AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
CÖMERT/TÜRKİYE
(Başvuru no. 16537/18)
KARAR
STRAZBURG
10 Haziran 2025
İşbu karar kesin olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Cömert/Türkiye davasında,
Başkan,
Jovan Ilievski,
Hâkimler,
Péter Paczolay,
Davor Derenčinović,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Dorothee von Arnim’in katılımıyla Komite hâlinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
1985 doğumlu, İstanbul’da ikamet eden ve Mahkeme önünde İstanbul Barosuna bağlı Avukat A.G. Sevimli tarafından temsil edilen bir Türk vatandaşı olan Hakan Cömert (“başvuran”) tarafından 2 Nisan 2018 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Türkiye Cumhuriyeti aleyhine Mahkemeye yapılan başvuruyu (no. 16537/18),
Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi eski Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilen Türk Hükümetine (“Hükümet”) başvurunun tebliğ edilmesine dair kararı,
Tarafların beyanlarını,
Hükümetin, başvurunun bir Komite tarafından incelenmesine karşı itirazının reddedildiği kararı dikkate alarak,
20 Mayıs 2025 tarihinde yapılan kapalı müzakerelerin ardından,
Aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir:
DAVANIN KONUSU
1. Başvuru, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamında, yerel mahkemelerin gerekçeli bir karar vermemesi nedeniyle, başvuran hakkındaki ceza yargılamalarının adil olmadığı iddiasına ilişkindir.
2. Silahlı bir terör örgütü olan DHKP/C üyesi olmak suçundan birçok kişi hakkında yürütülen soruşturmalar sırasında, E.K. ve Y.E., soruşturma makamlarına, başvuranın bu örgüt adına Ümraniye’de faaliyet yürüttüğünü bildirmiştir. E.K. hakkındaki müteakip ceza yargılamasında 30 Temmuz 2004 tarihinde yapılan duruşmada, E.K. başvuranı suçladığı önceki ifadelerini reddetmiş ve polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada kötü muameleye maruz kaldığını iddia etmiştir.
3. İstanbul Cumhuriyet Savcılığı, 18 Mayıs 2006 tarihli bir iddianame ile başvuranı silahlı terör örgütüne üye olmakla suçlamıştır.
4. Daha sonra, Y.E., 8 Ocak 2007 tarihinde kendisi aleyhinde yürütülen ceza yargılaması kapsamında yapılan duruşmada, polis huzurunda verdiği ve başvuranı suçladığı ifadelerin içeriğini aynı şekilde reddetmiştir.
5. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi (“yargılamayı yürüten mahkeme”), 30 Aralık 2008 tarihinde, başvuranın silahlı terör örgütüne üye olma suçundan beraatine karar vermiştir. Ağır Ceza Mahkemesinin gerekçeli kararının ilgili kısmı aşağıdaki gibidir:
“Mevcut davada sanıklar aleyhine, E.K. ve Y.E.’nin silahlı bir terör örgütü olan DHKP/C [Devrimci Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi] üyeliği suçundan haklarında yürütülen soruşturmalar sırasında alınan ifadeleri dışında herhangi bir delil bulunmamaktadır. Sanıklar kendilerine yöneltilen suçlamaları reddetmiştir. E.K. ve Y.E. tarafından polise verilen suçlayıcı ifadeler ve E.K.’nin Cumhuriyet savcısı ve sorgu hâkimine verdiği ifadeler, sanıkların Ümraniye’de faaliyet yürüttükleri iddiasıyla ilgilidir. Sanıkların Ümraniye’de DHKP/C adına ne tür faaliyetlerde bulundukları, hangi eylemlere katıldıkları, bu eylemlerin gerçekte meydana gelip gelmediği ve sanıklar ile terör örgütü arasında organik bağ bulunup bulunmadığı açıklanmamıştır. DHKP/C üyesi olmak suçundan haklarında soruşturma yürütülen ve daha sonra yargılanan iki tanığın verdiği “Bunlar [DHKP/C’nin] Ümraniye 1 Mayıs Mahallesi yapılanmasında yer alırlar” şeklindeki soyut bir beyana dayanılarak sanıklar hakkında mahkûmiyet kararı verilemez. Sanıkların Temel Haklar ve Özgürlükler Derneğine gitmeleri ve haklarında beyanda bulunan iki tanık tarafından tanınmaları, aleyhe delil olarak nitelendirilemez. Bu nedenle, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 223 § 2 (e) maddesi uyarınca her iki sanığın da delil yetersizliğinden beraatine karar verilmelidir...”
6. Yargıtay, 7 Şubat 2013 tarihinde, başvuranın Ceza Kanunu’nun 314 § 2 maddesi uyarınca silahlı terör örgütüne üye olmak suçundan mahkûm edilmesi gerektiğine hükmederek, başvuran hakkındaki beraat kararını aşağıdaki hususları dikkate alarak bozmuştur:
“... ayrı bir dava kapsamında sanık olan ve haklarındaki mahkumiyet hükmü Dairemiz tarafından onanan E.K. ve Y.E.’nin ifadeleri ile bu ifadeleri destekler mahiyetteki teşhislerine dair tutanaklar ve tüm dosya kapsamı, sanıkların DHKP/C’nin Ümraniye 1 Mayıs Mahallesi yapılanması içerisinde yer aldığını [göstermiştir]...”
7. Başvuranın yargılandığı davanın 3 Mayıs 2013 tarihli duruşmasında Y.E., soruşturma aşamasında başvuranla ilgili olarak verdiği suçlayıcı ifadeleri bir kez daha reddetmiş, polise ifade verdiği sırada avukat yardımı almadığını ve söz konusu tarihte yorgun olduğu için ifade ve fotoğraf teşhis tutanağını içeriğini okumadan imzaladığını ileri sürmüştür.
8. Yargılamayı yürüten mahkeme, 14 Mayıs 2013 tarihinde, başvuranı silahlı terör örgütü üyeliğinden suçlu bulmuş ve 6 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar vermiştir. Gerekçeli kararın ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“.. Ayrı bir dava kapsamında sanık olan ve haklarındaki mahkûmiyet hükmü Dairemiz tarafından onanan E.K. ve Y.E.’nin sanıkların DHKP/C’nin Ümraniye 1 Mayıs Mahallesi yapılanması içerisinde yer aldığını [ortaya koyan] ifadeleri ile bu ifadeleri destekler nitelikte sanıkları teşhis ettiklerine dair tutanaklar ve tüm dosya kapsamına göre; Yargıtayın sanıkların silahlı terör örgütüne üye olma suçundan mahkûm edilmesi gerektiği yönündeki kararı ile tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde, sanıkların DHKP/C’nin Ümraniye 1 Mayıs Mahallesi yapılanması içerisinde yer almaları nedeniyle yasa dışı silahlı terör örgütü üyesi oldukları kabul edilmiştir...
Beraat kararının bozulmasından sonra dinlenen Y.E.’nin yargılama aşamasında verdiği ifade; yargılama, soruşturma aşamasında alınan ifade ve başvuranı [polis tarafından sunulan fotoğraflardan] teşhis etmesinden bu yana geçen süre göz önünde bulundurularak dikkate alınmamıştır ...
9. Yargıtay, 18 Haziran 2015 tarihinde, yargılamayı yürüten mahkemenin kararını onamıştır.
10. Anayasa Mahkemesi, 4 Ekim 2017 tarihinde, başvuranın bireysel başvurusunun açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Gerekçeli karar hakkına ilişkin şikâyet ile ilgili olarak, Anayasa Mahkemesi, yargılamayı yürüten mahkemenin başvuran hakkındaki mahkûmiyet kararının yeterli gerekçe içerdiği ve mahkûmiyet kararının davanın sonucuna etki edebilecek tüm suçlamaların ve savunmaların değerlendirilmesinden sonra verildiği kanaatine varmıştır.
11. Başvuran, yerel mahkemelerin gerekçeli bir karar vermemesi nedeniyle, hakkındaki ceza yargılamasının Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi anlamında adil olmadığını iddia etmiştir. Başvuran, mahkemelerin, E.K. ve Y.E.’nin daha sonra yargılama aşamasında verdikleri ve kendi lehine olan ifadelerden ziyade, soruşturma aşamasında verdikleri ifadelere dayanmalarının gerekçelerini uygun bir şekilde açıklamadıklarını ileri sürmüştür. Başvuran, ayrıca, mahkemelerin, dayanılan olgular ile mahkûm edildiği yasal hüküm arasında bir bağlantı kurmadıkları gerekçesiyle, silahlı terör örgütüne üyelik suçundan verilen mahkûmiyet kararında gerekçe sunmadıklarını ileri sürmüştür.
MAHKEMENİN DEĞERLENDİRMESİ
SÖZLEŞME’NİN 6 § 1 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Kabul edilebilirlik hakkında
12. Hükümet, başvuranın yerel mahkemelerin gerekçeli bir karar vermemesine ilişkin şikâyetlerinin, esasen, olayların ve delillerin değerlendirilmesi ile kabul edilebilirlik ve iç hukukun uygulanmasıyla ilgili olduğunu ve dolayısıyla, şikâyetlerin dördüncü derece mahkemesi şikâyeti niteliğinde olduğunu iddia ederek, Mahkemeyi başvuruyu açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna karar vermeye davet etmiştir. Yerel mahkemeler, başvuranın davasını üç farklı yargı düzeyinde ayrıntılı olarak incelemiştir ve tespitleri keyfi olarak değerlendirilemez.
13. Başvuran bu iddiaya itiraz etmiştir.
14. Mahkeme, başvuranın şikâyetinin, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamında gerekçeli karar hakkı şeklindeki belirli bir usulü güvenceye ilişkin olduğunu kaydetmektedir. Dolayısıyla, bu şikâyet dördüncü derece mahkemesi şikâyeti olarak değerlendirilemez. Bu doğrultuda, Hükümetin itirazı reddedilmelidir. Bu başvuru, Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun değildir ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle de bağdaşmamaktadır. Dolayısıyla, başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekmektedir.
Esas Hakkında
15. Gerekçeli karar hakkına ilişkin genel ilkeler, Moreira Ferreira/ Portekiz (no. 2) ([BD], no. 19867/12, § 84, 11 Temmuz 2017) ve Ayetullah Ay/Türkiye (no. 29084/07 ve 1191/08, § 128, 27 Ekim 2020) kararlarında özetlenmiştir. Mahkeme, adaletin doğru şekilde tecelli ettirilmesi ile bağlantılı ilkeyi yansıtan yerleşik içtihadı uyarınca mahkeme kararlarında esas alınan gerekçelerin yeterli düzeyde belirtilmesi gerektiğini yinelemektedir. Bu gerekçelendirme yükümlülüğünün kapsamı, kararın niteliğine göre değişiklik gösterebilmektedir ve davanın koşulları ışığında belirlenmelidir (bk. García Ruiz/İspanya [BD], no. 30544/96, § 26, AİHM 1999‑I). Kararda davanın temel konularının ele alındığının açıkça anlaşılabilir olması gerekmektedir (bk. Taxquet/Belçika [BD], no. 926/05, § 91, AİHM 2010).
16. Mahkemenin, yerel mahkemelerin, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi uyarınca, E.K. ve Y.E.’nin daha sonra verdikleri ve başvuranın lehine olan ifadeler yerine, soruşturma aşamasında verdikleri ifadelere dayanarak başvuranı mahkûm etme gerekçelerini uygun bir şekilde belirtme yükümlülüğü de dâhil olmak üzere, gerekçeli karar verme yükümlülüğünü yerine getirip getirmediklerini değerlendirmesi gerekmektedir.
17. Bu bağlamda, Mahkeme, başvuranın silahlı terör örgütüne üyelik suçundan mahkûmiyetinin, ayrı bir ceza yargılaması kapsamında başvuranın DHKP/C’nin Ümraniye 1 Mayıs Mahallesi yapılanmasında yer aldığını belirten ve kendisini fotoğraflardan teşhis eden E.K. ve Y.E.’nin ifadelerine dayandığını kaydetmektedir. Ancak E.K.’nin, başvuran hakkındaki ceza yargılaması kapsamında mahkeme tarafından dinlendiğinde Y.E.’nin yaptığı gibi, kendisi hakkındaki ceza yargılaması sırasında ifadelerini geri çektiğini belirtmek önemlidir.
18. Hükümet, yargılamayı yürüten mahkemenin, Y.E.’nin polise ifade vermesi ile başvuranı teşhis etmesi arasında geçen süre nedeniyle, başvuran hakkındaki yargılamada verdiği ifade yerine polise verdiği ifadelere ağırlık verme kararını gerekçelendirdiğini ileri sürmüştür. E.K. ile ilgili olarak, Hükümet, E.K.’yı ayrı bir ceza yargılaması kapsamında silahlı bir terör örgütüne üye olma suçundan yargılayan ve mahkûmiyetine karar veren İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin, E.K.’nın, hakkında düzenlenen sağlık raporlarında da ortaya konulduğu üzere, polise kendi özgür iradesiyle ifade verdiği tespitinde bulunduğunu iddia etmiştir.
19. Mahkeme, yargılamayı yürüten mahkemenin, özellikle Y.E.’nin yargılama öncesi aşamadaki ifadelerine daha fazla ağırlık verme gerekçelerini belirttiğini kabul etmeye hazırdır. Bununla birlikte, Mahkemenin, yerel mahkemelerin, başvuranı mahkûm ettikleri suçun, yani silahlı bir terör örgütüne üyeliğin, maddi ve manevi unsurlarının tespit edildiği yönünde vardıkları sonucun gerekçelerini belirtme yükümlülüklerini yerine getirip getirmediklerini incelemesi gerekmektedir.
20. Bu kapsamda, Mahkeme, yargılamayı yürüten mahkemenin, ilk kararında, E.K. ve Y.E.’nin ifadelerinde (i) sanıkların Ümraniye’de DHKP/C adına ne tür faaliyetlerde bulundukları; (ii) hangi eylemlere katıldıkları; (iii) bu eylemlerin gerçekte meydana gelip gelmediği ve (iv) sanıklar ile terör örgütü arasında organik bir bağ bulunup bulunmadığı hususlarında herhangi bir açıklama bulunmadığına hükmederek, başvuranın beraatine karar verdiğini kaydetmektedir. Buna ek olarak, yargılamayı yürüten mahkeme, “Sanıklar hakkında ‘Bunlar [DHKP/C’nin] Ümraniye 1 Mayıs Mahallesi yapılanmasında yer alırlar’ şeklindeki soyut beyanla mahkûmiyet kararı verilemeyeceğini” ifade etmiştir. Aynı şekilde, yargılamayı yürüten mahkeme, iki tanığın sanıkları tanımasının ve sanıkların belirli bir derneği ziyaret ettiklerini beyan etmesinin, başvuran aleyhinde delil olarak değerlendirilemeyeceğini de vurgulamıştır.
21. Daha sonra, Yargıtay, E.K. veya Y.E.’yi bizzat dinlemeden beraat kararını bozmuş, ancak yukarıda belirtilen ve yargılamayı yürüten mahkemenin suçun tespiti açısından mevcut olmadığını değerlendirdiği unsurlar hakkında bir karar vermeden, başvuranın bu iki tanığın haklarındaki ceza yargılaması sırasında verdikleri ifadelere dayanılarak silahlı terör örgütüne üye olma suçundan mahkûm edilmesi gerektiğine hükmetmiştir.
22. Bu noktada, Mahkeme, bir başvuranın adil yargılanıp yargılanmadığına karar verirken, önünde bulunan delilleri değerlendirme, dava konusu olayları belirleme ve iç hukuku yorumlama konusunda en iyi konumda olan yerel mahkemelerin yerine geçmediğini yinelemektedir (bk. yukarıda anılan Ayetullah Ay, § 123, ve bu kapsamda yapılan diğer atıflar). Ayrıca, mevcut delillerin bir başvuranın mahkûmiyeti için yeterli olup olmadığına ya da başvuranın gerçekten suçlu olup olmadığına karar vermek Mahkemenin görevi değildir. İkincillik ilkesine uygun olarak, bu konular yerel mahkemelerin yetki alanındadır (karşılaştırınız, Karpenko/Rusya, no. 5605/04, § 80, 13 Mart 2012 ve Mehmet Zeki Çelebi/Türkiye, no. 27582/07, § 51, 28 Ocak 2020). Bununla birlikte, özel bir davada argümanları seçmede ve tarafların görüşlerinin lehine olan delili kabul etmede ulusal mahkemelerin belirli bir takdir yetkisi olsa da, bir yetkili karar verirken gerekçelerini sunarak eylemlerini haklı göstermekle yükümlüdür (adli delil bağlamında bk., yukarıda anılan Ayetullah Ay, § 155).
23. Ancak Mahkeme, davanın geri gönderilmesinin ardından başvuranın silahlı terör örgütüne üye olma suçundan mahkûm edildiği mahkeme kararının, Yargıtay tarafından kullanılan ifadelerin aynen tekrarını ve “... sanıkların DHKP/C’nin Ümraniye 1 Mayıs Mahallesi yapılanması içerisinde yer almaları nedeniyle yasa dışı silahlı terör örgütüne üye oldukları kabul edilmiştir” şeklindeki ifadeyi içerdiğini gözlemlemektedir. Önemli bir şekilde, yargılamayı yürüten mahkemenin önünde, başvuranın beraatine karar verdiği ilk yargılamanın sonundaki aynı deliller, yani iki tanığın verdiği ifadeler ile başvurana ilişkin teşhisleri vardı. Buna karşın, mahkeme, silahlı terör örgütüne üyeliğin maddi ve manevi unsurlarını tespit etmek için daha önce belirleyici olduğunu değerlendirdiği (bk. yukarıda 5 ve 20. paragraflar) nesnel ve öznel unsurların hiçbirini ele almamıştır. Yargıtay da başvuran hakkındaki beraat kararını bozarken veya yukarıda belirtildiği gibi bu hususlara değinmeyen mahkemenin başvuran hakkındaki ikinci mahkûmiyet kararını onarken bu tür gerekçeler sunmamıştır. Benzer şekilde, Anayasa Mahkemesinin başvuranın gerekçeli karar hakkına ilişkin şikâyetini reddederken kullandığı genel ifadeler de bu eksikliği gidermede yeterli olmamıştır.
24. Yukarıda belirtilen hususlar ışığında Mahkeme, yerel mahkemelerin, başvuranı ciddi bir suç olan silahlı terör örgütü üyeliğinden mahkûm ederken, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamında gerekçeli karar verme yükümlülüğünü yerine getirmedikleri sonucuna varmıştır.
25. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi ihlal edilmiştir.
SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
26. Başvuran, maddi tazminat olarak 20.000 avro, manevi tazminat olarak 30.000 avro ve masraf ve giderler için 10.000 avro talep etmiştir.
27. Hükümet, bu taleplere itiraz etmiştir.
28. Mahkeme başvuranın maddi tazminat talebini temellendiremediğini belirtmiş ve dolayısıyla bu talebi reddetmiştir. Bununla birlikte, Mahkeme, manevi tazminat olarak, miktara yansıtılabilecek vergiler hariç olmak üzere, başvurana 6.000 avro ödenmesine hükmetmiştir. Buna karşın Mahkeme, en uygun tazmin şeklinin başvuranın, eğer dilerse, Sözleşme’nin 6. maddesinin gerekliliklerin uygun olarak yeniden yargılanması olacağını yinelemektedir (bk. Süleyman/Türkiye, no. 59453/10, § 110, 17 Kasım 2020). Son olarak, Mahkeme, başvuranın masraf ve giderlere ilişkin talebini destekleyici herhangi bir belge sunmaması nedeniyle reddetmektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin ihlal edildiğine;
(a) Davalı Devlet tarafından başvurana, üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere, yansıtılabilecek tüm vergiler hariç olmak üzere, manevi tazminat olarak 6.000 avro (altı bin avro) ödenmesine;
(b) Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme gününe kadar geçen sürede, yukarıda bahsedilen miktara, Avrupa Merkez Bankasının söz konusu dönem için geçerli olan marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oran üzerinden basit faiz uygulanmasına;
Başvuranın adil tazmin talebinin geri kalan kısmının reddedilmesine karar vermiştir.
İşbu karar, İngilizce olarak tanzim edilmiş ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. maddesi uyarınca 10 Haziran 2025 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Dorothee von Arnim Jovan Ilievski
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan