Chiragov ve Diğerleri / Ermenistan - 13216/05 - 16.06.2015 tarihli Karar [BD]
Olaylar — Başvuranlar, Azerbaycan’ın Laçın kentinde yaşayan Azerbaycan Kürtleridir. Başvuranlar, Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki Dağlık Karabağ sorunu nedeniyle, 1992 yılında yaşadıkları kentten ayrılmak zorunda bırakıldıktan sonra, söz konusu kentte bulunan evlerine geri dönemediklerini ve mal ve mülklerine bir daha erişim sağlayamadıklarını belirtmişlerdir.
Sovyetler Birliği 1991 yılı Aralık ayında dağıldığı sırada, Dağlık Karabağ Özerk Oblastı (“DKÖO”), Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne (“Azerbaycan SSC”) bağlı özerk bir ildi. Azerbaycan toprakları ile birbirinden ayrılan ve aralarındaki en kısa mesafedeki toprağın Laçın kenti olduğu DKÖO ile Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti (“Ermenistan SSC”) arasında ortak bir sınır mevcut değildi. 1989 yılında, DKÖO’nun nüfusunun %77’si Ermeni asıllı, %22’si Azari asıllılardan oluşmaktaydı. Laçın kentinde, nüfusun çoğunlu Kürt ve Azerilerden oluşmaktaydı. Ermeniler, nüfusun sadece %5-6’lık kısmını oluşturmaktaydı. Dağlık Karabağ bölgesinde silahlı çatışmalar 1988 yılında başlamıştır. 1991 yılı Eylül ayında, yani Azerbaycan’ın Sovyetler Birliği’nden ayrılarak bağımsızlığını ilan etmesinin hemen ardından, DKÖO Ulusal Konseyi, DKÖO bölgesini ve Azerbaycan’ın Shahumyan bölgesini içine alan “Dağlık Karabağ Cumhuriyeti’nin” (“DKC”) kurulduğunu ilan etmiştir. Azerbaycanlıların boykot ettiği ve katılımcıların %99,9’unun Dağlık Karabağ Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı yönünde oy kullandığı 1991 yılında gerçekleştirilen halk oylaması sonucunda, “Dağlık Karabağ Cumhuriyeti”, Azerbaycan’da ayrılarak bağımsız olduğunu 1992 yılı Ocak ayında yeniden tasdik etmiştir. Ardından, çatışma giderek topyekûn savaşa dönüşmüştür. Ermeni asıllı kuvvetler, 1993 yılı sonuna kadar, eski DKÖO topraklarının neredeyse tamamının ve civardaki Azerbaycan topraklarını hâkimiyeti altına almıştır. Çatışma, yüz binlerce kişinin ülke içinde göç etmek zorunda kalmasına ve çatışan her iki tarafta da insanların mülteci konumuna düşmesine neden olmuştur. 1994 yılı Mayıs ayında, çatışan taraflar ateşkes anlaşması imzalamışlardır ve söz konusu anlaşma günümüzde de geçerlidir. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) himayesi altında barışçıl bir çözüme yönelik müzakereler gerçekleştirilmiştir. Ancak, şu ana kadar söz konusu sorunun siyasi yollarla çözüme kavuşturulması mümkün olmamıştır. Kendi kendine bağımsızlığını ilan eden “Dağlık Karabağ Cumhuriyeti”, hiçbir devlet veya uluslararası bir kurum tarafından tanınmamaktadır. Gerek Ermenistan gerekse Azerbaycan, 2001 yılında Avrupa Konseyine katılmadan önce, Bakanlar Komitesi ve Parlamenter Meclis nezdinde, Dağlık Karabağ sorununu barışçıl yollarla çözüme kavuşturacaklarına dair taahhütte bulunmuşlardır.
Başvuranların yaşadığı Laçın kenti, savaş esnasında pek çok kez saldırıya uğramıştır. Başvuranlar, saldırıların temelinde Dağlık Karabağ ve Ermenistan birliklerinin olduğunu iddia etmişlerdir. Ancak, Ermenistan Hükümeti, Ermenistan’ın olaylara dahil olmadığını ve söz konusu askeri harekâtın Dağlık Karabağ savunma kuvvetleri ve gönüllü gruplar tarafından gerçekleştirildiğini ileri sürmüştür. 1992 yılı Mayıs ayının ortalarında, Laçın kentine hava bombardımanı düzenlenmiş ve bu sırada pek çok ev yerle bir olmuştur. Başvuranlar, Laçın’dan kaçarak Bakü’ye gitmek zorunda kalmışlardır. Ermeni işgali nedeniyle, o tarihten bu yana da evlerine geri dönememişler ve mal ve mülklerine erişim sağlayamamışlardır. Başvuranlar, göç etmek zorunda bırakılana kadar neredeyse tüm yaşamları boyunca Laçın kentinde yaşadıkları ve orada ev ve arsalarının bulunduğu yönündeki iddialarını desteklemek amacıyla, Mahkemeye çeşitli belgeler sunmuşlardır. Başvuranların altısı da, özellikle, Laçın kentinde kendi adlarına kayıtlı ev ve arazi parçalarını gösteren resmi belgeleri (“teknik pasaportlar”), kendilerine ve çocuklarına ait doğum belgelerini ve/veya evlilik cüzdanlarını ve kendilerinin Laçın kentinde yaşadıklarını doğrulayan eski komşularının yazılı ifadelerini Mahkemeye sunmuşlardır.
Hukuki Değerlendirme
(a) İlk itirazlar
(i) İç hukuk yollarının tüketilmesi — Davalı Hükümet, Ermenistan’da veya “Dağlık Karabağ Cumhuriyeti’nde” başvuranların şikâyetleriyle ilgili olarak tazmin imkânı sunabilecek bir hukuk yolunun mevcut olduğunu kanıtlayamamıştır. Hükümetin ileri sürdüğü yasal hükümler genel mahiyette olup, bu hükümlerde, silahlı bir çatışma neticesinde mal ve mülke el konulması gibi özel bir durum ele alınmamaktadır ve bu hükümlerin, başvuranların durumuna benzer bir durumla herhangi bir alakası bulunmamaktadır. Ulusal mahkemelerce verilen kararların hiçbiri, Dağlık Karabağ çatışması sırasında yaşadıkları yerden göç etmek zorunda bırakılan kişilerin evlerini, mal ve mülklerini kaybettiklerine dair iddialarına ilişkin değildir. Ayrıca, Ermeni yetkililerin başvuranların şikâyetlerine konu olan olaylarda yer aldığının veya Ermenistan’ın, Dağlık Karabağ bölgesi ve civar bölgeler üzerinde yetkisini kullandığının davalı Devlet tarafından kabul edilmediği gerçeği dikkate alındığında, başvuranların Ermenistan makamları önünde eski hale iade veya tazminat taleplerini dile getirmelerini beklemek makul olmazdı. Son olarak, sorunun siyasi yollarla çözüme kavuşturulamamış olması ve bölgedeki askeri yığınakların son yıllarda artmış olması nedeniyle, resmi olarak tanınmayan “Dağlık Karabağ Cumhuriyeti’ndeki” olası herhangi bir hukuk yolunun, göç etmek zorunda bırakılmış Azerbaycanlılar açısından uygulamada tazmin imkânı sunabileceğini düşünmek gerçekçi değildir.
Sonuç: ilk itiraz reddedilmiştir (üçe karşı on dört oyla).
(ii) Mağdur statüsü — Mahkemenin içtihadında, uluslararası veya ulusal düzeyde yaşanan silahlı çatışmalar sırasında mal ve mülklerini ve evlerini kaybettiklerini iddia eden başvuranlar tarafından sağlanacak delillerle ilgili olarak esnek bir yaklaşım benimsenmiştir. Avrupa Birliği Mültecilerin ve Yerinden Edilmiş Kişilerin Konut ve Mülklerinin İadesi İlkeleri (Pinheiro İlkeleri) kapsamında da benzer bir yaklaşım yer almaktadır. Başvuranlar tarafından sunulan en önemli delil, teknik pasaportlardır. Resmi belge niteliğinde olan bu pasaportların tümünde, evlere ait çizimler ve söz konusu evlerin boyutları ve ebatları gibi bilgiler yer almaktadır. Söz konusu arazi parçalarının boyutları da belirtilmiştir. Pasaportların düzenlendiği tarihler 1985 ila 1990 arasında değişmektedir ve üzerlerinde başvuranların isimleri yer almaktadır. Söz konusu pasaportlarda, ayrıca, ilgili arazi tahsis kararlarına da atıfta bulunulmuştur. Bu koşullarda, söz konusu pasaportların, Mahkemenin daha önceden ele aldığı diğer pek çok davada kabul edildiği gibi, mülkiyet hakkı bakımından aksi kanıtlanmadıkça doğru sayılan delil niteliği taşıdığı söylenebilir. Başvuranlar, mülkiyet haklarıyla ilgili olarak, eski komşularının beyanları gibi, aksi kanıtlanmadıkça doğru kabul edilebilecek başka deliller de sunmuşlardır. Başvuranların kimlikleri ve ikametlerine ilişkin belgeler de mülkiyet taleplerini destekler niteliktedir. Ayrıca, altıncı başvuran dışındaki tüm başvuranların tapu veya başka asıl deliller sunamamış olmalarına rağmen, bu noktada, onların, yaşadıkları kenti, askeri saldırıya uğraması üzerine terk etmek zorunda kalmalarına neden olan koşulların göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Dolayısıyla, başvuranlar, göç etmek zorunda bırakılana kadar yaşamlarının önemli bir bölümü boyunca Laçın kentinde yaşadıklarına ve kaçtıkları sırada ev ve arsalarının bulunduğuna dair iddialarını yeterli gerekçelere dayandırmışlardır.
Sovyet hukuk sisteminde, arsaların özel mülkiyeti bulunmamaktadır. Vatandaşlar, ancak konut sahibi olabilmektedirler. Arazi parçaları, çiftçilik yapmak veya ev inşa etmek gibi özel amaçlarla vatandaşlara tahsis edilebilmektedir. Bu durumda, vatandaşın, belirli amaçlarla sınırlı olmak üzere “kullanma hakkı” bulunmaktadır. Bu hak, kanunla koruma altına alınmış olup, miras olarak elde edilebilmektedir. Dolayısıyla, başvuranların ev ve arsalar üzerindeki hakları, önemli bir ekonomik menfaati temsil etmektedir. Sonuç olarak, başvuranlar, Laçın kentinden ayrılmak zorunda kaldıkları sırada, Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında “mülkiyet” teşkil eden ev ve arsalar üzerinde hakları bulunmaktaydı. Söz konusu hakların, daha sonraki dönemde ortadan kalktığını gösteren herhangi bir delil mevcut değildir. Dolayısıyla, başvuranların mülkiyetle ilgili menfaatleri halen geçerlidir. Ayrıca, başvuranların arsa ve evlerinin, Sözleşme’nin 8. maddesinin amaçları doğrultusunda “konut” kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Sonuç: ilk itiraz reddedilmiştir (ikiye karşı on beş oyla).
(iii) Ermenistan’ın yetki alanı— Mahkemeye göre, 150.000’den daha az sayıda etnik Ermeni nüfusundan oluşan Dağlık Karabağ’ın 1992 yılı başlarında Ermenistan’dan önemli ölçüde askeri destek almadan, Azerbaycan’a ve yedi milyonluk nüfusuna karşı, eski DKÖO’nun kontrolünü ele geçirebilecek ve 1993 yılı sonuna kadar civardaki yedi Azerbaycan kentinin tamamını veya önemli bir kısmını fethedebilecek bir savunma gücünü oluşturabileceğini düşünmek pek akla yatkın değildir. Her halükarda, Ermenistan’ın Dağlık Karabağ’a askeri müdahalesi, Ermenistan Cumhuriyeti ve Dağlık Karabağ Cumhuriyeti Hükümetleri arasındaki Askeri İşbirliği Anlaşması yoluyla, 1994 yılında, çeşitli yönlerden resmiyet kazanmıştır. Söz konusu anlaşmada, özellikle, Ermenistan Cumhuriyeti askerlerinin askerlik hizmetlerini Dağlık Karabağ Cumhuriyeti’nde, Dağlık Karabağ Cumhuriyeti askerlerinin ise Ermenistan Cumhuriyeti’nde yerine getirebilecekleri belirtilmektedir. Mahkeme, ayrıca, Ermenistan Hükümetinin şimdiki ve eski üyelerinin beyanları da dahil olmak üzere, çeşitli tutanak ve basın açıklamalarının, Ermenistan’ın, asker desteği ve askeri ekipman ve uzmanlık sağlamak suretiyle, erken bir tarihte, Dağlık Karabağ çatışmasına önemli ölçüde dahil olduğunu gösterdiğini belirtmiştir. Ermenistan Cumhuriyeti silahlı kuvvetlerinin, “Dağlık Karabağ Cumhuriyeti’nde” veya civar bölgelerde konuşlandırılmadığı yönündeki resmi tutumla bağdaşmayan olay veya davranışları kabul eden ve söz konusu sorun sürecinde önemli rol oynayan üst düzey görevlilerin bu yöndeki beyanları özel delil niteliği taşımakta olup, bir tür itiraf olarak değerlendirilebilmektedir. Ermenistan’ın askeri desteği, söz konusu bölgelerin kontrolü açısından belirleyici olmaya devam etmiştir. Ayrıca, davada tespit edilen olaylardan, Ermenistan’ın “Dağlık Karabağ Cumhuriyeti’ne” önemli ölçüde siyasi ve maddi destek sağladığı, Dağlık Karabağ Cumhuriyeti’nin hiçbir devlet veya uluslararası kurum tarafından tanınmaması nedeniyle, vatandaşlarının, yurtdışında seyahat edebilmek için Ermenistan pasaportu almaları gerektiği açıkça anlaşılmaktadır. Sonuç olarak, Ermenistan ve “Dağlık Karabağ Cumhuriyeti” neredeyse tüm önemli konularda işbirliği içinde olmuşlar ve “Dağlık Karabağ Cumhuriyeti” ve yönetimi, Ermenistan tarafından sağlanan askeri, siyasi, maddi ve diğer destekler sayesinde ayakta kalabilmiştir. Dolayısıyla, Ermenistan, Dağlık Karabağ ve civardaki bölgeleri etkin bir şekilde kontrol altına almıştır.
Sonuç: ilk itiraz reddedilmiştir (üçe karşı on dört oyla).
(b) Esas
1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi: Mahkeme, başvuranların, söz konusu maddenin amaçları bakımından “mülkiyet” teşkil eden arsa ve evler üzerinde hak sahibi olduklarını belirtmiştir. Başvuranların Laçın kentinden göç etmek zorunda bırakılmış olmasının Mahkemenin zaman bakımından yetkisi kapsamı dışında kalmasına rağmen, Mahkeme, başvuranların, Sözleşme’nin Ermenistan yönünden 2002 yılı Nisan ayında yürürlüğe girmesinin ardından mal ve mülklerine erişim sağlayıp sağlayamadıklarını ve dolayısıyla sürekli bir hak ihlalinin mağduru olup olmadıklarını incelemelidir.
Ermenistan’da veya “Dağlık Karabağ Cumhuriyeti’nde”, başvuranların, şikâyetlerini dile getirmek üzere başvurabilecekleri herhangi bir hukuk yolu bulunmamaktadır. Dolayısıyla, başvuranlar, geride bıraktıkları mal ve mülklerini ve evlerini kaybetmiş olmaları ile ilgili olarak tazminat elde etmek amacıyla herhangi bir hukuk yoluna başvuramamışlardır. Ayrıca, Mahkemeye göre, Azerbaycanlıların, ateşkes anlaşmasının yapılmasının ardından yirmi yıldan uzun süre boyunca devam eden koşullarda Dağlık Karabağ bölgesine ve civardaki bölgelere geri dönmeleri de uygulamada gerçekçi değildir. Bahsi geçen koşullar arasında, özellikle, Ermenistan birliklerinin ve Ermenistan destekli birliklerin ilgili bölgede varlığını sürdürmesi, temas hattında ateşkes anlaşmasının ihlal edilmesi, Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki düşmanlık ve şimdiye kadar söz konusu sorunun siyasi yollarla çözüme kavuşturulamamış olması yer almaktadır. Dolayısıyla, başvuranların mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesi haklarına yönelik sürekli bir ihlal durumu söz konusu olmuştur.
Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi tarafından belirlenen ilgili uluslararası standartlar kapsamında da kabul edildiği üzere, mal ve mülke erişimin mümkün olmadığı durumlarda, Devlet, mülkiyet haklarını korumak için alternatif önlemler almakla yükümlüdür. AGİT himayesi altında yürütülen ve göç etmek zorunda bırakılmış kişilerle ilgili konulara ilişkin barış müzakerelerinin devam ediyor olması, özellikle de söz konusu müzakerelerin yirmi yıldan uzun süredir devam ettiği dikkate alındığında, Hükümetin başka önlemler alma yükümlülüğünün ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir. Bu nedenle, başvuranlara ve onlarla aynı durumda olan kişilere mülkiyet haklarını geri alabilme ve haklarını kullanamamaları karşısında tazminat elde edebilme imkânı sunacak, esnek delil standartlarına dayalı yöntemleri içeren ve kolaylıkla erişim sağlanabilecek bir mülkiyet talep mekanizmanın kurulması önem arz etmektedir. Ermenistan Hükümetinin yüz binlerce Ermeni mülteciye ve yerinden edilmiş kişiye yardım etmesi gerekmiş olsa da, söz konusu grubun korunması, Hükümetin, çatışma neticesinde kaçmak zorunda kalan başvuranlar gibi Azerbaycan vatandaşlarına karşı yükümlülüklerini ortadan kaldırmamaktadır. Sonuç olarak, Hükümet, ilgili süreçte, başvuranların mülklerine erişim sağlamalarına tazminat ödemeksizin imkân verilmemesini haklı gerekçelere dayandırmamıştır. Dolayısıyla, başvuranların Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamındaki haklarına yönelik sürekli bir ihlal durumu söz konusu olmuştur.
Sonuç: ihlal (ikiye karşı on beş oyla).
Sözleşme’nin 8. maddesi: Başvuranların tümü Laçın kentinde doğmuştur. Başvuranlar, 1992 yılı Mayıs ayında söz konusu kenti terk edene kadar, tüm yaşamları veya yaşamlarının önemli bir kısmı boyunca orada yaşamış ve çalışmışlardır. Başvuranların neredeyse tamamı söz konusu kentte evlenmiş ve çocuk sahibi olmuşlardır. Ayrıca, geçimlerini orada sağlamışlar ve ataları da orada yaşamıştır. Orada ev inşa etmişler, ev sahibi olmuşlar ve o evlerde yaşamışlardır. Dolayısıyla, başvuranların Laçın kentinde uzun süre boyunca devam eden yerleşik bir yaşamlarının ve evlerinin olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Başvuranlar, başka bir yere yerleşmemiş olup, ülke içinde göç etmek zorunda bırakılmış kişiler olarak, mecburen Bakü’de ve başka bir yerde yaşamışlardır. Somut davanın koşullarında, başvuranların göç etmek zorunda bırakılmaları ve Laçın kentinden kendi istekleri dışında uzak kalmaları, kentten kaçmalarının üzerinden uzun zaman geçmiş olsa da, onların kentle olan bağlarının koptuğu anlamına gelemez. Mahkeme, Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamındaki tespitlerini dayandırdığı gerekçeleri bu noktada da dikkate alarak, başvuranların konutlarına erişim sağlamalarına imkân verilmemesinin, özel ve aile hayatlarına ve konutlarına saygı gösterilmesi haklarına yönelik sürekli bir ihlal teşkil ettiği kanaatine varmıştır.
Sonuç: ihlal (ikiye karşı on beş oyla).
Sözleşme’nin 13. maddesi: Ermenistan Hükümeti, başvuranların Sözleşme kapsamındaki şikâyetleriyle ilgili olarak yeterli tazmin imkânı ve makul bir başarı şansı sunabilecek bir hukuk yolunun mevcut olduğunu kanıtlayamamıştır.
Sonuç: ihlal (üçe karşı on dört oyla).
Madde 41: Henüz bir karar verilmemiştir.
Azerbaycan’ın, yakınında bulunan Dağlık Karabağ yakınındaki tartışmalı bir bölge ile ilgili yetkisi
Full & Egal Universal Law Academy