AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
ÇÖLGEÇEN VE DİĞERLERİ / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 50124/07, 53082/07, 53865/07, 399/08,
776/08, 1931/08, 2213/08 ve 2953/08)
KARAR
STRAZBURG
12 Aralık 2017
İşbu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde öngörülen koşullar dâhilinde kesinleşecektir. Bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Çölgeçen ve Diğerleri / Türkiye davasında,
Başkan
Julia Laffranque,
Yargıçlar
Işıl Karakaş,
Paul Lemmens,
Valeriu Griţco,
Ksenija Turković,
Stéphanie Mourou-Vikström,
Georges Ravarani,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla Daire hâlinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 30 Ağustos 2016 ve 14 Kasım 2017 tarihlerinde gerçekleştirilen kapalı müzakereler sonrasında, anılan son tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Davanın temelinde, Mehmet Halit Çölgeçen, Mürsel Bek, Übeyt Salim, Yavuz Uçak, Mustafa Çalışkan, Münür Ay, Ruken Buket Işık ve Ali Turğay (“başvuranlar”) adlı sekiz Türk vatandaşı tarafından, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesine uygun olarak, 7 Kasım 2007 (birinci başvuran), 23 Kasım 2007 (ikinci ve üçüncü başvuranlar), 25 Aralık 2007 (dördüncü, beşinci, altıncı ve sekizinci başvuranlar) ve 26 Aralık 2007 (yedinci başvuran) tarihlerinde, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine Mahkemeye yapılmış olan sekiz başvuru (no. 50124/07, 53082/07, 53865/07, 399/08, 776/08, 1931/08, 2213/08 ve 2953/08) bulunmaktadır.
2. Beş başvuran İstanbul Barosuna bağlı Avukat Okan Yıldız ve Avukat Fırat Aydınkaya tarafından temsil edilirken, başvuranlardan Mürsel Bek, Yavuz Uçak ve Mustafa Çalışkan, sadece Avukat Okan Yıldız tarafından temsil edilmişlerdir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvurular, 25 Ocak 2011 tarihinde Hükümete tebliğ edilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
4. Başvuranlar, sırasıyla 1977, 1978, 1977, 1981, 1981, 1980, 1982 ve 1980 doğumlu olup, Mahkemeye başvurdukları sırada, Hakkâri (birinci başvuran), Bingöl (ikinci başvuran), İstanbul (üçüncü, dördüncü, beşinci ve sekizinci başvuranlar), Diyarbakır (altıncı başvuran) ve Muş (yedinci başvuran) illerinde ikamet etmekteydiler.
5. Kürt kökenli olan başvuranlar, olayların yaşandığı tarihte, İstanbul Üniversitesinin (“Üniversite”) farklı fakültelerinde öğrenim görmekteydiler. Başvuranlar, 2001 yılı Kasım ayında, Üniversite Rektörlüğüne dilekçeyle başvurarak, seçmeli Kürtçe dersi açılmasını talep etmişlerdir.
6. Aşağı yukarı o tarihlerde, Türkiye’de farklı üniversitelerde öğrenim gören öğrenciler tarafından da benzer dilekçeler sunulmuştur.
7. Söz konusu dilekçeler üzerine, Üniversite tarafından başvuranların eylemleriyle ilgili olarak disiplin soruşturması başlatılmıştır.
8. İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü Kurum İdari Kurulu, 14 Şubat 2002 tarihinde, Yükseköğretim Kurumları Öğrenci Disiplin Yönetmeliği’nin 9(d) ve 10(e) maddelerine dayanarak, başvuranlardan bazılarının savunmalarını dinledikten sonra, başvuranlardan Mehmet Halit Çölgeçen ve Übeyt Salim hakkında bir veya iki yarıyıl için Üniversiteden uzaklaştırma, diğer başvuranlar hakkında ise Üniversiteden atılma kararı vermiştir.
9. Başvuranlar, söz konusu disiplin cezalarının ardından, Üniversiteye ait tesislere alınmadıklarını, Üniversite yetkilileri tarafından terörist olarak damgalandıklarını, isimlerinin ilan panolarına asıldığını ve arkadaşları ve diğer öğrenciler tarafından dışlandıklarını ileri sürmektedirler. Başvuranlardan bazıları, haklarında ceza soruşturması başlatıldığı iddiasında da bulunmuşlardır.
10. Başvuranlar, söz konusu disiplin cezalarının kendilerine tebliğ edilmesinin ardından, İstanbul İdare Mahkemesinde ayrı davalar açarak, disiplin kararlarının iptal kararı verilinceye kadar yürütmesinin durdurulmasını talep etmişlerdir.
11. İstanbul İdare Mahkemesi, 9 Mayıs 2002 ve 27 Haziran 2002 (beşinci başvuran yönünden) tarihlerinde, başvuranlara verilen disiplin cezalarının, diğer gerekçelere ilaveten, kanuna aykırı olduğu ve dolayısıyla bu cezaların uygulanmasının başvuranlara telafisi mümkün olmayacak zararlar vereceği kanaatine vararak, yürütmenin durdurulması yönünde kararlar vermiştir. Üniversitenin söz konusu kararlardan bazılarına yaptığı itirazların, 4 Temmuz 2002 tarihinde yerel mahkeme tarafından reddedildiği anlaşılmaktadır.
12. Söz konusu kararların Üniversiteye tebliğ edilmesinin ardından, Mustafa Çalışkan dışındaki başvuranların tümü, öğrenim gördükleri fakültelere 25 Haziran 2002 tarihinde yeniden kayıt yaptırmışlardır. Sonuç olarak, 1-12 Temmuz 2002 tarihleri arasında yapılan bütünleme sınavlarına girmelerine izin verilmiştir. Başvuran Mustafa Çalışkan, 23 Temmuz 2002 tarihinde yeniden kayıt yaptırmış ve talebi üzerine 2002-2003 bahar yarıyılında sınavlarına girmesine izin verilmiştir.
13. İstanbul İdare Mahkemesi, 12 ve 19 Aralık 2002 tarihlerinde, davaların esasını incelemiş ve başvuranlara verilen disiplin cezalarını kanuna aykırı olduğu gerekçesiyle iptal etmiştir. Yerel mahkeme, kararlarında, diğer hususlara ilaveten, dilekçelerin içeriğinde veya sunulma şeklinde disiplin cezası verilmesini gerektirecek herhangi bir unsur bulunmadığını belirtmiştir.
14. Üniversite, söz konusu kararlar aleyhine Danıştay nezdinde yaptığı temyiz başvurusundan sonuç alamamıştır.
15. Başvuranların her biri, 2004 yılında, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 13. maddesi uyarınca İstanbul İdare Mahkemesinde tazminat davası açmıştır. Başvuranlar, dilekçelerinde, demokratik haklarından biri olan dilekçe haklarını kullanmaları sonucunda verilen disiplin cezaları nedeniyle psikolojik olarak zarar gördüklerini iddia ederek manevi tazminat talebinde bulunmuşlardır.
16. İstanbul İdare Mahkemesi, 2004 yılı Eylül ayı ile 2005 yılı Ocak ayı arasında, eğitim haklarının engellendiği ve haklarında yöneltilen suçlamalar nedeniyle şeref ve haysiyetlerinin zarar gördüğü gerekçesiyle, başvuranlara tazminat ödenmesine hükmetmiştir.
17. İstanbul Bölge İdare Mahkemesi, 2007 yılı Mart ayı ile 2008 yılı Mart ayı arasında, ilk derece mahkemesinin kararlarını bozarak davaları reddetmiştir. Bölge İdare Mahkemesi, kararlarında, diğer hususlara ilaveten, disiplin cezalarının yürütmesinin durdurulmasının ardından, Üniversite yönetimi tarafından, öğrencilerin bahar döneminde giremedikleri sınavları telafi etmeleri amacıyla Temmuz ayında yapılan bütünleme sınavlarına girmelerine izin verildiği ve dolayısıyla manevi tazminat ödenmesini gerektirecek koşulların oluşmadığı sonucuna varmıştır.
18. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanlığı, 25 Mart 2011 tarihli yazısında, somut dava bağlamında, Hükümete aşağıdaki bilgileri sunmuştur:
– Kütüphanecilik bölümünde öğrenim gören Mehmet Halit Çölgeçen, 14 Temmuz 2006 tarihinde mezun olmuştur.
– Rus Dili ve Edebiyatı bölümünde öğrenim gören Übeyt Salim, 11 Ekim 2004 tarihinde mezun olmuştur.
– Türkçe Öğretmenliği bölümünde öğrenim gören Mürsel Bek, 13 Haziran 2003 tarihinde mezun olmuştur.
– Sınıf Öğretmenliği bölümünde öğrenim gören Yavuz Uçak, 4 Haziran 2003 tarihinde mezun olmuştur.
– İlköğretim Matematik Öğretmenliği bölümünde öğrenim gören Mustafa Çalışkan, 11 Temmuz 2006 tarihinde mezun olmuştur.
– Coğrafya bölümünde öğrenim gören Münür Ay, gereken süre sınırı içinde çalışmalarını tamamlayamamış ve 18 Şubat 2008 tarihinde Üniversiteden kaydı silinmiştir.
– İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde öğrenim gören Ruken Buket Işık, 9 Şubat 2007 tarihinde mezun olmuştur.
– Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde öğrenim gören Ali Turğay, 27 Temmuz 2006 tarihinde mezun olmuştur.
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanlığı tarafından sunulan bilgiye göre, başvuranlardan Mürsel Bek ve Yavuz Uçak, asgari eğitim süresi içinde (4 yıl) Üniversiteden mezun olmuştur.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMA
A. Anayasa
19. Anayasa’nın 42. maddesinde, hiç kimsenin eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamayacağı belirtilmektedir. Söz konusu maddenin son paragrafı şu şekildedir: “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez. Eğitim ve öğretim kurumlarında okutulacak yabancı diller ile yabancı dille eğitim ve öğretim yapan okulların tabi olacağı esaslar kanunla düzenlenir. Milletlerarası andlaşma hükümleri saklıdır.”
20. Anayasa’nın 74. maddesinin ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“Vatandaşlar ve karşılıklılık esası gözetilmek kaydıyla Türkiye’de ikamet eden yabancılar kendileriyle veya kamu ile ilgili dilek ve şikâyetleri hakkında, yetkili makamlara ve Türkiye Büyük Millet Meclisine yazı ile başvurma hakkına sahiptir...”
B. Yükseköğretim Kurumları Öğrenci Disiplin Yönetmeliği
21. Olay tarihinde yürürlükte olan Yükseköğretim Kurumları Öğrenci Disiplin Yönetmeliği’nin 9(d) maddesinde, dil, ırk, din ve mezhep açısından kutuplaşmalara yol açıcı faaliyetlerde bulunan kişinin, yükseköğretim kurumundan bir veya iki yarıyıl için uzaklaştırılacağı belirtilmiştir.
22. Olay tarihinde yürürlükte olan söz konusu Disiplin Yönetmeliği’nin 10(e) maddesinde ise, kanun dışı kuruluşlara üye olan, bu kuruluşlar adına faaliyet yapan veya yardımda bulunan kişinin yükseköğretim kurumundan çıkarılacağı öngörülmüştür.
C. İdari Yargılama Usulü Kanunu
23. İdari bir işlem nedeniyle zarara uğrayanlar tarafından, ilgili idarede üst makama başvurularak idari işlemin kaldırılması, geri alınması veya değiştirilmesi istenebilir (İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 11. maddesi). Altmış gün içinde bir cevap verilmezse istek reddedilmiş sayılır (İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 10. maddesi). İlgililer, bunun üzerine, söz konusu idari işlemin iptali ve uğradıkları zararın tazmini istemiyle idari mahkemelerde dava açabilirler (İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 12. maddesi).
24. 6 Ocak 1982 tarih ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 13. maddesi uyarınca, idari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanlar, bu eylemleri öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idare aleyhine tazminat davası açabilirler. İdari mahkemeler önündeki işlemler yazılı olarak gerçekleştirilir.
25. İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 27 § 2 maddesinde öngörüldüğü üzere, Danıştay veya idari mahkemeler, idari işlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkânsız zararların doğması ve idari işlemin açıkça hukuka aykırı olması şartlarının birlikte gerçekleşmesi durumunda yürütmenin durdurulmasına karar verebilirler.
D. Kürtçe Öğretimi
26. Söz konusu olayların yaşandığı sırada, özel kurumlarda veya devlet kurumlarında herhangi bir eğitim düzeyinde Kürtçe öğretimi konusunda iç hukukta herhangi bir düzenleme yer almamaktaydı. Türkiye vatandaşlarına günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullandıkları farklı dil ve lehçelerle ilgili eğitim ve öğretim verilmesi hususundaki esasların düzenlenmesi amacıyla, 14 Ekim 1983 tarih ve 2923 sayılı Yabancı Dil Eğitimi ve Öğretimi Kanunu’nda, 2 Ağustos 2002 tarihinde, 4771 sayılı Kanun ile bazı değişiklikler yapılmıştır. Söz konusu Kanun’un adı, “Yabancı Dil Eğitimi ve Öğretimi ile Türk Vatandaşlarının Farklı Dil ve Lehçelerinin Öğrenilmesi Hakkında Kanun” şeklinde değiştirilmiştir.
27. 30 Temmuz 2003 tarihinde, 2923 sayılı Kanun’un 2. maddesinin (a) fıkrasında değişiklik yapılarak, Türkiye vatandaşlarının kullandıkları farklı dil ve lehçelerin öğrenilmesi için özel kurslar açılmasına imkân tanınmıştır. Bu hükme, 2 Mart 2014 tarihinde 6529 sayılı Kanun ile eklemeler yapılarak, Türkiye vatandaşlarının günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullandıkları farklı dil ve lehçelerle eğitim ve öğretim yapmak amacıyla özel okul açılması kolaylaştırılmıştır.
28. Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığının 25 Haziran 2012, 7 Eylül 2012 ve 23 Ocak 2014 tarihli kararlarıyla, ilkokul ve ortaokulların haftalık ders çizelgesine “Yaşayan Diller ve Lehçeler (Kürtçe)” adlı seçmeli ders eklenmiştir.
29. Milli Eğitim Bakanlığı Yabancı Dil Eğitimi ve Öğretimi Yönetmeliği’nde 5 Temmuz 2014 tarihinde değişiklik yapılarak, özel okullarda, Türkiye vatandaşlarının günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullandıkları farklı dil ve lehçelerle eğitim ve öğretim yapılması imkânı getirilmiştir.
30. Hükümet tarafından sunulan bilgilerden, Kürt Dili ve Edebiyatı alanında lisans ve lisansüstü eğitiminin, altı üniversitede, yani Batman Üniversitesi, Bingöl Üniversitesi, Mardin Artuklu Üniversitesi, Muş Alpaslan Üniversitesi, Siirt Üniversitesi ve 100. Yıl Üniversitesinde üçüncü düzeyde verildiği anlaşılmaktadır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. BAŞVURULARIN BİRLEŞTİRİLMESİ
31. Mahkeme, başvuranların tamamının, üniversitelerinde seçmeli Kürtçe dersleri verilmesi için ilgili makamlara dilekçe sundukları gerekçesiyle haklarında uygulanan disiplin cezaları nedeniyle ifade özgürlüğü haklarına müdahale edildiği ve yetkili makamlar tarafından eğitim haklarının engellendiği hususlarında şikâyette bulunduğunu gözlemlemektedir. Bu nedenle, Mahkeme, olaylar ve esas bakımından gündeme getirdikleri meseleler açısından benzer durumda olan söz konusu başvuruların, Mahkeme İçtüzüğü’nün 42 § 1 maddesi uyarınca birleştirilmesine ve hepsinin tek bir karar altında incelenmesine karar vermiştir.
II. UYGULANAN DİSİPLİN CEZASI NEDENİYLE, SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİ IŞIĞINDA DEĞERLENDİRİLDİĞİNDE, SÖZLEŞME’YE EK 1 NO.LU PROTOKOL’ÜN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
32. Başvuranlar, seçmeli Kürtçe dersleri verilmesi talebiyle üniversite makamlarına dilekçe sundukları gerekçesiyle haklarında disiplin cezası uygulanmasının, Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamında korunan ifade özgürlüğü haklarını ihlal ettiğini ve Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 2. maddesi kapsamındaki eğitim haklarından faydalanmalarını engellediğini belirterek şikâyette bulunmuşlardır.
33. Mahkeme, yukarıda bahsi geçen şikâyetin, Sözleşme’nin 10. maddesi ışığında, yalnızca Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 2. maddesi kapsamında incelenmesi gerektiğini değerlendirmektedir (bk. İrfan Temel ve Diğerleri/Türkiye, no. 36458/02, § 28, 3 Mart 2009). Ek 1 No.lu Protokol’ün 2. maddesinin ilgili kısmı aşağıdaki gibidir:
“Hiç kimse eğitim hakkından yoksun bırakılamaz.”
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
34. Hükümet, başvuranların, Sözleşme’nin 34. maddesinin anlamı dâhilinde mağdur olmadıklarını öne sürmüştür. Hükümet, başvuranlar hakkında Üniversite tarafından uygulanan disiplin cezalarının yerel mahkemelerce iptal edildiğini ve şikâyete konu olan cezalar hakkında ilk derece mahkemeleri tarafından verilen yürütmeyi durdurma kararlarını takiben başvuranların etkili bir şekilde derslerine devam edebildiklerini ve sınavlarına girebildiklerini vurgulamıştır. Bu bağlamda, Hükümet, başvuru formlarında bu hususu dile getirmemiş olan başvuranların dilekçe haklarını kötüye kullandıklarına ilişkin görüş bildirmiştir.
35. Başvuranlar, Hükümetin savlarına karşı çıkmıştır. Başvuranlar özellikle, dilekçelerini sunmalarının ardından üniversite içerisinde yasadışı bir örgütün üyeleri olarak afişe edildiklerini ve aileleri ve arkadaşları ile olan sosyal ilişkilerinin zarar gördüğünü, zira terörist olarak görüldüklerini belirtmişlerdir. Ayrıca, birkaç ay sonra Üniversiteye döndüklerinde diğer öğrencilerden geri kaldıklarını ve Üniversite yönetiminin kaçırmış oldukları dersleri almalarına olanak sağlamaması nedeniyle akranlarından bir yıl daha geç mezun olmak zorunda kaldıklarını ileri sürmüşlerdir.
36. Hükümetin itirazlarının ilk kısmı konusunda, Mahkeme, “mağdur” kelimesinin Sözleşme’nin 34. maddesi bağlamında, iddia edilen ihlalden doğrudan veya dolaylı olarak etkilenen kişileri ifade ettiğini hatırlatmaktadır (bk. Vallianatos ve Diğerleri/Yunanistan [BD], no. 29381/09 ve 32684/09, § 47, AİHM 2013 (alıntılar)). Bununla bağlantılı olarak, Mahkeme, ulusal makamlar ya açıkça ya da özü itibarıyla kabul edip Sözleşme ihlalini telafi etmedikçe, başvuranın lehindeki karar veya tedbirlerin, ilke olarak, kendisinin Sözleşme’nin 34. maddesinin anlamı dâhilindeki “mağdur” sıfatının ortadan kalkması için yeterli olmadığını da hatırlatmaktadır (bk. Kurić ve Diğerleri/Slovenya [BD], no. 26828/06, § 259, AİHM 2012 (alıntılar)). Ulusal düzeyde sağlanan telafi, uygun ve yeterli olmalıdır. Mahkemenin genel görüşüne göre, telafinin uygun ve yeterli olup olmadığı, özellikle söz konusu Sözleşme ihlalinin niteliği gibi, davanın tüm koşullarına bağlıdır (bk. örneğin, Gäfgen/Almanya [BD], no. 22978/05, § 116, AİHM 2010).
37. Somut davada, Mahkeme, İstanbul İdare Mahkemesinin 12 ve 19 Aralık 2002 tarihli kararlarının, başvuranların eğitim haklarına haksız bir müdahale gerçekleştirildiğinin özü itibarıyla yeterince açık bir şekilde kabulü olarak değerlendirilebileceği kanaatindedir.
38. Yerel makamların söz konusu disiplin cezalarının uygulanmasını telafi edip etmedikleri ve eğer etmişlerse, başvuranların daha sonra yaptıkları tazminat taleplerinin reddi göz önüne alındığında bu telafinin yeterli olup olmadığı değerlendirilecektir.
39. Mahkeme, başvuranların tazminat talep etmek için izleyebilecekleri bir usulün yerel mevzuat ile öngörülmüş olduğunu, ancak taleplerinin İstanbul Bölge İdare Mahkemesi tarafından reddedildiğini; zira bu yerel mahkemenin, yürütmeyi durdurma kararları tebliğ edildikten sonra öğrencilerin Temmuz ayında yapılan bütünleme sınavlarına girmelerine Üniversite yönetimi tarafından izin verildiği ve bu şekilde bahar yarıyılında giremedikleri sınavların telafisinin gerçekleştiği kanaatine vardığını gözlemlemektedir. Ancak, İstanbul Bölge İdare Mahkemesi, İstanbul İdare Mahkemesinin aksine (bk. yukarıda § 16), söz konusu ithamların başvuranlar üzerinde ne gibi olumsuz etkiler bırakmış olabileceğini göz önünde bulundurmamıştır. Bu bağlamda, Mahkeme, meselenin ivedi bir şekilde çözüme bağlandığını dikkate almakla birlikte, başvuranların Üniversite ile olan ilişiklerinin bütün bir yarıyıl boyunca kesilmiş olduğunu ve ne derslere katılabildiklerini ne de kampüsteki eğitim tesisleri ve sosyal tesislerden faydalanabildiklerini gözlemlemektedir. Bununla bağlantılı olarak, Mahkeme, İstanbul İdare Mahkemesinin başvuranlar aleyhinde verilmiş olan disiplin cezaları hakkındaki yürütmeyi durdurma kararının daha erken bir tarihte verilerek ilgili makamlara tebliğ edilmemiş olmasının talihsiz bir durum olduğu görüşündedir. Mahkemeye göre, başvuranlar, disiplin cezaları sonucunda diğer öğrencilere kıyasla açıkça dezavantajlı bir konuma getirilmişlerdir, zira gerek genel anlamda Üniversitenin olanaklarını kullanmaktan, gerekse özel anlamda derslere devam etmekten mahrum bırakılmışlardır. Yukarıdaki açıklamalar ışığında, Mahkeme, bütünleme sınavlarına katılma imkânı sağlanmasının, başvuranların mağdur sıfatının ortadan kalkması için tek başına yeterli olmadığı kanaatindedir.
40. Mahkeme, bu bağlamda, başvuranların haklarındaki disiplin tedbirlerinin hangi özel koşullarda uygulandığına, özellikle de başvuranlar herhangi bir menfur eyleme başvurmaksızın yalnızca ifade özgürlüğü haklarından faydalandıkları için bunların uygulanması hususuna ciddi bir önem atfetmektedir (bk. aşağıda § 54). Bu konuya ilişkin, Mahkeme, bazı koşullarda tazminata hükmedilmesinin, özellikle de bir kişinin uğradığı haksızlığın giderilmesi için uygulanması mümkün veya pratik olan tek tazmin yolu muhtemelen bu olduğunda, yeterli bir telafi yolu teşkil edebileceğinin altını çizmektedir (bk. Hoffman Karlskov/Danimarka (k.k.), no. 62560/00, 20 Mart 2003). Yukarıda bahsedilen çok özel koşulları göz önünde bulunduran Mahkemeye göre, somut davada uygun ve yeterli tazmin yolu, başvuranların lehine tazminata hükmedilmesi olurdu. Dolayısıyla, Mahkeme, başvuranların iddia edilen ihlallerden mağdur oldukları yönündeki iddialarını halen sürdürebilecekleri kanaatindedir. Buna göre, Hükümetin bu konudaki itirazının reddedilmesi gerekmektedir.
41. Hükümetin itirazlarının ikinci kısmı konusunda ise, Mahkeme, bu hüküm kapsamında bir başvurunun, diğer hususların yanı sıra kasıtlı olarak asılsız olaylara dayandırılması hâlinde, bireysel başvuru hakkının kötüye kullanılması nedeniyle reddedilebileceğini hatırlatmaktadır (bk. Centro Europa 7 S.r.l. ve Di Stefano/İtalya [BD], no. 38433/09, § 97, AİHM 2012). Beyanlarda eksik ve bu nedenle yanıltıcı bilgiler olması, özellikle söz konusu bilgilerin davanın temeliyle ilgili olması ve bu bilgilerin paylaşılmamasına dair yeterli bir açıklamanın sunulmamış olması hâlinde, başvuru hakkının kötüye kullanılması anlamına gelebilir (bk. Hüttner/Almayna (k.k.), no. 23130/04, 9 Haziran 2006 ve Komatinović/Sırbistan (k.k.), no. 75381/10, 29 Ocak 2013). Yine, Mahkeme önündeki yargılama sırasında yeni ve önemli gelişmeler meydana gelmişse ve başvuran Mahkeme İçtüzüğü’nün 47 § 7 maddesindeki (eski 47 § 6 maddesi) açık yükümlülüğe rağmen, bu bilgiyi Mahkemeye açıklamamak suretiyle Mahkemenin olaylar hakkında tam bir bilgiye sahip olarak karar vermesini engelliyorsa, kötüye kullanma nedeniyle başvuru reddedilebilir (bk. Gross/İsviçre [BD], no. 67810/10, § 28, AİHM 2014). Ancak, böyle durumlarda dahi, Mahkemeyi yanıltmaya yönelik niyetin her zaman yeterli açıklıkla ortaya konması gerekmektedir (bk. adı geçen kararın aynı paragrafı).
42. Başvuranların, şikâyete konu olan cezalar hakkında ilk derece mahkemesi tarafından verilen yürütmeyi durdurma kararlarından başvuru formlarında açıkça bahsetmedikleri doğrudur. Ancak, başvuru formlarının ve başvuranlar tarafından bunlarla birlikte ibraz edilen belgelerin, özellikle de İstanbul İdare Mahkemesinin verdiği kararların (bk. yukarıda § 11) içeriğini göz önüne alan Mahkeme, başvuranların Mahkemeyi yanıltmaya yönelik bir niyetlerinin olduğunu görmemektedir.
43. Bu nedenle, Mahkeme, başvuranların davalarını sunma şeklinin, dilekçe hakkının kötüye kullanılması anlamına gelmediği görüşündedir. Dolayısıyla, Hükümetin itirazının reddedilmesi gerekmektedir.
44. Mahkeme, bu şikâyetin Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesinin anlamı dâhilinde açıkça dayanaktan yoksun olmadığı kanısındadır. Mahkeme ayrıca, söz konusu şikâyetin başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle de bağdaşmadığı kanaatindedir. Dolayısıyla, şikâyetin kabul edilebilir olarak beyan edilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.
B. Esas Hakkında
1. Tarafların Görüşleri
45. Başvuranlar, seçmeli Kürtçe dersi verilmesini istemek gibi meşru ve demokratik bir taleple dilekçe sundukları gerekçesiyle haklarında disiplin cezaları uygulanmasının, yetkili makamlar tarafından verilen aşırı ve orantısız bir karşılık olduğunu ileri sürmüşlerdir.
46. Hükümet, somut davalarda Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 2. maddesinin ihlal edilmediğini, zira yerel mahkemelerce yürütmeyi durdurma kararı verildiğini, başvuranların iddialarının ilgili Türk mevzuatı uyarınca incelendiğini ve nihayetinde disiplin cezaları ile bunların hukuki sonuçlarının iptaline karar verildiğini belirtmiştir.
2. Mahkemenin Değerlendirmesi
(a) Genel İlkeler
47. Mahkeme, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 2. maddesindeki güvencelerin, Avrupa Konseyine üye Devletlerde hâlihazırda var olan yükseköğretim kurumları için geçerli olduğunu ve belli bir zamanda mevcut herhangi bir yükseköğretim kurumuna erişim hakkının bu hükmün birinci cümlesinde öngörülen hakkın ayrılmaz bir parçası olduğunu hatırlatmaktadır (bk. Tarantino ve Diğerleri/İtalya, no. 25851/09, 29284/09 ve 64090/09, § 43, AİHM 2013 (alıntılar)).
48. Bu hak, her ne kadar önemli bir hak olsa da, mutlak değildir ve bazı sınırlamalara tabi olabilir. Bu sınırlamalar, “doğası gereği Devlet tarafından bir düzenleme gerektirdiğinden” zımnen kabul edilmiştir (bk. Campbell ve Cosans/Birleşik Krallık, 25 Şubat 1982, § 41, A Serisi no. 48). Şüphesiz, eğitim kurumlarına ilişkin düzenlemeler, başka hususların yanı sıra, farklı eğim düzeylerinin kendilerine has özellikleri ile toplumun ihtiyaçlarına ve kaynaklarına bağlı olarak, zaman ve mekân bakımından değişiklik gösterebilir. Dolayısıyla, Sözleşme’ye taraf olan Devletler, bu alanda belli bir takdir payına sahip olsalar da, Sözleşme hükümlerine riayet edilip edilmediğine dair nihai karar Mahkemece verilecektir (bk. Leyla Şahin/Türkiye [BD], no. 44774/98, § 154, AİHM 2005‑XI).
49. Getirilen kısıtlamaların söz konusu hakkı, özünü zedeleyecek ve etkililiğinden yoksun bırakacak düzeyde kısıtlamamasını temin etmek amacıyla Mahkeme, bu kısıtlamaların ilgili kişiler açısından öngörülebilir olduğuna ve meşru bir amaç güttüğüne ikna olmalıdır. Bununla birlikte Sözleşme’nin 8 ilâ 11. maddelerine ilişkin tutumundan farklı olarak Mahkeme, Ek 1 No.lu Protokol’ün 2. maddesinde kapsamlı bir şekilde sıralanan “meşru amaçlar” ile bağlı değildir (bk. adı geçen kararda § 154).
50. Mahkeme, eğitim hakkının, kural olarak, eğitim kurumlarındaki iç düzenlemelere uyulmasını sağlamak üzere kurumdan uzaklaştırma veya atılma cezası dâhil, disiplin önlemlerine başvurulmasını da kapsadığının altını çizmektedir. Disiplin cezası uygulaması, öğrencilerin kişiliklerinin ve zihinsel yetilerinin geliştirilip biçimlendirilmesi de dâhil olmak üzere, bir okulun kuruluş amacına ulaşmaya çalıştığı sürecin ayrılmaz bir parçasını teşkil etmektedir (bk. özellikle, Ali/Birleşik Krallık, no. 40385/06, § 54, 11 Ocak 2011 ve bu kararda anılan kararlar).
51. Ancak, bu tip düzenlemeler hakkın özüne zarar vermemeli ve Sözleşme ve Protokolleri kapsamında korunan diğer haklarla ters düşmemelidir (bk. yukarıda anılan İrfan Temel ve Diğerleri, § 45).
(b) Yukarıda Yer Alan İlkelerin Başvuranların Davasına Uygulanması
52. Somut davada Mahkeme, İstanbul Üniversitesi Yönetim Kurulunun, 14 Şubat 2002 tarihli, başvuranların Üniversiteden uzaklaştırılmaları veya atılmalarına ilişkin kararının, başvuranların üniversiteye giriş sınavından aldıkları sonuçlara göre tercih ettikleri bölümlerde eğitim görmek üzere üniversiteye kabul edildikleri hususuna bakılmaksızın, eğitim haklarına yönelik bir kısıtlama teşkil ettiğini gözlemlemektedir (bk. yukarıda anılan İrfan Temel ve Diğerleri, § 40).
53. Mahkeme, kısıtlamanın yasal bir dayanağının olduğunu (Yükseköğretim Kurumları Öğrenci Disiplin Yönetmeliği’nin 9(d) veya 10(e) maddeleri) ve bunun erişilebilir olduğunu kabul etmiştir. Ancak, adı geçen yönetmeliğin mevcut davada uygulanmasının öngörülebilir olup olmadığı veya Sözleşme bağlamında herhangi bir meşru amaca hizmet edip etmediği konusunda, özellikle de yerel mahkemelerin söz konusu tedbiri kanuna aykırı bulması nedeniyle, Mahkemenin ciddi kuşkuları bulunmaktadır. Bununla birlikte, Mahkeme, bu hususu kesinleştirmeyi gerekli görmemiştir; zira her hâlükârda, incelenmesi gereken esas konu orantılılık, yani başvurulan yollar ile güdülen amaç arasında adil bir dengenin sağlanıp sağlanmadığıdır (bk. yukarıda anılan İrfan Temel ve Diğerleri, § 42).
54. Orantılılık ilkesi konusunda, Mahkeme, başvuranların, herhangi bir menfur eyleme başvurmaksızın, yalnızca Kürtçe dil eğitimi ihtiyacına ilişkin görüşlerini ve Kürtçenin seçmeli ders olarak verilmesi yönündeki taleplerini içeren dilekçeleri sunmaları nedeniyle haklarında disiplin cezası uygulandığını gözlemlemektedir. Bu bağlamda, Mahkeme, dava dosyasında yer alan bilgiler ışığında, başvuranların şiddete başvurmadıklarını veya Üniversitedeki asayiş ve düzeni bozmadıklarını veya bozma girişiminde bulunmadıklarını tespit etmiştir.
55. Dolayısıyla, Mahkeme, başvuranların tamamen dilekçelerinde ifade ettikleri görüşler nedeniyle cezalandırıldıklarını tespit etmektedir. Bu bağlamda, Mahkeme, İstanbul İdare Mahkemesinin dilekçelerin içeriğinde ifade edilen görüşler ile bunların sunulma şeklinde disiplin cezası verilmesini gerektirecek bir durum olmadığına dair görüşüyle hemfikirdir (bk. yukarıda § 13). Mahkeme, Sözleşme’nin 10 § 1 maddesi ile korunan ifade özgürlüğünün, demokratik bir toplumun temel dayanaklarından birini oluşturduğunu ve demokratik toplumun gelişmesinin ve her bireyin kendini gerçekleştirmesinin başlıca şartlarından birini teşkil ettiğini hatırlatmaktadır. Sözleşme’nin 10 § 2 maddesine tabi olmak kaydıyla, ifade özgürlüğü, yalnızca olumlu karşılanan ya da zararsız veya önemsiz görülen bilgi veya fikirler için değil; aynı zamanda rencide edici, sarsıcı veya rahatsız edici olan fikirler için de geçerlidir. Bunlar, “demokratik toplum” için şart olan çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirliliğin gerekleridir (bk. Couderc ve Hachette Filipacchi Associés/Fransa [BD], no. 40454/07, § 88, AİHM 2015 (alıntılar) ve Baka/Macaristan [BD], no. 20261/12, § 158, AİHM 2016).
56. Davanın kendine has koşulları ve yukarıda belirtilen gerekçeler ışığında, Mahkeme, böyle bir disiplin cezasının uygulanmasının makul veya orantılı olarak değerlendirilemeyeceği görüşündedir. Söz konusu cezaların, İdare Mahkemeleri tarafından kanuna aykırılık gerekçesiyle sonradan iptal edilmesine rağmen, maalesef iç hukuktaki yargılamalardan çıkan sonucun başvuranların bu başlık altındaki mağduriyetlerini telafi edemediği kaydedilmiştir (bk. yukarıda § 40).
57. Dolayısıyla, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 2. maddesinin ihlal edildiğine karar verilmiştir.
III. YETKİLİ MAKAMLARIN BAŞVURANLARA ANADİL EĞİTİMİ SAĞLAMADIĞI GEREKÇESİYLE SÖZLEŞME’YE EK 1 NO.LU PROTOKOL’ÜN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
58. Başvuranlar, ayrıca, yetkili makamların kendilerine anadillerini öğrenme olanağı sağlamayı reddetmesinin, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol kapsamındaki eğitim haklarının verilmemesi anlamına geldiğinden bahisle şikâyette bulunmuşlardır.
59. Hükümet, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün, Devletlere herhangi bir dili seçmeli ders biçiminde milli eğitim sistemlerine dâhil etme şartı getirmediğini ileri sürmüştür. Kürtçe dil öğretimine ilişkin iç hukukta yapılan değişikliklere atıfta bulunan Hükümet, başvuranların bu başlık altındaki iddialarının temelsiz olduğuna dair görüş bildirmiştir.
60. Mahkeme, altı ay kuralının bir kamu politikası kuralı olduğunu ve dolayısıyla, Hükümetten bu yönde bir itiraz gelmemiş olmasına rağmen bu hükmü re’sen uygulama yetkisi olduğunu mükerrer surette belirtmiştir (bk. Sabri Güneş/Türkiye [BD], no. 27396/06, § 29, 29 Haziran 2012).
61. Mahkeme, Sözleşme’nin 35 § 1 maddesinde yer verilen iç hukuk yollarının tüketilmesine ilişkin kuralın, bir Devlete karşı dava açmaya yönelen kişilerin öncelikle ulusal hukuk sistemlerinin sağladığı iç hukuk yollarını kullanmalarını mecbur kıldığını, böylelikle Devletlere gerçekleştirmiş oldukları eylemlere ilişkin uluslararası bir organ önünde hesap vermeye çağrılmadan önce kendi hukuk sistemleri üzerinden meseleleri çözüme kavuşturma imkânı sağlandığını yinelemektedir. Bu kurala uymak için, bir başvuranın iddia ettiği ihlaller karşılığında telafi yolu sunacak mevcut ve yeterli iç hukuk yollarına normal usulde başvurması gerekirken, yeterli ya da etkili olmayan yollara başvurma yükümlülüğü söz konusu değildir (bk. X ve Y/Hırvatistan, no. 5193/09, § 63, 3 Kasım 2011 ve bu kararda anılan diğer kararlar).
62. Sözleşme’nin 35 § 1 maddesiyle öngörülen altı ay kuralı, hukuk güvenliğinin desteklenmesi ve Sözleşme kapsamında şikâyetlerin öne sürüldüğü davaların makul bir süre içerisinde sonuca bağlanması amacına hizmet etmektedir. Bu kural, yetkili makamları ve ilgili kişileri uzun süreli belirsizlik durumuna karşı korumaktadır. Kural, son olarak, üzerinden geçen zaman nedeniyle davaya dair olayların tespit edilmesi zorlaşmadan ve söz konusu meselenin adil bir şekilde incelenmesi imkânsız hâle gelmeden, mümkün olduğu sürece meseleler henüz yeni ortaya çıkmışken incelenmesini sağlamaktadır (bk. Chakkas ve Diğerleri/Kıbrıs (k.k.), no. 43331/09, 27877/10 ve 36144/11, § 19, 20 Ekim 2015).
63. Başvuranın, Sözleşme’nin 35 § 1 maddesine riayet edip etmediği hususunda değerlendirme yaparken, söz konusu hükümdeki iç hukuk yollarının tüketilmesine ve altı ay kuralına ilişkin gerekliliklerin birbiriyle yakından bağlantılı olduğu göz önünde bulundurulmalıdır (bk. Williams/Birleşik Krallık (k.k.) no. 32567/06, 17 Şubat 2009).
64. Bu nedenle, başvuranın faydalanabileceği herhangi bir etkili hukuk yolu bulunmuyorsa, altı aylık süre sınırı, başvuranın şikâyetine konu olan eylem veya tedbirlerin meydana geldiği tarihten ya da başvuranın böyle bir eylemden, bunun etkisinden veya verdiği zarardan haberdar olduğu tarihten itibaren başlamaktadır. Ancak, başvuranların mevcut iç hukuk yollarından yararlandıktan sonra bu çözümün etkisiz kaldığını fark ettikleri bazı durumlarda istisnalar uygulanabilir. Böyle bir durumda altı aylık süre, başvuranın bu vaziyetin farkına vardığı andan itibaren hesaplanabilir (bk. Aydın/Türkiye (k.k), no. 28293/95, 29494/95 ve 30219/96, AİHM 2000-III (alıntılar)).
65. Mahkeme, söz konusu tarihlerde, ilgili iç hukuk hükümlerinin yükseköğretim kurumlarında Kürtçe öğretimi imkânı sunmadığını kaydetmektedir. Mahkeme, başvuranların, 2001 yılının Kasım ayı içerisinde Üniversite Rektörlüğüne dilekçe sunarak Kürtçenin seçmeli ders olarak verilmesini istediklerini gözlemlemektedir. Başvuranlar, bu isteklerine ilişkin herhangi bir resmi cevap alamamışlardır. Bunun yerine, haklarında disiplin soruşturması başlatılmıştır. İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 10. maddesi uyarınca, Üniversite Rektörlüğünün altmış gün içerisinde başvuranlara bir cevap vermemesi, söz konusu isteğin reddedildiği anlamına gelmektedir. Başvuranlar, bunun üzerine, söz konusu şikâyeti ulusal makamlar nezdinde sunmak amacıyla idari mahkemelerde dava açabilirlerdi (bk. örneğin, İzzettin Doğan ve Diğerleri/Türkiye [BD], no. 62649/10, § 12, AİHM 2016). Bahsi geçen bu hukuk yolunun ancak kısıtlı ölçüde başarı ihtimali sunduğu farz edilse dahi, tamamen yararsız bir adım olacağı söylenemez; zira en azından altı aylık sürenin başlangıç tarihini erteleme etkisi olacaktır (bk. özellikle, Ünal Tekeli/Türkiye, no. 29865/96, § 38, AİHM 2004‑X (alıntılar)). Ancak, başvuranlar bu yola başvurmamışlardır. Dolayısıyla, başvuranların, altı ay kuralına uymaları için, söz konusu isteklerinin reddedilmiş sayıldığı tarihi takip eden altı ay içerisinde, başka bir deyişle 2001 yılında Mahkemeye başvuru yapmaları gerekmekteydi; zira disiplin cezalarının iptaline ilişkin idari yargılamalar ve daha sonra açılacak olan tazminat davaları bu başlık altındaki şikâyete karşılık etkili bir telafi sunmayacaktı. Bu nedenle, Mahkeme, başvuranların altı ay kuralına riayet etmediklerini tespit etmektedir.
66. Yukarıdaki bilgiler ışığında, Mahkeme, başvurunun belirtilen süre dâhilinde yapılmadığı ve altı ay kuralına uyulmadığı gerekçesiyle, başvurunun bu bölümünün, Sözleşme’nin 35 §§ 1 ve 4 maddesi uyarınca reddedilmesi gerektiğine kanaat getirmiştir.
IV. SÖZLEŞME’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİA EDİLEN DİĞER MADDELERİ HAKKINDA
67. Başvuranlar, ayrıca, dilekçelerinin reddedilmesinin tek başına aşağılayıcı bir muamele teşkil ettiğini, dilekçelerini teslim etmelerini takiben kendilerine suçlu gibi davranıldığını ve baskıya ve disiplin cezalarına maruz kaldıklarını ileri sürerek, Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine dair şikâyette bulunmuşlardır. Buna ek olarak, yetkili makamların kendilerine anadillerini öğrenme olanağı sağlamayı reddetmesinin, Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında korunan özel ve aile hayatlarına yönelik bir müdahale anlamına geldiğini öne sürmüş ve Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 2. maddesi kapsamında korunan anne ve babalarının inançlarını ve kültürlerini öğrenme imkânından mahrum bırakıldıklarından şikâyet etmişlerdir. Son olarak, başvuranlar, Sözleşme’nin 14. maddesi kapsamında, Kürt kökenli oldukları ve Kürtçe öğrenmek istedikleri için ayrımcılığa uğradıklarını iddia etmişlerdir.
68. Ancak, söz konusu şikâyetlerin kendi yetki alanına girdiği ölçüde, elinde bulunan tüm materyalleri dikkate alan Mahkeme, Sözleşme veya Protokolleri ile koruma altına alınan hakların ve özgürlüklerin ihlal edildiğini gösteren bir durum görmemektedir. Bu nedenle, başvurunun bu kısmının, Sözleşme’nin 35 §§ 3 ve 4 maddesi uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle reddedilmesi gerekmektedir.
V. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
69. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokolleri’nin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
A. Tazminat
70. Başvuranların her biri, daha geç mezun olmaları nedeniyle uğradıkları kazanç kaybına tekabül edecek şekilde 19.268 Türk lirası (yaklaşık 7.500 avro) maddi tazminat talebinde bulunmuştur. Başvuranların her biri, ayrıca, manevi tazminat olarak 80.000 Türk lirası (yaklaşık 31.000 avro) talep etmiştir.
71. Hükümet, yukarıdaki miktarlara itiraz etmiştir.
72. Mahkeme, tespit edilen ihlal ve iddia edilen maddi zarar arasında herhangi bir nedensellik bağı görmemekte; bu nedenle talepleri reddetmektedir.
73. Ancak, Mahkeme, başvuranların ihlal tespitiyle tazmin olunamayacak derecede acı ve ıstırap çektikleri kanaatindedir. Tespit edilen ihlalin mahiyetini göz önünde bulunduran Mahkeme, her bir başvurana 1.500’er avro manevi tazminat ödenmesine hükmetmiştir.
B. Masraf ve Giderler
74. Başvuranlar, yerel mahkemeler ve Mahkeme önünde oluşan masraf ve giderleri karşılığında kişi başı 45.460 Türk lirası (yaklaşık 17.660 avro) ödenmesini talep etmişlerdir.
75. Hükümet, yukarıda bahsi geçen miktara itiraz etmiştir.
76. Mahkemenin içtihadına göre, bir başvuran, ancak masraf ve giderlerin fiilen ve zorunlu olarak yapıldığını ve miktar olarak makul olduğunu belgelendirebildiği takdirde bunların geri ödenmesi hakkına sahiptir. Başvuranların bu başlık altındaki taleplerini ilgili ve tutarlı belgelerle desteklememiş olduklarını dikkate alan Mahkeme, taleplerin dayanaksız olduğu kanaatine varmıştır. Dolayısıyla, Mahkeme, bu talepleri reddetmiştir.
C. Gecikme Faizi
77. Mahkeme, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankasının kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermiştir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME,
1. Oy birliğiyle, başvuruların birleştirilmesine;
2. Oy çokluğuyla, başvuranlar hakkında uygulanan disiplin cezaları nedeniyle başvuranların eğitim haklarının yetkili makamlar tarafından engellendiğine ilişkin şikâyetlerin kabul edilebilir olduğuna;
3. Oy birliğiyle, başvuruların geriye kalan kısmının kabul edilemez olduğuna;
4. İkiye karşı beş oyla, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 2. maddesinin ihlal edildiğine;
5. İkiye karşı beş oyla,
(a) Davalı Devlet tarafından, kararın Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden davalı Devletin ulusal para birimine çevrilmek üzere, başvuranların her birine 1.500 avro (bin beş yüz avro) ödenmesine;
(b) Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme gününe kadar geçen sürede, yukarıda bahsedilen miktara, Avrupa Merkez Bankasının söz konusu dönem için geçerli olan marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oran üzerinden basit faiz uygulanmasına;
6. Oy birliğiyle, başvuranların adil tazmine ilişkin diğer taleplerinin reddedilmesine karar vermiştir.
İşbu karar İngilizce olarak tanzim edilmiş olup; Mahkeme İçtüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3 maddesi uyarınca 12 Aralık 2017 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley NaismithJulia Laffranque
Yazı İşleri Müdürü Başkan
Sözleşme’nin 45 § 2 maddesi ve Mahkeme İçtüzüğü’nün 74 § 2 maddesi uyarınca, Yargıçlar Karakaş ve Lemmens’in ayrık görüşü işbu karara eklenmiştir.
J.L.
S.H.N.
YARGIÇLAR KARAKAŞ VE LEMMENS’İN
MÜŞTEREK KISMİ MUHALİF GÖRÜŞÜ
1. Çoğunluk, disiplin cezası verilmesine ilişkin şikâyetin, Sözleşme’nin 10. maddesi ışığında, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 2. maddesi kapsamında incelenmesi gerektiğine kanaat getirmiş; bunun devamında ise söz konusu şikâyetin kabul edilebilir olduğunu ve açıkça dayanaktan yoksun olmadığını beyan etmiştir.
Maalesef, bu hususlar bakımından çoğunluğa katılmamaktayız.
Şikâyetin Niteliğinin Belirlenmesi Hakkında
2. Başvuranlar, üniversite makamlarına dilekçe verdikleri gerekçesiyle haklarında disiplin cezası verilmesinin, Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamında korunan ifade özgürlüğü haklarını ihlal ettiğinden ve Ek 1 No.lu Protokol’ün 2. maddesi kapsamındaki eğitim haklarından mahrum kalmalarına neden olduğundan şikâyet etmişlerdir (bk. kararda § 32).
Çoğunluk, emsal niteliğindeki İrfan Temel ve Diğerleri/Türkiye (no. 36458/02, § 28, 3 Mart 2009) davasındaki tespitleri dikkate almak suretiyle, her ne kadar Sözleşme’nin 10. maddesi “ışığında” da olsa, yalnızca Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 2. maddesi kapsamında bu şikâyeti incelemeye karar vermiştir (bk. kararda § 33).
3. Bizim kanaatimize göre, disiplin cezalarının verilmesinin nedeni, her şeyden evvel, başvuranların dilekçelerinde ifade ettikleri fikirdir (bk. kararda § 40: “yalnızca ifade özgürlüğü haklarından faydalandıkları için”). Cezalandırmanın gerekçesi olan davranışın mahiyeti göz önüne alındığında, söz konusu cezalar, başvuranların ifade özgürlüğü haklarına müdahale teşkil etmektedir. Bu nedenle, Anayasa’dan kaynaklanan dilekçe verme haklarını kullanan bireyler hakkında uygulanmış olan cezalar içeren diğer davalarda olduğu gibi, bu şikâyetin Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamında incelenmesi gerektiğini değerlendirmekteyiz (bk. Döner ve Diğerleri/Türkiye, no. 29994/02, § 79, 7 Mart 2017; ayrıca bk. yukarıda anılan İrfan Temel ve Diğerleri, Yargıç Cabral Barreto’nun ayrık görüşü).
Verilen cezalar, üniversiteden geçici olarak uzaklaştırma veya atılma cezası biçiminde olduğundan (bk. kararda § 8), başvuranların bir süre oradaki eğitimlerine devam edememiş oldukları doğrudur. Lâkin başvuranların eğitim haklarına ilişkin doğan sonuçlar, ifade özgürlüğü haklarına yapılan doğrudan müdahaleye kıyasla daha dolaylıdır. Bu bahisle, söz konusu olumsuz sonuçların, bu şikâyetin Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 2. maddesi kapsamında incelenmesine karar verilmesi için yeterli olmadığı kanaatindeyiz.
Şikâyetin Kabul Edilebilirliği Hakkında
4. Çoğunluk, başvuranların mağdur sıfatını kaybettiklerine dair Hükümet tarafından öne sürülen itirazı reddetmiştir. Çoğunluk, İstanbul Bölge İdare Mahkemesinin, başvuranların eğitim haklarına haksız bir müdahale gerçekleştirildiğini kabul ettiğini kabul etmektedir (bk. kararda § 37). Ancak, disiplin cezalarının iptal edilmesinin, başvuranların mağdur sıfatının ortadan kalkması için yeterli olmadığını ve zararları tazmin edilmediği sürece iddia edilen ihlallerden mağdur oldukları yönündeki iddialarını halen sürdürebileceklerini belirtmiştir (bk. kararda §§ 38-40).
5. Kanaatimizce, çoğunluk, şikâyete konu olan tedbirlerin iptal edilmesinin önemini hafife almaktadır. Bir birey, kendisi hakkında verilen bir disiplin cezasına ilişkin şikâyette bulunduğunda ve bu ceza hukuk sisteminden tamamen kaldırıldığında, prensipte bu bireye tam olarak telafi sağlandığının anlaşıldığı görüşündeyiz.
Bunun istisnası, söz konusu disiplin cezasının, ilgili bireye zarar veren etkiler ortaya çıkardığı durumlardır. Böyle bir durumda, tam bir telafi sağlanması, söz konusu zararın giderilmesi yoluyla mümkün olabilir.
6. Başvuranlar, üniversite aleyhine tazminat davası açtıklarında işte bunu savunmuşlardır. Daha kesin bir ifadeyle, başvuranlar, haklarında verilen disiplin cezaları sonucunda “psikolojik zarara” uğradıklarını iddia etmişlerdir (bk. kararda § 15). Ancak, İstanbul Bölge İdare Mahkemesi, taleplerini reddetmiştir. Adı geçen mahkeme, diğer hususların yanı sıra, şikâyet konusu olan cezaların yürütmesinin durdurulmasının ardından başvuranların 2002 yılının Temmuz ayında yapılan bütünleme sınavlarına girmelerine izin verildiğini hatırlatmıştır (Başvuranlardan birinin yeniden kaydı gecikmiş ve kendisi 2003 bahar yarıyılı ara sınav döneminde sınavlarına girmiştir – bk. kararda § 12). Dolayısıyla, İstanbul Bölge İdare Mahkemesi, tazminat ödenmesini gerektirecek herhangi bir zarar tespit edilmediğinden, başvuranların tazminat taleplerini reddetmiştir (bk. kararda § 17).
Normal koşullarda, delillerin incelenmesi ve iç hukuka ilişkin meselelerde karar verilmesi, yerel mahkemelerin görevidir. Bu nedenle, başvuranların şikâyet konusu tedbirlerin iptali ile yeterli düzeyde telafi edilemeyen bir zarara uğrayıp uğramadıklarının incelenmesi hususunda İstanbul Bölge İdare Mahkemesinin görüşünün yerine geçecek bir görüş bildirebilmesi için, Mahkememizin önünde sağlam gerekçeler olması gerektiğine inanmaktayız.
7. Çoğunluk, başvuranların tazmin edilmemiş bir zarara uğradıklarına karar verirken, “başvuranların üniversite ile olan ilişiklerinin bütün bir yarıyıl boyunca kesilmiş olduğunu ve ne derslere katılabildiklerini ne de kampüsteki eğitim tesisleri ve sosyal tesislerden faydalanabildiklerine” vurgu yapmaktadır. Dolayısıyla, başvuranların “gerek genel anlamda üniversitenin olanaklarını kullanmaktan, gerekse özel anlamda derslere devam etmekten mahrum bırakılmış” oldukları belirtilmektedir (bk. kararda § 39).
Üniversite olanaklarından faydalanmaktan ve derslere katılmaktan mahrum bırakılma, kanaatimizce başvuranların yerel mahkemeler önünde tazmin olunmasını talep ettiği türden zararlar değildir. Ayrıca, halen mağdur sıfatına sahip olduklarına ilişkin Mahkememiz önünde savlarını sunarken odaklandıkları türden bir zarar da değildir. Mahkeme önünde başvuranlar, öncelikle, sınıf arkadaşlarının aksine vaktinde mezun olamadıklarını ileri sürmüşlerdir. Bu sav, üniversiteden elde edilen bilgilere dayanılarak çürütülebilir (bk. kararda § 18). Buna ek olarak, başvuranlar, okul ve aile ortamlarında sorunlar yaşadıklarını, zira terörist damgası yediklerini belirtmişlerdir. Bu zarar ise, kanaatimize göre, disiplin tedbirlerinin tamamen dayanaksız olduğunun tespit edilmesinden kaynaklanan manevi tatmin ile yeterli düzeyde telafi edilmiştir. Başvuranlar, son olarak, eğitimlerinin kesintiye uğradığını ileri sürmüşlerdir. Başvuranlar, disiplin tedbirlerinin yürütülmesinin durdurulmasını takiben bölümlerindeki derslerine yetişerek bunları zamanında tamamlayabildiklerinden, başvuranların iddia ettiği bu zarar da kanaatimizce telafi edilmiştir.
8. Bizler, yukarıdaki açıklamalara dayanarak, yerel mahkemelerin tespitlerinden farklı bir sonuca varılmasını gerektiren bir neden görmemekteyiz. Yani, disiplin tedbirleri hakkındaki yürütmeyi durdurma kararlarının üniversite tarafından işleme alınmasının ardından, ortada tazminat gerektiren herhangi bir zarar kalmamıştır. Buna göre, başvuranların mağdur sıfatını kaybettiklerini düşünmekteyiz. Dolayısıyla, bizler, disiplin cezası verilmesine ilişkin şikâyetin kabul edilebilir olduğunun beyan edilmesi aleyhinde oy kullanmış bulunmaktayız.
Yine bu gerekçeyle, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 2. maddesinin ihlal edildiği yönündeki tespite ve adil tazmine hükmedilmesine karşı oy kullanmış bulunmaktayız.
Full & Egal Universal Law Academy