Çalışmalar Enstitüsü (IISS)’nün 2002, 2003 ve 2004 yılları için yıllık raporu “Askeri Denge” şu değerlendirmede bulunuyordu; Dağlık Karabağ’da bulunan 18,000 birliğin 8,000’i Ermenistan personeliydi. Aynı enstitünün 2013 raporu, diğerlerinin yanı sıra, şunu ifade ediyordu “1994’ten beri, Ermenistan, sık sık “işgal altındaki topraklar” olarak anılan Dağlık Karabağ’ın neredeyse tamamını ve Azerbaycan’a ait yedi yan bölgeyi kontrol etmektedir” (“The Military Balance” 2002, sayfa 66; 2003, sayfa 66; 2004, sayfa 82; ve 2013, sayfa 218).
64. David Atkinson, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi raportörü, Kasım 2004’te, Dağlık Karabağ hakkında Siyasi İşler Komitesi’ne ikinci raporunda (PACE Doc. 10364) şunları söylemiştir:
“Bana verilen bilgiye göre, Ermenistan Ermenileri, Azerbaycan Ermenilerinin yanında Dağlık Karabağ bölgesindeki silahlı çatışmalara katılmıştı. Bugün, Ermenistan’ın, Dağlık Karabağ ve etrafındaki bölgelerde konuşlanmış askerleri bulunmaktadır, bölgedeki insanlar Ermenistan pasaportu taşımaktadır ve Ermenistan hükümeti bu bölgeye bütçe için geniş kaynak aktarmaktadır.”
İşbu rapora dayanarak Parlamenterler Meclisi 25 Ocak 2005 tarihli ve 1416 sayılı kararı kabul etmiştir. Bu kararda, diğerlerinin yanı sıra, şunları kaydetmiştir:
“1. Parlamenterler Meclisi, silahlı çatışmaların başlangıcının üzerinden on yılı aşkın bir zaman geçmiş olmasına rağmen Dağlık Karabağ meselesinin hala çözülememiş olmasından üzüntü duymaktadır. Yüz binlerce insan hala yerinden edilmiş vaziyettedir ve çok kötü şartlarda yaşamaktadır. Azerbaycan topraklarının önemli bir bölümü hala Ermeni kuvvetlerinin işgali altındadır ve ayrılıkçı güçler hala Dağlık Karabağ bölgesini hakimiyetleri altında tutmaktadır.
2. Meclis, askeri harekatın ve onu önceleyen yaygın etnik çatışmaların korkunç bir kavram olan etnik temizliğe benzeyen geniş çapta etnik ihraca ve tek etnisiteli alanların yaratılmasına yol açtığından duyduğu endişeyi ifade eder. Meclis, bir bölgenin bir devletten ayrılması ve bağımsızlık kazanmasının etnik ihraç ardından veya bir başka devlete de facto iltihakı ile değil, yalnızca o bölgede yaşayanların demokratik desteğine dayanan hukuki ve barışçıl bir süreç ile gerçekleşebileceğini teyit eder. Meclis, bir üye devlet tarafından bir başka devletin işgalinin bir Avrupa Konseyi üyesi olarak mevcut yükümlülüklerinin ağır ihlalini teşkil ettiğini tekrar eder ve ihtilaflı bölgede yerinden edilmiş kişilerin evlerine güvenle ve onurlarıyla dönme hakkını tasdik eder.”
65. 14 Eylül 2005 tarihli “Dağlık Karabağ: Meseleyi Temelinden Görmek” raporunda Uluslararası Kriz Grubu (ICG) “DKC”deki silahlı kuvvetlere ilişkin olarak şunları ifade etmiştir (sayfa 9-10):
“[Dağlık Karabağ] dünyanın en militarize olmuş toplumu olabilir. İyi eğitim almış ve donatılmış Dağlık Karabağ Savunma Ordusu, omurgasını Ermenistan’ın oluşturduğu bir kara kuvvetidir. Bir Dağlık Karabağ yetkilisi Kriz Grubu’na 20,000 askerleri olduğunu beyan ederken; bağımsız bir uzman ise [A.B.D askeri analisti Richard Giragosian, Temmuz 2005] bu rakamı 18,500 olarak belirlemiştir. Ek olarak 20,000 ile 30,000 yedeğin mobilize edilebileceği iddia edilmektedir. Nüfusuna bakılırsa, Dağlık Karabağ, böylesi bir gücü, esaslı sayıda dışarıdan katılımcı olmadan sürdüremez. Bağımsız bir değerlendirmeye göre [Giragosian], orduda 8,500 Karabağ Ermenisi ile Ermenistan’dan 10 000 kişi bulunmaktadır. ...
Yine de, Ermenistan’dan birçok zorunlu ve sözleşmeli asker Dağlık Karabağ’da hizmet etmeye devam etmektedir. (De facto) adalet bakanı kuvvetlerinin yüzde 40’ının Ermenistan vatandaşlarını da içeren sözleşmeli askeri personel olduğunu kabul etmiş; hiçbir Ermeni vatandaşın zorla askere alınmadığını, Dağlık Karabağ kökenli 500,000 Ermeninin Ermenistan’da yaşamakta olduğunu, bunlardan bazılarının Dağlık Karabağ kuvvetlerinde görev aldığını iddia etmiştir. Erivan’dan ve diğer Ermeni şehirlerinden eski askerler Kriz Grubu’na askerlik şubesine gider gitmez keyfi olarak Dağlık Karabağ ve işgal edilmiş bölgelere gönderildiklerini söylemişlerdir. Dağlık Karabağ ya da bitişiğindeki işgal edilmiş topraklara gitmek üzere gönüllü olduklarını reddetmişlerdir. Ermenistan dışında hizmette bulundukları için ek bir ödeme almamışlar, askerlik hizmetlerini Dağlık Karabağ üniforması ile, Dağlık Karabağ askeri komutası altında yapmışlardır. Dağlık Karabağ’da hizmete muhalefet eden “Genç Ermeni Zorunlu Askerler” yükselmiştir ki bu da Dağlık Karabağ’a gönderilenlerin sayısındaki bariz düşüşü açıklamaktadır.
Dağlık Karabağ ve Ermenistan kuvvetleri ileri derecede entegre olmuş durumdadır. Kıdemli Ermeni makamları esaslı miktarda mühimmat ve silah verdiklerini itiraf etmektedirler. Dağlık Karabağ makamları da Ermeni yetkililerin eğitim ve uzmanlaşma becerileri desteği sağladıklarını kabul etmektedir. Öte yandan, Ermenistan Dağlık Karabağ veya çevresindeki işgal edilmiş topraklarda hiçbir askeri birimlerinin bulunmadığı konusunda ısrarcıdır.”
Ermenistan hükümeti Ermenistan’da ya da “DKC”de ofisi bulunmayan ICG’nin raporuna itiraz etmiştir. Ayrıca, “DKC”deki Ermeni hizmetlilerin sayısı hakkındaki tespit Giragosian ile e-mail üzerinden gerçekleştirilen bir konuşmaya dayandırılmıştır. Hükümet tarafından iletişime geçilen işbu kişi aşağıdaki açıklamalarda bulunmuştur:
“Bu görüşü ifade ederken Dağlık Karabağ silahlı kuvvetlerinde hizmet eden kişilerin asker olduklarını kastetmemiştim. Hesaplarıma göre, Dağlık Karabağ silahlı kuvvetlerine yaklaşık o sayıdaki gönüllünün Ermenistan’dan ve diğer devletlerden dahil olduklarını söylemek istemiştim. Tarafımca dile getirilen sayıya ilişkin olarak ise, doğru olduğunda ısrar edemem çünkü bu gizli bir bilgidir ve kimse tam sayıyı bilmemektedir. Görüşüm, dünyanın birçok farklı yerinden çok sayıda Ermeninin Dağlık Karabağ öz savunma kuvvetlerine katılmasına dayanmaktaydı.”
66. 19 Nisan 2007’de Avusturya gazetesi “Der Standard” Ermenistan Dış İşleri Bakanı, Vartan Oskanyan ile bir röportaj yayımladı. İhtilaf konusu topraklarla ilgili olarak, Oskanyan’ın “bugün Ermenistan tarafından kontrol edilen topraklar” ifadesini kullandığı belirtildi.
Birkaç gün sonra Avusturya’daki Ermenistan Büyükelçiliği bir basın açıklaması yaparak Oskanyan’ın yanlış yorumlandığını ve doğru ifadenin “bugün Ermeniler tarafından kontrol edilen topraklar” olduğunu ifade etmiştir.
67. 14 Mart 2008’de BM Genel Kurulu “İşgal Altındaki Azerbaycan Topraklarında Durum” (A/RES/62/243) kararını kabul etti. 1993 Güvenlik Konseyi kararları hatırlatılarak (bkz. paragraf 59), şu pasajlara yer verildi:
“Genel Kurul,
...
2. Bütün Ermeni kuvvetlerin, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin işgal altındaki bütün topraklarından tamamıyla, derhal ve koşulsuz şartsız geri çekilmesini talep eder;
3. Azerbaycan Cumhuriyeti’nin işgal altındaki topraklarından kovulmuş nüfusun evlerine geri dönme vazgeçilmez hakkını teyit eder ve bu geri dönüş için çatışmadan etkilenmiş toprakların kapsamlı rehabilitasyonu da dahil olmak üzere uygun koşulların yaratılması gereğinin altını çizer;
...”
68. Armenia Today ile gerçekleştirilen ve 29 Ekim 2008’de yayımlanan bir mülakatta, Lübnan doğumlu bir Ermeni askeri komutan, aynı zamanda Mayıs 1992 başında Şuşa şehrinin ele geçirilmesinde dahli bulunan ve sonra da hem “DKC” hem Ermenistan silahlı kuvvetlerinde hizmet etmeye devam etmiş siyasi bir figür, Jirayr Sefilyan, aktarıldığına göre, şu açıklamayı yapmıştır:
“Bu sayfayı kapatmak zorundayız, 1991’den başlayarak Karabağ’ı bağımsız bir devlet addettik ve müzakereleri onların yürütmesi gerektiğini beyan ettik. Kimi kandırıyoruz? Bütün dünya biliyor ki DKC ordusu Ermenistan silahlı kuvvetlerinin bir parçasıdır, DKC bütçesi Ermenistan bütçesinden finanse edilmektedir, DKC siyasi liderleri Erivan tarafından atanmaktadır. Artık Karabağ’ı Ermenistan’ın bir parçası, eyaletlerinden biri olarak telakki etme zamanıdır. Müzakere sürecinde Karabağ toprağı Ermenistan toprağı olarak düşünülmeli ve toprak bakımından feragat edilmemelidir.”
69. 20 Mayıs 2010 tarihli Güney Kafkasya için AB stratejisi ihtiyacı hakkında kararda, Avrupa Parlamentosu diğer bir takım açıklamaların yanı sıra şu açıklamalarda bulunmuştur:
“[Avrupa Parlamentosu], yüz binlerce sığınmacının ve Dağlık Karabağ savaşı sırasında veya bununla bağlantılı olarak evlerinden kaçmış olan ülke içi yerinden edilmiş kişilerin hala aynı durumda olup geri dönme, mülkiyet ve kişi güvenliği de dahil olmak üzere haklarının ihlal edilmesinden ciddi endişe duymaktadır; bütün tarafların açıkça ve koşulsuz şartsız bu hakları tanıması, bu hakların gecikmeksizin gerçekleştirilmesi ve uluslararası hukukun ilkelerine uygun bir çözümün ivedilikle sağlanması için çağrıda bulunur; bu bağlamda Azerbaycan’ın işgal edilmiş topraklarının tamamından Ermeni güçlerinin çekilmesini, bu geri çekilmeye, geçiş dönemi zarfında gerekli güvencelerin sağlanması maksadıyla, Dağlık Karabağ nüfusunun güvenliğini sağlayacak, yerinden edilmiş kişilerin geri dönmelerine imkan verecek ve evsizliğin yol açtığı ek sorunları önleyecek uluslararası güçlerin BM Şartı kapsamında örgütlenerek konuşlandırılmasının eşlik etmesini talep eder; Ermeni ve Azeri makamları ve ilgili toplumların liderlerini etnisiteler arası barışçıl ilişkiler tesis etme iradelerini yerinden edilmiş kişilerin dönüşü için somut hazırlıklar yapmak suretiyle göstermeye davet eder; yerinden edilmiş kişiler ile sığınmacıların durumunun Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Tavsiye Kararı 1877 (2009) “Avrupa’nın unutulmuş halkı: Uzun süreli yerinden edilmiş kişilerin insan haklarını korumak” da dahil olmak üzere uluslararası standartlara uygun bir şekilde ele alınması gerektiğini mütalaa eder..”
70. Nisan 2012’de Avrupa Parlamentosu bir başka kararı geçirmiştir. Bu karar, diğerlerinin yanı sıra, şunu not etmiştir; “İşgal altındaki Azerbaycan topraklarında Ermeni birlikleri tarafından yürütülen hukuka aykırı faaliyetler hakkında, düzenli olarak askeri tatbikat yapılması, askeri mühimmat ve personelin yenilenmesi ve savunma saflarının derinleştirilmesi gibi, büyük endişe uyandıran raporlar var”. Avrupa Parlamentosu, AB-Ermenistan Ortaklık Antlaşmaları müzakerelerinin “Ermeni kuvvetlerin Dağlık Karabağ’ı çevreleyen işgal altındaki topraklardan geri çekilmesi ve bu toprakların Azerbaycan hakimiyetine iadesi” taahhüdüne bağlanmasını tavsiye etmiş ve “Ermenistan’ın silah altına alınan zorunlu askerleri Dağlık Karabağ’a göndermeyi kesmesi” çağrısında bulunmuştur (Avrupa Parlamentosu’nun Konsey’e, Komisyon’a ve Avrupa Dış Eylem Servisi’ne AB-Ermenistan Ortaklık Antlaşmaları müzakereleri hakkında tavsiyelerini de içeren 18 Nisan 2012 tarihli Avrupa Parlamentosu Kararı)
71. Başvurucular, 2012 ve 2013’te birçok kez Ermenistan cumhurbaşkanı, dış işleri bakanı ve üst düzey askeri personelinin “DKC”de birlikleri teftiş, askeri talime iştirak ve askeri ve sair yetkililer ile buluşma maksadıyla ihtilaflı toprakları ziyaret ettiklerini ifade etmişlerdir. Temmuz 2013’te, Ermenistan’ın üst düzey ve diğer askeri yetkilileri, Ermenistan savunma bakanı ve “DKC” silahlı kuvvetlerinin komutanları da dahil olmak üzere Dağlık Karabağ’da Ermeni ordusunu güçlendirme çabalarına odaklanan bir buluşma gerçekleştirmiştir.
72. 15 Ocak 2013’te Ermeni Cumhurbaşkanı Serzh Sargsyan Ermenistan Cumhuriyeti Savunma Bakanlığı yasama, yürütme ve yargı temsilcileri ile buluşmuştur. Toplantıda yaptığı konuşma ise aynı gün Ermenistan Cumhuriyeti cumhurbaşkanı web sitesinde yayımlanmıştır. Şu ifadeler bu konuşmada yer almıştır:
“Ordu, bağımsızlığın ilk yıllarından beri toplumumuzda özel bir rol oynayagelmiştir. Ermenistan’ın üzerinde ağırlığı hissedilen, bazı yerlerde daha çok ya da daha az, savaştı. O günlerde her ailenin Ermeni ordusunda yakın ya da uzak bir akrabası vardı ve ordu herkesin kalbindeydi. O hissiyat, ordumuz zafere ulaşınca, ki o kadar önemli, o kadar hayatiydi, daha da güçlendi.
...
Dış politikamızın nihai hedefi, Azerbaycan’ın Artsah’a karşı açtığı saldırgan savaşta kazanılan zaferin kesin hukuki formülasyonudur. Dağlık Karabağ Cumhuriyeti uluslararası toplum tarafından tanınmak zorundadır zira kendi kaderlerini tayin (öz-belirlenim, self-determinasyon) haklarını kullanmış olan ve ardından bunu gayrinizami bir harpte koruyan insanların neden Azerbaycan’ın bir parçası olması gerektiğinin mantıki bir izahı yoktur. Neden bu insanların kaderi Stalin tarafından bir zamanlar verilen hukuka aykırı bir karar tarafından tayin edilmek zorunda?
...
Ermenistan ve Artsah savaş istemiyorlar; öte yandan herkes bilmelidir ki aksi yönde herhangi bir çabaya, hak ettikleri karşılığı vereceğiz. Artsah halkı bir daha asla fiziki varlıklarının imhası tehlikesi ile karşı karşıya kalmayacak. Ermenistan Cumhuriyeti bunu garanti edecek.
...
Artsah’ın güvenliği bizim için bir prestij meselesi değil; kelimelerin tam anlamıyla hayat memat meselesidir. Bütün dünya bilmeli ve idrak etmelidir ki, bizler, Ermenistan ve Artsah’ın yetkilileri, şayet en başta o güruha (göçebe Moğol veya Türk aşireti, ordusu) ordu denilebilirse, katillere maaş ödeyen ordunun karşısında dururuz.”
73. Ermenistan hükümetinin talebi üzerine sunulan bir görüşte, Dr Hari Bucur-Marcu, Romanya vatandaşı askeri uzman, Ermeni askeri politikasında “DKC” güçleri üzerinde herhangi bir surette kontrol tesis ettiğine dair hiçbir şey bulamadığını, Ermeni kuvvetlerinin “DKC”de mevcut veya aktif olmasından kaynaklı herhangi bir alametin de olmadığını beyan etmiştir. Aynı şekilde, Ermenistan’ın “DKC”de, savunma gücünde veya “DKC” hükümeti ya da idaresinde hakimiyet tesis ettiğine yönelik delil bulunmadığı sonucuna varmıştır. Hükümet, Dr Bucur-Marcu’ya, Ermenistan’da üst kademe askeri görevlilerle görüşme ve kayıtlarına ulaşma fırsatı verildiğini belirtmiştir. “DKC” Dış İşleri Bakanlığı ile işbirliği yapılması sayesinde oraya seyahat etme ve askeri ve siyasi yetkililerle görüşme ve belgeleri inceleme imkanına da sahip olmuştur.
74. 25 Haziran 1994 tarihinde “Ermenistan Cumhuriyeti ile Dağlık-Karabağ Cumhuriyeti Hükümetleri Arasında Askeri İşbirliği Antlaşması” imzalanmıştır. Bu antlaşmaya göre:
“Ermenistan Cumhuriyeti hükümeti ile Dağlık Karabağ Cumhuriyeti hükümeti (‘Taraflar’ olarak anılacak),
askeri işbirliği konusundaki karşılıklı çıkarları dikkate alınarak, Tarafların silahlı kuvvetleri arasında işbirliği vasıtasıyla ikili ilişkilerin ve karşılıklı güvenin geliştirilmesi ihtiyacı hesaba katılarak, askeri ve askeri-teknik işbirliğinin güçlendirilmesi gayesiyle,
şu şartlarda antlaşmaya varmıştır:
...
Madde 3
Her iki Taraf askeri işbirliğini şu alanlarda yapar:
(1) ordunun kurulması ve silahlı kuvvetlerin ıslahı;
(2) askeri ilim ve eğitim;
(3) askeri mevzuat;
(4) silahlı kuvvetlerin lojistiği;
(5) askerlerin ve ailelerinin sağlık güvenceleri;
(6) kültür spor faaliyetleri, turizm.
Diğer açılardan işbirliği, yazılı mutabakat üzerine yürütülmelidir.
Madde 4
Taraflar işbirliğini şu vasıtalarla yürütür:
(1) Savunma bakanlığı, personel müdürleri veya savunma bakanlıkları tarafından izin verilen diğer temsilciler düzeyinde ziyaretler ve çalıştaylar;
(2) danışma, deneyimlerin teatisi, askeri personelin eğitilmesi ve vasıflarının artırılması;
(3) ortak askeri tatbikatlar;
(4) konferanslara, fikir teatilerine, seminerler katılım;
(5) yapılacak özel düzenlemeler çerçevesinde bilgi, belge ve hizmet alışverişi;
(6) kültürel faaliyetler;
(7) askerlik hizmetleri sağlanması;
(8) Bu çerçeve antlaşma çerçevesinde Tarafların silahlı kuvvetlerinin altyapı elemanlarının karşılıklı kullanımı için koşulların yaratılması;
(9) vasıflı askeri ve teknik personel ile uzmanların eğitimi.
İşbu antlaşma uyarınca işbirliği çerçevesinde, Taraflar, zorunlu askerlerinin belirli süreli askerlik hizmetlerini Dağlık Karabağ Cumhuriyeti veya Ermenistan Cumhuriyeti’nde yapma hakkı oldukları üzerinde mutabakata varırlar. Taraflardan bir diğerinde askerlik hizmetinin ifası halinde, ilgili kişi vatandaşı olduğu ülkede belirli süreli zorunlu askerlikten muaf olur.
Madde 5
İşbu antlaşma çerçevesinde, Taraflar, ayrıca şu hususlarda anlaşmaya varır:
(1) Ermenistan Cumhuriyeti vatandaşlarının belirli süreli zorunlu askerlik hizmetlerini Dağlık Karabağ Cumhuriyeti’nde ifa ederken askeri bir suç işlemeleri halinde, Ermenistan Cumhuriyeti topraklarında Ermenistan Cumhuriyeti makamlarınca Ermenistan Cumhuriyeti mevzuatı usullerine göre yargılanmaları;
(2) Dağlık Karabağ Cumhuriyeti vatandaşlarının belirli süreli zorunlu askerlik hizmetlerini Ermenistan Cumhuriyeti’nde ifa ederken askeri bir suç işlemeleri halinde, Dağlık Karabağ Cumhuriyeti topraklarında Dağlık Karabağ Cumhuriyeti makamlarınca Dağlık Karabağ Cumhuriyeti mevzuatı usullerine göre yargılanmaları.
İşbu antlaşma çerçevesinde, Taraflar, silahlanma, askeri teçhizatın bakımı ve onarımı konularında karşılıklı teknik destek sağlar.
Silahlanma ile askeri teçhizatın bakım ve onarımı faaliyetlerini yürütenlerle antlaşma yapmak ve Taraf devletlerin topraklarında iş yapan yüklenici firmaların temsilcilerinin yaşam şartlarını güvence altına almak hizmet alan devletin Savunma Bakanlığı tarafından yürütülür.
Diğer işbirlikleri, yazılı mutabakat üzerine yürütülür.
...”
75. Ermenistan hükümeti, 1994 Antlaşması’nın 4. maddesine göre “DKC”de askerliklerini yapan Ermeni zorunlu askerlerin ekseriyetle düşük rütbeli olduklarını ve “DKC” savunma gücünün % 5 (1,500 kişiye kadar)’den fazlasını teşkil etmediklerini iddia etmiştir. Bununla birlikte, hükümet, Ermenistan uyruklu kişilerin sözleşmeli ve gönüllü olarak “DKC” savunma gücünde görev almış olma ihtimallerini göz ardı etmemiştir. “DKC” savunma gücünde görev yapanlar arasında, Dağlık Karabağlıların yanında, ayrıca Ermeni nüfusu olan farklı ülkelerden Ermeni kökenli gönüllüler de vardı. İddiaya göre, “DKC”de görev yapan Ermeni askerler, “DKC”de faaliyette olan tek silahlı kuvvet olan “DKC” savunma gücünün doğrudan emir-komutası altındaydı. Hükümet, “DKC”de 1994 antlaşması uyarınca askerlik hizmetlerini yapanların kendi istekleri doğrultusunda görevlendirildiklerini iddia etmiştir (bkz, öte yandan, ICG raporu yukarıda paragraf 65).
Ermenistan hükümeti ayrıca, Ermenistan ordusunun ve “DKC” savunma gücünün istihbarat paylaşımı, üst düzey yetkililerin ziyaretleri, seminerler, ortak askeri tatbikatlar, içtima teftişleri vb. konularda savunma işbirliği içinde olduklarını ifade etmiştir.
76. 11 Ekim 2007’de Mahkeme, üç askeri personele kötü muamele ve hukuka aykırı tutuklamaya ilişkin olan Zalyan, Sargsyan ve Serobyan / Ermenistan (başvuru no. 36894/04 ve 3521/07) davalarında kabul edilebilirlik hakkında kısmi kararını verdi. Davaya konu olaylar, başvurucuların Mayıs 2003’te Ermenistan ordusuna yazıldıklarını ve “DKC” Martakert bölgesi Mataghis köyü yakınında konuşlanan 33651 sayılı askeri birime atandıklarını ortaya koymaktadır. İşbu askeri birimden iki kişi Ocak 2004’te ölü bulunmuştur. Cinayet hakkında cezai takibat açılmış ve başvurucular Nisan 2004’te, soruşturma için Erivan’a sevk edilmeden önce, Dağlık Karabağ’da -önce askeri birimde ardından Martakent Garnizon Savcılığı makamında ve son olarak Stepanakert (Hankendi) Askeri Polis Bölümünde- birkaç gün sorgulanmışlardır. Dağlık Karabağ’da başvurucuların sorgusunu yapan yetkililer, Ermenistan Askeri Savcılığından iki müfettiş, Martakert Garnizon Askeri Savcılığı’ndan bir müfettiş ve bir Ermenistan askeri polis yetkilisidir. İlk sorgulamada tabur komutanı da mevcuttu. Başvurucular ardından cinayetle suçlanmış ve haklarında ceza davası Kasım 2004’te Stepanakert (Hankendi)’te Syunik Bölge Mahkemesi’nde başlamıştır. Başvurucular davada hazır bulunmuştur. 18 Mayıs 2005’te mahkeme başvurucuları cinayetten suçlu bulmuş ve 15 yıl hapse mahkum etmiştir.
77. Benzer şekilde, insan hakları örgütleri Forum 18 ve HRW’un da rapor ettiği üzere, bir Ermenistan vatandaşı ve vicdanı retçi olan Armen Grigoryan, Haziran 2004’te Erivan’daki bir askerlik şubesinden alınarak Dağlık Karabağ’daki bir askeri birime yollanmıştır. Grigoryan, buradan kaçtıktan sonra tutuklanmış ve Stepanakert (Hankendi)’de bir mahkeme tarafından 9 Haziran 2005 tarihinde askerlik hizmetini yapmayı reddetmekten suçlu bulunarak iki yıl hapse mahkum edilmiştir.
2. Siyasi ve hukuki bağlantılar
78. Birçok ünlü Ermeni siyasetçi, farklı zamanlarda, hem Ermenistan Cumhuriyeti’nde hem “DKC”de üst düzey pozisyonlarda bulunmuş veya Dağlık Karabağ ile yakın bağlara sahip olmuştur. Ermenistan Cumhuriyeti ilk cumhurbaşkanı Levon Ter-Petrosyan, Ermenistan “Karabağ Komitesi” üyesidir ki bu komite 1980’lerin sonunda Dağlık Karabağ’ın Ermenistan’a katılması hareketine önderlik etmiştir. Nisan 1998’te Ermenistan cumhurbaşkanlığı görevi Robert Kocharyan’a geçmiştir. Kocharyan, bundan önce, Ağustos 1992 Aralık 1994 arasında “DKC” başbakanı, Aralık 1994 Mart 1997 arasında “DKC” cumhurbaşkanı ve Mart 1997 Nisan 1998 arasında Ermenistan Cumhuriyeti başbakanı olarak görev yapmıştır. Nisan 2008’de Serzh Sargsyan Ermenistan’ın üçüncü cumhurbaşkanı olmuştur. Kendisi, 1989’dan 1993’e kadar “Dağlık Karabağ Cumhuriyeti Meşru Müdafaa Kuvvetleri Komitesi” başkanı olarak görev yaptıktan sonra, Ağustos 1993’te Ermenistan’ın savunma bakanı olarak atanmıştı. Ayrıca, 2007’de Seyran Ohanyan “DKC” savunma bakanlığı görevinden Ermenistan silahlı kuvvetleri genel kurmay başkanlığı görevine geçiş yapmıştır. Nisan 2008’de ise Ermenistan savunma bakanı olarak atanmıştır.
79. Başvurucular Ermenistan Cumhuriyeti kanunlarının “DKC”de yürürlükte olduğunu iddia etmişlerdir. Bununla birlikte, Ermenistan hükümetine göre, Ocak 1992 Ağustos 2006 arasında “DKC” 609 farklı yasa kabul etmiş olup, bunlardan ilki “Dağlık Karabağ Cumhuriyeti Devleti Bağımsızlık Temeli Hakkında Kanun”dur. Bu kanunun 2. maddesine göre “DKC, cumhuriyetin siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel, yapım, idari ve yöresel bölümlenme politikalarını ilgilendiren bütün konularda bağımsız olarak karar verir”. Buna ek olarak, Ocak 1992’te, bakanlar konseyi (hükümet), yüksek mahkeme, “DKC” ilk derece mahkemeleri “DKC” savcılığı da dahil olmak üzere yürütme organları ve yargı erki ihdas edilmiştir. “DKC”nin ayrıca cumhurbaşkanı, parlamentosu ve polis gücü ile “DKC”yi çevreleyen toprakları yöneten ve temsilcileri “DKC” tarafından belirlenen idareler de dahil olmak üzere yerel öz yönetim organları bulunmaktadır. Başkanlık ve yasama seçimleri yapılmaktadır. Birçok yasa Ermenistan’dan alınmış olsa da, Ermenistan hükümeti bunların otomatik olarak uygulanmadığını, i.e. Ermenistan mahkemeleri kararları, “DKC” mahkemeleri tarafından gerek Laçin bölgesinde veya başka yerlerde özgürce yorumlanıp uygulandığını ileri sürmüştür.
3. Finansal ve sair destek
80. 2005 tarihli raporunda (yukarıda referans verilen, paragraf 65), ICG şunları belirtmiştir (sayfa 12-13):
“Dağlık Karabağ ekonomisi önceleri Sovyet Azerbaycan’a entegre iken savaş nedeniyle büyük oranda yıkıma uğramıştır. Bugün Ermenistan ile doğrudan bağlantılı olup büyük oranda oradan gelen finansal girdiye bağımlıdır. Bütün işlemler Ermenistan aracılığıyla yapılmakta Dağlık Karabağ’da üretilen ürünler ihraç için “made in Armenia” “Ermenistan yapımı” şeklinde etiketlenmektedir. Erivan bütçenin yarısını sağlamaktadır. ...
Dağlık Karabağ başta Ermenistan’dan ama aynı zamanda ABD ve dünyadaki diasporadan gelen dış finansal desteğe doğrudan bağımlıdır. Bütçe ihtiyaçlarını karşılayacak yeterli geliri toplayamamaktadır ve tam manasıyla artan bir dış destek almaktadır. 2005 bütçesi 24.18 trilyon dramdır ($53.73 milyon civarı). Yerel olarak toplanan gelirlerin 6.46 trilyon dramı ($14.35 milyon civarı) bulması beklenmektedir, ki bu harcamaların yüzde 26.7’sine tekabül eder.
1993’ten beri Dağlık Karabağ Ermenistan’ın “devletlerarası kredisi”nden faydalanmıştır. Ermenistan başbakanına göre, bu, 2005’te 13 trilyon dram ($28.88 milyon) olacaktır. Bu, tutarın 9 trilyon dram ($16.07 milyon) olduğu 2002’ye oranla çok ciddi bir artış teşkil etmektedir. Öte yandan, Dağlık Karabağ (de facto) başbakanının iddiasına göre, bu kredinin bir kısmı – 4.259 trilyon dramı ($9.46 milyon civarı) – zaten Ermenistan’ın kendi topraklarından Dağlık Karabağ için geçen mallar için saldığı katma değer, gümrük ve tüketim vergilerinin geri ödemesidir. Kredinin kalanının, itibari faiz işleyen on yıllık vadesi vardır. Ermenistan bu tip kredileri 1993’ten beri verse de, herhangi bir geri ödeme yapılmamıştır. Ermenistan başbakanına göre, ‘Stepanakert (Hankendi), henüz geri ödeme yapacak durumda değildir... . Gelecek yıllarda, altyapılarını oluşturmaya devam etmelerinde onlara yardımcı olmak için bu krediyi sağlamaya devam etmek ihtiyacı içinde olacağız... yakın bir zamanda kendi başlarına ilerleme kabiliyetinde olacaklarını öngörmüyoruz’.
A.B.D. doğrudan devlet desteği sunan tek diğer devlet. 1998’te Kongre ilk kez Dağlık Karabağ’ı Azerbaycan’dan ayrı olarak insani yardım alıcısı olarak tayin etti. A.B.D. parası, kendi Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) tarafından idare edilmekte olup, bu ajans parayı, Ermeni Yardım Fonu, Çocukları Kurtarın ve Uluslararası Kızıl Haç Komitesi gibi STKlara dağıtmıştır. Eylül 2004 itibarıyla, A.B.D. Dağlık Karabağ’a $23,274,992 taahhütte bulunmuş ve $17,831,608 harcamıştır. Ermeni lobi grupları bu tahsislerin mümkün olmasında etkili olmuştur.”
ICG ayrıca Ermenistan “devletlerarası kredisi”nin “DKC” bütçesinin 2001’de % 67.3’üne (“Dağlık Karabağ İstatistik Yıllığı”na göre) ve 2004’te % 56.9’üne (ICG’nin “DKC” Milli İstatistik Kurumu müdürüyle yazışmasına göre) tekabül ettiğini belirtmiştir.
81. Ermenistan Cumhuriyeti tarafından “DKC”ye 2004 ve 2005 yıllarında sağlanan kredi 51,000,000 USD’dir. 40,000,000 USD eğitim kurumlarının yeniden inşasına, 11,000,000 USD ise ölen askerlerin ailelerine yardıma gitmiştir.
82. Hayastan Ermeni Fonu, 3 Mart 1992 tarihli bir Ermenistan başkanlık kararnamesi ile kurulmuştur. Resmi web sitesine göre, misyonu şudur:
“Ülkenin yaşadığı zorlukların üstesinden gelmek ve Ermenistan’da ve Artsah’da sürdürülebilir kalkınmaya yardım etmek için Ermenistan’daki ve yurtdışındaki Ermenileri birleştirmek. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla bağlantılı problemlerin yanı sıra, Hükümet 1988 Spitak depremi faciasına, Artsah çatışmasından etkilenen yerlerin rehabilitasyonuna ve ekonomik ablukaya çareler bulmak zorundaydı.”
Bu fonun 2012 için yıllık raporu, Ermenistan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Serzh Sargsyan’dan, ve “Artsah Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı” Bako Sahakyan’dan mesajlar içermektedir. Diğerlerinin yanı sıra şu beyanlar raporda yer almıştır:
Sargsyan:
“Hayastan Ermeni Fonu, Ermenistan, Artsah ve diaspora arasındaki birliğin bir tecessümüdür. Böylece fon, gözlerimizin önünde, kararlı ve istikrarlı bir biçimde pan-milli manevi gücümüzü maddi bir kuvvete dönüştürmektedir.”
Sahakyan:
“2012 senesi Ermeni halkı için bir jübile senesiydi. Millet olarak, DKC Savunma Ordusu’nun kuruluşunun ve Şuşa’nın kurtuluşunun 20. senesini kutladık; bütün Ermeni milletinin karşı konulamaz iradesi, ortak çabaları; kahraman oğullarının ve kızlarının kendilerini hiçe sayan cesaretleri ve gözüpekliği ile mümkün olmuş muhteşem bir zafer.”
Fonun 22 farklı ülkede 25 iştiraki bulunmaktadır. Gelirleri bireysel bağışlardan, özellikle Ermeni diasporasından yapılanlardan oluşmaktadır; bugün, yıllık 21,000,000 USD’yi bulmaktadır.
Mütevelli heyet, fonun en üst düzey idare organıdır. Vakıf şartnamesine göre, Ermenistan Cumhuriyeti cumhurbaşkanı ex officio (makamı gereği, kendiliğinden) mütevelli heyeti başkanı olur. Bugüne kadar 22 ile 37 üyesi olmuş olan heyette, Ermenistan’dan ve diasporadan birçok seçkin kişi ile siyasi, sivil toplum, dini ve insani yardım örgütleri temsilcileri yer almaktadır. 2013’te heyet, Ermenistan Cumhurbaşkanı Sargsyan’ın yanı sıra Ermenistan eski cumhurbaşkanı Kocharyan’ı; Ermenistan başbakanını ayrıca dış işleri, maliye ve diaspora bakanlarını; “DKC” cumhurbaşkanını, eski cumhurbaşkanını ve başbakanını; Ermenistan Anayasa Mahkemesi, Millet Meclisi ve Merkez Bankası başkanlarını; dört Ermeni dini lider, üç Ermeni siyasi parti temsilcisini; bir Ermenistan İmalatçılar ve İşadamları Birliği (İşveren) temsilcisini; ve A.B.D. ile Kanada’da kurulmuş dört sivil toplum örgütünün temsilcilerini içermekteydi. 37 kişilik heyetin geri kalanında Ermeni diasporasından 13 kişi bulunmaktaydı. Mütevelli heyetinin oluşumu fonun kurulmasından bu yana benzer şekildeydi.
Hayastan Ermeni Fonu kuruluşundan beri, yol, ev, okul, hastane, su ve gaz ağları yapımı ve yenilenmesi de dahil olmak üzere birçok projeyi finanse ve idare etmiştir. 1990’ların ortalarından sonlarına doğru Ermenistan Goris şehrini Laçin’e Şuşa’ya ve Dağlık Karabağ’daki Stepanakert (Hankendi)’e bağlayan otobanı inşa etmiştir. 2001’de Dağlık Karabağ kuzey güney otoyol yapımını finanse etmiştir. Fonun 2005 için yıllık raporuna göre, çeşitli projeler için yıl boyunca yaklaşık 11,000,000 USD ödemiş, bunun 6,100,000’i Dağlık Karabağ’daki projelere aktarılmıştır. Ermenistan hükümeti tarafından sağlanan verilere göre, 2012 yılında henüz nihayete ermemiş harcamalar Dağlık Karabağ’da 10,700,000 USD’ye, Ermenistan’da 3,100,000 USD’ye ulaşmıştır. Yine hükümetçe verilen rakamlara göre, 1995-2012 arasında, fon, toplam 111,000,000 USD – veya yıllık olarak 6,000,000 USD – kaynağı Dağlık Karabağ’daki projelere ayırmıştır. 1992-2012 yıllarında 115,000,000 USD Ermenistan’daki projelere tahsis edilmiştir.
83. Başvurucular ve Azerbaycan hükümeti, “DKC”de ve etrafındaki topraklarda ikamet edenlere rutin olarak Ermenistan pasaportu verildiğini ileri sürmüşlerdir. ICG “Ermenistan, sakinlerin çoğuna yurtdışına seyahat edebilmeleri için pasaport vermiştir” demektedir (yukarıda atıf yapılan 2005 raporu, sf. 5). Azerbaycan hükümeti, ayrıca, bahsi geçen topraklarda mukim kişilerin Ermenistan vatandaşlığı alma imkanına işaret etmiştir. Bu çerçevede, Ermenistan Cumhuriyeti Ermenistan Cumhuriyeti Vatandaşlığı Hakkında Kanun’un aşağıdaki hükmü koyan 13. maddesine (“Uyruklaştırma Yoluyla Vatandaşlık”) atıf yapılmıştır:
“Ermenistan Cumhuriyeti (EC) vatandaşı olmayan 18 yaşını doldurmuş ve çalışmaya elverişli her kişi, aşağıdaki koşullar dahilinde, EC vatandaşlığı için başvuruda bulunabilir:
1) önceki üç yıl boyunca hukuka uygun olarak Ermenistan Cumhuriyeti topraklarında ikamet etmekte olan;
2) Ermeniceye hakim; ve
3) Ermenistan Cumhuriyeti Anayasası’nı bilen.
EC vatandaşı olmayan bir kişiye, aşağıdaki hallerde, yukarıdaki birinci fıkra 1. ve 2. bentlerdeki şartlar aranmaksızın, EC vatandaşlığı verilebilir:
1) bir EC vatandaşı ile evlenirse veya EC vatandaşı bir çocuğu olursa;
2) geçmişte EC vatandaşı olan ebeveyni, en az biri, varsa, veya Ermenistan Cumhuriyeti topraklarında doğmuş olup 18 yaşını doldurduktan itibaren üç yıl içinde EC vatandaşlığına başvurduysa;
3) Ermeni kökenliyse (Ermeni soyundansa); veya
4) EC vatandaşlığından 1 Ocak 1995’ten sonra kendi isteğiyle vazgeçtiyse.”
Ermenistan hükümeti, kendi adlarına, hem Ermenistan’ın hem “DKC”nin çifte vatandaşlık için hükümlerinin bulunduğunu ifade etmiştir. Ayrıca, “DKC” ile yapılan 24 Şubat 1999 tarihli “pasaport sisteminin organizasyonu” konulu bir anlaşma uyarınca, Ermenistan “DKC” sakinlerine belli hal ve şartlarda pasaport vermektedir. Anlaşmanın 1. maddesi şöyledir:
“Taraflar, vatandaşlarının her bir tarafın topraklarında serbest dolaşım ve ikamet hakkı olduğunu kabul eder.
Bu anlaşma kapsamında, Dağlık Karabağ Cumhuriyeti uluslararası planda tanınana kadar, Dağlık Karabağ Cumhuriyeti veya Ermenistan Cumhuriyeti topraklarını terk etmek isteyen Dağlık Karabağ Cumhuriyeti vatandaşları başvuruda bulunup Ermenistan Cumhuriyeti pasaportu alabilir.
Taraflar bu madde uyarınca Dağlık Karabağ Cumhuriyeti vatandaşlarınca Ermenistan Cumhuriyeti pasaportu alınmasının Ermenistan Cumhuriyeti tarafından vatandaşlık verildiği anlamına gelmediği hususunda anlaşmaya varır. Bu pasaportlar Dağlık Karabağ Cumhuriyeti vatandaşları tarafından yalnızca Ermenistan Cumhuriyeti ve Dağlık Karabağ Cumhuriyeti dışında seyahat amaçlı kullanılabilir; Dağlık Karabağ Cumhuriyeti ve Ermenistan Cumhuriyeti içinde kimlik belgesi olarak kullanılamaz.”
Bu anlaşmanın uygulanmasına ilişkin yönetmelikler de 1999’da çıkarılmıştı ve bunlara göre bir “DKC” vatandaşına Ermenistan pasaportu ancak istisnai hallerde, yurtdışına çıkış amacı tıbbi tedavi, eğitim veya sair şahsi bir mesele ise çıkarılacaktı. Ermenistan hükümeti, 1999 anlaşması çerçevesinde 1000’den az kişiye pasaport verildiğini ileri sürmüştür.
84. Başvurucular ve Azerbaycan hükümeti Ermeni Dramı’nın “DKC”de temel para birimi olduğunu iddia ederken, Ermenistan hükümeti geçerli para birimlerinin avro, Amerikan doları, İngiliz sterlini ve hatta Avusturalya doları olduğunu ileri sürmüştür.
85. Azerbaycan hükümeti, Ermenistan Cumhuriyeti hükümetine bağlı Emlak Kadastrosu Devlet Komitesi tarafından 2007’de bastırılan, dolayısıyla resmi bir belge addedilen, Milli Ermenistan Atlası’nda, tutarlı bir biçimde, farklı tipte haritaların “DKC”yi ve onu çevreleyen işgal altındaki toprakları Ermenistan Cumhuriyeti sınırları içinde gösterdiğini vurgulamıştır.
86. Başvurucular ve Azerbaycan hükümeti, yerleşimcileri Ermenistan’dan ve yakın zamanda Suriye’den “DKC”ye taşınmaya teşvik eden bir Ermenistan hükümet politikası olduğunu arz etmiştir.
Şubat 2005’te “AGİT, Dağlık Karabağ (DK)’ı Çevreleyen İşgal Altındaki Azerbaycan Toprakları Veri Toplama Misyonu (VTM) Raporu” yayımlanmıştır. Bu misyonun yetkisi, bu topraklarda yerleşimlerin mevcut olup olmadığını belirlemekti ve askeri yapılanmalar ve personel ile siyasi mülahazalar kati şekilde bu yetkinin dışındaydı. Laçin bölgesindeki yerleşimlerle ilgili olarak raporda şu sonuca varılmıştır:
“Genel olarak, Laçin’deki yerleşimcilerin kökenleri diğer bölgelerdeki örüntü ile aynı özellikleri göstermektedir. Ezici çoğunluk Laçin’e Azerbaycan’ın çeşitli bölgelerinden, genellikle Ermenistan’da geçici barınaklarda yıllarca yaşadıktan sonra gelmiştir. Bunlara kıyasla nispeten küçük bir azınlık, deprem mağdurları da dahil olmak üzere Ermenistan’dan gelen Ermenilerdir. Kulaktan kulağa yayılan bir biçimde medyada veya Ermenistan’daki ve DK’daki sivil toplum örgütlerinde Laçin’i yerleşmek için bir seçenek olarak duymuşlar. İrade hilafına yeniden yerleştirme veya sistematik istihdam yönünde delile rastlanmamıştır.”
Rapor ayrıca şu hususları belirtmiştir:
“DK’nin Laçin bölgesiyle doğrudan ilişkisi tartışma götürmez. Dağlık Karabağ Laçin’e bütçe sağlamakta ve açıkça bölge için doğrudan sorumluluk aldığını ortaya koymaktadır. Laçin sakinleri hem yerel hem DK seçimlerine katılmaktadır.
Dağlık Karabağ ve Ermenistan Cumhuriyeti arasındaki ilişkiler bu raporun kapsamı dışında kalsa da, VTM Ermenistan hükümetinin Laçin yerleşimiyle doğrudan bağlantısı yönünde delil bulmamıştır. Öte yandan, VTM Ermeni pasaportu olan ve Ermenistan seçimlerine katıldıklarını söyleyen bazı Laçin sakinleriyle görüşmüştür.”
II. ERMENİSTAN VE AZERBAYCAN’IN ORTAK TAAHHÜTÜ
87. Avrupa Konseyi’ne katılımlarından önce, Ermenistan ve Azerbaycan Bakanlar Komitesi’ne ve Parlamenterler Meclisi’ne Dağlık Karabağ sorunun barışçıl çözümü doğrultusunda kendilerini bağlayan taahhütlerde bulunmuştur (bkz. Parlamenterler Meclisi Görüşleri 221 (2000) ve 222 (2000) ve Bakanlar Komitesi Kararları (2000)13 ve (2000)14).
Ermenistan’ın Avrupa Konseyi üyeliği için başvurusu hakkında Parlamenterler Meclisi Görüşü 221 (2000) ilgili paragrafları şöyledir:
“10. Meclis Ermenistan cumhurbaşkanının soruna [Dağlık Karabağ] kalıcı bir çözüm bulunana kadar ateşkes antlaşmasına uyacağı ve ilgili tüm taraflar için kabul edilebilir bir uzlaşma temelinde müzakere edilmiş barışçıl bir çözüme ulaşmak için çaba göstermeye devam edeceği taahhüdünde bulunduğu mektubunu dikkate alır.
...
13. Parlamenterler Meclisi Ermenistan Cumhuriyeti cumhurbaşkanı, parlamento sözcüsü, başbakan ve parlamentoda temsil eden parti başkanlarından gelen mektupları dikkate alır, ve Ermenistan’ın şu taahhütleri yerine getirmeyi kabul ettiğini not eder:
...
ii. Dağlık Karabağ meselesi:
a. bu meselenin sadece barışçıl vasıtalarla çözümü için gayret göstermek;
b. Dağlık Karabağ Ermenileri üzerindeki esaslı etkisini, meselenin çözümünü teşvik etmek için kullanmak;
c. uluslararası ve yerel ihtilafları barışçıl vasıtalarla ve uluslararası hukukun ilkeleri uyarınca çözmek (bütün Avrupa Konseyi üye devletlerine düşen bir yükümlülük), komşularına karşı güç kullanma tehdidini kati surette reddederek;
...”
Bakanlar Komitesi’nin Ermenistan’ın Avrupa Konseyi’ne üye olmaya davet edilmesi hakkında Karar (2000) 13, Görüş 221 (2000)’de sayıldıkları şekliyle Ermenistan’ın altına girdiği taahhütlere ve bunların ifası için Ermenistan hükümeti tarafından verilen garantilere atıf yapmıştır.
III. İLGİLİ İÇ HUKUK
A. Azerbaycan SSC Kanunları
88. Başvurucuların mülkiyet haklarının tesisini ilgilendiren yasalar, Azerbaycan SSC 1978 Anayasası, 1970 tarihli Toprak Kanunu ve 1983 tarihli Mesken Kanunu’dur.
1. 1978 Anayasası
89. Anayasa aşağıdaki hükmü getirmiştir:
Madde 13
“Azerbaycan SSC vatandaşlarının şahsi mülkiyetinin temelini çalışma karşılığı elde edilen gelir oluşturur. Şahsi mülkiyet, ev eşyalarını, şahsi tüketim, ihtiyaç ve kolaylık malzemelerini, bir evi ve kazanılmış tasarrufları kapsar. Vatandaşların şahsi mülkleri ve bunlar üzerinde miras hakkı devletin güvencesi altındadır.
Vatandaşlara, kanunda vazedildiği üzere, geçimlik çiftçilik (hayvan ve tavuk bakımı da dahil olmak üzere), bahçıvanlık ve şahsi konut yapımı için arsa sağlanabilir. Vatandaşlar arazilerini akla uygun şekilde kullanmak durumundadırlar. Devlet ve kolektif çiftlikleri vatandaşlara küçük arazi işletmesinde destek sağlarlar.
Şahsi mülkiyet veya kullanım hakkı veren mülk, kamu yararı hilafına, kazanılmamış gelir hasıl etmek için kullanılamaz.”
2. 1970 Toprak Kanunu
90. Toprak Kanunu’nun ilgili maddelerindeki hükümler aşağıdaki gibidir:
Madde 4 Devletin (halkın) toprak sahipliği
“SSCB Anayasası ve Azerbaycan SSC Anayasası uyarınca, toprak sahibi devlettir – toprak bütün Sovyet halkının ortak mülküdür.
SSCB’de toprak münhasıran devlet mülkiyetinde olup sadece kullanım amaçlı tahsis edilebilir. Devletin toprak üzerindeki mülkiyet hakkını doğrudan ya da dolaylı olarak ihlal eden eylemler yasaktır.”
Madde 24 Toprağı kullanma hakkını tevsik eden belgeler
“Kolektif çiftliklerin, devlet çiftliklerinin ve diğerlerinin toprak kullanım hakları, kullanım hakkı için devlet tarafından verilen resmi belge ile tevsik edilir.
Bu belgenin şekli, SSCB bakanlar kurulu tarafından SSCB ile birlik cumhuriyetleri toprak mevzuatına uygun olarak belirlenir.
Toprak üzerinde belirli süreli kullanım hakkı Azerbaycan SSCB bakanlar kurulu tarafından belirlenen şekle tabi bir resmi belge ile tevsik edilir.”
Madde 25 Arazi kullanım hakkına ilişkin belgelerin çıkarılması hakkında kurallar
“Arazi üzerinde belirli ya da belirsiz süreli kullanım hakkına ilişkin resmi belgeler, kullanım için tahsis edilecek arsanın bulunduğu yer Bölge veya Kent Halk Temsilcileri Meclisi Yürütme Komitesi (cumhuriyet’in yönetimi altında) tarafından, kolektif çiftliklere, devlet çiftliklerine, diğer kooperatiflere, devlet ve kamu kuruluşlarına, ajanslarına ve örgütlerine ve vatandaşlara verilebilir.”
Madde 27 Belirli bir amaç için toprak kullanımı
“Kullanıcılar, kendilerine tahsis edilen arsaları tahsis amacı dahilinde kullanma hakkına sahiptirler ve kullanmalıdırlar.”
Madde 28 Tahsis edilen arsalar üzerinde kullanıcıların kullanım hakkı
“Tahsis edilen arsa için belirlenmiş amaca bağlı olarak, toprağı kullananlar, kurallar dahilinde, şu haklara sahiptirler:
– konut, sanayi, sosyal tesis binaları ile sair bina ve yapı inşa etmek;
– tarım ürünleri, meyve, dekoratif ve diğer ağaçlar dikmek, ormanlaştırmak;
– hasat toplama alanlarını, otlakları ve diğer tarım arazilerini kullanmak;
– ekonomik ihtiyaçlar için yaygın doğal toprakaltı kaynaklarını, turbayı, su kaynaklarını ve arazinin diğer kıymetli varlıklarını kullanmak.
Madde 126-1 Bina üzerindeki mülkiyet hakkının miras yoluyla iktisabı halinde toprak kullanım hakkı
“Bir köyde bulunan binanın mülkiyeti miras kalırsa ve mirasçılar, ilgili usul uyarınca, mesken için arsa alma hakkına sahip değillerse, binayı tutabilmeleri için onlara Azerbaycan SSCB Bakanlar Kurulu tarafından belirlenen büyüklükte, binanın bulunduğu arsa üzerinde bir kullanım hakkı verilmelidir.”
Madde 131 Şahsi konut yapımı için vatandaşlara arsa tahsisi
“Şahsi mülk haline gelecek tek katlı konut yapılarının inşası için arsalar, Azerbaycan SSC’de, yürürlükteki mevzuat çerçevesinde şahsi daire yapımı yasaklanmamış, nüfus yoğunluğu olan yerleşimlerde yaşayan vatandaşlara tahsis edilir. Tahsis, kente ve kent yerleşimine ait yerlerden; kolektif çiftlikler, devlet çiftlikleri ve diğer tarım girişimleri tarafından kullanılmayan köy arazilerinden; Devlete ayrılmış topraklardan; kentleri yeşillendirme zonlarına dahil edilmemiş orman arazilerinden yapılır. Toprak belirtilen amaç için, işbu kanunda ... öngörülen usule uygun olarak tahsis edilir.
Şehirlerde ve işçi yerleşimlerinde şahsi daire yapımı kullanımları ve teknik hazırlık için masraf gerektirmeyen boş alanlarda; ve kural olarak olağan yolcu taşımacılığı yapılan demiryollarına ve otoyollara yakın kendi kendine yeten konut-yerleşim alanları olarak yapılır.”
3. 1983 Mesken Kanunu
91. Mesken Kanunu madde 10.3 şu şekildedir:
“Vatandaşlar, SSCB ve Azerbaycan SSC mevzuatına uygun şekilde, şahsi mülk olarak bir ev hakkına sahiptir.”
4. 1985 Konut Yapılarının Tescili Kuralları Hakkında Talimat
92. 1985 Talimatları, 2. maddede, şahsi konut hakkı için delil teşkil eden belgeleri saymıştır. Talimatlar, SSCB Merkezi İstatistik Kurumu tarafından 15 Temmuz 1985 tarihli Emir No. 380 ile onaylanmıştır. Madde 2.1 hak için kesin delil sayılan çeşitli tipte belgeleri listelemiştir. Madde 2.2 kesin delil mevcut değilse, hakkın dolaylı olarak başka belgeler vasıtasıyla ispat edilebileceği hükmünü getirmiştir, bunlar arasında:
“kendisinin konut hakkını tevsik eden resmi belge hamilinin zilyetliğine açık referans içeren envanter-teknik belgeler”
B. Azerbaycan Cumhuriyeti Yasaları
93. Bağımsızlığı takiben Azerbaycan Cumhuriyeti, 9 Kasım 1991 tarihinde, toprağı ilk defa özel mülkiyet konusu hale getiren mülkiyet kanunlarını geçirmiştir. Bununla birlikte, vatandaşlara dağıtılmış toprağın özelleştirilmesi hakkında ayrıntılı kurallar, ancak daha sonra, 1996 Toprak Reformu Kanunu ile konmuştur. Bu nedenle, 1992’de Laçin’i terk etmiş başvurucular kullandıkları toprağın maliki olmak için başvuramazlardı.
1. 1991 Mülkiyet Kanunu
94. Azerbaycan Cumhuriyeti 1991 Mülkiyet Kanunu 1 Aralık 1991’de yürürlüğe girmiş; diğerlerinin yanı sıra şu hükümleri getirmiştir:
Madde 21 Vatandaşların mülkiyet haklarının konuları
“1. Bir vatandaş şunlara malik olabilir:
– arsa;
– müstakil ev, apartman, sayfiye evi, garaj, ev aleti ve şahsi kullanım için eşya;
– hisse senedi, bono ve diğer menkul kıymetler;
– kitle iletişim araçları;
– devletin güvenliği, kamu güvenliği veya uluslararası yükümlülükler gereği vatandaşların malik olamayacağı kanunda belirtilmiş belli tip mülkler hariç olmak üzere, tüketicilere, sosyal ve kültürel marketlere yönelik mal üretilen fabrikalar ve yapı grupları.
...
5. Bir daire, müstakil konut, sayfiye evi, garaj ve sair yapılara malik bir vatandaş kendi iradesiyle mülkü üzerinde tasarrufta bulunma; satma, miras bırakma, hibe etme, kiralama veya yasalara aykırı olmayan başka eylemlerde bulunma hakkına sahiptir:”
2. 1992 Toprak Kanunu
95. 31 Ocak 1992’de yürürlüğe giren Yeni Toprak Kanunu aşağıdaki hükümleri içermektedir:
Madde 10 Arsalar üzerinde özel mülkiyet
“Arsalar, yerel yürütme organlarından gelen ve Bölge veya Kent Halk Temsilcileri Meclisi kararlarına dayanan taleplere uygun olarak Azerbaycan Cumhuriyeti vatandaşlarına özel mülkiyet olarak aşağıda sayılan amaçlar için tahsis edilir:
1) özel konut ve ek binalarını inşa etmek veya şahsi geçimlik tarım yapmak için daimi olarak arsa üzerinde ikamet eden kişiler için;
2) ticari amaçlı tarım ürünleri üretimi yapan çiftlikler ve diğer örgütler için;
3) şehir sınırları içinde özel ya da kolektif sayfiye evleri ve özel garaj inşası için;
4) iş faaliyetleriyle ilgili yapımlar için;
5) geleneksel etnik üretim için.
Azerbaycan Cumhuriyeti mevzuatı uyarınca, arsalar, diğer amaçlarla, vatandaşlara özel mülkiyet olarak verilebilir.”
Madde 11 Arsaların özel mülkiyet olarak tahsisi için aranan şartlar
“Bir arsa üzerinde mülkiyet hakkı, işbu kanunun 10. maddesinde sayılan amaçlar için karşılıksız olarak verilir.
Bu kanun yürürlüğe girmeden önce vatandaşlara şahsi konutları, sayfiye evleri, garajları için tahsis edilmiş olan arsalar, onların mülkiyetlerine geçirilecektir.
Bir arsa üzerinde özel mülkiyet hakkı veya ömür boyu miras bırakılabilir zilyetlik yabancı gerçek veya tüzel kişilere bırakılamaz.
Bir arsa eski sahiplerine veya mirasçılarına iade edilemez. Bu kişiler arsa üzerindeki mülkiyet hakkını bu kanun dahilinde elde edebilir.”
Madde 23 Arsaların tahsisi
“Arsalar, toprak tahsisi usulü uyarınca ve toprak kullanımı belgelerine uygun olarak, Bölge veya Kent Halk Temsilcileri Meclisi kararı ile, vatandaşların, işletmelerin ve kuruluşların mülkiyetine, zilyetliğine, kullanımına veya kirasına bırakılabilir.
Arsa için tayin edilen amaç, toprak tahsisi belgesinde belirtilmelidir.
Bir arsanın tahsisi veya bir arsaya el konulması talebinin sunulması ve incelenmesi usulü, Devletin veya kamunun ihtiyaçları gereği el konma da dahil olmak üzere, Azerbaycan Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu tarafından belirlenir.
Vatandaşların arsa tahsisi talepleri en geç bir ay içinde incelenir.”
Madde 30 Toprak sahipliği haklarını, zilyetlik haklarını ve toprağın süregelen kullanımını tevsik eden belgeler
“Toprak sahipliği hakları, zilyetlik hakları ve toprağın süregelen kullanımı, Bölge veya Kent Halk Temsilcileri Meclisi tarafından verilen resmi bir belge ile tevsik edilir.
Bahsi geçen resmi belgenin şekli Azerbaycan Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu tarafından onaylanmalıdır.”
Madde 31 Toprağı geçici olarak kullanım hakkının resmileştirilmesi
“Toprağı geçici olarak kullanım hakkı, kira şartları altında verilmiş olan dahil olmak üzere, bir anlaşma veya sertifika ile belgelenmelidir. Bu belgeler, Bölge veya Kent Halk Temsilcileri Meclisi tarafından kayıt altına alınır ve toprağı kullanana verilir. Anlaşmanın ve belgenin şekli Azerbaycan Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu tarafından onaylanır.”
Madde 32 Toprak sahipliği haklarının, zilyetlik haklarının, toprak kullanımının, toprak kiralama haklarının sona erdirilmesi sebepleri
“Bir arsa veya onun bir kısmı üzerinde herhangi bir toprak sahipliği hakkı, zilyetlik hakkı, toprak kullanımı veya kiralama hakkı vermiş olan Bölge veya Kent Halk Temsilcileri Meclisi, bu hakları aşağıdaki hallerde geri alabilir:
1) sahibi tarafından iradi olarak arsanın bırakılması veya terk edilmesi;
2) arsanın verilmiş olduğu sürenin sona ermesi;
3) işletmenin, ajansın, kuruluşun veya çiftliğin faaliyetlerinin sona ermesi;
4) toprağın tayin edilmiş olan amacı dışında kullanılması;
5) kanunda belirtilen haller hariç, arazi tahsisine temel teşkil etmiş olan iş ilişkisinin sona ermesi;
6) kira sözleşmesi şartlarına uyulmaması;
7) haklı bir sebep olmaksızın art arda iki yıl mevzuatta veya toprak kirası anlaşmasında belirlenen toprak vergisi veya kiranın ödenmemesi;
8) tarımsal üretim için tahsis edilmiş olan toprağın bir yıl haklı bir sebep olmaksızın kullanılmaması, veya tarım dışı üretim için tahsis edilmiş toprağın iki yıl haklı bir sebep olmaksızın kullanılmaması;
9) Devlet veya kamunun ihtiyaçları için arsalara el atma gerekliliği doğması;
10) Binalar veya yapılar üzerindeki mülkiyet hakkının veya bunlar üzerindeki işletme idare hakkının devri;
11) Kullanıcının ya da zilyedin vefatı.
Azerbaycan Cumhuriyeti mevzuatında bir arsa üzerinde mülkiyet hakkının, zilyetlik haklarının, toprak kullanımının veya kiralama hakkının sona erdirilmesi için başkaca sebepler öngörülebilir.”
IV. İLGİLİ ULUSLARARASI HUKUK
96. Karada Savaş Hukuku ve Teamülleri Hakkında Sözleşme, Lahey, 18 Ekim 1907 (“1907 Lahey Sözleşmesi”) 42. maddesinde savaşta işgali şu şekilde tanımlamaktadır:
“Toprak parçası düşman ordunun fiilen hakimiyeti altına girdiğine işgal altında telakki edilir. İşgal, sadece böyle bir otoritenin tesis edildiği ve kullanılabildiği alanı kapsar.”
O halde, 1907 Lahey Sözleşmesi uyarınca işgal, bir devlet bir düşman devletin topraklarında ya da topraklarının bir kısmında bilfiil hakimiyet uyguladığı zaman söz konusudur[1]. Bilfiil hakimiyet (otorite) şartı genellikle etkili kontrol şartı ile eş anlamlı sayılmaktadır.
Belli bir toprakta veya toprağın bir kısmında askeri işgal şu unsurların varlığı ortaya konabilirse gerçekleşmiş sayılır: egemenin rızası olmadan etkili kontrol uygulayabilecek durumda olan yabancı birliklerin varlığı. Yaygın uzman kanaatine göre, yabancı birliklerin fiziki varlığı işgal için sine qua non (olmazsa olmaz) bir şarttır[2] i.e. işgal “sahada postallar” olmaksızın tahayyül edilemez, dolayısıyla deniz veya hava ablukası vasıtasıyla denizden veya havadan kontrol uygulanması yeterli değildir.[3]
97. Uluslararası insancıl hukuk kuralları evlere ve mülklere erişimin engellenmesi meselesine açıkça değinmemektedir. Öte yandan, 12 Ağustos 1949 tarihli Savaş Zamanı Sivillerin Korunmasına İlişkin Sözleşme [No. IV] (“IV. Cenevre Sözleşmesi”) 49. Madde işgal altındaki topraklarda veya bu topraklardan zorla yerinden etme meselelerini düzenlemektedir. Hüküm şöyledir:
“Saiki ne olursa olsun, bireysel veya kitlesel tehcir, ayrıca, koruma altına alınan kişilerin işgal edilen topraklardan İşgalci Güce veya işgal atında olsun ya da olmasın bir başka ülkeye sınır dışı edilmeleri yasaktır.
Öte yandan, şayet halkın güvenliği veya elzem askeri sebepler gerektiriyorsa, İşgalci Güç belirli bir bölgenin tamamen veya kısmen tahliyesine başvurabilir. Bu tahliyeler kapsamında koruma altındaki kişilerin işgal edilen toprakların dışına gönderilmesi söz konusu olamaz; meğer ki esaslı sebepler nedeniyle böyle bir yer değişikliğinden kaçınmak mümkün olmasın. Bu şekilde tahliye edilmiş kişiler, söz konusu bölgede çatışmalar sona erir ermez, evlerine geri gönderilir.
Böyle nakiller ve tahliyelere girişen İşgalci Güç, uygulanabildiğince, koruma altındaki kişilerin ağırlanmasında münasip konaklama sağlandığından, nakillerin tatmin edici hijyen, sağlık, güvenlik ve beslenme şartları altında yapıldığından ve aile fertlerinin birbirlerinden ayrılmadığından emin olmalıdır. Koruyucu Güç bu transfer ve tahliyelerden, bunlar gerçekleştirilir gerçekleştirilmez haberdar edilir.
İşgalci Güç, halkın güvenliği veya elzem askeri sebepler gerektirmedikçe, koruma altındaki kişileri savaşın tehlikelerine maruz olan bir yerde tutmamalıdır.
İşgalci Güç kendi sivil halkının bir kısmını işgali altındaki topraklara sınır dışı edemez, nakledemez.”
Çatışmaya taraf olan bir ülkede zorla yerinden etmeye ilişkin özel hükümleri olmasa da, IV. Cenevre Sözleşmesi 49. maddesi işgal edilmiş topraklarda uygulanır. Yine de, yerinden edilmiş kişilerin “yerinden edilme sebepleri ortadan kalkar kalkmaz güvenli biçimde gönüllü olarak evlerine ve olağan ikamet yerlerine dönüşleri” her yerde uygulanan uluslararası teamül olarak değerlendirilmektedir (bkz. Kural no. 132 ICRC (Uluslararası Kızıl Haç Komitesi)’nin Uluslararası İnsancıl Teamül Hukuku Çalışması[4]).
V. İLGİLİ BİRLEŞMİŞ MİLLETLER VE AVRUPA KONSEYİ DÜZENLEMELERİ
A. Birleşmiş Milletler
98. “Mültecilerin ve Yerinden Edilmiş Kişilerin Konut ve Mülklerinin İadesi Hakkında İlkeler” (İnsan Hakları Komisyonu, İnsan Haklarının Geliştirilmesi ve Korunması Alt Komisyonu, 28 Haziran 2005, E/CN.4/Sub.2/2005/17, Ek) bu konuda en kapsamlı standartları koymakta; Pinheiro İlkeleri olarak da bilinmektedir. Mevcut uluslararası insan hakları ve insancıl hukuka dayanan bu ilkelerin amacı, devletlere, BM kuruluşlarına ve genel olarak uluslararası topluma, konut ve mülk iadesiyle ilgili karmaşık hukuki ve teknik meselelerin en iyi şekilde nasıl ele alınacağı konusunda uluslararası standartlar ve uygulamaya yönelik rehberlik sağlamaktır.
Diğerlerinin yanı sıra bu ilkeler şunları öngörmektedir:
2. Konut ve mülk iadesi hakkı
“2.1 Bütün mülteciler ve yerinden edilmiş kişiler, keyfi veya hukuka aykırı olarak ellerinden alınan evlerinin, topraklarının ve/veya mülklerinin kendilerine iadesi veya fiilen iadenin mümkün olmadığı hallerde evleri, toprakları ve/veya mülkleri için bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından belirlenecek bir tazminat alma hakkına sahiptir.
2.2 Devletler, yerinden edilmenin başlıca çaresi ve onarıcı adaletin kilit unsuru olan iade hakkına açık bir biçimde öncelik vermelidirler. İade hakkı müstakil bir hak olarak mevcut olup; ev, toprak veya mülk iadesinde hak sahibi mülteciler ile yerinden edilmiş kişilerin fiilen geri dönüşleri veya geri dönmemelerinden etkilenmez.”
3. Ayrımcılık yasağı
“3.1 Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasi veya diğer görüşler, milli veya sosyal köken, servet, engel, doğum veya herhangi başka bir statü temelli ayrımcılıktan korunma hakkına sahiptir.
3.2 Devletler yukarıda sayılan nedenlerden ötürü de facto ve de jure ayrımcılığın yasaklanmasını ve mülteciler ile yerinden edilmiş kişiler de dahil herkesin kanun önünden eşit sayılmasını sağlamalıdır.”
12. Ulusal usuller, kurumlar ve mekanizmalar
“12.1 Devletler, konut, toprak, mülk iadesi taleplerini inceleyip icra ettirecek hakkaniyetli, vakitlice çalışan, bağımsız, şeffaf ve ayrımcı olmayan usuller, kurumlar ve mekanizmalar kurmalı ve desteklemelidir. ...
...
12.5 Hukukun üstünlüğünde genel bir sorun olduğu veya devletlerin konutun, toprağın, mülkün vakitlice ve hakkaniyete uygun bir biçimde iadesi sürecini kolaylaştıracak usulleri, kurumları ve mekanizmaları yürürlüğe koymakta aciz kaldığı hallerde; devletler, mültecilerin ve yerinden edilmiş kişilere iadede etkili yollar sunmak için gereken geçici usullerin, kurumların, mekanizmaların sağlanması amacıyla ilgili uluslararası ajansların teknik destek ve işbirliğini talep etmelidirler.
12.6 Devletler, barış anlaşmalarına ve memlekete iradi olarak geri gönderme anlaşmalarına konut, toprak ve mülklerin iadesine ilişkin usulleri dahil etmelidir. ...”
13. İade talebi usullerine erişim
“13.1 Keyfi veya hukuka aykırı olarak konutundan, toprağından ve/veya mülkünden mahrum edilmiş herkes iade ve/veya tazminat için bağımsız ve tarafsız bir organdan talepte bulunma, talebini karara bağlatma ve bu kararın tarafına bildirilmesi hakkına sahiptir. Devletler iade talebi için hiçbir ön şart aramamalıdırlar.
...
13.5 Devletler etkilenen bölgelerde potansiyel davacıların halihazırda ikamet ettikleri yerlerde iade taleplerini değerlendiren merkezler ve ofisler kurma yoluna gitmelidirler. Etkilenenlerin erişimini üst düzeyde sağlamak için, iade taleplerini postayla, vekil vasıtasıyla veya şahsen sunmak mümkün olmalıdır. ...
...
13.7 Devletler basit ve anlaşılması kolay iade talebi formları çıkarmalıdır. ...
...
13.11 Devletler, mümkünse karşılıksız olmak üzere, uygun hukuki yardımın sağlandığından emin olmalıdırlar.
...”
15. Konut, toprak, mülk kayıtları ve belgeleme
“...
15.7 Devletler, mülkiyete veya zilyetlik haklarına ilişkin az yazılı delilin bulunduğu kitlesel yerinden etme hallerinde, şiddet veya felaket ile anılan bir dönem zarfında evlerinden kaçan kişilerin şiddet veya felaketten kaynaklanan nedenlerle bunu yaptığı, dolayısıyla, konut, toprak veya mülk iadesine hakları olduğu kesin karinesini benimsemelidir. Bu gibi durumlarda, idare ve yargı makamları belgelenmemiş iade taleplerine temel teşkil eden olayları bağımsız olarak tespit edebilir.
...”
21. Tazminat
“21.1 Bütün mülteciler ve yerinden edilmiş kişiler, iade sürecinin ayrılmaz bir unsuru olan tam ve etkili tazminat alma hakkına sahiptir. Tazminat parasal veya bu neviden olabilir. Onarıcı adalet ilkesine riayet etmek için devletler, tazminat yolunun ancak iadenin fiilen mümkün olmadığı veya mağdur tarafın bilerek ve isteyerek iade yerine tazminatı kabul ettiği, veya müzakere edilmiş bir barış antlaşmasının şartlarının iade ve tazminatı birlikte öngördüğü hallerde kullanılmasını sağlamalıdır.
...”
B. Avrupa Konseyi
99. Avrupa Konseyi organları ülke içinde yerinden edilmiş kişiler (YEK) ile mültecilere mülklerinin iadesi meselelerini defaatle ele almış durumdadır. İşbu dava bağlamında aşağıdaki şu karar ve öneriler özel önem arz etmektedir:
1. “Mülteciler ile yerinden edilmiş kişilerin mülkiyet meselelerinin çözümü”, Parlamenterler Meclisi (PA) Karar 1708 (2010)
100. Parlamenterler Meclisi, sayıları 2.5 milyona varan mülteci ve YEKin Avrupa Konseyi üye devletlerinde, özellikle Kuzey ve Güney Kafkasya, Balkanlar ve Doğu Akdeniz’de yerinden edilme durumu ile karşı karşıya olduğunu ve 1990’lardan ve öncesinden itibaren yerinden edilmenin genellikle etkilenen kişilerin evlerine ve topraklarına geri dönememeleriyle devam ettiğini not etmiş (paragraf 2); iadenin öneminin altını çizmiştir:
“3. Terk edilen mülklerin imhası, işgali veya müsaderesi ilgili kişilerin haklarını ihlal etmekte, yerinden edilmeyi sürdürmekte, ve barışın inşası ile uzlaşmayı zorlaştırmaktadır. Bu nedenle, mülkün iadesi – yerinden edilmiş olan eski sakinlerin zilyetliklerinin (fiziken) ve haklarının yeniden tesisi – veya tazminat, kişi haklarının ve hukukun üstünlüğünün yeniden tesisi için gerekli olan telafi biçimleridir.
4. Parlamenterler Meclisi iadenin konut, toprak ve mülk üzerindeki hakların veya bunlara erişimin kaybına en münasip çare olduğu kanaatindedir; zira, telafi biçimleri arasında sadece iade, yerinden edilmeye getirilebilecek üç sürdürülebilir çözüm arasında tercih yapmayı kolaylaştırmaktadır: güvenlik içinde ve onurlu bir biçimde asıl evine dönüş; yerinden edilme mahallinde yerel entegrasyon; veya ülke içinde veya ülke sınırları dışında bir yerde yeniden yerleştirme.”
Parlamenterler Meclisi ardından Avrupa Konseyi insan hakları belgelerine, özellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Avrupa Sosyal Şartı ve Ulusal Azınlıkların Korunması için Çerçeve Sözleşme’ye, ayrıca BM Pinheiro ilkelerine atıfta bulunmuş; ve üye devletlere şu önlemleri alma çağrısı yapmıştır:
“9. Yukarıda ifade edilenlerin ışığında, Meclis üye devletleri mültecilerin ve YEKin çatışma sonrası konut, toprak ve mülklerine ilişkin meselelerini, Pinheiro İlkelerini, ilgili Avrupa Konseyi belgelerini ve Bakanlar Komitesi’nin (2006)6 sayılı önerisini dikkate alarak çözmeye çağırır.
10. Bu uluslararası standartları ve Avrupa’da bugüne kadar yürütülmüş mülkiyet çözümü ve tazminat programlarının deneyimini akılda tutarak, üye devletler aşağıda sayılanları yapmaya davet edilir:
10.1. silahlı çatışmaların veya belirli bir toprak parçasının statüsünün çözüme kavuşturulması için devam eden müzakerelerden bağımsız olarak mültecilerin ve YEKin terk ettiği konut, toprak ve mülkler üzerindeki hakların veya bunlara erişimin kaybının vaktinde ve etkili surette telafisini güvence altına almak;
10.2. bu telafinin mültecilerin ve YEKin mülkiyet, güvenli fiziki erişimin yeniden tesisi, zilyetlik haklarını tasdik eden iade şeklinde olmasını sağlamak. Şayet iade mümkün değilse, mülkler üzerindeki hakları tanıyan, verilecek para veya malların piyasa değeri veya diğer adil tazmin şekilleriyle makul bir ilişkide olduğu münasip bir tazminat verilmek zorundadır;
10.3 yerinden edilmeden önce hakları resmen tanınmamış olan ve fakat mülklerinden faydalanmaları resmi makamlar tarafından de facto hukuki addedilmiş olan mülteciler ve yerinden edilmiş kişilerin hukuki yollara eşit ve etkili erişiminin ve mülksüzleştirilmelerinin telafisinin sağlandığından emin olmak. Bu, özellikle, ilgili kişilerin sosyal olarak savunmasız veya azınlıklara mensup olduğu hallerde önem arz eder;
...
10.5 evlerini terk etmeye zorlanmış kiracılar dahil zilyetlerin, güvenli ve insan onuruna yaraşır gönüllü geri dönüşün şartları yeniden tesis edilene kadar haklı sebeple zilyetliği bıraktıklarını kabul etmek;
10.6 tazmin talep etmek için hızlı, kolayca erişilebilir ve etkili usuller öngörmek. Yerinden edilme ve mülksüzleştirmenin sistematik olarak gerçekleştirildiği hallerde, talepleri değerlendirecek özel yargı organları oluşturmak. Bu organlar, kolaylaştırılmış bir usul kuralları ve gevşek ispat kuralları ile çalışan hızlandırılmış bir usul uygulamalıdır. Yerinden edilmiş kişilerin barınma ve geçinme ihtiyaçlarına cevap veren bütün mülk tipleri, evler, tarım arazileri ve ticari/sınai mülkler gibi, görev ve yetkileri dahilinde olmalıdır;
10.7 yargı organlarının bağımsızlığını, tarafsızlığını ve yetkinliğini teminat altına almak. Buna uluslararası üyelerin organların oluşumuna dahil edilmesi yönünde kurallar konması da dahildir. ...
...”
2. “Ermenistan’da, Azerbaycan’da ve Gürcistan’da mülteciler ve yerinden edilmiş kişiler”, PM Karar 1497 (2006)
101. Bu kararda, Parlamenterler Meclisi, Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan’ı, açıkça:
“12.1. mültecilerin ve yerinden edilmiş kişilerin kendi istekleriyle güvenli olarak ve insan onuruna yaraşır biçimde menşelerine dönmeleri için şartların oluşturulması amacıyla bütün çabalarını bölgedeki ihtilaflara barışçıl bir çözüm bulmaya odaklamaya;
...
12.4. yerlerinden edilmiş kişilerin dönüşlerini bir öncelik haline getirmeye ve kapsamlı bir anlaşmadan bile önce bu insanların güvenli bir biçimde dönüşlerine imkan vermek için müzakerelerde mümkün olan her şeyi yapmaya;
...
12.15. Balkanlarda benzer sorunların çözümünde kazanılan tecrübeden faydalanarak, kayıp kişilerin akıbetlerinin soruşturulması, kimlik belgelerinin iadesinin kolaylaştırılması ve özel olarak mülklerin iadesi ile ilgili olarak uygulamada işbirliğine girmeye.”
davet etmiştir.
3. Ülke içi yerinden edilmiş kişiler hakkında Bakanlar Komitesi’nin üye devletlere önerisi, Rec(2006)6
102. Bakanlar Komitesi açıkça şunları önermiştir:
“8. Ülke içi yerinden edilmiş kişiler insan hakları hukukuna uygun olarak mal/mülklerinden yararlanma hakkına haizdirler. Bilhassa, yerinden edilmiş kişiler yerinden edilme ile arkalarında bıraktıkları mülklerini tekrar elde etme hakkına sahiptirler. Eğer yerinden edilmiş kişiler mülklerinden mahrum bırakıldılarsa, bu kayıp münasip bir tazminata yol açmalıdır.”
HUKUK
I. GİRİŞ
103. 14 Aralık 2011 tarihli kararıyla Mahkeme, başvurucuların şikayetlerini kabul edilebilir buldu. Mahkeme, Sözleşme’nin 35. Maddesi altında davalı hükümet tarafından ileri sürülen altı ilk itirazı da inceledi. Bunlardan üçü – sırasıyla, meselenin daha önce bir başka uluslararası soruşturma ve karar mercine sunulmuş olduğu, zaman bakımından yetkisizlik ve altı ay kuralına riayet edilmediği – reddedildi. Diğer üç itiraz esasla birleştirildi ve şu sırayla aşağıda incelenecek: iç hukuk yollarının tüketilmesi, başvurucunun mağdur sıfatı ve davalı hükümetin söz konusu topraklar söz konusu olduğunda yetki alanı.
II. İÇ HUKUK YOLLARININ TÜKETİLMESİ
A. Tarafların maruzatları
1. Başvurucular
104. Başvurucular Ermeni makamların yerinden edilmiş kişiler olarak evlerine dönmelerini engellediklerini ve bunun genel kabul gören resmi politikayı, dolayısıyla idari uygulamayı yansıttığını ileri sürdüler. Bu hal ve şartlar altında, hiçbir iç hukuk yoluna erişimleri mevcut değildi.
105. Ayrıca, – Ermenistan Cumhuriyeti’nde ya da “DKC”de – şikayetleri için etkili olabilecek bildikleri hiçbir yol bulunmamaktaydı. İddiaya göre, ülke içi yerinden edilmiş kişilerin dönüş hakkı etrafında uluslararası planda yapılan tartışmalar, iç hukuk yollarının yokluğunu bariz bir şekilde ortaya koymuştu. Tarafların devam eden AGİT Minsk Grubu müzakerelerinde ayrıldığı başlıca noktalardan biri olan bu mesele, çözümsüz kaldı. Başvurucular geri dönüş için hiçbir başvuru yapmamış ve böyle bir talebin sunulabileceği herhangi bir merci olup olmadığını araştırmamışlardı. İddiaya göre, talep her hal ve karda tamamıyla sonuçsuz kalacaktı. Kaldı ki Ermenistan Cumhuriyeti’nin Dağlık Karabağ meselesiyle bağlantılı olaylara dahlini inkar ediyor olması dikkate alındığında, kendilerinden Ermenistan Cumhuriyeti mercilerine başvuruda bulunmalarının beklenmesi çelişki arz edecekti.
106. Başvurucular, bir hukuki yolun bulunduğunun, hem teoride hem uygulamada o yolun etkili olduğunun, ayrıca benzer durumdaki davacıların başvurularının başarılı olabildiğinin ispatı yükünün davalı hükümette olduğunu ileri sürdüler. Hükümet’in ispat yükünü karşı tarafa geçiremediğini belirttiler. Bilhassa, Hükümet’in Temmuz 2007’de daireye sunduğu görüşlerinde verilen dava örneklerinin hiçbiri mülklerden faydalanmak üzere dönüş veya özel hayata ve aile hayatına ilişkin haklara ilişkin değildi. Ancak Temmuz 2012’deki gözlemlerinde Hükümet, Ermenistan’daki ve “DKC”deki bazı anayasal çarelere işaret etmiş ve başvurucuların, en azından haklarını kullanmak amacıyla her zaman ihtilaf konusu topraklara girebileceğini iddia etmişti. Hükümet’in bu yolların bahsinin geçmediği ve yerinden edilmiş kişilerin geri dönüşlerinin ve tazmin edilmelerinin kapsamlı ve nihai bir çözüm antlaşması şartına bağlandığı önceki gözlemleriyle birlikte ele alındığında, 2012 maruzatı inandırıcılıktan yoksundu. Kaldı ki, Azerbaycan vatandaşlarına işbu davada söz konusu edilen hakların ihlali nedeniyle somut olarak sunulmuş hiçbir tazmin yolu örneği de içermiyordu.
2. Davalı hükümet
107. Ermenistan hükümeti, başvurucuların, haklarını korumak veya yeniden tesis etmek için herhangi bir adım attıklarını gösteremediklerinden iç hukuk yollarını tüketmediklerini ileri sürdü. Başvurucular, Ermenistan Cumhuriyeti’nin hiçbir yargı veya idare mercine başvurmamışlardı. Ayrıca Hükümet, söz konusu toprakların “DKC”nin hakimiyeti ve kontrolü altında olduğunu savunarak, “DKC”nin kişi haklarını koruyabilecek bütün yargı ve idare organlarına sahip olduğunu iddia etti. Başvurucular, söylenene göre, Ermenistan ve “DKC”den vize alarak “kamu müdafaası” hizmetlerinden ücretsiz hukuki yardım alabilir ve Ermenistan ordusu ve makamları veya “DKC”den iade ile tazminat taleplerini bağımsız ve ön yargısız mahkemeler önünde ileri sürebilirdi. Ermenistan söz konusu olduğunda bu imkan, Sözleşme’nin Nisan 2002’de onaylanmasından beri mevcuttu. AGİT Minsk Grubu müzakerelerinde alınan pozisyonlar bütün yerinden edilmiş kişilerin dönüşü ile ilgili olup haklarını kullanmak isteyen kişilerin durumları ile ilgili değildi.
108. İlaveten Hükümet, Ermenistan ve “DKC”deki anayasalar ve yasaların, özellikle toprak kanunlarının ve medeni kanunların kişilerin mülkiyet haklarını koruduklarını, mülkten yoksun bırakılma halinde iade veya tazminat öngördüğünü ve vatandaşlar ile yabancı uyruklar arasında bir ayrım yapmadığını belirtti.
109. Ermenistan’daki yolların Kürt ve Azeri kökenli kişiler için etkili olduklarını göstermek amacıyla Hükümet, Haziran 2007’de üç dava örneği sundu: biri Azerbaycan vatandaşı olduğu iddia edilen bir hükümlünün affını, biri bir Kürt ile işvereni arasında ödenmemiş maaşa ilişkin ihtilafta varılan dostane çözümü biri de bir başka Kürt ile Ermenistan yerel idaresi arasında arazi kirası sözleşmesinin uzatılması hakkındaki ihtilafı ilgilendiriyordu. Ayrıca Hükümet, bölgede etkili hukuk yolları olduğunu göstermek bakımından “DKC” mahkemeleri tarafından incelenmiş üç dava sundu: ikisi “DKC”de yaşayan Ermenilerin ceza mahkumiyetlerini, diğeri ise iki Ermeni kökenli kişi arasındaki miras ihtilafını ilgilendiriyordu.
3. Azerbaycan hükümeti, katılan üçüncü taraf
110. Azerbaycan hükümetine göre, davalı hükümet Ermenistan Cumhuriyeti’nde ya da “DKC”de somut olayda etkili olabilecek hangi yolların mevcut olduğunu ve ayrıca herhangi bir yerinden edilmiş Azerbaycan vatandaşının, hiçbir şekilde saptanamamış da olsa, bu yollara başvurusunun başarıyla sonuçlandığı bir örnek gösteremedi. Bu bağlamda Azerbaycan hükümeti, Ermenistan ve “DKC” toprak yasalarının başvurucular gibi yerinden edilmiş kişilerin mahrum bırakıldıkları mülkleri için iade veya tazminat elde edebileceği hiçbir kural veya usul öngörmediğini iddia etti.
111. Ayrıca, bağlam dikkate alındığında, idari uygulamalar veya somut olayın hal ve şartları nedeniyle iç hukuk yollarının tüketilmesinin gerekmediği iddia edildi. Diğerlerinin yanı sıra, bölgede devam eden gerilim ve düşmanlığa, Dağlık Karabağ’da ve işgal altındaki diğer topraklarda sıkıyönetim hukukunun uygulandığına ve Ermeni yerleşimcilerin özellikle Laçin bölgesine yerleşmelerinin cesaretlendirilmesi yönünde bilinçli politikaya işaret edildi.
112. Azerbaycan hükümeti bundan başka, davalı hükümetin Ermenistan mahkemeleri ve organları önünde mevcut olduğunu iddia ettiği hiçbir yolun, Ermenistan’ın “DKC”nin Laçin’in hakimiyetini ve kontrolünü elinde tutan bağımsız bir devlet olduğu şeklindeki net görüşü karşısında teknik olarak etkili olamayacağını belirtti. Bunun yanı sıra, “DKC”nin Eylül 1991’de “bağımsızlık bildirisi”ne esas teşkil eden toprak sınırları Azerbaycan’ın sonradan işgal edilen bölgelerini kapsamıyordu. Bunlara Laçin de dahil olduğundan “DKC” mahkemeleri anayasal olarak yargı yetkisi icra etmeye ehil değildir.
B. Mahkemenin değerlendirmesi
1. Ek maruzatların kabul edilebilirliği
113. İlk başta not edilmesi gerekir ki, 20 Ocak 2014’te – Mahkeme tarafından ek belgelerin sunulması için verilen süre uzatmadan iki hafta sonra – davalı hükümet iki mahkeme kararı da dahil olmak üzere çeşitli belgeler takdim etmiştir. Bu kararlarda, iddiaya göre, yerinden edilmiş iki Azerbaycan vatandaşı şikayetçinin şahsi konutları ve çevreleyen arazi üzerindeki mülkiyet hakları tanınmıştı. Kararlar sırasıyla 2003 ve 2005 yıllarında “Dağlık Karabağ Cumhuriyeti İlk Derece Mahkemesi” tarafından verildi.
114. 22 Ocak 2014’te, Mahkeme başkanı, Büyük Daire’nin görüşünü aldıktan sonra, Mahkeme İç Tüzük 38 § 1 ve 71 § 1 uyarınca, adı geçen belgelerin geç gönderilmelerinden ötürü dosyaya konulmamasına karar verdi. Davalı hükümet bu belgelerin neden zamanında gönderilmediği sorusuna tatmin edici bir açıklama getirmedi. Mahkeme, bu bağlamda, davalı hükümetin yazılı görüşlerini sunmaya 8 Haziran 2006’da davet edildiğini ve hem o zaman hem daha sonraki aşamalarda özellikle iç hukuk yollarının tüketilmesi meselesine değinilmesi gerektiğinin belirtildiğini ortaya koyar. 2003 ve 2005 tarihli yargı kararlarına bu fırsatlar çerçevesinde hiçbir şekilde değinilmemişti. Dolayısıyla işbu belgeler dikkate alınmayacaktır.
2. İç hukuk yollarının tüketilmesi hakkında genel ilkeler
115. Mahkeme tekrar ifade eder ki Sözleşme tarafından kurulan koruma sisteminin insan haklarını koruyan milli sistemlere göre ikincil nitelikte olması hayati önem arz eder. Mahkeme, taraf devletlerin Sözleşme altındaki yükümlülüklerini yerine getirmelerine nezaret eder. Mahkeme, sorumlulukları Sözleşme’de yer alan temel hak ve özgürlüklerin ulusal düzeyde korunduğunu ve bunlara riayet edildiğini temin etmek olan sözleşmeci devletlerin rolünü gasp edemez, etmemelidir. İç hukuk yollarının tüketilmesi kuralı koruma sisteminin işleyişinde bu nedenle olmazsa olmaz bir unsurdur. Devletler kendi hukuk sistemleri vasıtasıyla işleri düzeltme imkanına sahip olmadan eylemleri yüzünden uluslararası bir merci önünde izahat vermek yükümünden muaftırlar. Bir devlete karşı şikayetleri için Mahkeme’nin denetleyici yetkisine başvurmak isteyenler, bu nedenle, ilk olarak milli hukuk sistemlerinin öngördüğü iç hukuk yollarına başvurmak zorundadırlar (bkz. diğer başka kararların arasında, Akdıvar ve Diğerleri / Türkiye, 16 Eylül 1996, § 65, Karar Raporları 1996‑IV). Mahkeme, ilk derece mahkemesi olmadığını; bir uluslararası mahkeme olarak temel olayların tespitini veya maddi tazminat tutarının hesaplanmasını gerektiren sayısız davayı karara bağlamanın - ki bunların ikisi de prensip olarak ve uygulamada etkinlik gereği yerel yargı mercilerinin yetki alanına aittir - yetkisi dahilinde olmadığını ayrıca uygun da düşmediğini yeterince vurgulayamaz (bkz. Demopoulos ve Diğerleri / Türkiye (KK) [BD], no. 46113/99, 3843/02, 13751/02, 13466/03, 10200/04, 14163/04, 19993/04 ve 21819/04, § 69, ECHR 2010; ve Niazi Kazali ve Hakan Kazali / Kıbrıs (KK), no. 49247/08, § 132, 6 Mart 2012).
116. Mahkeme iç hukuk yollarının tüketilmesine ilişkin temel ilkeleri birçok kararında ortaya koymuştur. Akdıvar ve Diğerleri / Türkiye (yukarıda atfı yapılan) davasında mahkeme şu değerlendirmelerde bulunmuştu (davalara atıflar – tırnak içinde– silinmiştir):
“65. Mahkeme, Sözleşme’nin [35.] maddesinde sözü edilen iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının bir devlete karşı olan davalarını uluslararası bir yargı organı veya tahkim divanına taşımak isteyenleri ilk olarak ulusal hukuk sisteminde öngörülen yollara başvurmaya mecbur tuttuğunu hatırlatır. Sonuç olarak devletler, kendi hukuk sistemleri vasıtasıyla telafi etme imkanına sahip olmadan önce, eylemleri nedeniyle uluslararası bir organ önünde hesap vermekten muaftırlar. Kural, Sözleşme’nin - yakından ilişkili olduğu - 13. maddesinde yansımasını bulan, Sözleşme hükümleri milli hukuka geçirilmiş olsun ya da olmasın, ileri sürülen ihlalle ilgili olarak iç hukukta etkili bir yolun bulunduğu varsayıma dayanır. Bu vesileyle, kural, Sözleşme tarafından kurulan koruma sisteminin insan haklarını koruyan ulusal sistemlere eklenen ikincil nitelikte olduğu ilkesinin önemli bir veçhesidir (...).
66. Madde [35] altında, başvurucu tarafından halihazırda mevcut ve ileri sürülen ihlaller için çare sunmaya yeterli yollara başvuru esas olmalıdır. Söz konusu yolların varlığı, sadece teoride değil aynı zamanda uygulamada da yeterince kati olmalıdır, aksi halde bu yollar lazım gelen erişilebilirlik ve etkililik bakımlarından noksan olacaktır (...).
Madde [35], ayrıca, bilahare Strazburg’a taşınması amaçlanan şikayetlerin, en azından esasları itibarıyla, uygun yerel makamlara ve iç hukuk tarafından konmuş süre ve şekil şartlarına riayet edilerek yapılmış olmasını ve bunun yanı sıra Sözleşme’nin ihlaline mani olabilecek her tür usuli vasıtanın kullanılmış olmasını gerektirir (...).
67. Bununla birlikte, yukarıda işaret edildiği gibi, yetersiz ve etkisiz hukuki yollara başvurmak zorunluluğu yoktur. Ayrıca, “uluslararası hukukun genel kabul görmüş kuralları”na göre, başvurucunun kullanabileceği iç hukuk yollarını tüketme yükümünden kurtaran bir takım özel haller söz konusu olabilir (...). Kural, Sözleşme’ye aykırı eylemlerin tekrarından oluşan idari bir uygulamanın olduğunun ve devlet makamlarınca resmi bir hoşgörü politikasının varlığının gösterildiği ve bunların davayı beyhude veya etkisiz kılacak nitelikte olduğu hallerde uygulanamaz (...).
68. İç hukuk yollarının tüketilmesi konusunda, ispat yükünün belli bir şekilde dağıtılması söz konusudur. Mahkeme’yi yolun hem teoride hem uygulamada mevcut etkili yol olduğu noktasında tatmin etmek, ki bu, o yolun erişilebilir, başvurucunun şikayetleri açısından çare sağlamaya elverişli olduğu ve makul surette başarı olasılığı vadettiği anlamına gelir, iç hukuk yollarının tüketilmediğini iddia eden hükümete düşer. Bununla birlikte, ispat yükü yerine getirildiğinde, hükümet tarafından ortaya konan yolun aslında tüketildiği veya herhangi bir sebeple davanın özel hal ve şartlarında yetersiz ve etkisiz olduğunu veya bu şarttan kendisini kurtaran özel durumların mevcut olduğunu ispat etmek başvurucuya düşer (...). Böyle bir neden, devlet görevlilerine yöneltilen ciddi suiistimal veya ızrar iddiaları karşısında tamamen hareketsiz kalan milli makamlar tarafından oluşturulabilir; örneğin, soruşturma yapmamak veya yardımda bulunmamak şeklinde. Böylesi hallerde, denilebilir ki; ispat yükü bir kez daha karşı tarafa geçer, yani, şikayet edilen mevzuların ölçeği ve ciddiyeti karşısında neler yaptıklarını göstermek davalı hükümete düşer.
69. Mahkeme, kuralın uygulanmasının, kuralın Sözleşmeci Tarafların kurmakta anlaştıkları bir insan hakları koruma mekanizması bağlamında uygulandığı olgusunu teslim etmesi gerektiğini vurgulayacaktır. Bu nedenle kabul edilmiştir ki, madde [35] belli bir esneklik içinde ve aşırı bir formalizme düşmeden uygulanmak durumundadır (...). Mahkeme ayrıca, tüketme kuralının ne mutlak ne de otomatik olarak uygulanabilir nitelikte olduğunu; ve bu kurala uyulup uyulmadığı incelenirken, her somut olayın kendine özgü şartlarının dikkate alınmasının esas olduğunu kabul etmiştir (...). Diğerlerinin yanı sıra bu demektir ki; ilgili taraf devletin sadece hukuk sisteminde şeklen hukuki yolların bulunmasını değil aynı zamanda bunların işletildiği genel hukuki ve siyasi bağlamın, ayrıca başvurucuların kişisel şartlarının da gerçekçi bir şekilde hesaba katılması gerekir.”
3. Bu ilkelerin davanın olaylarına uygulanması
117. Ermenistan Cumhuriyeti’nin Dağlık Karabağ, bilhassa Laçin bölgesi üzerinde yetkisi olmadığını iddia ederken davalı hükümet, başvuruculara Ermenistan Cumhuriyeti ve “DKC”deki yargı ve idare organlarınca çare sunulabileceğini iddia etti. Bir başka kişinin hukuka aykırı zilyetliği halinde iade ve tazminat meseleleri de dahil olmak üzere toprak uyuşmazlıklarına ilişkin bu iki yer hukuklarının hükümlerine işaret etti. Aynı zamanda, yerel hakimlerin ve resmi görevlilerin Ermenistan ile “DKC” mahkemelerinin bağımsız ve tarafsız oldukları ve ayrımcılık yapmadan Azerbaycan vatandaşları tarafından açılan davaları görmeye hazır oldukları yönünde beyanlarını sundu. Başvurucular ve Azerbaycan hükümeti, Ermenistan ve “DKC” hukuklarının başvurucuların şartlarına benzer şartlarda mülklerinden edilen yerinden edilmiş kişilere çare getirebilecek bir yol olmadığını iddia etti.
118. Mahkeme, iç hukuk yollarının tüketilmesi sorunu ile ilgili olarak, Ermenistan Cumuhriyeti’nin söz konusu alan üzerinde yetkisi olduğunun varsayılıp varsayılamayacağını ve böyle bir yetkinin ihtilaf konusu topraklarda bulunan mülklerin iadesi veya bunlar için tazminat meseleleri bakımından iç hukuk yollarının işleyişine etkili olup olmadığını belirlemek gerekmediği hükmüne varır. Zira davalı hükümet, başvurucuların şikayetlerine çare getirebilecek bir hukuk yolunun bulunduğunu göstermemiştir – Ermenistan’da veya “DKC”de –. Atıfta bulundukları kanun hükümleri genel niteliktedir ve silahlı çatışma sonucu veya başvurucularınkine benzer sair bir şekilde mülkünden yoksun bırakılma özel durumu ile ilgili değildir. Haziran 2007’de örnek olarak arz edilen yerel mahkeme kararlarına gelince (bkz. yukarıda paragraf 109), bunların hiçbiri Dağlık Karabağ çatışması bağlamında yerinden edilmiş kişilerin yaşadığı ev veya mülk kayıplarını ilgilendiren taleplere ilişkin değildir.
119. Ayrıca not edilmelidir ki Ermenistan Cumhuriyeti silahlı kuvvetlerinin veya başka makamlarının işbu davadaki şikayetlere neden olan olaylara katıldığını veya Ermenistan’ın Dağlık Karabağ ve etrafındaki topraklar üzerinde hakimiyet uyguladığını – veya herhangi bir zamanda uygulamış olduğunu - reddetmiştir. Böyle bir münasebetin ve hakimiyetin inkarı göz önüne alındığında, başvuruculardan iade veya tazminat taleplerini Ermenistan mahkemeleri ve makamları önünde ileri sürmelerini beklemek mantıklı olmaz. Siyasi ve genel bağlam da nazara alınmalıdır. Savaşın sonucunda, neredeyse bütün Azerbaycanlılar ihtilaf konusu toprakları terk etti. Meseleye siyasi bir çözüm sağlanamadı. Hatta, Ermenistan ve Azerbaycan liderleri arasında düşmanca söylemler yoğunlaşmış görünmekte, ateşkes ihlalleri tekrarlanıyor ve bölgede askeri yığınak son yıllarda artmakta. Bu şartlar altında, tanınmayan “DKC” yapısındaki herhangi bir hukuki yolun yerinden edilmiş Azerbaycanlılara uygulamada etkili bir çare sunabileceği gerçekçi olmaz.
120. Bu şartlar altında, Mahkeme davalı hükümetin başvurucuların Sözleşme altındaki şikayetleri için çare sağlayabilecek bir yolun halihazırda mevcut olduğunu ve bu yolun makul surette başarı olasılığı vadettiğini ispat etme yükünü yerine getiremediği görüşündedir. Hükümet’in iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazı, bu nedenle reddedilmiştir.
III. BAŞVURUCULARIN MAĞDUR SIFATI
A. Tarafların maruzatları
1. Başvurucular
121. Başvurucular, başvurularıyla ve sonraki gözlemleriyle birlikte; kimliklerini ve söz konusu topraklarda teşhis edilebilir mülklerin maliki olduklarını veya bunları kullanma hakkına sahip olduklarını; Mayıs 1992’de kaçmak zorunda kalana kadar orada ikamet ediyor olduklarını ispat için yeterli kanıt teşkil eden belgeleri sunduklarını ileri sürdü. Diğerlerinin yanı sıra, teknik pasaportlara, tanık ifadelerine ve yapı malzemeleri için alınan faturalar ile yapım sübvansiyonlarına işaret etti. Teknik pasaportlarla ilgili olarak, başvurucular, söz konusu zamanda iç hukukta yürürlükte olan şekil şartlarına en ince ayrıntısına kadar uyduklarını iddia etti. Başvuru formundaki ifadelerle pasaportlardaki tanımlamalar arasındaki farkların bu bilgilerin vekillerine 2005’in başında Bakü’de zor şartlar altında gerçekleştirilen kısa bir görüşmede verilmesinden kaynaklandığını açıkladılar. İlk bilgiler, hafızadan, belgelere erişim olmadan verilmişti; dolayısıyla doğru bilgi pasaportlardaki bilgi olup onun dikkate alınması gerekmektedir. Başvurucular ayrıca pasaportların mülklerinin ikinci derecede ispat aracı olduklarını ileri sürdüler. Ek olarak, altıncı başvurucu, Laçin Bölgesi Halk Temsilcileri Meclisi 29 Ocak 1974 tarihli oturum protokolünün kendisine arsa tahsis edilmesi kararını içeren bir özetini sunarak kesin delil ibraz etmişti. Kaçtıkları zaman, bütün evraklarını yanlarına alacak vakitleri olmamıştı. Kaldı ki, o zaman başka belgeler alabilecekleri merkezileştirilmiş bir tapu sicili bulunmuyordu.
122. Başvurucular, kaçtıkları zaman hala yürürlükte olan Azerbaycan SSC 1970 Mesken Kanunu ve 1983 Toprak Kanunu’na göre, bir vatandaşın kendi konutu üzerinde mülkiyet hakkı ve bir arsa üzerinde tahsis gayesine uygun ve miras bırakılabilir bir kullanma hakkı olduğunu iddia etti. İddiaya göre, her iki hak Sözleşmeye Ek Protokol No. 1, 1. madde anlamında mal/mülk teşkil etmektedir. Bunun yanı sıra, Azerbaycan Cumhuriyeti 1991 Mülkiyet Kanunu arsaya şahsi mülkiyet konusu olarak referans yapmış, böylece başvurucularda toprak sahibi haline gelme meşru beklentisini uyandırmıştır.
2. Davalı hükümet
123. Ermenistan hükümeti, altıncı başvurucu hariç başvurucuların başvurularıyla birlikte, bırakın söz konusu topraklardaki mülkü ve onun maliki olmayı, herhangi bir mülke malik olduklarını ispat edebilecek herhangi bir delil sunmamış olduklarını ileri sürdü. Hükümet’in görüşüne göre, her ne kadar elleri boş kaçmış olduklarını iddia etseler de beş diğer başvurucunun teknik pasaportlarının sonradan ortaya çıkıvermesi dikkat çekiciydi. Ayrıca, Mahkeme’ye sunulan eş dost ve komşuların ifadeleri kulaktan dolma sözlerden öteye geçmedi. Bütün başvurucularla ilgili olarak Hükümet, başvurucuların “makul şüpheden uzak” bir şekilde iddia ettikleri kişiler olduklarını, söyledikleri topraklarda ikamet etmiş olduklarını veya söz konusu mülklerin sahipleri olduklarını ispat etmeyi başaramadıklarını ileri sürdü. Bilhassa, getirdikleri belgeler sayısız çelişki ve yanlışlık barındırmaktaydı. Örneğin, ikinci başvurucu ilk başta Chirag köyünde yaşadığını iddia etmiş sonra bunu Chiragli’ya çevirmişti. Bunun yanı sıra, mülkiyet vesikası olarak sunulan teknik pasaportların çoğunda, evlerin boyutları hakkında başvurucuların verdiklerinden farklı rakamlar bulunmaktaydı. Hükümet, ilaveten, teknik pasaportun bir binanın teknik vaziyetini gösteren bir belge olup, meğer ki kaynak ve kökeni saptansın, bundan başka hiçbir şey demek olmadığını ifade etti.
124. Hükümet ayrıca başvurucuların iddia edilen mülkler üzerinde hiç 1992’de yürürlükte olan hukuk tarafından tanınan veya ilgili makamlar tarafından tasdik edilmiş herhangi bir hakka sahip olup olmadıklarını sorguladı. Özellikle, 1991’den önceki SSCB sosyalist sisteminde toprak devletin münhasır mülkiyetindeydi. 1991 Mülkiyet Kanunu özel mülkiyet imkanını tanısa da, bireyler tarafından kullanılan arazileri onların özel mülkiyetine geçirmedi. Bireysel toprak kullanıcıları ve kiracıları ile ilgili olarak mevzuat, bu kişilerin haklarının yerel Halk Temsilcileri Meclisi tarafından tutulan tapu siciline kaydedilen bir belge vasıtasıyla resmileştirildiğini ortaya koymaktaydı. Bu nedenle, böyle bir kayıtlı resmi belge olmadan toprak üzerinde hiçbir hak iddia edilemez. Ayrıca, Azerbaycan 1992 tarihli Toprak Kanunu kullanıcının veya kiracının haklarının iki yıl toprağı kullanmamakla düşebileceğini belirtmişti. Başvurucular Laçin bölgesine 1992’den beri dönmediklerine göre, iddia ettikleri haklarının Ermenistan 2002’de Mahkeme’nin yargı yetkisine girmeden evvel sona ermiş oldukları varsayılmalıdır. Bundan başka, başvurucuların ileri sürdükleri malik haline gelme yönündeki meşru beklentileri 2002 itibarıyla artık gerçekçi değildi. Kaldı ki, bu tarihten önce, başvurucuların hak iddia ettiği mülkler “DKC” yasalarına uygun olarak başka kişilere tapuda isimleri kaydedilerek tahsis edilmişti. Bu nedenle, başvurucuların “halihazırda mevcut mal/mülkü” yoktu; onlar sadece mülklerinin iadesini veya tazminat isteyen davacılardı. Ermenistan hükümeti iç hukukta böyle bir iade veya tazminat elde etme meşru beklentisini uyandıran bir mevzuat veya yargı kararı bulunmadığını iddia etti. Bununla birlikte, aynı gözlemlerde Hükümet, “DKC”nin başvurucuları Laçin topraklarına girme veya mal/mülk dokunulmazlığı hakkından yoksun bırakan hiçbir yasa kabul etmediğini ifade etti.
3. Azerbaycan hükümeti, katılan üçüncü taraf
125. Azerbaycan hükümeti yerinden edilmiş kişilerin neredeyse hepsinin, işgal altındaki topraklardaki evlerinden evrak toplayacak vakitleri olmadan çabucak kaçmak zorunda kaldıklarını vurguladı. Bugün, mülkiyete ilişkin belgeleri elde etmek ise imkansızdı zira kayıtlar yerel makamlarca tutulmuştu ve kuvvetle muhtemel arşivleri imha edilmişti. Yine de, esas belgenin kaybı halinde teknik pasaport şahsi konut üzerinde hakkı dolaylı olarak tespite yarayan “envanter-teknik” belge olarak sınıflandırılmıştı. Bu belge, şayet metni doğrudan mülkiyet haklarını tasdik eden belgelere atıf yapıyorsa, bir ev veya arsa üzerindeki hakkın ikincil nitelikte delili teşkil etmekteydi. Böyle bir referans başvurucuların teknik pasaportlarında bulunmaktaydı. Böylece, sunulan tanık ifadeleri ve yapı faturaları ile birlikte değerlendirildiğinde, başvurucuların şahsi konutlara sahip olduklarını ve bunlara tahsis edilmiş arsaları kullanma haklarını ortaya koymuştu. Bu haklar hala mevcuttu.
126. Azerbaycan hükümeti, bundan başka, başvurucuların kaçtığı zaman, şahsi konut üzerindeki özel mülkiyetin hala geçerli Azerbaycan SSC yasaları ile korunmakta olduğunu ifade etti. Devletin münhasıran malik olduğu toprak mevzubahis ise özel mülkiyet yoktu. Toprağa ilişkin bütün işlemler yasaktı, lakin arsalar yerel makamların kararıyla, Halk Temsilcileri Meclisi tarafından vatandaşlara belirli veya belirsiz süreli kullanım amacıyla ücretsiz olarak tahsis edilirdi. Miras bırakılabilir bir hak olan kullanım hakkı, şahsi konut i.e. kişisel olarak malik olunan evlerin inşası, aynı zamanda otlak, ot biçme veya çiftçilik gibi amaçlarla verilirdi. Ayrıca, Azerbaycan Cumhuriyeti’ndeki 1991 Mülkiyet Kanunu, o zaman her ne kadar icra edilebilir olmasa da, başvurucuların malik olma meşru beklentilerini destekledi.
B. Mahkeme’nin değerlendirmesi
127. Başvurucuların mağdur sıfatının incelenmesi iki aşamalıdır. İlk olarak, başvurucuların kimlikleri, eski ikametleri, aynı zamanda arkalarında bıraktıklarını iddia ettikleri varlıkların mevcudiyeti hakkında yeterli kanıt sunup sunmadıkları değerlendirilmelidir. Eğer öyleyse, bu varlıkların “mal/mülk” ve Sözleşme anlamında “ev” teşkil edip etmedikleri belirlenmek durumundadır. İkinci hususun belirlenmesi için, iç hukuktaki vasıflandırma veya verilen anlam önem arz eder.
1. Yerinden edilmiş kişilerin mülklerine ve evlerine ilişkin taleplerin değerlendirilmesi hakkında genel ilkeler
128. Mahkeme daha önce uluslararası veya ulusal silahlı çatışma neticesinde yerinden edilmiş kişilerin mülkiyet ve konut haklarını ilgilendiren davaları ele almıştır. Bu meseleler Kuzey Kıbrıs’ın işgali, Türkiye ve Rusya’da güvenlik güçlerinin eylemleri ve diğer bazı çatışma durumları bağlamında gündeme gelmiştir.
129. Mahkeme, yerinden edilmiş kişilerin konut ve mal/mülk dokunulmazlığı haklarını ilk olarak Loizidou / Türkiye ((esas), 18 Aralık 1996, Raporlar 1996-VI) davasında incelemişti. Başvurucu, Kuzey Kıbrıs’ta bir takım arsaların maliki olduğunu iddia etmişti. Türk hükümeti başvurucunun tapu senedinin geçerliliğini sorgulamadı ancak bütün terk edilmiş taşınmazları KKTC mülkü ilan eden 1985 tarihli “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti” (“KKTC”) Anayasası uyarınca mülkiyetini kaybettiğini savundu. Mahkeme, “KKTC”nin uluslararası toplum tarafından bir devlet olarak tanınmamasından hareketle işbu hükme hiçbir hukuki geçerlilik atfetmedi ve başvurucunun bu hüküm gereği mülkü üzerindeki hakkını kaybetmiş sayılamayacağı sonucuna vardı (§§ 42-47).
130. Yukarıdaki ihtilafla ilgili çok sayıda davada Mahkeme, hükümetin ikna edici biçimde çürütmeyi başaramadığı prima facie delillere dayanarak, ki bunlara tapu senetlerinin asıllarının suretleri, tescil belgeleri, alım satım sözleşmeleri ve Kıbrıs Cumhuriyeti tarafından verilen mülkiyet beyanları dahildir, başvurucuların Sözleşmeye Ek 1 No’lu Protokol, 1. madde anlamında mal/mülkünü tespit etmiştir. Solomonides / Türkiye (no. 16161/90, § 31, 20 Ocak 2009) davasında başvurucunun izah ettiği gibi, mülkiyet hakları Bölge Toprak Ofisi’nde tescil edilmişti. Bununla birlikte, Türkiye’nin askeri müdahalesi zamanında kaçmak zorunda kalmış ve yanına tapu senetlerini alamamıştı. Kıbrıs Cumhuriyeti makamları toprak kayıtlarını yeniden oluşturmuş ve tapudaki hakları tasdik eden resmi belgeler çıkarmıştı. Bu belgeler, esas kayıt ve belgelerin yokluğunda mevcut olan en geçerli delildir. Saveriades / Türkiye (no. 16160/90, 22 Eylül 2009) kararında başvurucunun tapu sicilinin aslını sunamamasının arkasında yatan nedenlerin özellikle hesaba katılmış olması dikkate değerdir. Başvurucu evraklarının bulunduğu binalarını büyük bir telaş içinde terk etmek zorunda bırakıldığını ve sonradan oraya geri dönemediğini veya tapu senetlerini sair surette elde edemediğini ileri sürmüştü. Mahkeme başvurucu tarafından sunulan belgelerin (satış sözleşmesi, mülkiyet sertifikası ve inşaat ruhsatı gibi) söz konusu mülkler üzerinde mülkiyet hakkı sahibi olduğu yönünde prima facie delil teşkil ettiğini kabul etti ve şöyle devam etti (§ 18):
“... Davalı hükümet aksi yönde ikna edici deliller getiremediğinden ve başvurucunun Kuzey Kıbrıs’ı terk etmeye zorlandığı şartları da hesaba katarak Mahkeme başvurucunun Protokol 1 madde 1 anlamında bir mülkü olduğuna hükmeder.”
131. Türkiye’nin güneydoğusundaki olağanüstü hal bölgesinde köylülerin zorla tahliyesine ve birkaç sene geri dönmelerine izin verilmemesine ilişkin Doğan ve Diğerleri / Türkiye (no. 8803-8811/02, 8813/02 ve 8815-8819/02, ECHR 2004-VI (alıntılar)) davasında, davalı hükümet bazı başvurucuların söz konusu köyde maliki oldukları mülklerin bulunduğunu gösteren tapu senetlerini ibraz edemedikleri itirazını yaptı. Mahkeme başvurucuların iç hukukta tapu senetlerinin yokluğunda mülkiyet haklarının olup olmadığına karar verilmesine gerek olmadığına hükmetti. Mesele daha ziyade başvurucuların yürüttükleri ekonomik faaliyetlerin bir bütün olarak Protokol 1 madde 1 kapsamına giren “mal/mülk” teşkil edip etmediğiydi. Bu soruya olumlu cevap verildiği halde Mahkeme şunları ifade etti (§ 139):
“... Mahkeme başvurucuların hepsinin 1994’e kadar Boydaş köyünde yaşadıklarının tartışmalı olmadığını not düşer. Tescilli mülkleri olmasa da, ya atalarının topraklarında inşa ettikleri kendi evleri vardı veya babalarının sahibi oldukları evlerde yaşadılar ve onlara ait toprakları ektiler. Mahkeme ayrıca başvurucuların köydeki ortak alanlar üzerinde, otlak, mera ve orman alanı gibi, karşı konmayan haklara sahip olduklarını ve hayvancılık ile ağaç kesiminden geçimlerini sağladıklarını not eder. Bu nedenle, Mahkeme’nin görüşüne göre, bütün bu ekonomik kaynaklar ve bunlardan başvurucuların elde ettiği gelirler 1. madde anlamında “mal/mülk” vasfındadırlar.”
132. “Mal/mülk” kavramının Sözleşme altında bağımsız anlamı Mahkeme’nin birçok kararında beyan edilmiştir. Öneryıldız / Türkiye (no. 48939/99, § 124, ECHR 2004-XII) kararında, şu şekilde özetlenmişti:
“Mahkeme tekrar eder ki 1 no’lu Protokol 1. madde 1. fıkrasındaki “mal/mülk” kavramı fiziki mallara sahip olmakla sınırlı olmayan, müstakil, iç hukuktaki şekli sınıflandırmadan bağımsız bir anlama sahiptir: incelenmesi gereken mesele, davanın şartlarının, bir bütün olarak değerlendirildiğinde, bu hükümle korunan maddi bir menfaat bahşettiği şeklinde bir değerlendirme yapılıp yapılamayacağıdır ... . Bundan dolayı, fiziki malların yanı sıra, varlık teşkil eden bazı hak ve menfaatlere “mülkiyet hakkı” ve bu sayede aynı hüküm anlamında “mal/mülk” gözüyle bakılabilir... . “Mal/mülk” kavramı, “halihazırda mevcut mal/mülkler” ile sınırlı olmayıp, aynı zamanda, talepleri de, başvurucunun en azından bir mülkiyet hakkından etkili olarak faydalanmayı sağlama makul ve meşru beklentisi içinde olduğunu savunabileceği varlıkları da kapsar... .”
O davada Mahkeme, çöp alanının yanındaki bir kamu arazisi üzerine hukuka aykırı olarak dikilen konutun, başvurucu ve ailesinin belediye vergisini ve kamu hizmetleri ücretlerini ödeyerek, izinsiz de olsa müdahale edilmeden yaşadığı durumda, resmi makamlar tarafından de facto tanınmış olan ve Protokol 1 madde 1 anlamında bir mülk teşkil etmeye yeterli nitelikte mülkiyete ilişkin bir menfaat sunduğu hükmüne vardı.
133. Başvurucuların Protokol 1 madde 1 altında iddialarını temellendirmesi meselesi, başvurucuların yaşadıkları şehirlere yapılan hava saldırıları sonucu evlerinin veya sair mülklerinin yıkıldığı veya zarar gördüğü Rusya’ya karşı bir takım davalarda da gündeme gelmiştir. Örneğin, Kerimova ve Diğerleri / Rusya (no. 17170/04, 20792/04, 22448/04, 23360/04, 5681/05 ve 5684/05, § 293, 3 Mayıs 2011) davasında Mahkeme, başvurucuların bir kısmının mülkiyet iddiasını yerel yönetim tarafından saldırıdan sonra çıkarılan ve başvurucuların kendi evlerinin maliki olduklarını gösteren mesken envanterinden parçalara dayanarak kabul etti. Mülkiyet haklarına ilişkin delil sunmamış olan başvuruculara gelince Mahkeme, onların mülkiyet hakkını, yerel yönetim tarafından verilen ikametgah senedi gibi başka deliller ışığında tespit etti. Mahkeme ayrıca başvurucuların evleri üzerindeki haklarını tasdik eden evrakların saldırı sırasında tahrip olmasını olası telakki etti.
134. Başvurucunun bir evin maliki olduğunun tespit edildiği hallerde Mahkeme, konutun Sözleşme’nin 8. maddesi anlamında “ev” sayılabileceğini gösteren ikamete yönelik başkaca yazılı delil aramamıştır. Örneğin, Orphanides / Türkiye (no. 36705/97, § 39, 20 Ocak 2009)’de Mahkeme şunları söyledi:
“Mahkeme, hükümetin, başvurucunun Türkiye’nin müdahalesi sırasında düzenli olarak Lapta’da ikamet ediyor olduğu ve konutunun kendisi ve ailesi tarafından ev olarak değerlendirildiği şeklindeki ifadesi üzerine şüphe düşürebilecek herhangi bir delil sunamadığını not düşer.”
135. Öte yandan, şayet başvurucu mülkiyet üzerindeki veya ikamet hakkına ilişkin herhangi bir delil arz etmezse, şikayetleri düşmeye mahkumdur (bkz. örneğin, Lordos ve Diğerleri / Türkiye, no. 15973/90, § 50, 2 Kasım 2010; bu davada Mahkeme, şikayeti, mülkiyetin delili olmadığından, konu bakımından ratione materiae Sözleşme’nin kapsamı dışında bulmuştu; ayrıca bkz. yukarıda bahsi geçen Kerimova ve Diğerleri / Rusya davasının bazı başvurucular bakımından sonuç kısmı). Birçok davada Mahkeme, başvurucuların şikayetlerini destekleyen prima facie yeterli delili sağlamak durumunda olduklarını tekrar dile getirmiştir. Damayev / Rusya (no. 36150/04, §§ 108-111, 29 Mayıs 2012)’da Mahkeme, evinin yok edildiğinden şikayet eden bir başvurucunun en azından söz konusu mülkün kaba bir tasvirini vermek zorunda olduğunu belirtti. Belge veya detaylı talep sunulmadığından, şikayeti mesnetsiz bulunacaktı. Mülkiyet hakkının veya mülkte ikametin prima facie delil örnekleri olarak Mahkeme şu gibi belgelerden bahsetmiştir: toprak veya mülk senetleri, toprak veya vergi sicillerinden parçalar, yerel yönetimden alınmış evraklar, planlar, fotoğraflar ve bakım onarım faturaları aynı zamanda posta alındı örnekleri, tanık ifadeleri veya sair ilgili deliller (bkz. örneğin, Prokopovich / Rusya, no. 58255/00, § 37, ECHR 2004-XI, ve Elsanova / Rusya (KK), no. 57952/00, 15 Kasım 2005).
136. Özetle, Mahkeme içtihadında, mülkünü veya evini uluslararası veya ulusal düzeyde silahlı çatışma durumunda kaybettiğini iddia eden başvuruculardan beklenen deliller konusunda esnek bir yaklaşım gelişmiştir. Mahkeme, benzer bir yaklaşımın BM Pinheiro İlkeleri (bkz. Yukarıda paragraf 98) 15 § 7 maddesinde yansımasını bulduğunu gözlemler.
2. Bu ilkelerin davanın olaylarına uygulanması
(a) Kimliğin ve ikametgah yerinin ispatı
137. Başvurucular, işbu başvuruyu yaptıkları zaman, kimliklerini ve ikametgah yerlerini tevsik etmediler, bunu Büyük Daire’nin Nisan 2010’daki talebi üzerine yaptılar. Evraklar, kendilerinin ve çocuklarının doğum belgelerini, evlilik cüzdanlarını, SSCB pasaportlarını, iş karnelerini ve askerlik cüzdanlarından alıntıları içermekteydi (detaylar için, bkz. yukarıda paragraf 33-57). Mahkeme’nin görüşüne göre, bu belgeler bütün başvurucuların Laçin bölgesinden doğduğunu ve en azından hayatlarının büyük bir bölümünde orada yaşayıp çalıştıklarını göstermekteydi. Kendi ifadeleri nazara alındığında – ve aksi yönde herhangi bir delilin yokluğunda – 17 Mayıs 1992’de kaçtıkları zaman aileleriyle birlikte hala orada yaşıyor olduklarının kabulü gerekir.
(b) Mal/mülkün ispatı
138. Başvurucular, kaçtıkları zaman arkada bırakmak zorunda bırakıldıkları topraklar, evler ve bazı menkullere sahip olduklarını veya bunlar üzerinden hukuken korunan haklara haiz olduklarını iddia ettiler. Bu evlerden herhangi birinin hala ayakta olup olmadığı bilinmemektedir ve hak iddia edilen menkul mallar büyük ihtimal artık mevcut değildir. Başlıca geriye kalan bu nedenle arsalardır.
139. İlk başta, sadece altıncı başvurucu, teknik pasaport denilen mülkiyete ilişkin bir belge sunmuştu. Diğer başvurucular bu delilleri ancak davalı hükümetin ilk gözlemlerine cevaben arz ettiler. Teknik pasaportlara ek olarak, hepsi eski komşularından köylerinde ev sahipleri olduklarını tasdik eden tanık ifadeleri ile Azerbaycan Laçin idaresi temsilcilerinden ifadeler sundular. Altıncı başvurucu ayrıca, Laçin Bölgesi Halk Temsilcileri Meclisi’nin toprak tahsisi hakkında kararını, bunun yanı sıra, hayvan yemi, yapı malzemeleri ve yapı desteği faturalarını sundu.
140. Başvurucular tarafından sağlanan en önemli delil teknik pasaportlardır. Resmi belge olan bu belgelerin hepsi evlerin çizimlerini, durumlarını, diğerlerinin yanı sıra boyutlarını, ölçülerini ve oda sayılarını içermektedir. Söz konusu arsaların büyüklükleri de gösterilmiştir. Pasaportlar Temmuz 1985 ve Ağustos 1990 arasına tarihlenmektedir ve pasaportlarda başvurucuların adları bulunmaktadır. Ayrıca, görünen odur ki pasaportlar ilgili toprak tahsisi kararlarına da atıflar barındırmaktadır.
141. Azerbaycan hükümetinin maruzatlarını dikkate alarak Mahkeme, başvurucuların teknik pasaportlarının, topraklar ve evler üzerindeki hakların dolaylı delilini teşkil eden, buna ek olarak, 1985 tarihli Konut Yapılarının Tescili Kuralları Hakkında Talimat’ın 2.2 maddesine de uygun “envanter-teknik belge” olarak görülmesi gerektiği kanaatine varır (bkz. yukarıda paragraf 92). Ayrıca, altıncı başvuru tarafından getirilen toprak tahsisi kararı, bu talimat 2.1 maddesi altında kesin delil teşkil eder. Ermenistan hükümeti, bunların bir binanın teknik durumundan başka bir şeyi göstermediğini iddia ederek pasaportların ispat gücünü tartışmış olsa, Mahkeme, bunların, ihtilaf konusu evlerin sadece özelliklerini barındırmadığını aynı zamanda başvurucuların adlarını da içerdiğini not eder. Bu şartlar altında pasaportlar, Mahkeme’nin önceki birçok davada kabul ettiği mülk üzerindeki hakların prima facie delili sayılırlar.
142. Beşinci ve altıncı başvurucular hariç, başvurucuların ilk ev betimlemeleri ile dava sırasında sonradan sunulan teknik pasaportlardaki rakamlar arasında farklılıklar bulunmakta olduğu dikkat değer. Örneğin, ilk olarak birinci başvurucu 250m2’lik bir eve sahip olduğunu beyan etmişti. Sunulan teknik pasaport ise 408m2’lik toplam alanda 300 m2’lik yaşam alanı (ve önceden bahsi geçmemiş 60m2’lik bir ambarı) olan bir evindir. Benzer şekilde, dördüncü başvurucu ilk başta evinin 165m2 olduğunu iddia etmişken, pasaportta tasvir edilen ev toplamda 448m2’yi bulan ve 223m2 yaşam alanı bulunan (ve yine önceden bahsi geçmemiş 75m2’lik bir ambar eklenen) bir evdir. Başvurucular pasaportlarda olan bilgilerin esas olduğunu; ilk ifadelerinin hafızalarına dayanarak temsilcileriyle yaptıkları kısa bir görüşmede bu belgelere erişimleri olmadan verildiklerini belirtmişlerdir.
Mahkeme başvurucuların bu açıklamasını kabul edebilir; bu şartlar altında, özellikle başvurucular tarafından verilen ilk rakamlarla pasaportlardaki yaşam alanlarının metrekareleri karşılaştırıldığında, ilk ifadeler ile teknik pasaportlar arasındaki farklar, belgelerin sahihliğine halel getirecek nitelikte değildir.
143. Başvurucular mülkiyete ilişkin olarak eski komşularından aldıkları ifadeler de dahil olmak üzere başka prima facie deliller de sunmuşlardır. Yukarıda incelenen başvurucuların Laçin bölgesinde ikamet ettiklerini gösteren kimliklerine ve ikametgahlarına ilişkin belgeler de mülkiyet iddialarını desteklemektedir. Ayrıca altıncı başvurucu dışında hepsi tapu senedi veya sair birinci derece delil sunamamış olsa da, bölgeyi terk etmeye zorlandıkları, askeri saldırı başlayınca bırakıp gittikleri şartlar dikkate alınmalıdır. Bu nedenle, sunulan deliller bir bütün olarak değerlendirildiğinde, başvurucular kaçtıkları zaman evlerin ve toprakların zilyetleri oldukları iddialarını yeterince ispat etmişlerdir.
(c) Başvurucuların haklarının Protokol No. 1 madde 1 ve Sözleşme madde 8 kapsamına girip girmediği
144. Geriye, başvurucuların Protokol no. 1 madde 1 tarafından korunan bir mülkiyet hakkının - geçmişte ve bugün hala - olup olmadığının ve mülklerin başvurucuların diğer şahsi hal ve şartları ile beraber ele alındığında Sözleşme’nin 8. maddesi anlamında ev sayılıp sayılmadığının belirlenmesi kalmaktadır. Yukarıda belirtildiği gibi (bkz. paragraf 132), Protokol No. 1’in 1. maddesindeki “mal/mülk” müstakil bir kavram olup iç hukuktaki vasıflandırmaya bağlı değildir. Bununla birlikte, incelemenin başlangıç noktası, iç hukukta ve uygulamasında Sözleşme tarafından korunan hakların bahşedilip bahşedilmediğinin tanınıp tanınmadığının tespitidir.
145. İlk olarak, Azerbaycan’ın bağımsızlığından hemen sonra kabul edilen toprak mevzuatında ilk kez toprak üzerinde özel mülkiyet hakkı tanınsa da, o tarihte, Mayıs 1992’de, toprağın özelleştirileceği usulün henüz öngörülmediğinin not edilmesi gerekir. Her durumda, başvurucular tarafından toprak sahibi haline gelmek üzere bir başvuru yapılmadığı tartışmasızdır. Eski mevzuata göre kazanılan haklar 1991/1992 mülkiyet kanunlarının kabulü ile hükümsüz kılınmadığından, başvurucuların kaçtıkları zaman zilyedi oldukları evler ve topraklar üzerindeki hakları Azerbaycan SSC kanunlarına göre değerlendirilmelidir.
146. Sovyet hukuk sisteminde, vatandaşların şahsi konutlarına malik olma hakkı vardı; ancak devlet malı sayılan toprağın özel mülkiyeti söz konusu değildi. Azerbaycan SSC (Dağlık Karabağ, Laçin bölgesi ve şu an işgal altındaki diğer çevreleyen topraklar da dahil olmak üzere)’de bu kurallar 1978 Anayasası ile 1970 Toprak Kanunu ve 1983 Mesken Kanunu ile getirilmişti. Mesken Kanunu 10.3 maddesi evlerin mülkiyetini; Toprak Kanunu, başta 4. 25. 27. ve 28. maddelerde, bireylere kullanım amaçlı toprak tahsisi kurallarını ve usullerini düzenlemekteydi. Sonuç olarak, Laçin bölgesinde başvurucuların oturdukları evler şahsi mülklerinin bir parçası iken bu evlerin bulunduğu arsalar “kullanım hakkı”na tabiydi. Daha önce de belirtildiği üzere (bkz. paragraf 138), başvurucuların sahip olduklarını iddia ettikleri (Azerbaycan SSC yasaları tarafından da üzerlerindeki haklar korunan) menkul mallar – hayvanlar, halılar, arabalar – Laçin’e düzenlenen askeri saldırıda veya takip eden yıllarda büyük ihtimal yok olmuştur. Evlerinin ise yıkılıp yıkılmadığı, kısmen veya tamamen ayakta olup olmadıkları belli değildir. Dolayısıyla, “kullanım hakkı”nın anlamının incelenmesi kritik önem arz eder.
147. “Kullanım hakkı” bir kişinin toprak üzerinde kazanabileceği tek haktı. Bu hak, yerel Halk Temsilcileri Meclisi tarafından farklı bir takım amaçlar için, otlak olarak, çiftçilik için ve - işbu dava bakımından en önemlisi - ev inşa etmek üzere verilebilirdi. Faydalananlar, arsaları yalnızca tahsis edilme amaçları için kullanmaya mecburdu. “Kullanım hakkı” geçici bir süre için veya sınırsız olarak verilirdi. Böylece, eğer biri sınırsız süreli kullanım hakkını elinde tutuyorsa ve belirtilen tahsis amacına uyuyorsa, toprağı ömrü boyunca kullanabilirdi. Ayrıca, hak miras bırakılabilirdi.
Bu nedenle, başvuruculara verilmiş olan “kullanım hakkı”nın esaslı ekonomik menfaat arz eden kuvvetli ve hukuken korunan bir hak olduğunda şüphe yoktur. Her ne kadar başvurucuların haklarının geçici nitelikte olduğuna dair emare olmasa da, Mahkeme, noksansız bir değerlendirme yapmış olmak adına, bu sonucun gerek süresiz gerek geçici “kullanım hakkı” için geçerli olduğunu belirtir. Protokol No 1, 1. maddenin müstakil anlamı dikkate alındığında, toprağın “kullanım hakkı”nın işbu hüküm uyarınca “mal/mülk” teşkil ettiği kabul edilir. Bu sonuç şahısların şahsi konutları ve menkul malları üzerindeki haklarına da uygulanır.
148. 11 Temmuz 2012’de sunulan gözlemlerinde davalı hükümet başvurucuların toprak üzerindeki haklarının 1992 Toprak Kanunu Kısım 1(8) 32. maddesi uyarınca muhtemelen düşeceğini ifade etti zira Mayıs 1992’den beri topraklarına dönmemiş ve haliyle takip eden iki yıl boyunca onları kullanmamışlardı. Hükümet, ayrıca, her hal ve karda, toprakların “DKC” yasalarına uygun olarak başka kişilere tahsis edilmiş olduğunu iddia etti. Bu ikinci iddiaya yönelik olarak, 2000 ve 2001 tarihli bir takım “DKC” tapu tescil belgeleri ibraz ettiler.
Hükümet’in ilk iddiasıyla ilgili olarak Mahkeme, 1992 Toprak Yasası 32. madde uyarınca toprak üzerindeki hakların sona erdirilmesinin yerel Halk Temsilcileri Meclisi tarafından verilecek bu yönde bir karar gerektirdiğini ve ayrıca toprağı kullanmama durumunun haklı bir sebep olmadan gerçekleşmesi gerektiğini not düşer. 1992/93’den beri söz konusu topraklardaki askeri varlık karşısında ikinci şartın gerçekleşmiş olduğu söylenemez. Bu şartlar altında, bir spekülasyondan öteye geçmeyen bu iddia reddedilmelidir. Hükümet’in ikinci iddiasına gelince, sunulan tapu tescil belgelerinin atıf yaptığı topraklar ve zilyetler belli değildir. Ayrıca, iddia “DKC”nin başvurucuları mal/mülk dokunulmazlığı hakkından yoksun bırakan herhangi bir hukuki işlem yapmadığı ifadesi ile çelişki arz etmektedir. Her durumda, bu mesele, davalı hükümetin benzer bir iddiasını takiben, kabul edilebilirlik aşamasında Mahkeme’nin zaman bakımından ratione temporis yargı yetkisi bağlamında incelenmiştir. İddia şu sebeplerle reddedilmişti (bkz. kabul edilebilirlik hakkında karar, paragraf 102):
“Davanın ilerlemiş bir aşamasında, Ermenistan hükümeti “DKC” makamlarının 1998’de başvurucuların ve işgal altındaki topraklardan kaçan diğer kişilerin haklarını düşüren bir özelleştirme yasası ile toprak kanunu kabul ettiği iddiasını ortaya attı. Bu kanunların metinleri Mahkeme’ye sunulmadı. Her durumda, Mahkeme, “DKC”nin uluslararası hukukta bir devlet olarak hiçbir başka devlet veya uluslararası örgüt tarafından tanınmadığını not eder. Bu arka plana binaen, başvurulan kanunlar Sözleşme uyarınca hukuken geçerli addedilemez ve bu kanunlar gereği başvurucular söz konusu topraklar üzerinde iddia ettikleri haklarını kaybetmiş sayılamaz (bkz. yukarıda atıf yapılan Loizidou (esas), §§ 42-47).”
149. Sonuç olarak, Laçin bölgesini terk ettikleri zaman, başvurucular topraklar ve evler üzerinde hak sahibiydiler ki bunlar Protokol No. 1 madde 1 anlamında “mal/mülk” teşkil etmekteydi. Sonradan bu hakların, Ermenistan’ın Sözleşme’ye taraf olmasından önce veya sonra – meşru olarak veya sair surette – sönümlendiği yönünde herhangi bir işaret bulunmamaktadır. Mülkiyete ilişkin haklar bu nedenle hala geçerlidir. Başvurucular halihazırda mal/mülk sahibi olduklarından, artık 1992 Toprak Kanunu’nun kabulünü takiben topraklarının resmen maliki olma “meşru beklentisi” içinde oldukları iddialarını incelemeye gerek yoktur.
150. Ayrıca, kaçtıkları zaman başvurucuların aileleriyle birlikte Laçin bölgesinde yaşadıkları ve geçimlerini orada sağladıkları sonucu dikkate alınarak, toprakları ve konutlarının da Sözleşme’nin 8. maddesi anlamında “ev” olarak telakki edilmesi gerekir.
151. Hükümet’in başvurucuların mağdur sıfatına ilişkin itirazı bu nedenle reddedilmiştir.
IV. ERMENİSTAN CUMHURİYETİ’NİN YETKİSİ/HAKİMİYETİ
A. Tarafların maruzatları
1. Başvurucular
152. Başvurucular, Ermenistan Cumhuriyeti’nin Dağlık Karabağ ve çevreleyen topraklarda, özellikle Laçin bölgesinde etkili kontrol uyguladığını ve şikayet konusu meselelerin Sözleşme’nin 1. maddesi uyarınca Ermenistan’ın yetkisine girdiğini ileri sürdü. Alternatif olarak, yetki alanı, söz konusu alanda faaliyette olan görevlileri vasıtasıyla Ermenistan’ın sahip olduğu otorite veya denetimden kaynaklanmaktadır. Başvurucular Mahkeme’nin bu konu hakkındaki içtihadının müstakar olduğunu iddia etti ve Loizidou / Türkiye (yukarıda atıf yapılan), Ilaşcu ve Diğerleri / Moldova ve Rusya ([BD], no. 48787/99, ECHR 2004-VII) ve Al-Skeini ve Diğerleri / Birleşik Krallık ([BD], no. 55721/07, ECHR 2011) davalarına atıf yaptı. İspat yüküyle ilgili olarak, başvurucular, ilgili testin “makul şüpheye mahal vermeyecek şekilde” testi olmadığını; bunun yerine, işbu davada, Ermenistan’ın bahsi geçen topraklardaki yetki alanı yönünde maddi bir karinenin doğduğunu ve fakat davalı hükümetin bu karineyi çürütemediğini beyan etti.
153. Başvurucular Ermenistan’ın Dağlık Karabağ çatışmasına askeri katılımının ciddi boyutta ve bunu gösteren delillerin çok sayıda olduğunu iddia etti. Diğerlerinin yanı sıra, Ermenistan’ın zorunlu askerlerinin Dağlık Karabağ’da hizmetlerini yaptıklarını ifade etti. Yukarıda bahsi geçen 1994 tarihli HRW raporuna göre, Ermeni askerler Dağlık Karabağ’a ve etrafındaki Azerbaycan vilayetlerine gönderilmişti ve Ermenistan’dan gelen askeri kuvvetler Azerbaycan’daki savaşa katılmıştı. Başvurucular, ayrıca, yukarıda anılan Robert Kocharyan ve Vazgen Manukyan’ın da ifadeleri dahil olmak üzere (bkz. paragraf 62), çeşitli siyasi liderlerin ve gözlemcilerin Ermenistan ordusunun dahline işaret eden ifadelerine atıf yaptı.
154. Başvurucular, Ermenistan ordusunun askeri eylemlere iştirakinin kanıtı olarak Azerbaycan birimleri tarafından çok sayıda askerinin ele geçirilmesine ve söz konusu zamanda artan zorunlu asker gereksinimine de işaret etti. Başvurucular ayrıca Ermenistan ordusunun zorunlu askerlerinin hala Dağlık Karabağ’da hizmete yollandıklarını; bu hizmet nedeniyle, askerlerin ve yetkililerin Ermenistan’da hizmetlerini yapmaları halinde kazanacaklarından daha yüksek ücretlere hak kazandıklarını; ve zorunlu askerlerin konuşlandırılacakları yer konusunda, Ermenistan veya Dağlık Karabağ, seçim yapma hakkına sahip olmadıklarını ileri sürdü. Bu iddiayı desteklemek için, diğerlerinin yanı sıra Ermenistan askeri personeli ve bir Ermenistanlı vicdani retçi aleyhine Stepanakert (Hankendi)’te açılmış idari ve askeri davalara atıf yaptı.
155. Başvuruculara göre, çatışmaya birlik göndermenin yanı sıra Ermenistan Dağlık Karabağ’a maddi yardım yaptı. Ülkenin faizsiz kredi şeklinde Dağlık Karabağ’ın bütçesinin % 90’ını sağladığı iddia edildi. Bu krediler Ermenistan’ın Dağlık Karabağ ve çevreleyen topraklar üzerindeki etkili kontrolüne katkıda bulunan finansal destek teşkil etti. Hayastan Ermeni Fonu’na gelince, başvurucular bunun Ermenistan hükümetinden ayrı bir organ olarak görülemeyeceğini ileri sürdü zira bir başkanlık kararnamesi ile kurulmuştu, vakıf şartnamesi Ermenistan cumhurbaşkanını mütevelli heyet başkanı olarak tayin etmişti ve heyet Ermenistan hükümetinin, parlamentosunun, anayasa mahkemesinin ve merkez bankasının en üst düzey birçok temsilcisini içeriyordu. Kaldı ki, misyonu hem Ermenistan’da hem Dağlık Karabağ’da sürdürülebilir kalkınmayı desteklemekti.
156. Ayrıca, Ermenistan Cumhuriyeti Dağlık Karabağ’a siyasi destek sağlamıştı ve sağlamaya devam etmekteydi. Ermenistan siyasetinden çok sayıda kilit isim Dağlık Karabağ ile yakın bağlara sahipti ve Dağlık Karabağ siyasetinin içinde olmaya devam ettiler. Örneğin Ağustos 1993’te Ermenistan hükümeti Dağlık Karabağ savunma bakanı Serzh Sargsyan’ı, Ermenistan savunma bakanı olarak atadı, ve Dağlık Karabağ’ın önce başbakanı sonra cumhurbaşkanı olan Robert Kocharyan 1998’te bu sefer Ermenistan cumhurbaşkanı oldu. Bunun yanı sıra, “DKC” uluslararası toplum tarafından tanınmamaya devam ettiğinden, siyasi destek ve diğer devletlerle ilişkiye geçebilmek bakımından Ermenistan’a bağımlıydı.
157. Başvurucular bunların ötesinde Dağlık Karabağ’da Ermenistan yasalarının çoğunun uygulandığını, ve Ermeni dramının başlıca para birimi olarak kullanıldığını ileri sürdü. Ayrıca, Dağlık Karabağ’dan olan kişilere, yurtdışına seyahat edebilmeleri için Ermenistan pasaportu verilmişti.
2. Davalı hükümet
158. Ermenistan hükümeti Ermenistan Cumhuriyeti’nin yetki alanının Dağlık Karabağ topraklarına ve çevreleyen topraklara uzanmadığını iddia etti; iddiaya göre, Ermenistan bu topraklarda etkili kontrol sahibi değildi olamazdı veya herhangi bir kamu gücü icra etmemişti edemezdi. Bu görüşe göre, etkili kontrol detaylı bir sevk ve idare veya kontrol edilen varlıkta belli başlı bazı faaliyetler üzerinde, onları başlatma, durdurma ve gidişatlarını tayin etme kabiliyeti içeren bir denetimi ima etmekteydi. Hükümet, bir ülkenin toprakları dışındaki yetki alanının bir devletin kendi mülkü üzerinde yetkisi olduğu ilkesinin bir istisnası olduğunu vurgulayarak, bu kontrolün ispatı yükünün başvuruculara düştüğünü savundu, yüksek standartta olduğunu ve fakat başvurucuların bunu yerine getiremediğini, zira delillerin daha ziyade, bırakın Ermenistan’ın kontrolünü, “DKC” üzerinde etkisinin dahi bulunmadığını gösterdiğini savundu. Hükümet Al-Skeini (yukarıda atıf yapılan) davasının buradaki hal ve şartlarla alakalı olmadığı, o kararın bu davanın olaylarına uygulanmayan “devlet görevlisinin otoritesi ve kontrolü”ne dayandığı görüşündeydi. Kaldı ki, Ermenistan’ın “DKC” ile ilgili oynadığı yalnızca destekleyici rol, Kuzey Kıbrıs’taki Türk askerlerinin sayısından veya Transdniestria’daki Rus askeri cephaneliğinin boyutundan (yukarıda atıf yapılan Loizidou ile Ilaşcu ve Diğerleri davalarında tespit edildiği üzere) tamamıyla farklıydı ve hiçbir makul tanım uyarınca etkili kontrol seviyesine ulaşmamıştı.
159. Hükümet Ermenistan’ın söz konusu askeri çatışmaya katılmadığını ileri sürdü. 17-18 Mayıs 1992’deki Laçin saldırısı – ayrıca Şuşa’nın 9 Mayıs’ta ele geçirilmesi – % 90’ı Dağlık Karabağ’dan gelen insanlardan oluşan “DKC” savunma gücü tarafından yürütüldü. Askeri eylemler aslında Ermenistan Cumhuriyeti hükümetinin çıkarlarına aykırıydı, o tarihte Azerbaycan liderleriyle bir ateşkes antlaşması müzakere edilmekteydi; 8-9 Mayıs’ta Tahran’da bir toplantı yapıldı. Yine de, bu iki kentin zaptedilmesi, Azerbaycan’ın savaş suçlarının durdurulması ve Ermenistan’a bir insani yardım koridorunun açılması için “DKC” kuvvetleri tarafından gerekli görülmüştü.
160. Hükümet, bunun ötesinde, Ermenistan’ın sonraki askeri eylemlere de iştirak etmediğini savundu. Bu durumun, hiçbir uluslararası belgede Ermenistan ordusunun katılımından bahsedilmediği olgusuyla kanıtlandığı iddia edildi. Bunun yerine, bu belgeler “yerel Ermeni kuvvetler”den söz etmekteydi. Ermenistan makamları, bu eylemlere karışmak için hiçbir hukuki tasarrufta bulunmadı, program kabul etmedi veya sair resmi adımlar atmadı. Bunun yerine, öz savunma-meşru müdafaa, tamamıyla, “DKC” Askerlik Yasası’nın kabulünün akabinde 1992’nin başında kurulmuş olan “DKC” savunma gücü tarafından yürütüldü. Dağlık Karabağ ve çevreleyen topraklardaki Ermeni nüfus, ayrıca birçok farklı ülkeden Ermeni kökenli gönüllüler tarafından desteklenmişti. Ermenistan bu savaşa sadece, Ermenistan’ın resmi sınırları içinde kalan topraklara Azerbaycan tarafından yapılan saldırılarına karşı kendini savunduğu oranda dahil olmuştu. Öte yandan, Ermenistan ve “DKC” ortak bir düşmana sahip olduklarından, silahlı kuvvetleri birçok yolla işbirliği yaptı.
161. Ermenistan’ın halihazırda Dağlık Karabağ ve çevreleyen topraklarda askeri varlığı söz konusu değildi. Hiçbir askeri müfreze, birim veya organ orada konuşlandırılmadı. Laçin bölgesinde zaten askeri birim hiç yoktu, zira Laçin “DKC”nin Azerbaycan sınırından ciddi bir mesafedeydi ve bu nedenle birlikleri orada tutma ihtiyacı askeri olarak hasıl olmamıştı. Bazı Ermenistan vatandaşlarının “DKC” savunma gücünde sözleşmeli veya gönüllü olarak hizmet etmiş olabilecekleri ihtimali yok sayılamazdı. Ayrıca, Ermenistan ile “DKC” hükümetlerinin imzaladığı 1994 tarihli askeri işbirliği antlaşmasına göre, Ermenistan’da askere alınanlar, rızaları üzerine, askerlik hizmetlerini “DKC”de, veya tersi, yapabilirlerdi, aynı zamanda “DKC”de veya Ermenistan’da askeri tatbikatlara katılabilirlerdi. “DKC”de hizmetlerini yapan Ermenistan zorunlu askerlerini içeren davaların basit bir açıklaması vardı: 1994 antlaşması altında, Ermenistan askerlerine suç isnadı Ermenistan savcılarınca ve Karabağlı askerlere yönelik olanlar “DKC” makamlarınca ele alınacaktı. Bununla birlikte, yalnızca çok az sayıda Ermenistanlı gönüllü asker Dağlık Karabağ’da hizmetlerini yapmıştı, ki orada ayrıca “DKC” savunma gücünün doğrudan komutası altındalardı.
162. Hükümet, ayrıca, “DKC”nin oluşumundan beri, siyasi, sosyal ve finansal politikalarını bağımsız olarak yürüttüğünü belirtti. Ermenistan, “DKC”ye hiçbir ekonomik yardım sağlamamıştı. Bunun istisnası, “DKC”ye birçok yıl, okulların ve diğer eğitim kurumlarının yeniden inşası ve ölen askerlerin ailelerine finansal yardım sağlanması dahil olmak üzere belli bazı projelerin hayata geçirilmesi için sağlanan uzun vadeli kredilerdi. Böyle bir yardım diğer bazı ülkeler tarafından da yapıldı. İlaveten, Hayastan Ermeni Fonu “DKC”nin gelişmesinde büyük rol oynadı. Başlıca misyonu, Ermeni diasporasından toplanan kaynakları kullanarak Ermenistan ve “DKC”ye finansal destek sağlamaktı. Mütevelli heyetinde Ermenistan temsilcileri olsa da, heyet üyelerinin çoğunluğu Ermeni diasporası ve “DKC”dendi. Fon’un gündemi Ermenistan hükümeti tarafından belirlenmiyordu; genellikle bağışçıların kendileri paralarının hangi projelere gideceğine karar verdiler. Vakfa sağlanan tek resmi destek Erivan’daki bir hükümet binasında bulunan ofisleri karşılıksız temin etmekti. Bu nedenle, bu fon, bir kontrol vasıtası olmayıp, “DKC”ye okulların, hastanelerin inşası, yolların ve köylerin yeniden yapımı, kültürel faaliyetlerin desteklenmesi, ve fakirler için işin ve eğitimin sübvanse edilmesi için 111,000,000 USD veren siyaset dışı bir yardım kuruluşuydu. Bunun ötesinde de kaynak diğer fonlar ve uluslararası örgütler tarafından sağlanmıştı. “DKC”de yardım ve uluslararası yatırımlar yıllık olarak sırasıyla 20-30 ve 30-40 milyon USD civarındaydı.
163. Ermenistan hükümetinin görüşüne göre, “DKC” egemen bağımsız bir devletti, uluslararası hukuk uyarınca bağımsız bir devletin bütün özelliklerini taşıyordu. Dağlık Karabağ ve çevreleyen topraklarda kontrol ve hakimiyet icra ediyordu. Sadece “DKC” yasaları ve sair hukuki mevzuatı bu topraklarda uygulanıyordu ve “DKC” için Ermenistan’dan bazı yasaların alınması normaldi. “DKC”nin bütünüyle bağımsız çalışan kendine ait bir yargı sistemi vardı. “DKC”de siyasi seçimler yapılmaktaydı ve her iki ülkenin bağımsızlığına kavuştuğu bu ilk günlerde bazı kişilerin hem “DKC” de hem Ermenistan’da üst düzey siyasi görevlerde bulunmasında olağandışı bir şey yoktu. Ermenistan’ın siyasi desteği AGİT Minsk Grubu çerçevesinde yürütülen çözüm müzakerelerine Dağlık Karabağ meselesini bir düzene koymak amacıyla katılmak ile sınırlıydı. “DKC” pasaportları vatandaşlık temelinde siyasi haklara ve medeni yükümlülüklere sahip olan vatandaşlara verildi. Ermenistan pasaportları sadece bazı Dağlık Karabağ sakinlerine yurtdışına seyahat etmelerini sağlamak için verildi. “DKC”de sadece Ermenistan dramı değil birçok para birimi kullanılıyordu.
164. Hükümet ayrıca, Mahkeme’nin yetki alanı meselesini incelemesi açısından önem arz eden olayların yalnızca Mayıs 1992 (“nedensellik konusu”)’de ve Nisan 2002 (“yetki alanı konusu”) sonrası gerçekleşenler olduğunu ileri sürdü. 2002’den gelen deliller Ermenistan Cumhuriyeti ile “DKC”nin ortak noktası çok, yakın ekonomik ve sosyal bağları, askeri işbirliği ve paylaşılan tek bir etnisitesi olan dost ülkeler olduklarını gösterdi. Ermenistan’ın “DKC”ye zaman zaman sağladığı finansal ve diğer destekler kadar bir etkisi olmuştu. Ayrıca iyi bir komşu ve müttefik olarak, diğer ucundan Laçin bölgesindeki insani koridorunu muhafaza etmekte yardım etmişti. Öte yandan, Ermenistan Cumhuriyeti ve “DKC” farklı ülkelerdi.
3. Azerbaycan hükümeti, katılan üçüncü taraf
165. Azerbaycan hükümeti Ermenistan Cumhuriyeti’nin Laçin dahil Dağlık Karabağ ve çevreleyen topraklarda etkili kontrol uyguladığı konusunda başvurucularla hemfikirdi. 1990’ların başında ayrılıkçı Karabağ kuvvetlerinin yanında savaşan Ermenistan güçlerinin Dağlık Karabağ ve Laçin’i ayrıca diğer çevreleyen toprakları işgal ettiklerini ve bu toprakların orada konuşlanmış askerleri bulunan Ermenistan’ın hala işgali altında olduğunu iddia ederken birçok uluslararası kuruluş ve sivil toplum örgütü, A.B.D. Dış İşleri Bakanlığı, ayrıca birçok siyasi liderin ifadelerine dayandılar. İkinci hususta, Mahkeme’nin Harutyunyan / Ermenistan (no. 36549/03, ECHR 2007-III) ile Zalyan, Sargsyan ve Serobyan / Ermenistan (yukarıda atıf yapılan) davalarına atıf yaptılar. “DKC” davalı hükümetin iddia ettiği gibi bağımsız bir devlet değil, Ermenistan tarafından karşılanan askeri ve diğer destek sayesinde ayakta kalan tabi bir yerel idareydi. Katılan hükümete göre, Ermenistan’ın, örneğin silahta, mühimmatta, eğitimde ve her şeyden öte işgal edilmiş topraklardaki askerlerin önemli bir yüzdesinin – eğer çoğunluğunun değilse – devamlı olarak temininde ifadesini bulan kapsamlı desteği olmadan “DKC” savunma gücünün herhangi bir tanınabilir şekilde hayatta kalması düşünülemezdi.
166. Azerbaycan hükümeti ayrıca, “DKC”nin - siyasi, ekonomik ve askeri olarak- Ermenistan tarafından sağlanan büyük destek olmadan hayatta kalamayacağını belirtti. Diğerlerinin yanı sıra, Dağlık Karabağ ve Ermenistan Cumhuriyeti arasındaki yakın siyasi bağlara, ki en üst düzeyde kuvvetli şahsi unsurları söz konusudur, işaret etti. Kaldı ki, Ermenistan tarafından verilen ekonomik yardım “DKC” için esastı. Hükümet, Dağlık Karabağ’a yapılan yardımlar bakımından Ermenistan devletinin bir organı olarak görülmesi gerektiğini iddia ettiği Hayastan Ermeni Fonu’na gönderme yaptı. Vakfın, sadece iktisadi olarak değil sosyal olarak da “DKC”de büyük etkisi olmuştu. Dağlık Karabağ’ın Ermenistan’a ekonomik bağımlılığını güçlendirerek ve onu Ermenistan’a entegre ederek, siyasi irade tarafından sevk edilmişti. “DKC” bütçesinin büyük kısmını oluşturan Ermenistan devleti kredilerine de değinildi. Ayrıca, Azerbaycan hükümeti Dağlık Karabağ’da ve çevreleyen topraklarda ikamet eden kişilerin Ermenistan Cumhuriyeti pasaportu taşıdıklarını ileri sürdü.
B. Mahkeme’nin değerlendirmesi
167. Bir devletin yetkisi esas itibarıyla mülki olsa da, Sözleşme’nin 1. maddesi anlamında “yetki alanı” kavramı Yüksek Sözleşmeci Tarafların ulusal toprakları ile sınırlı değildir ve devletin sorumluluğu mercilerinin ülke dışında etki doğuran eylemleri ve ihmalleri nedeniyle söz konusu olabilir.
Sözleşme’nin 1. maddesi şöyledir:
“Yüksek Sözleşmeci Taraflar kendi yetki alanları içinde bulunan herkesin, bu Sözleşme’nin birinci bölümünde açıklanan hak ve özgürlüklerden yararlanmalarını sağlarlar.”
1. Ülke dışı yetki alanına ilişkin genel ilkeler
168. Mahkeme, bir Sözleşmeci Devlet tarafından mülkü dışında hakimiyet icrasını, o devlet askeri işgal sonucu ilgili toprakların ve sakinlerinin üzerinde etkili kontrolü veya o toprakların hükümetinin rızası, daveti veya göz yumması vasıtasıyla normalde oranın hükümeti tarafından kullanılması gereken kamu gücünün tamamını veya bir kısmını kullandığı zaman tanımıştır. İlkeler birçok davada ortaya konmuştur; bunlar arasında, Ilaşcu ve Diğerleri (yukarıda atıf yapılan, §§ 311-319), Al-Skeini ve Diğerleri (yukarıda atıf yapılan, §§ 130-139) ve Catan ve Diğerleri / Moldova ve Rusya ([BD], no. 43370/04, 8252/05 ve 18454/06, ECHR 2012 (alıntılar)) sayılabilir. Adı geçen son kararın ilgili paragrafları burada aktarılacaktır:
“103. Mahkeme kendi içtihatlarında 1. madde ile ilgili belirli birçok ilkeyi ortaya koymuştur. Gerçekten de bu hükmün ifadelerine göre, Sözleşmeci Devletlerin yükümlülüğü, « yetki » alanlarında bulunan kişilere, açıklanan hak ve özgürlükleri « tanımaları » (İngilizce « to secure ») ile sınırlıdır (Soering / Birleşik Krallık, 7 Temmuz 1989, § 86, seri A no 161 ; Banković ve diğerleri, yukarıda adı geçen kabul edilemezlik ile ilgili karar, § 66). 1. madde anlamında « yetki », sine qua non (olmazsa olmaz) bir koşuldur. Yetki, bir Sözleşmeci Devlet’in, kendisine atfedilebilir olan ve Sözleşme’de açıklanan hak ve özgürlüklerin ihlal edilmesinin altında yatan fiil veya ihmallerden dolayı sorumlu tutulabilmesi için kullanılmış olmalıdır (Ilaşcu ve diğerleri, yukarıda adı geçen karar, § 311 ; Al-Skeini ve diğerleri, yukarıda adı geçen karar, § 130).
104. 1. madde anlamında bir devlet’in yetki alanı, esasen ülke topraklarıdır (Soering, yukarıda adı geçen karar, § 86 ; Banković ve diğerleri, yukarıda adı geçen kabul edilemezlik ile ilgili karar, §§ 61 ve 67 ; Ilaşcu ve diğerleri, yukarıda adı geçen karar, § 312 ; Al-Skeini ve diğerleri, yukarıda adı geçen karar, § 131). Yetkinin normalde, topraklarının tamamında kullanıldığı varsayılır (Ilaşcu ve diğerleri, yukarıda adı geçen karar, § 312, ve Assanidzé / Gürcistan [BD], no 71503/01, § 139, CEDH 2004-II). Tam tersine, sözleşmeci devletlerin, ülke dışında işlenmiş veya ülke dışında etkili olan fiilleri, sadece istisnai durumlarda, 1. madde anlamında yetki kullanımı olarak kabul edilebilir (Banković ve diğerleri, yukarıda adı geçen kabul edilemezlik ile ilgili karar, § 67, ve Al-Skeini ve diğerleri, yukarıda adı geçen karar, § 131).
105. Günümüzde Mahkeme, Sözleşmeci bir Devletin yetkisini, ülke sınırları dışında icra etmesini sağlayan bir takım istisnai koşullar kabul etmiştir. Her durumda, davanın özel koşullarına bakılarak, Mahkeme’nin devlet tarafından ülke toprakları dışında yetkisinin icra edilmiş olduğu sonucuna varmasını sağlayan bu tür koşulların varlığını değerlendirmek gerekmektedir (Al-Skeini ve diğerleri, yukarıda adı geçen karar, § 132).
106. 1. madde anlamında Sözleşmeci Devlet’in yetkisinin, kendi topraklarıyla sınırlı olmasını gerektiren prensibin diğer bir istisnası da, – yasal veya yasal olmayan bir şekilde– düzenlenen bir askeri harekât sonucu, devletin kendi toprakları dışındaki bir alanda, etkili bir kontrol yapmasıdır. Böyle bir alanda, Sözleşme’nin güvence altına aldığı hak ve özgürlüklere saygı gösterilmesini sağlama yükümlülüğü, bu kontrolün, doğrudan doğruya, devletin silahlı kuvvetleri yoluyla ya da bağımlı bir yerel yönetim aracılığıyla icra edilmesinden kaynaklanmaktadır (Loizidou / Türkiye (ilk itirazlar), 23 Mart 1995, § 62, seri A no 310 ; Kıbrıs / Türkiye [BD], no 25781/94, § 76, CEDH 2001-IV ; Banković ve diğerleri, yukarıda adı geçen kabul edilebilirlik ile ilgili karar, § 70 ; Ilaşcu ve diğerleri, yukarıda adı geçen karar, §§ 314-316 ; Loizidou / Türkiye (esas), 18 Aralık 1996, § 52, Kararlar dergisi 1996‑VI, ve Al‑Skeini ve diğerleri, yukarıda adı geçen karar, § 138). Bir ülke üzerinde böyle bir el koyma olduğu kanıtlandığı sürece, bunu yapan Sözleşmeci Devlet’in, bağımlı yerel yönetimin eylem ve politikaları üzerinde belirli bir kontrol kullanıp kullanmadığını belirlemeye gerek kalmamaktadır. Askeri ve diğer tür destekleriyle, bu yönetimin devamını sağladığı için bu devlet, bu yönetimin yaptığı politika ve eylemlerden dolayı sorumlu olmaktadır. 1. madde bu devlete, söz konusu toprak parçası üzerinde, Sözleşme’de ve onaylamış olduğu Ek Protokoller’de açıklanan tüm maddi hakları ve kendisine atfedilebilecek ihlalleri tanıma yükümlülüğü yüklemektedir (Kıbrıs / Türkiye, yukarıda adı geçen karar, §§ 76-77 ; Al-Skeini ve diğerleri, yukarıda adı geçen karar, § 138).
107. Bir Sözleşmeci Devlet’in kendi sınırları dışındaki bir toprak parçası üzerinde, etkili bir kontrol kullanıp kullanmadığı sorunu, olaylara ilişkin bir sorundur. Buna karar verebilmek için Mahkeme esasen, Devlet tarafından söz konusu toprak parçası üzerine yerleştirilen askerlerin sayısına bakmaktadır (Loizidou (esas), yukarıda adı geçen karar, §§ 16 ve 56, ve Ilaşcu ve diğerleri, yukarıda adı geçen karar, § 387). Başka unsurlarda devreye girebilir ; örneğin devletin, bağımlı yerel yönetime getirmiş olduğu askeri, ekonomik ve politik destek, bu devletin bölgede etki ve kontrolünü sağlamaktadır (Ilaşcu ve diğerleri, yukarıda adı geçen karar, §§ 388-394 ; Al-Skeini ve diğerleri, yukarıda adı geçen karar, § 139).
...
115. Yukarıda kısa bir şekilde sunulan Mahkeme içtihatlarının gösterdiği gibi, Sözleşme’nin 1. maddesi anlamında « yetki » alanının varlığını ortaya koymaya imkan veren kriterler, uluslararası hukuka göre uluslararası anlamda yasak olan bir fiilden dolayı devletin sorumluluğunun ortaya konulmasına imkan veren kriterlere hiçbir zaman bağlanmamıştır.”
2. Davanın olaylarına bu ilkelerin uygulanması
169. Mahkeme öncelikle başvurucuların alternatif olarak iddia ettiği gibi Dağlık Karabağ ve çevresindeki topraklardaki durumunun Ermenistan devleti yetkililerinin yurtdışındaki kişiler üzerinde otorite ve kontrol uygulaması meselesi olmadığı görüşündedir. Bundan ziyade, davanın olayları itibarıyla değerlendirilmesi gereken konu Ermenistan Cumhuriyeti’nin adı geçen topraklarda etkili kontrol uygulayıp uygulamadığı buna devam edip etmediği ve bu sayede iddia olunan ihlaller nedeniyle sorumlu tutulup tutulamayacağıdır. Mahkeme tarafından Catan ve Diğerleri (yukarıda atıf yapılan, § 107) davasında ifade edildiği gibi, bu değerlendirme esasen askeri münasebete bağlıdır; lakin ekonomik ve siyasi destek gibi diğer emareler de alakalı olabilir.
170. Başvurucular bir zamanlar Laçin bölgesinde yaşamış olsalar da, yetki alanı mevzusu sadece bu bölgeyi ilgilendirmemektedir. Gerçekten de, Laçin adı geçen toprakların Azerbaycan ile “Temas Hattı”ndan en uzakta bulunan parçalarından biridir. Bölge doğuda Dağlık Karabağ, kuzeyde ve güneyde Kelbecer, aynı zamanda Kubadlı ve Cebrayil ve batıda Ermenistan ile çevrilidir. Ermenistan’ın bu davada yetki alanı olup olmadığını tayin etmek için bu nedenle Dağlık Karabağ ve çevreleyen topraklarda bir bütün olarak etkili kontrol uygulayıp uygulamadığına bakmak gerekmektedir.
171. Ayrıca, Sözleşme’yi kabul tarihi olan 26 Nisan 2002’den önce vuku bulmuş olaylara dayanarak iddia edilen bir ihlalle ilgili Ermenistan’a sorumluluk atfedilemese de, önceki olaylarla ilintili olgular, o tarihten sonra devam etmiş olan süregelen bir durumun göstergesi olarak hesaba katılabilir.
(a) Askeri münasebet
172. Dağlık Karabağ çatışması 1992’de topyekun bir savaşa dönüşse de, her iki varlıktan gelen Dağlık Karabağ’ın Ermenistan’a iltihakı çağrılarıyla aslında birkaç yıl önce başlamıştı. Manidar bir biçimde, Aralık 1989’da, Ermenistan SSC Yüksek Meclisi ile Dağlık Karabağ bölgesel konseyi iki varlığın “yeniden birleştirilmesi” hakkında ortak bir karar kabul etti ve Ocak 1990’da, ortak bütçe tesis edildi. Meselenin başlangıcından beri, Ermenistan SSC ve Ermenistan Cumhuriyeti’nin Dağlık Karabağ’ın Ermenistan’a katılması taleplerini veya bunun alternatifi olarak Azerbaycan’dan bağımsızlığını kazanmasını kuvvetle destekledikleri açıktır.
173. Mahkeme’nin önündeki bilgi ve belgeler, savaşın patladığı 1992 başı ile ateşkesin yapıldığı Mayıs 1994 arasında Dağlık Karabağ ve çevreleyen yedi bölgeyi işgal eden ve kontrolünü sağlayan silahlı güçlerin muhteviyatı konusunda kati delil sunmamaktadır – bu bilgi ve belgelerin sunması da beklenemez. Örneğin, 1993’te geçen BM Güvenlik Konseyi kararları, Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki gerilim yüzünden duyulan ciddi endişeyi ifade ederken, yerel Ermeni kuvvetler tarafından istila ve işgale işaret etmiş ve Ermenistan’ı “Dağlık Karabağ Ermenileri” üzerindeki nüfuzunu kullanmaya davet etmişti (bkz. yukarıda 59. paragraf). Yine de, Human Rights Watch’un raporu (paragraf 60) Ermenistan Cumhuriyeti silahlı kuvvetlerinin o aşamada ve noktada dahlini tasdik etmektedir. Buna ek olarak, Ermenistan savunma bakanı Vazgen Manukyan, 1992-93’te, işlerin bu durumunu itiraf etmiştir (paragraf 62).
174. Kaldı ki, Mahkeme’nin görüşüne göre, Dağlık Karabağ gibi nüfusu 150,000’den az etnik Ermeniden oluşan bir yapının, Ermenistan’ın esaslı askeri desteği olmadan, 1992’nin başında Azerbaycan gibi yedi milyonluk bir ülkeye karşı bir savunma gücü kurma ve yalnızca eski DKÖB üzerinde kontrol tesis etme değil, aynı zamanda 1993 bitmeden çevreleyen yedi Azeri bölgesinin tamamını veya büyük bir kısmını fethetme kabiliyetinde olması tahayyül edilemez.
175. Her durumda, Ermenistan’ın Dağlık Karabağ’daki askeri varlığı birçok açıdan Haziran 1994’te “Ermenistan Cumhuriyeti ve Dağlık Karabağ Cumhuriyeti Hükümetleri Arasında Askeri İşbirliği Antlaşması” (bkz. yukarıda paragraf 74) vasıtasıyla resmiyet kazanmıştır. İki varlığın birlikte çalışacağı çok sayıda askeri konuyu tespit etmenin yanı sıra, bu sözleşme çarpıcı bir biçimde Ermenistan ve “DKC”nin zorunlu askerlerinin askerlik hizmetlerini bir diğerinde ifa edebileceği hükmünü getirmektedir.
176. Sonraki raporlar ve ifadeler Ermenistan kuvvetlerinin çatışmaya iştiraklerini teyit etmektedir. Örneğin, taraflar arasında herhangi bir mutabakata yol açmasa da, AGİT Minsk Grubu içinde 1997’de geliştirilen “anlaşma paketi” ve “adım adım” yaklaşımı Ermenistan silahlı kuvvetlerinin Ermenistan Cumhuriyeti sınırları içine çekilmesi gerektiğini beyan etti (bkz. yukarıda paragraf 61). Benzer talepler Mart 2008’de BM Genel Kurulu (paragraf 67) ve Nisan 2012’de Avrupa Parlamentosu (paragraf 70) tarafından da dile getirildi. Ocak 2005’te Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi, Ermenistan kuvvetleri tarafından “Azerbaycan topraklarının önemli parçalarının” işgal edildiğini not düşerek, bir toprak parçasının bağımsızlığı veya ayrılmasının, “böyle bir toprağın başka bir devlete de facto iltihakı” ile başarılamayacağını tekrar teyit etti (paragraf 64). Eylül 2005 tarihli ICG raporu (paragraf 65), Ermenistan askerleri ve yetkililerinin ifadelerine dayanarak “Ermenistan ve Dağlık Karabağ kuvvetleri arasında yüksek düzeyde entegrasyon olduğu” sonucuna vardı. Ermenistan askerlerinin “DKC”de çalıştıkları doğrultusunda işaretler hem bu Mahkeme önündeki davalarda hem de başka yerlerde mevcuttur (paragraf 76 ve 77).
177. Mahkeme’nin El-Masri / Makedonya Eski Yugoslav Cumhuriyeti ([BD], no. 39630/09, § 163, ECHR 2012) kararında da ifade ettiği gibi, kural olarak, bakanların veya diğer üst düzey yetkililerin açıklamalarına ihtiyatla yaklaşılacaktır, zira bunlar temsil etmiş oldukları veya hala temsil ettikleri hükümetin lehinde olma eğilimindedirler. Bununla birlikte, üst düzey yetkililerin ifadeleri, hatta dava konusu ihtilafta merkezi rol oynamış eski bakanların ve görevlilerinkiler, devlet makamlarını zor durumda bırakan olgular ve tutumları kabul ettikleri hallerde delil değerine özellikle haizdirler. Bu halde, bir tür itiraf olarak yorumlanabilirler (bkz. bu bağlamda, mutatis mutandis, Uluslararası Adalet Divanı, Nikaragua’da ve Nikaragua’ya karşı Militer ve Paramiliter Faaliyetler (Nikaragua / Amerika Birleşik Devletleri), Esas, Karar, UAD Raporları 1986, sf. 14, § 64).
178. Bu nedenle, Ermenistan Cumhuriyeti temsilcilerinin Ermenistan silahlı kuvvetlerinin “DKC”de veya etrafındaki topraklarda konuşlandırılmadığı doğrultusundaki resmi duruşa ters düşen ifadeleri çarpıcıdır. Eski savunma bakanı Manukyan’ın açıklamasına zaten değinilmişti (bkz. yukarıda paragraf 62). Daha da önemli olan Ermenistan’in vazifedeki cumhurbaşkanı Serzh Sargsyan’ın, Savunma Bakanlığı’nın ileri gelenlerine Ocak 2013’te yaptığı ve Ermenistan dış politikasının amacının “ordumuz” tarafından Dağlık Karabağ savaşında ulaşılan zaferin hukuken tanınmasını başarmaktır dediği konuşmasıdır (paragraf 72). İşbu davada Ermenistan hükümetinin 1994 tarihli askeri işbirliği antlaşmasıyla ilgili olarak Ermenistan ordusunun ve “DKC” savunma gücünün savunma ittifakı içinde işbirliği yaptığını kabul etmesi de not edilmeli.
179. Jirayr Sefilyan Ermenistan Cumhuriyeti’nin resmi temsilcisi sayılmasa da, ünlü bir siyasi figür ve savaşta hizmet etmiş eski bir ordu komutanı olarak Ekim 2008’de yapılan mülakattaki beyanına Mahkeme dikkat çekiyor: “Bütün dünya DKC ordusunun Ermenistan silahlı kuvvetlerinin bir parçası olduğunu biliyor” (paragraf 68).
Buna mukabil, Mahkeme, Dr. Bucur-Marcu’nun görüşüne (paragraf 73) davalı hükümet tarafından alındığından ötürü, bu şartlar altında ihtiyatla yaklaşılması gerektiğini kaydeder.
180. “DKC”de hizmet eden Ermenistan askerlerinin sayısı tartışmalıdır; davalı hükümet sayılarının 1,500 kişiyi geçmediğini söylerken başvurucular IISS ve ICG tarafından 2002-2005’de verilen ve 8,000 ile 10,000 Ermeni birliğinin Dağlık Karabağ’da konuşlandırıldığına işaret eden rakamlara dayanmaktadırlar (bkz. yukarıdaki paragraflar 63 ve 65). Mahkeme bu meseleyi bir sonuca bağlama gereksiniminde değildir, zira yukarıda arz edilen sayısız rapor ve ifadeye dayanarak Ermenistan Cumhuriyeti’nin, askeri varlığı, askeri mühimmat ve uzmanlık sağlaması suretiyle Dağlık Karabağ savaşına en başından beri ciddi anlamda dahil olduğu tespit edilmiş durumdadır. Bu askeri destek söz konusu toprakların ele geçirilmesinde ve üzerlerinde devam eden kontrol bakımından belirleyici olmuştur - olmaya da devam etmektedir – ve deliller, sadece 1994 askeri işbirliği antlaşması değil, ikna edici bir şekilde Ermenistan ve “DKC”nin silahlı kuvvetlerinin son derece entegre olduklarını göstermektedir.
(b) Diğer destekler
181. İki varlığın entegrasyonu ayrıca “DKC”de önceden benzer pozisyonlarda bulunduktan sonra Ermenistan’da üst düzey görevler üstlenen bazı siyasetçiler tarafından da ortaya konmuştur (bkz. yukarıda paragraf 78). “DKC”ye Ermenistan’ın verdiği genel siyasi destek, Ermenistan’ın askeri dahliyle ilgili olarak yukarıda aktarılan açıklamalardan da açıkça anlaşılmaktadır.
182. Ermenistan hükümeti “DKC”nin kendi mevzuatı, bağımsız siyasi ve yargı organları olduğunu iddia etmiştir. Bununla birlikte, “DKC”nin Ermenistan’a siyasi bağımlılığı sadece önde gelen siyasetçilerin yukarıda temas edilen değiş tokuşlarından değil aynı zamanda orada ikamet eden kişilerin, “DKC” hiçbir devlet veya uluslararası kuruluş tarafından tanınmadığından, yurtdışına çıkış için Ermenistan pasaportu almalarından da anlaşılmaktadır (bkz. yukarıda paragraf 83). Mevzuat ve yargıya gelince, entegrasyonu ortaya koyan başka deliller mevcuttur. Ermenistan hükümeti “DKC”nin birçok kanununun Ermenistan’dan iktibas edildiğini kabul etmiştir. Daha önemlisi, Zalyan, Sargsyan ve Serobyan / Ermenistan (paragraf 76) davasının olayları sadece Ermenistan birliklerinin Dağlık Karabağ’daki varlığını değil aynı zamanda bu topraklarda Ermenistan’ın yasa uygulayıcılarının faaliyette olduğunu ve Ermenistan mahkemeleri tarafından yargı yetkisinin kullanıldığını göstermektedir. Grigoryan davası da (paragraf 77) benzer yöndedir.
183. Son olarak “DKC”ye Ermenistan’dan veya Ermenistan vasıtasıyla yapılan finansal destek büyük önem arz eder. ICG, 2005 “DKC” bütçesinde giderlerin sadece yüzde 26.7’sinin yerel olarak toplanan gelirle karşılandığını raporladı. Bir Ermeni “devletlerarası kredisi” “DKC”ye 2004 ve 2005 yıllarında 51,000,000 USD’ye varan büyük miktarda para sağladı. Resmi kaynaklara dayanan ICG’ye göre, ödünç 2001’de “DKC” bütçesinin % 67.3’ünü ve 2004’te % 56.9’unu oluşturdu. 1993’den beri mevcut olmakla birlikte, 2005 itibarıyla bu ödünç için hiçbir geri ödeme yapılmamıştı (bkz. yukarıda paragraflar 80 ve 81).
184. Hayastan Ermeni Fonu tarafından da ayrıca destek sağlandı; Ermenistan hükümetine göre, 1995 ile 2012 arasında “DKC”deki projelere yaklaşık 111,000,000 USD tahsis etti. Her ne kadar fon bir devlet kuruluşu değilse de ve kaynakları kişisel bağışlardan geliyorsa da, bir başkanlık kararnamesiyle kurulmuş olması kayda değer. Ayrıca, Ermenistan cumhurbaşkanı, mütevelli heyetinin ex officio başkanıdır ve heyet üyeleri arasında birçok eski veya yeni Ermenistan ve “DKC” başkanı ve bakanı ayrıca Ermenistan’ın önde gelen diğer devlet görevlileri bulunmaktadır. Bu üyeler çoğunluğu teşkil etmese de, heyetin kompozisyonundan Ermenistan’ın resmi temsilcilerinin – “DKC”deki muadilleriyle birlikte – fonun faaliyetlerini büyük ölçüde etkileyecek bir pozisyondadır.
185. “DKC”ye yapılan esaslı finansal desteğin aynı zamanda ABD hükümeti ve Ermeni diasporasından doğrudan bağışlar da dahil olmak üzere diğer kaynaklardan da geliyor olduğu doğrudur. Yine de, yukarıda bahsedilen rakamlar, “DKC”nin Ermenistan’dan gelen büyük destek olmadan ekonomik olarak ayakta kalamayacağını göstermektedir.
(c) Sonuç
186. Yukarıda ele alınan konuların tamamı açığa çıkarmaktadır ki: Ermenistan Cumhuriyeti, Dağlık Karabağ meselesinin ilk günlerinden beri, “DKC” üzerinde önemli ve belirleyici etkiye sahip olmuştur, bu iki yapı hemen hemen bütün önemli konularda büyük ölçüde entegre durumdadır ve bu durum günümüze kadar devam etmektedir. Bir diğer deyişle, “DKC” ve yönetimi Ermenistan tarafından kendisine sağlanan askeri, siyasi, finansal ve sair destek sayesinde hayatta kalmaktadır; bunun sonucunda Ermenistan, Laçin bölgesi dahil Dağlık Karabağ ve etrafındaki topraklarda etkili kontrol uygulamaktadır. Dolayısıyla şikayet konuları, Sözleşme’nin 1. maddesi uyarınca Ermenistan’ın yetki alanına girmektedir.
187. Hükümet’in Ermenistan Cumhuriyeti’nin Dağlık Karabağ ve çevresindeki topraklar üzerindeki yetkisine ilişkin itirazı bu nedenle reddedilmiştir.
V. SÖZLEŞME’YE EK PROTOKOL NO. 1’İN 1. MADDESİNİN İDDİA EDİLEN İHLALİ
188. Başvurucular mülklerinin bütün kontrolünü, aynı zamanda kullanma, satma, miras bırakma, ipotek tesis etme, geliştirme ve faydalanma potansiyelini tamamıyla kaybetmelerinin Protokol 1 madde 1’in süregelen ihlaline yol açtığından şikayet ettiler. Madde şu şekildedir:
“Her gerçek ve tüzel kişinin mal/mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal/mülkünden yoksun bırakılabilir.
Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.”
A. Tarafların maruzatları
1. Başvurucular
189. Başvurucular Protokol 1 madde 1 altındaki haklarının Ermenistan Cumhuriyeti’nin devlet otoritesini uygulamasının doğrudan sonucu olarak ihlal edildiğini belirtti. Laçin bölgesinden kaçmak zorunda bırakılmalarından hemen sonra mal/mülklerinin yakılıp yıkıldığından veya yağmalandığından korkuyorlardı. Yine de, şikayetleri, toprakları dahil olmak üzere, Laçin’de kalmış olan, hala maliki oldukları veya kullanma hakkına sahip oldukları bütün mal/mülklerine yapılan bir müdahaleyi ilgilendiriyordu. Başvurucular mal/mülklerine erişimlerinin devamlı olarak engellendiğini ve bunun hukuka uygun olmaktan pek uzak bir müdahale teşkil ettiğini iddia etti. Ayrıca, Laçin’in işgalinde amaç ne olursa olsun, başvurucuların mal/mülklerinden mutlak şekilde ayrı tutulmasının ve tazminat ödenmeden bu mal/mülklerin yok edilmesinin o amaca nazaran orantılı olduğu düşünülemezdi. Başvurucular yakın bir tarihte mal/mülklerine veya işgal altındaki topraklarda herhangi başka bir yere geri dönmelerine izin verilmesi gibi bir olasılık görmediler.
2. Davalı hükümet
190. Ermenistan hükümeti başvurucuların Laçin kentine veya çevresindeki köylere girmekten alıkonulmadıklarını savundu; aslında, iddia ettikleri kaçışlarından beri hiçbir zaman bu topraklara girmeyi denemediler ve Ermenistan veya “DKC” makamlarına haklarının korunması veya yeniden tesisi için başvurmadılar. İç hukuk yollarının tüketilmesi bahsinde ifade edildiği gibi, Ermenistan’ın AGİT Minsk Grubu müzakerelerindeki pozisyonu – yerinden edilmiş kişilerin geri dönüşlerinin ancak “DKC”nin statüsü hakkında nihai bir anlaşmaya varılmasından sonra düşünülebileceği – yerinden edilmiş kişilerin bir grup olarak ele alınması şeklindeydi ve vize alabilecek kişileri ilgilendirmiyordu şayet “DKC”ye veya Ermenistan’a girmek için meşru bir sebepleri varsa. “DKC”ye seyahat bir tehlike arz etmiyordu çünkü tek açık giriş noktası – Erivan’dan Stepanakert (Hankendi)’e giden yol – Temas Hattı’ndan uzak bir konumdaydı. Hükümet ayrıca Laçin’in – ve Şuşa’nın – zaptının Azerbaycan tarafından işlenen savaş suçlarına, bilhassa Stepanakert (Hankendi)’e yapılan askeri saldırılara karşı hukuki bir meşru müdafaa eylemi olduğunu iddia etti. Ermenistan’a bir “insani koridor” açılması gereklilikti, Dağlık Karabağ’daki çok sayıda kişi öldürülmüştü ve açlıktan kırılma tehlikesi ile karşı karşıyaydı. Davalı hükümet, Ermenistan Cumhuriyeti’nin başvurucuların isnat ettiği eylemler için sorumluluk taşımadığını tekrar ederek, Protokol No. 1 madde 1’in ihlalinin olmadığını ileri sürdü.
3. Azerbaycan Hükümeti, katılan üçüncü taraf
191. Azerbaycan hükümeti başvurucuların işgal edilen topraklardan herhangi bir hukuki işlem ile sürülmediklerini ve fakat Ermenistan askeri kuvvetlerinin faaliyetleri yüzünden kaçmaya zorlandıklarını ileri sürdü. Aynı anda Ermenilere bu topraklara yerleşme teşvikleri sunulurken, Ermenistan birliklerinin yayılmasıyla ve Temas Hattı’ndaki kara mayınlarıyla başvurucuların bu topraklara girmeleri ve mal/mülklerinden faydalanmaları hala fiziki olarak engellenmekteydi. Bu vaziyet Ermenistan’ın AGİT Minsk Grubu müzakerelerindeki geri dönüşler konusundaki pozisyonu ile de ortaya kondu. İddiaya göre, yıllar boyunca, Ermenistan’ın tabi yerel idareyi destekleme seviyesi ve gücü azalmamış bilakis artmıştı. Azerbaycan hükümeti, bu nedenle, Ermenistan Cumhuriyeti’nin başvurucuların Protokol 1 madde 1 altındaki haklarının süregelen ihlalinden sorumlu olduğunu iddia etti.
B. Mahkeme’nin değerlendirmesi
192. Mahkeme ilk önce yukarıdaki tespitine (bkz. paragraf 149) işaret eder; başvurucuların evlerinin hala ayakta olup olmadıkları belirsiz olsa da, hepsi arsaları üzerinde Protokol No 1 madde 1 anlamında “mal/mülk” teşkil eden halihazırda mevcut haklara sahiptir. Şikayet konusu mevzuların Ermenistan Cumhuriyeti’nin yetki alanına girdiği düşünülürse (bkz. paragraf 186), cevaplanması gereken soru, Ermenistan’ın başvurucuların mülkiyet haklarının ihlalinden sorumlu olup olmadığıdır.
193. Başvurucular, Mayıs 1992’de askeri saldırıya uğrayınca Laçin’i terk etmek zorunda bırakıldılar. Öte yandan Mahkeme’nin işi, bu olayı ayrıntılarıyla tetkik etmek olmayıp Ermenistan’ın Sözleşme’ye taraf olduğu tarih olan 26 Nisan 2002’den sonra başvurucuların mal/mülklerine erişimlerinin engellenip engellenmediğini ve bu şekilde haklarının süregelen ihlalinden muzdarip olup olmadıklarını belirlemektir. Önceki olaylar böylesi bir devam eden duruma delalet edebilir.
194. Yukarıda ifade edildiği gibi (bkz. paragraf 119-121), etkili bir iç hukuk yolu ne Ermenistan Cumhuriyeti’nde ne “DKC”de tespit edilmiştir. Sonuç olarak, başvurucuların mülkiyet kaybı için tazminat elde edebilecekleri veya – işbu bağlamda daha önemli olan – bir zamanlar yaşadıkları yerlere dolayısıyla geride bıraktıkları mal/mülk ve evlere fiziki olarak erişim sağlayabilecekleri herhangi bir hukuki yola başvurma imkanı yoktur. Devam etmekte olan erişimin engellenmesi ayrıca davalı hükümetin her ne kadar ispat edilmemiş de olsa şu savıyla da ortaya konmaktadır; başvurucuların mülkleri – ve muhtemelen yerinden edilmiş diğer kişilerin de mal/mülkleri – “DKC” idaresi tarafından tapu siciline kaydedilen diğer kişilere tahsis edilmiştir.
195. Ayrıca, ateşkes antlaşmasından yirmi yıl sonra hala, çatışma sırasında yerinden edilmiş insanlar Dağlık Karabağ ve çevreleyen topraklara dönememişlerdir. Mahkeme bu bakımdan, BM Genel Kurulu ile Avrupa Parlamentosu kararlarını (bkz. yukarıda paragraflar 67 ve 69) not eder. Mahkeme’ye göre, Azerbaycanlıların bütün bu süreç zarfında hüküm süren, Ermenistan ile Ermenistan destekli birliklerin bölgede devam eden varlığı, Temas Hattı’nda ateşkes ihlalleri, Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki genel olarak düşmanca ilişkiler ve görünürde henüz bir siyasi çözümün olmaması gibi şartlar altında bu topraklara dönmeleri bırakın mümkün olmayı gerçekçi değildir.
196. Sonuçta, başvurucuların Protokol No. 1 madde 1 altındaki haklarına devam eden şekilde mal/mülklerine erişimlerinin engellenmesiyle ve böylece bunlar üzerindeki kontrolü, bunları kullanma, bunlardan faydalanma imkanını kaybetmeleriyle bir müdahale gerçekleşmiştir (bkz. Loizidou / Türkiye, yukarıda atıf yapılan, § 63). Bu mal/mülk dokunulmazlığına yönelik bir müdahale niteliğindedir.
197. Ermenistan hükümeti Laçin’in ele geçirilmesinin ve Ermenistan ile Dağlık Karabağ arasında bir karasal bağlantının yaratılmasının hukuka uygun bir meşru müdafaa eylemi olduğunu iddia etti. Mahkeme Laçin bölgesinin askeri stratejik önemi haiz olduğunu ve Dağlık Karabağ’a gıda, ilaç ve sair erzak gönderilmesi ihtiyacını not düşer. Öte yandan, bunlar bölgede yaşayan insanların bireysel haklarına müdahale etmek için geçerli bir gerekçe teşkil eder veya etmez, Mayıs 1992’de Laçin’in zaptının bu davanın konusu ile doğrudan bir alakası yoktur; davanın konusu, başvurucuların geri dönememelerinin ve bundan dolayı mülklerine erişimlerinin devamlı olarak reddedilmesinin haklı görülüp görülemeyeceğidir.
198. Mahkeme, AGİT Minsk Grubu’nda yerinden edilmiş kişilerle ilgili devam eden müzakerelerin başvurucuların haklarına müdahale için hukuki bir gerekçe teşkil ettiğini düşünmemektedir. Müzakereler Hükümet’i diğer bazı adımlar atmaktan alı koymaz, hele hele müzakereler bu kadar uzun zamandan beri devam ediyorsa (bkz. mutatis mutandis, Loizidou, yukarıda atıf yapılan, § 64; Kıbrıs / Türkiye, yukarıda atıf yapılan, § 188). Bu çerçevede, Mahkeme, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi “Mültecilerin ve yerinden edilmiş kişilerin mülkiyet meselelerinin çözümü” Kararı 1708 (2010)’na atıf yapar; bu karar ilgili uluslararası standartlara dayanarak, üye devletleri “silahlı çatışmaların veya belirli bir toprak parçasının statüsünün çözüme kavuşturulması için devam eden müzakerelerden bağımsız olarak mültecilerin ve YEKin terk ettiği konut, toprak ve mal/mülkler üzerindeki hakların veya bunlara erişimin kaybının vaktinde ve etkili surette telafisini güvence altına almaya” davet eder (bkz. yukarıda paragraf 100).
199. Başvurucu’nun mülkiyet haklarının korunması için davalı hükümet tarafından alınabilecek ve alınması gereken önlemler konusunda uluslararası standartlar özellikle BM Pinheiro İlkeleri (bkz. yukarıda paragraf 98) ve yukarıda bahsi geçen Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Kararı yol gösterici olabilir. Bu aşamada, kapsamlı bir barış antlaşması beklenirken, mülkiyete ilişkin talepler için, kolayca erişilebilir, başvuruculara ve onların durumundaki diğer kişilere mülkiyet haklarını yeniden tesis etme ve kayıpları nedeniyle tazminat elde etme imkanı veren, esnek ispat standartları öngören usullerle çalışan bir mekanizmanın ihdası özellikle önem arz eder.
200. Mahkeme davalı hükümetin yüzbinlerce Ermeni mülteciye ve ülke içi yerinden edilmiş kişiye yardım sağlamak durumunda kaldığının tamamıyla farkındadır. Öte yandan, böyle büyük bir grup ciddi kaynak gerektirse de, bu grubun korunması, devleti, bir başka gruba karşı, çatışma sırasında kaçmak zorunda kalan başvurucular gibi Azerbaycan vatandaşlarına karşı yükümlülüklerinden kurtarmaz. Bu bağlamda, yukarıda bahsi geçen Pinheiro İlkeleri’nin 3. maddesinde düzenlenen ayrımcılık yasağına referans yapılmalıdır. Son olarak, Mahkeme, söz konusu durumun artık olağanüstü acil bir durum olmadığını, çok uzun zamandan beri varlığını sürdürdüğünü gözlemler.
201. Sonuç olarak, inceleme konusu zaman zarfında, 26 Nisan 2002’den beri, başvurucuların mal/mülklerine erişimlerinin reddedilmesini ve bu müdahale için tazminat verilmemesini mazur gösterebilecek hiçbir amaç ortaya konmamıştır. Dolayısıyla Mahkeme, başvurucuların Protokol No. 1 madde 1 altındaki haklarının ihlal edildiğini ve bu ihlalin devam ettiğini, Ermenistan Cumhuriyeti’nin bundan sorumlu olduğu tespit etmiştir.
VI. SÖZLEŞME’NİN 8. MADDESİNİN İDDİA EDİLEN İHLALİ
202. Başvurucular, Laçin bölgesine dönememelerinin, aynı zamanda, konut dokunulmazlığına, özel hayata ve aile hayatına saygı haklarının da süregelen ihlali teşkil ettiğini iddia etti. Aşağıda görülen 8. maddeye dayandılar:
“1. Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.
2. Bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesi, ancak müdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz konusu olabilir.”
A. Tarafların maruzatları
1. Başvurucular
203. Başvurucuların şikayetinin esası büyük oranda Protokol No 1 madde 1 altındaki şikayetlerinkiyle aynıydı: davalı hükümetin Laçin bölgesine dönmelerine müsaade etmeyi devamlı olarak reddetmesinin 8. madde altındaki haklarını da ihlal ettiğini savundular. Bu açıdan, Kıbrıs / Türkiye (yukarıda atıf yapılan) davasını ileri sürdüler. Kendi davalarını Loizidou / Türkiye (yukarıda atıf yapılan) davasındaki durumundan ayırarak, başvurucular, Loizidou’nun aksine, hepsinin uzun yıllar Laçin’de yaşamış olduklarını, orada evlerini, özel ve aile hayatlarını kurduklarını vurguladı. Madde 8 § 2 uyarınca, haklarına yapılan müdahale için hiçbir haklı sebep bulunmadığını iddia ettiler.
2. Davalı hükümet
204. Ermenistan hükümetinin maruzatları da esas olarak Protokol No. 1 madde 1 altındaki savlarını yansıttı. Ek olarak, başvurucuların sahibi olduklarını iddia ettiği evler ve diğer mal/mülkler 1992’de yok olduğundan, başvurucular bu tarihten sonra söz konusu bölgede özel hayatları, aile hayatları veya konutları olduğunu iddia edemezlerdi. Bu savı desteklemek için Hükümet başvurucuların durumunu Loizidou / Türkiye (yukarıda atıf yapılan)’ye benzetti ve Mahkeme’nin şu bulgusuna işaret etti (§ 66): “Madde 8’de belirtilen “konut” kavramının ikamet amaçlı olarak ev inşa edilmesi planlanan mülkü kapsayacak şekilde genişletilmesi anılan kavramda bir zorlamaya neden olacaktır. Kavramın kişinin büyüdüğü ve ailesinin köklerinin bulunduğu ancak artık yaşamadığı bir alanı kapsayacak şekilde de yorumlanamaz”. Hükümet, her hal ve karda, iddia edilen müdahalenin hukuku uygun, demokratik bir toplumda gerekli olduğunu iddia etti: “DKC”yi dünyaya bağlayan bir “insani koridor” açarak, Laçin bölgesi üzerinde tesis edilen kontrol milli güvenlik, kamu güvenliği ve ülkenin ekonomik refahı gibi çıkarlara hizmet etti.
3. Azerbaycan hükümeti, katılan üçüncü taraf
205. Azerbaycan hükümeti başvurucuların pozisyonunu destekledi.
B. Mahkeme’nin değerlendirmesi
206. 8. maddedeki “özel hayat”, “aile hayatı ve “ev/konut” kavramları, Protokol No. 1 1. Maddedeki “mal/mülk” kavramı gibi, bağımsız müstakil anlamları olan kavramlardır; korunmaları iç hukuktaki vasıflandırmaya değil, davanın olgusal şartlarına bağlıdır. Yukarıda belirtildiği gibi (paragraflar 137 ve 150), bütün başvurucular Laçin bölgesinde doğdular. Mayıs 1992’de kaçana kadar hayatlarının tamamında veya büyük kısmında orada yaşadılar ve çalıştılar. Hemen hepsi orada evlendi ve çocuk sahibi oldu. Ayrıca, geçimlerini orada sağladılar. Ataları orada yaşamıştı. Bunun yanı sıra, içinde yaşadıkları evleri inşa ettiler ve onlara malik oldular. Dolayısıyla, başvurucuların bölgede köklü bir yaşamları ve evleri olduğu ve durumlarının Loizidou / Türkiye (yukarıda atıf yapılan) davasındaki Loizidou’nun durumundan farklı olduğu açıktır. Başvurucular ihtiyari olarak başka hiçbir yerde ikamet tesis etmemiş olup yerinden edilmiş kişiler olarak Bakü’de ve başka yerlerde zaruret gereği yaşamaktadırlar. Somut davanın şartlarında, kaçmaları üzerinden geçen süreye rağmen, yerinden edilmelerinin ve iradeleri hilafına Laçin’de olmamalarının bölgeyle olan bağlarını kesmiş olduğuna hükmedilemez.
207. Protokol No. 1 madde 1 altında sunulmuş olan aynı gerekçelerle Mahkeme, başvurucuların evlerine erişimlerinin engellenmesinin özel ve aile hayatlarına ayrıca konut dokunulmazlığına saygı haklarına haksız müdahale teşkil ettiğine hükmeder.
208. Bu nedenle, Mahkeme başvurucuların Sözleşme’nin 8. maddesi altındaki haklarının ihlal edildiği, bu ihlalin devam ettiği ve Ermenistan Cumhuriyeti’nin bu ihlalden sorumlu olduğu sonucuna varır.
VII. SÖZLEŞMENİN 13. MADDESİNİN İDDİA EDİLEN İHLALİ
209. Başvurucular şikayetlerine ilişkin olarak başvurabilecekleri etkili hukuk yollarının olmadığını iddia ettiler. Aşağıda görülen 13. maddeye dayandılar:
“Bu Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, söz konusu ihlal resmi yetkisine dayanarak hareket eden kişiler tarafından gerçekleştirilmiş olsa dahi, ulusal bir merci önünde etkili bir yola başvurma hakkına sahiptir.”
A. Tarafların maruzatları
1. Başvurucular
210. Başvurucular işgal altındaki topraklardan sürülen kişilere hiçbir yol sağlanmadığını ileri sürdüler. Etnik Ermeni olmadıkları için Ermenistan Cumhuriyeti veya “DKC” mercilerinde çare aramanın tamamen beyhude olacağını iddia ettiler. Görüşlerine göre, şikayetleri için teoride ve uygulamada halihazırda mevcut bir yol yoktu. İç hukuk yollarının bulunmadığı, ülke içi yerinden edilmiş kişilerin geri dönme haklarının devam eden barış sürecinde taraflar arasında başlıca anlaşmazlık konularından birini teşkil etmesiyle ve çözümsüz kalmasıyla daha da belirgin hale geldi.
2. Davalı hükümet
211. Ermenistan hükümeti hem Ermenistan Cumhuriyeti’nde hem “DKC”de başvurucuların kullanabilecekleri, yerinden edilmiş kişiler ile diğer statülerdeki kişiler arasında ayrım yapmayan etkili idari ve hukuki yolların olduğunu iddia etti. “DKC”deki yollarla ilgili olarak hükümet, Mahkeme’nin Kıbrıs / Türkiye (yukarıda atıf yapılan, § 98) davasındaki tespitlerine referans yaptı ve yokluğu veya etkisizliği kanıtlanmadıkça uluslararası planda tanınmamış bir yapıdaki yolların da tüketilmesi gerektiğini savundu. Hükümet ayrıca iç hukuk yollarının tüketilmesi bahsinde sunulan argümanlara ve dava örneklerine işaret etti ve başvurucuların halihazırda mevcut olan yolları kullanmadıklarını ve bunların etkisiz veya mevcut olmadıkları yönünde herhangi bir delil sunmadıklarını iddia etti.
3. Azerbaycan hükümeti, katılan üçüncü taraf
212. Azerbaycan hükümeti esas itibarıyla başvurucuların sunduğu argümanları teyit etti. Ek olarak, Doğan ve Diğerleri / Türkiye (yukarıda atıf yapılan, § 106) davasına atıf yaparak, Ermenistan’ın sadece etkili bir yol sağlamakta değil aynı zamanda mülklere ve konutlara erişimin engellenmesinden sorumlu olanlar hakkında soruşturma yürütmekte de eksik kaldığını savundu.
B. Mahkemenin değerlendirmesi
213. Mahkeme, başvurucuların mal/mülklerine ve konutlarına erişimlerinin devamlı olarak engellenmesiyle ilgili olarak Protokol No. 1 1. maddenin ve Sözleşme’nin 8. maddesinin ihlal edildiğini tespit etmiş durumdadır. Başvurucuların şikayetleri dolayısıyla 13. madde anlamında “savunulabilir” niteliktedir (bkz. örneğin, Doğan ve Diğerleri / Türkiye (yukarıda atıf yapılan, § 163).
214. İşbu şikayet, iç hukuk yollarının tüketilmesi itirazı bağlamında ele alınmış olanlarla aynı veya benzer unsurlar içermektedir. Mahkeme yukarıdaki tespitini, davalı hükümetin başvurucuların Sözleşme altındaki şikayetleri için çare sağlayabilecek bir yolun halihazırda mevcut olduğunu ve bu yolun makul surette başarı olasılığı vadettiğini ispat etme yükünü yerine getiremediğini (bkz. yukarıda paragraf 120), tekrar eder. Aynı sebeplerle, Mahkeme başvurucuların Laçin bölgesindeki mal/mülk ve evlerine erişimlerinin reddi için mevcut etkili bir yolun bulunmadığını tespit eder.
215. Böylece Mahkeme, başvurucuların Sözleşme’nin 13. maddesi altındaki haklarının ihlal edildiği ve Ermenistan Cumhuriyeti’nin bu ihlalden sorumlu olduğu sonucuna varır.
VIII. SÖZLEŞME’NİN 14. MADDESİNİN İDDİA EDİLEN İHLALİ
216. Başvurucular, yukarıda sayılan şikayetlere ilişkin olarak, davalı hükümet tarafından etnik ve dini aidiyetleri nedeniyle ayrımcılığa uğradıklarını iddia etti. Şu hükmü koyan 14. maddeye dayandılar:
“Bu Sözleşme’de tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa aidiyet, servet, doğum başta olmak üzere herhangi başka bir sebebe dayalı hiçbir ayrımcılık gözetilmeksizin sağlanmalıdır.”
A. Tarafların maruzatları
1. Başvurucular
217. Başvurucular, Azerbaycan Kürdü ve Müslümanı olmak yerine etnik Ermeni ve Hristiyan olsalardı, Ermenistan tarafından desteklenen kuvvetler tarafından zorla evlerinden edilmemiş olacaklarını ileri sürdü. David Atkinson’ın raporuna ve “askeri harekatın ve onu önceleyen yaygın etnik çatışmaların korkunç bir kavram olan etnik temizliğe benzeyen geniş çapta etnik ihraca ve tek etnisiteli alanların yaratılmasına yol açtığından” söz eden Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Kararı’na (bkz. yukarıda paragraf 64) müracaat ettiler. Alternatif olarak, başvurucular, Ermenistan Cumhuriyeti tarafından dolaylı ayrımcılığa maruz bırakıldıklarını iddia ettiler zira Ermenistan askeriyesi ve Ermenistan destekli Karabağ güçlerinin eylemleri orantısız bir biçimde teşhis edilebilir bir gruba ait bireyler olan Azerbaycan Kürtlerini etkiledi.
2. Davalı hükümet
218. Ermenistan hükümeti, başvurucuların ileri sürdüğü maddelerin ihlali söz konusu olmadığından, Sözleşme’nin 14. maddesi altında herhangi bir meselenin de doğmadığını belirtti. Her durumda başvurucular ayrımcı muameleye maruz kalmamışlardı çünkü Laçin’deki askeri eylemler sadece Ermenistan ile Dağlık Karabağ arasında bir “insani koridor”un açılmasını amaçlamıştı ve etnik veya dini aidiyetleri ne olursa olsun bölgenin sakinlerine yönelmiş değildi. Kaldı ki, Kürtler Ermenistan Cumhuriyeti’nde veya “DKC”de hiçbir zaman ayrımcılığa uğramamışlardı” ve şu anda Ermenistan’da yaşayan yaklaşık 1,500 kişilik Kürt nüfusu aktif olarak sosyal ve siyasi hayata katılmakta ve haklarından faydalanmaktaydı.
3. Azerbaycan hükümeti, katılan üçüncü taraf
219. Azerbaycan hükümeti “DKC” ve çevreleyen topraklardaki askeri faaliyetlerin tek etnisiteli bir alan yaratma amacı gütmüş olduklarını belirtti. Ayrıca başvurucuların ve diğer ülke içi yerinden edilmiş Azerbaycanlıların evlerine ve mülklerine dönmelerinin hala engellendiğini, buna mukabil, Ermenilere, söz konusu topraklara, bilhassa Laçin’e yerleşmeleri için çeşitli teşviklerin verildiğini (ücretsiz konut, para, hayvan ve vergi indirimleri de dahil olmak üzere) ileri sürdü. Katılan taraf ayrıca, Azerbaycan Kürtlerinin Ermenistan’da yaşayan Kürtlerden Azerbaycan Kürtlerinin Müslüman diğerlerinin ise Yezidi inancını tatbik etmeleri hasebiyle farklı olduğunu, dile getirdi.
B. Mahkeme’nin değerlendirmesi
220. Mahkeme’nin işbu davadaki Protokol No 1 1. maddesi ile Sözleşme’nin 8. ve 13. maddelerinin ihlali bulguları; büyük çoğunluğu Müslüman olan neredeyse bütün Azerbaycan vatandaşlarının Dağlık Karabağ’dan ve çevreleyen topraklardan kaçışlarını ve bu topraklara geri dönememelerini içeren genel bir durum ile ilgilidir. Başvurucuların Sözleşme’nin 14. maddesi altındaki şikayeti bu nedenle özü itibarıyla diğer şikayetlere bağlıdır. Dolayısıyla, diğer hükümler altında bulunan ihlaller dikkate alındığında, Mahkeme, madde 14 altında incelenecek ayrı bir meselenin bulunmadığı sonucuna varır (bkz. örneğin, Kıbrıs / Türkiye, yukarıda atıf yapılan, § 199; Xenides-Arestis / Türkiye, no. 46347/99, § 36, 22 Aralık 2005; Catan ve Diğerleri, yukarıda atıf yapılan, § 160).
IX. SÖZLEŞMENİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
221. Sözleşme’nin 41. Maddesi şu hükmü koyar:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazminat verilmesine hükmeder.”
222. Başvurucular, ayrı ayrı 808,950 ile 2,093,050 Azerbaycan (yeni) manatı (AZN) arasında değişen tutarlarda ve toplamda - altı başvurucunun tamamı için - 8,386,600 AZN tutarında maddi tazminat talep etti. Bu miktar yaklaşık 7,900,000 avroya (EUR) tekabül etmektedir. Ayrıca, manevi zarar olarak her biri 50,000 EUR talep etti. Son olarak, yargılama giderleri, 6 Ekim 2013 itibarıyla 41,703.37 İngiliz sterlinine (GBP) ulaşmıştır. Öte yandan, Mahkeme’nin 22 Ocak 2014’deki duruşmasında, başvurucuların temsilcileri, başvurucuların uğradığı zararın hesaplanması hakkında görüş bildirmek üzere bir uzmanın atanmasını talep etmiştir.
223. Davalı hükümet başvurucuların bütün taleplerine karşı çıkmıştır.
224. Mahkeme, davanın istisnai niteliğini nazara alarak, 41. Maddenin uygulanması meselesinin karar için hazır olmadığı tespitinde bulunur. Dolayısıyla, 41. Madde hakkındaki karar saklı tutulmalı ve bundan sonra izlenecek usul belirlenmelidir.
BU GEREKÇELERLE MAHKEME,
1. Davalı hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediği ilk itirazını, 14’e 3 oyla reddeder;
2. Davalı hükümetin başvurucuların mağdur sıfatına ilişkin ilk itirazını, 15’e 2 oyla reddeder;
3. 14’e 3 oyla, şikayet edilen konuların Ermenistan Cumhuriyeti’nin yetki alanına girdiğine karar verir ve davalı hükümetin yetkiye ilişkin ilk itirazını reddeder;
4. 15’e 2 oyla, Sözleşme’ye Ek Protokol No. 1, 1. maddenin devam eden ihlali olduğuna karar verir;
5. 15’e 2 oyla, Sözleşme’nin 8. maddesinin devam eden ihlali olduğuna karar verir;
6. 14’e 3 oyla, Sözleşme’nin 13. maddesinin devam eden ihlali olduğuna karar verir;
7. 16’ya 1 oyla, Sözleşme’nin 14. maddesi altında ayrıca incelenecek bir meselenin olmadığına karar verir;
8. 15’e 2 oyla, 41. maddenin uygulanması konusunun karar için hazır olmadığına karar verir; ve bunun sonucunda:
(a) bahsi geçen bu konuyu saklı tutar;
(b) Ermenistan hükümeti ile başvurucuları, bu kararın tebliğinden itibaren 12 ay içinde, konu hakkındaki yazılı gözlemlerini sunmaya ve, özellikle, varabilecekleri herhangi bir anlaşmayı Mahkeme’ye bildirmeye davet eder;
(c) bundan sonra izlenecek usulü saklı tutar ve Mahkeme Başkanı’na ihtiyaç halinde usulü belirleme yetkisini verir.
İşbu karar, İngilizce ve Fransızca olarak Strazburg’da İnsan Hakları Binası’nda yapılan kamuya açık bir duruşmada 16 Haziran 2015 tarihinde verilmiştir.
Michael O’BoyleDean Spielmann
Yazı İşleri Müdürü Başkan
Sözleşme’nin 45 § 2 ve İç Tüzük’ün 74 § 2 hükümlerine uygun olarak, işbu karara aşağıdaki şerhler eklenmiştir:
(a) Hakim Motoc’un mutabakat şerhi;
(b) Hakim Ziemele’nin kısmi mutabakat kısmi muhalefet şerhi;
(c) Hakim Hajiyev’in kısmi muhalefet şerhi;
(d) Hakim Gyulumyan’ın muhalefet şerhi;
(e) Hakim Pinto de Albuquerque’in muhalefet şerhi.
D.S.
M.O’B.
Şerhler Türkçeye çevrilmemiştir ancak Mahkeme içtihadı veri tabanı HUDOC’tan ulaşılabilecek kararın orjinal dilindeki halinde İngilizce ve/veya Fransızca olarak bulunmaktadır.
© Avrupa Konseyi/Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 2015.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin resmi dilleri, İngilizce ve Fransızcadır. İşbu çeviri, Avrupa Konseyi’nin İnsan Hakları Vakfı Fonu’nun desteğiyle yaptırılmıştır (/humanrightstrustfund). Bu çeviri, Mahkeme’yi bağlamamaktadır ve Mahkeme bu çevirinin kalitesine ilişkin hiçbir sorumluluk almamaktadır. Bu çeviri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihat veri tabanı HUDOC ()’tan veya çevirinin paylaşılmış olduğu diğer veri tabanlarından indirilebilir. Bu çeviri, ticari olmayan amaçlarla; davanın tam adının yukarıdaki telif hakkı ibaresi ve İnsan Hakları Vakfı Fonu’na yapılacak atıfla birlikte belirtilmiş olması şartıyla çoğaltılabilir. Şayet bu çevirinin herhangi bir kısmının ticari amaçlarla kullanılması amaçlanıyorsa, lütfen publishing@ adresiyle irtibata geçiniz.
© Council of Europe/European Court of Human Rights, 2015.
The official languages of the European Court of Human Rights are English and French. This translation was commissioned with the support of the Human Rights Trust Fund of the Council of Europe (/humanrightstrustfund). It does not bind the Court, nor does the Court take any responsibility for the quality thereof. It may be downloaded from the HUDOC case-law database of the European Court of Human Rights () or from any other database with which the Court has shared it. It may be reproduced for non-commercial purposes on condition that the full title of the case is cited, together with the above copyright indication and reference to the Human Rights Trust Fund. If it is intended to use any part of this translation for commercial purposes, please contact publishing@.
© Conseil de l’Europe/Cour européenne des droits de l’homme, 2015.
Les langues officielles de la Cour européenne des droits de l’homme sont le français et l’anglais. La présente traduction a été effectuée avec le soutien du Fonds fiduciaire pour les droits de l’homme du Conseil de l’Europe (/humanrightstrustfund). Elle ne lie pas la Cour, et celle-ci décline toute responsabilité quant à sa qualité. Elle peut être téléchargée à partir de HUDOC, la base de jurisprudence de la Cour européenne des droits de l’homme (), ou de toute autre base de données à laquelle HUDOC l’a communiquée. Elle peut être reproduite à des fins non commerciales, sous réserve que le titre de l’affaire soit cité en entier et s’accompagne de l’indication de copyright ci-dessus ainsi que de la référence au Fonds fiduciaire pour les droits de l’homme. Toute personne souhaitant se servir de tout ou partie de la présente traduction à des fins commerciales est invitée à le signaler à l’adresse suivante : publishing@.
[1]. Bkz, örneğin, E. Benvenisti, “The International Law of Occupation” (Oxford: Oxford University Press, 2012), sf. 43; Y. Arai-Takahashi, “The Law of Occupation: Continuity and Change of International Humanitarian Law, and Its Interaction with International Human Rights Law (Leiden: Martinus Nijhoff Publishers, 2009), sf. 5-8; Y. Dinstein, “The International Law of Belligerent Occupation” (Cambridge: Cambridge University Press, 2009), sf. 42-45, §§ 96-102; ve A. Roberts, “Transformative Military Occupation: Applying the Laws of War and Human Rights”, 100 American Journal of International Law 580 (2006), sf. 585-586.
[2]. İşgal ve yabancı toprakların sair surette idaresi projesi kapsamında Uluslararası Kızıl Haç Komitesi (ICRC)’nin görüşüne başvurduğu uzmanların çoğu ‘sahada postalların’ işgalin varlığı için gerekli olduğu noktasında fikirbirliğine varmışlardır – bkz. T. Ferraro, “Occupation and other Forms of Administration of Foreign Territory” (Geneva: ICRC, 2012), sf. 10, 17 ve 33; bkz. ayrıca E. Benvenisti, yukarıda atıf yapılan, sf. 43ff; ve V. Koutroulis, “Le debut et la fin de l’application du droit de l’occupation” (Paris: Editions Pedone, 2010), sf. 35-41.
[3]. T. Ferraro, yukarıda atıf yapılan, sf. 17 ve 137; Y. Dinstein, yukarıda atıf yapılan, sf. 44, § 100.
[4]. J.-M. Henckaerts ve L. Doswald-Beck, “Customary International Humanitarian Law” (Geneva/Cambridge: ICRC/Cambridge University Press, 2005).
Full & Egal Universal Law Academy