AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
ÇOLAK VE KASIMOĞULLARI / TÜRKİYE
(Başvuru No. 29969/07 ve 47462/07)
KARAR
STRAZBURG
13 Haziran 2017
İşbu karar, kesinleşmiş olup, bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Çolak ve Kasımoğulları/Türkiye davasında,
Başkan
Ledi Bianku,
Yargıçlar
Valeriu Griţco,
Stéphanie Mourou-Vikström
ve İkinci Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 16 Mayıs 2017 tarihinde gerçekleştirilen müzakerelerin ardından, aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (29969/07 ve 47462/07 ) davanın temelinde, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olan Mehmet Çolak ("birinci başvuran") ve Ali Çelik Kasımoğulları’nın (‘‘ikinci başvuran’’), 26 Haziran 2007 ve 9 Ekim 2007 tarihlerinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (‘‘Sözleşme’’) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları iki başvuru bulunmaktadır.
2. Başvuranlar, Mahkeme önünde İstanbul Barosuna bağlı Avukat İ. Akmeşe tarafından temsil edilmişlerdir. Türk Hükümeti ("Hükümet"), kendi yetkilisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvurular, 5 Ekim 2014 tarihinde, Sözleşme’nin 6, 10 ve 13. maddelerine ilişkin olarak Hükümete tebliğ edilmiştir ve ve başvurunun geri kalan kısmının, Mahkeme İçtüzüğü’nün 54. maddesinin 3. fıkrasına uygun olarak, kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.
4. Hükümet, başvurunun bir komite tarafından incelenemesine itiraz etmektedir. Mahkeme, Hükümetin itirazını inceledikten sonra, bu itirazın reddedilmesine karar vermiştir.
OLAY
DAVANIN KOŞULLARI
5. İlk başvuran, 1979 doğumlu olup İstanbul’da ikamet etmektedir ve Yeniden Özgür Gündem gazetesinin yazı işleri müdürüdür. İkinci başvuran, 1953 doğumlu olup, İstanbul’da ikamet etmektedir ve söz konusu gazetenin imtiyaz sahibidir.
A. Birinci başvuran tarafından sunulan 29969/07 başvuran
6. Yeniden Özgür Gündem gazetesi, 4 Mayıs 2003 tarihinde, ‘‘KADEK yas haftası ilan etti’’ başlıklı bir makale yayınlamıştır. Bu makalede, yasa dışı bir örgüt olan KADEK’in Başkanlık Konseyi üyesi Osman Öcalan’ın, Bingöl’de meydana gelen depremin ardından tutulan yasla ilgili yaptığı ve Kürt halkını, Devletin tutumuna karşı demokratik bir başkaldırıya davet ettiği açıklamaları tekrar edilmiştir. Bu makalenin somut olayla ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
‘‘ KADEK yas haftası ilan etti
Bingöl’de yaşanan deprem nedeniyle, (...) KADEK 2 - 9 Mayıs tarihleri arasını yas haftası ilan etti. KADEK Genel Başkanlık Konseyi Üyesi Osman Öcalan, [Kürt halkından] bu hafta boyunca karalar giyilmesini, Kürt illerinde (...) protesto gösterileri düzenlenmesini isteyerek, demokratik serhildani yükseltme çağrısı yaptı. Öcalan, demokratlara ve insan hakları savunucularına da katliama karşı seslerini yükseltme çağrısı yaptı. (...) Bingöl’de yaşanan facianın faturasının sadece müteahhit ve devlet memurlarının tutumlarıyla açıklanamayacağını vurgulayan Öcalan, ‘‘Devlet beyaz katliam üzerine kırmızı katliam uyguluyor. Bunların tümü planlıdır. Okul sağlam yapılmamışsa, Kürt halkının bitirilmesi içindir’’ dedi. Yatılı okulların Kürt illerinde yoğunlaştığını ve bu okulların asimilasyon merkezleri olarak kullanıldığına dikkat çeken Öcalan, ‘‘yatılı okulların %95’i Kürdistan’dadır. Bunlar da beyaz katliamı yürütme amaçlıdır. [Kürtlerin] dilini, kültürünü bitirmne amaçlıdır. [Depremde] hayvanlar için hazırlanmış ahırlar yıkılmıyor ama okullar yıkılıyor. Devlet, ‘‘burada kalacak olan nasıl olsa Kürt’tür diyor. Bu yüzde yüz katliamdır.’’ diyerek tepki gösterdi.
7. Başvurana karşı kovuşturmalar başlatılmıştır ve İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, 5 Nisan 2207 tarihinde, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 6. maddesinin 2 ve 4. fıkralarına dayanarak, başvuranı 875 Türk lirası (TRY) (ilgili dönemde yürürlükte olan döviz kuruna göre yaklaşık olarak 475 avro (EUR)) para cezası ödemeye mahkûm etmiştir. Bu karar, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 305. maddesi uyarınca kesinleşmiştir.
8. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, 23 Temmuz 2012 tarihinde, birinci başvuranın mahkûmiyet kararını yeniden incelemiş, 5 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanuna dayanarak, hakkında verilen cezanın icrasının ertelenmesine karar vermiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, ayrıca, ilgilinin üç yıl boyunca adli denetime tabi tutulmasına karar vermiştir.
B. Birinci ve ikinci başvuranlar tarafından sunulan 47462/07 başvuru
9. Yeniden Özgür Gündem gazetesi, 20 Eylül 2002 tarihinde, ‘‘KADEK özerk bölge ilan etti’’ başlıklı bir makale yayınlamıştır. Bu makalede, KADEK Genel Yönetim Kurulu’nun, özerk bölgelerin, demokrasi ve özgürlüğün savunulması ve olası saldırılara karşılık verilebilmesi için bir üs teşkil ettiğine dair bildirisi yer almıştır. Bu makalenin somut olayla ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
‘‘KADEK özel bölge ilan etti
(...) KADEK Genel yönetim Kurulu’nun 8-15 Eylül tarihleri arasında Güney Kürdistan’da toplandığını açıkladı. MHA’ya (Mezopotamya Haber Ajansı) açıklama yapan KADEK Yönetim Kurulu, toplantıda, başta Türkiye ve Güney Kürdistan olmak üzere bölgedeki siyasal gelişmelerin geniş olarak değerlendirildiğini bildirdi. Bu açıklamada ‘‘Türkiye’deki en temel sorunu politikasız kalmak, bu, daha baştan hükümetin sonunu hazırladı. Kürt sorununda adım atamayanlar, Türkiye’yi her konuda politikasız bıraktılar. Son üç yılda Türkiye’nin hiçbir alanda adım atmaması bu politikasızlıktan kaynaklandı. Türkiye’nin önü açılmak isteniyorsa, Kürt sorununda adım atılması zorunludur (...) Ölüm cezasının kaldırılması ve yayın yasağının kalkması, Kürdistan’ın diğer parçaları ve bölge ülkeleri açısından da önemli gelişmelere yol açacaktır. Bu gerçeği de dikkate alan [Yönetim Kurulumuz], İran ve Suriye’de de kimlik, dil ve kültür haklarının elde edilmesi ve varolan imkanlarının içeriğinin doldurulması için halkımızı ve aydınları göreve çağırdı (...) Savunma bölgelerinin oluşturulmasındaki amacın, olası bir müdahale sırasında bu bölgelerin hedef olmaktan çıkarılmasıdır. (...) Eğer bugün ya da yarın bu savunma bölgelerimize bir saldırı olursa, savunma birliklerimiz anında karşılık verecektir (...). Bu savunma bölgeleri ve Halk Savunma Kuvvetlerimiz tüm Kürdistan ve bölgede özgürlük ve demokrasinin savunucusu bir güçtür. Olası bir saldırı, halklarımızın özgürlük ve demokrasisine yapılan bir saldırıdır. Bu bildiri ile ilan ettiğimiz Medya Savunma Bölgelerimiz, Güney Kürdistan dahil halkımızın demokrasi alanlarıdır. (...)’’
10. Başvuranlar hakkında kovuşturmalar başlatılmıştır. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, 20 Eylül 2007 tarihli kararıyla, başvuranların, 3713 sayılı Kanun’un 6. maddesinin 2 ve 4. fıkraları uyarınca suçlu olduklarına karar vermiş ve başvuranları, 180 TRY (yani ilgili dönemde geçerli döviz kuruna göre yaklaşık olarak 104 EUR) para cezasına çarptırmıştır. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, temyiz yolunun açık olduğunu belirtmiştir.
11. Başvuranlar, 3 Ekim 2007 tarihinde, temyiz başvurusunda bulunmuşlardır.
Ağır Ceza Mahkemesi, 16 Ekim 2007 tarihinde, temyiz yolunun açık olmadığı gerekçesiyle başvuranların talebini reddetmiştir.
12. İstanbul Başsavcısı, 30 Ekim 2007 tarihinde, para cezasının tahsili için iki ödeme emri düzenlemiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMASI
13. Olayların meydana geldiği tarihte yürürlükte olduğu şekliyle 3713 sayılı Kanun’un 6. maddesinin 2 ve 4. fıkralarının somut olayla ilgili kısımları aşağıdaki şekildedir:
‘‘ Her kim terör örgütünün açıklamalarını veya broşürlerini yayımlar ise, 5 ila 10 Milyon Türk lirası para cezasıyla cezalandırılır.
(...)
Yukarıdaki fıkralarda belirtilen olayların Basın hakkında 5680 sayılı Kanun’un 3.maddesine hedeflenen gazete yoluyla işlenmesi halinde, editör de bir önceki ayın ortalama satış rakamının %90’ na eşdeğer veya gazetenin ayda bir defa ya da daha az sıklıkla yayımlanması durumunda, kendisi tarafından gerçekleştirilen satış rakamı olan para cezasına mahkûm edilmektedir. (...) Bununla birlikte para cezası 50 Milyon Türk Lirası’ndan düşük olamaz. Gazetenin yazarı editöre istinat edilen cezanın yarısına mahkûm edilmektedir. ’’
14. 29 Haziran 2006 tarihli ve 5532 sayılı Kanun ile 11 Nisan 2013 tarihli ve 6459 sayılı Kanun tarafından yapılan değişikliklerin ardından, 3713 sayılı Kanun’un 6. maddesinin 2 ve 4. fıkralarının somut olayla ilgili kısımları şu şekildedir:
‘‘İsim ve kimlik belirterek veya belirtmeyerek kime yönelik olduğunun anlaşılmasını sağlayacak surette kişilere karşı terör örgütleri tarafından suç işleneceğini veya terörle mücadelede görev almış kamu görevlilerinin hüviyetlerini açıklayanlar veya yayınlayanlar veya bu yolla kişileri hedef gösterenler bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(...)
Yukarıdaki fıkralarda belirtilen fiillerin basın ve yayın yoluyla işlenmesi hâlinde, basın ve yayın organlarının suçun işlenişine iştirak etmemiş olan (...)(2) yayın sorumluları hakkında da bin günden beş bin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur.’’
15. Anayasa Mahkemesi, 2015 yılında, 3713 sayılı Kanun’un 6. maddesinin 2 ve 4. fıkraları uyarınca basın organlarının sorumlularının mahkûm edilmesiyle ilgili olarak iki davada karar vermiştir (Ali Gürbüz ve Hasan Bayar, No. 2013/568, 24 Haziran 2015 ve Ali Gürbüz, No. 2013/724, 25 Haziran 2015). Bu iki davada, Anayasa Mahkemesi ihtilaf konusu açıklamalarda şiddete, nefrete ve silahlı ayaklanmaya çağrıda bulunulmadığı gerekçesiyle, ilgililerin ifade özgürlüklerinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
Ali Gürbüz ve Hasan Bayar kararının (yukarıda anılan) somut olayla ilgili kısımları aşağıdaki şekildedir:
‘‘ Abdullah Öcalan’ın bazı konulardaki görüşlerini yayımlanmasının "terör örgütünün açıklamalarını yayınlamak" suçunu oluşturduğu kabul edilmesi ve bu nedenle de başvurucular hakkında kovuşturmanın ertelenmesi kararı verilmesini irdelemek gerekir. Herhangi bir kimsenin yalnızca kişiliğine bağlı olarak düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğüne müdahale edilmesi haklı kılınamayacağı gibi yasaklanmış bir örgütün bir mensubunun veya yöneticisinin görüş ve düşüncelerini açıklaması da tek başına düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğüne müdahale edilmesini haklı kılmaz. Zira böylesi bir değerlendirme, bazı kişi ve grupların Anayasa’nın 26. maddesinde teminat altına alınan haklardan yararlanmasına engel olacağından anayasal hakların kullanılması bakımından kabul edilemez (Abdullah Öcalan, § 101).
Başvurucuların yayınladığı gazete haberi gibi "basın açıklamalarının" sınırlanmasında kamusal yetki kullanan makamların çok dar bir takdir aralığı olduğuna işaret etmek gerekir. Kamu otoriteleri veya toplumun bir kesimi için hoş olmayan düşüncelere, şiddeti teşvik etmediği, terör eylemlerini haklı göstermediği ve nefret duygusunun oluşmasını desteklemediği sürece sınırlama getirilemez.
Oysa Gazete haberi bir bütün olarak incelendiğinde şiddeti övdüğü, kişileri terör yöntemlerini benimsemeye başka bir deyişle şiddet kullanmaya, nefrete, intikam almaya veya silahlı direnişe tahrik ve teşvik ettiği değerlendirilmemiştir. (...)’’
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. BAŞVURULARIN BİRLEŞTİRİLMESİ HAKKINDA
16. Mahkeme, başvurulara konu olaylar ve şikâyetlerin benzerliğini dikkate alarak, İçtüzüğünün 42. maddesinin 1. fıkrası uyarınca adaletin doğru tecelli etmesi amacıyla başvuruların birleştirilmesine karar vermiştir.
II. SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
17. Başvuranlar, Sözleşme’nin 10. maddesini ileri sürerek, gazetede yazılan ve yayımlanan makaleler sebebiyle maruz kaldıkları mahkumiyet kararlarının ifade özgürlüklerini ihlal ettiğini iddia etmektedirler. Sözleşme’nin 10. maddesinin somut olayla ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
‘‘ 1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. (...)
2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, (...) için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir. ‘‘
18. Mahkeme, bu şikâyetin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve herhangi bir kabul edilemezlik kriteriyle bağdaşmadığını tespit ederek, kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir.
19. Mahkeme, söz konusu müdahalenin kanunla öngörülmüş olduğunu ve Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası anlamında kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi gibi birçok meşru amaç taşıdığını kaydetmektedir (Gözel ve Özer/Türkiye, no. 43453/04 ve 31098/05, §§ 43‑45, 6 Temmuz 2010 ve Belek/Türkiye, no. 36827/06, 36828/06 ve 36829/06, § 26, 20 Kasım 2012). Mahkeme, ihtilaf konusunun, müdahalenin ‘‘demokratik bir toplumda gerekli’’ olup olmadığıyla ilgili olduğunu gözlemlemektedir.
20. Mahkeme, somut olayın konularına benzer konusu olan davaları dahya önce incelediğini ve Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğini tespit ettiğini hatırlatmaktadır (örneğin bk. daha önce anılan Gözel ve Özer, § 64 ve daha önce anılan Belek, § 29). Dolayısıyla Mahkeme, mevcut davayı bu içtihat ışığında inceleyecektir.
21. Mahkeme, incelemesine sunulan durumları çevreleyen koşulları ve özellikle terörle mücadeleye bağlı zorlukları dikkate alarak, ihtilaf konusu makalelerde kullanılan ifadelere (yukarıdaki 6 ve 9. paragraflar) ve yayımlandıkları bağlama özellikle dikkat edecektir (Sürek/Türkiye (no.4) [BD], no. 24762/94, § 58, 8 Temmuz 1999).
22. Mahkeme bu bağlamda, söz konusu makalelerin şiddete, silahlı direnişe veya başkaldırıya çağrıda bulunan hiçbir unsur içermediğini ve kendi nazarında dikkate alınması gereken en önemli husus olan kin ve nefret konuşması teşkil etmediklerini tespit etmektedir.
23. Mahkeme, başvuranların mahkum edilmesi için Ağır Ceza Mahkemesi tarafından ileri sürülen gerekçeleri inceledikten sonra, bu gerekçelerin, halihazırda ilgililerin ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin haklı gösterilmesi için yeterli olarak değerlendirilemeyeceği sonucuna varmıştır. Sonuç olarak Mahkeme, Gözel ve Özer (yukarıda anılan, § 64), Belek (yukarıda anılan, § 29) ve Belek ve Velioğlu/Türkiye (no. 44227/04, §§ 26 ve 27, 6 Ekim 2015) davalarında varmış olduğu sonuçtan uzaklaşmak için herhangi bir sebep olmadığı kanaatindedir.
24. Dolayısıyla Mahkeme, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğini belirtmektedir.
III. SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
A. Birinci başvuran tarafından sunulan 29969/07 başvuru
25. Birinci başvuran, 29969/07 başvuruda, ilk derece mahkemesinde verilen karara karşı temyiz başvurusunda bulunamamasından şikâyet etmektedir. Başvuran, bu bağlamda Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğini iddia etmektedir, söz konusu aşağıdaki gibidir:
‘‘ Herkes davasının, (...) cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, (...) bir mahkeme tarafından, (...) isteme hakkına sahiptir. (...) ’’
26. Mahkeme, bu şikâyetin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve herhangi bir kabul edilemezlik kriteriyle bağdaşmadığını tespit ederek, kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir.
27. Mahkeme, başvuranlar için ihtilaf konusunun önemi dikkate alındığında ve cezai alanda adil yargılanma gerekliliklerinin daha katı olması sebebiyle, daha önce de, verilen para cezasının miktarı sebebiyle Yargıtay’a başvuru yapılmasının kısıtlanmasının, silahların eşitliği ilkesine pek uygun olmadığını belirtme imkanı bulduğunun altını çizmektedir (Bayar ve Gürbüz/Türkiye, no. 37569/06, §§ 40-49, 27 Kasım 2012). Söz konusu davada, Mahkeme, başvuranların mahkemeye erişim haklarına orantısız bir müdahalede bulunulduğu ve dolayısıyla Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası tarafından güvence altına alınan mahkemeye erişim hakkının özünde ihlal edildiği kanaatine varmıştır. Mahkeme, somut olayda Hükümetin kendisine, yukarıda belirtilen davada verilen karardan farklı bir sonuca ulaşmasını sağlayabilecek herhangi bir olgu ya da gerekçe sunmadığı kanısındadır.
28. Sonuç olarak Mahkeme, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğini belirtmektedir.
B. Birinci ve ikinci başvuranlar tarafından sunulan 47462/07 başvuru
29. Başvuranlar, 47462/07 başvurularında, Yargıtay nezdinde görevli başsavcının görüşünün kendilerine bildirilmemesinden şikâyet etmektedirler.
30. Mahkeme, bu şikâyetin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve herhangi bir kabul edilemezlik kriteriyle bağdaşmadığını tespit ederek, kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir.
31. Mahkeme, bu türden şikâyetleri birçok defa incelediğini hatırlatmakta ve başsavcının görüşünün niteliğini ve başvuran tarafından bu görüşe yazılı olarak cevap verilememiş olmasını dikkate alarak, görüşün başvuranlara bildirilmemesi sebebiyle Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiği sonucuna varmaktadır (diğer birçok karar arasında bk. Göç/Türkiye [BD], no. 36590/97, §§ 55-58, AİHM 2002-V ve daha önce anılan Gözel ve Özer/Türkiye, §§ 65-66). Mahkeme, somut olayda Hükümetin kendisine, benzer davalarda verilen kararlardan farklı bir sonuca ulaşmasını sağlayabilecek ikna edici herhangi bir olgu ya da gerekçe sunmadığı kanısındadır.
32. Dolayısıyla Mahkeme, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğini belirtmektedir.
IV. SÖZLEŞME’NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
33. Başvuranlar ayrıca, Sözleşme’nin 10. maddesine ilişkin şikâyetlerini ileri sürmek için etkin bir iç hukuk yolu bulunmadığından şikâyet etmektedirler.
34. Mahkeme, Sözleşme’nin 6. ve 10. maddeleri alanında ihlal bulunduğu sonucuna varmış olması sebebiyle, bu şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar vermesi gerekmesine rağmen, şikâyetin esası hakkında ayrıca karar vermenin gerekli olmadığı kanaatindedir.
V. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
35. Birinci başvuran, 29969/07 başvuru kapsamında, manevi zarar karşılığında 20.000 avro (EUR) talep etmektedir. Başvuranlar, 47462/07 başvuruyla ilgili olarak, maruz kaldıkları manevi zarar karşılığında müştereken 40.000 avro talep etmektedirler. Başvuranlar ayrıca, avukatlık ücretleri için 15.462 Türk lirası (TRY) ve yapmış oldukları masraf ve harcamalar için, herhangi bir kanıtlayıcı belge sunmaksızın, 1.200 TRY talep etmektedirler.
36. Hükümet bu miktarlara itiraz etmektedir.
37. Mahkeme, konu hakkındaki içtihatlarını dikkate alarak (daha önce anılan Belek ve Velioğlu, § 35) manevi tazminatla ilgili olarak, somut olayın koşullarının başvuranlar için belirli bir rahatsızlığa sebep olduğu kanaatindedir. Mahkeme, Sözleşme’nin 41. maddesi gereğince hakkaniyete uygun olarak, birinci başvurana, hakkında verilen iki mahkumiyet kararını dikkate alarak 2.500 avro ödenmesine, ikinci başvurana 1.250 avro ödenmesine karar vermiştir.
38. Mahkeme, başvuranların diğer masraf ve harcamalara ilişkin talepleri, bu bağlamda ilgili herhangi bir belge sunulmamış olması sebebiyle reddetmektedir (Ato/Türkiye, no. 29873/02, § 27, 8 Haziran 2010).
39. Mahkeme, gecikme faizlerinin, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanarak hesaplanmasının uygun olduğuna hükmetmektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvuruların birleştirilmesine,
2. Başvuruların kabul edilebilir olduğuna,
3. Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine,
4. Birinci başvuranın temyiz başvurusunda bulunma imkanının olmaması sebebiyle, Sözleşme’nin 6. maddesinin ihlal edildiğine,
5. Yargıtay nezdinde görevli Başsavcının görüşünün birinci ve ikinci başvuranlara bildirilmemesi sebebiyle, Sözleşme’nin 6. maddesinin ihlal edildiğine,
6. Sözleşme’nin 13. maddesine ilişkin şikâyetin ayrıca incelenmesine yer olmadığına,
7. a) Davalı devletin, kararın Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrasına uygun olarak kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, başvuranlara aşağıda belirtilen miktarları ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere,
i. Birinci başvurana manevi tazminat olarak, başvuran tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, 2.500 avro (EUR) (iki bin beş yüz avro) ödemesine,
ii. İkinci başvurana manevi tazminat olarak, başvuran tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, 1.250 avro (EUR) (bin iki yüz elli avro) ödemesine,
b) Bu miktarlara, söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına,
8. Başvurunun geri kıalan kısmı için ileri sürülen adil tazmin taleplerinin reddine
karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İçtüzüğünün 77. maddesinin 2. fıkrası uyarınca 13 Haziran 2017 tarihinde tebliğ edilmiştir.
Hasan BakırcıLedi Bianku
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy