AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
BÜYÜK DAİRE
COUDERC VE HACHETTE FILIPACCHI GRUBU / FRANSA DAVASI
Application no. 40454/07
KARAR
STRAZBURG
10 Kasım 2015
İşbu karar kesinleşmiştir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Couderc ve Hachette Filipacchi Grubu / Fransa davasında,
Başkan
Dean Spielmann,
Yargıçlar
Josep Casadevall,
Işıl Karakaş,
Khanlar Hajiyev
Päivi Hirvelä,
Mirjana Lazarova Trajkovska,
Ledi Bianku,
Julia Laffranque,
Paulo Pinto de Albuquerque,
Erik Møse,
Helen Keller,
André Potocki,
Aleš Pejchal, Johannes Silvis,
Valeriu Griţco,
Robert Spano,
Branko Lubarda,
ve Büyük Daire Yazı İşleri Müdürü Yardımcısı Søren Prebensen’in katılımıyla toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Daire heyeti, 15 Nisan ve 19 Ekim 2015 tarihlerinde gerçekleştirdiği müzakereler neticesinde, yine 19 Ekim 2015 tarihinde aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Fransa Cumhuriyeti aleyhinde açılan (40454/07 no.lu) davanın temelinde, Fransız vatandaşı Anne-Marie Couderc’in ve Fransız Hukukuna tabi bir şirket olan Hachette Filipacchi Grubu’nun (“başvuranlar”), 24 Ağustos 2007 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvuru bulunmaktadır.
2. Başvuranlar Paris Barosuna kayıtlı Avukat De Percin tarafından temsil edilmişlerdir. Fransız Hükümeti (“Hükümet”), kendi yetkilisi olan Fransa Dışişleri ve Uluslararası Kalkınma Bakanlığı Hukuk İşleri genel Müdür Yardımcısı de Bergues tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuranlar, ifade özgürlüğü haklarının (Sözleşme’nin 10. maddesi) haksız şekilde ihlaline maruz kaldıklarını iddia etmişlerdir.
4. Başvuru, Mahkeme’nin Beşinci Bölümüne tahsis edilmiştir (İç Tüzüğün 52. maddesinin 1. fıkrası). Yargıçlar Mark Villiger, Angelika Nußberger, Boštjan M. Zupančič, Ann Power-Forde, André Potocki, Paul Lemmens, Helena Jäderblom ve de Claudia Westerdiek ile Beşinci Bölüm Yazı İşleri Müdürünün katılımıyla oluşturulan Beşinci Bölümün bir dairesi, 13 Mayıs 2014 tarihinde başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar vermiş ve kararını açıklamıştır. Hükümet, 11 Eylül 2014 tarihinde Sözleşme’nin 43. maddesi bağlamında davanın Büyük Daire’ye gönderilmesini talep etmiştir. Büyük Daire heyeti, 13 Ekim 2014 tarihinde, bu talebi kabul etmiştir.
5. Büyük Daire’nin oluşumu, Sözleşme’nin 26. maddesinin 4 ve 5. fıkralarına ve İç Tüzüğün 24. maddesine uygun olarak yapılmıştır.
6. Başvuranlar gibi Hükümet de yazılı ek görüşlerini sunmuşlardır (İç Tüzüğün 59. maddesinin 1. fıkrası). Büyük Daire Başkanı’nın yazılı yargılama sürecine müdahil olmalarına izin verdiği Monako Hükümeti ve Media Legal Defense Initiative Sivil Toplum Kuruluşu’nun görüşleri de alınmıştır (Sözleşme’nin 36. maddesinin 2. fıkrası ve İç Tüzüğün 44. maddesinin 3. fıkrası).
7. Strazburg’da, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde 15 Nisan 2015 tarihinde kamuya açık bir duruşma gerçekleştirilmiştir (İç Tüzüğün 59. maddesinin 3. fıkrası).
Duruşmaya,
– Hükümet adına
Hükümet yetkilisi
G. DE BERGUES, Fransa Dışişleri ve Uluslararası Kalkınma Bakanlığı Hukuk İşleri Genel Müdür Yardımcısı,
Hukuk Danışmanları
E. JUNG,
P. Rouault-Chalier,
C. Fabre,
T. Jewcsuk,
- Başvuranlar adına
Paris Barosuna kayıtlı Avukat M.-C. DE PERCİN katılmıştır.
Mahkeme, De Percin ve De Bergues’in beyanlarını dinlemiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
8. Başvuranlar, sırasıyla haftalık olarak yayınlanan Paris Match dergisinin yayın müdürü ve yayın şirketidir. Anne-Marie Couderc 1950 doğumlu olup, Levallois-Perret şehrinde ikamet etmektedir. Hachette Filipacchi Grubu’nun genel merkezi Levallois-Perret’de bulunmaktadır.
A. Davanın Olgusal Bağlamı
9. Günlük İngiliz Gazetesi Daily Mail, 3 Mayıs 2005 tarihinde, “Bu çocuk Monako’nun yeni varisi mi?” (Is this boy the heir to Monaco?) başlıklı makaleyi yayımlamıştır. Makalede, Monako Prensi Albert Grimaldi’nin (bundan sonra metinde “Prens”olarak adlandırılacaktır) oğlunun babası olduğunu iddia eden Bayan Coste’un, 6 Nisan 2005 tarihinde babasının ölümünün ardından yaptığı açıklamalar yer almıştır. Makalede, yakında Paris Match dergisinde konuyla ilgili temel unsurların yer alacağı bir makalenin daha yayımlanacağı belirtilmiştir. Makaleyle birlikte çocuğun, Prensin kucağında olduğu, altında “Tahtın varisi mi? Prens Albert Alexandre ile birlikte”(His successor to the throne? Prince Albert with Alexandre) yazılı bir fotoğraf da dâhil olmak üzere üç fotoğraf yayımlanmıştır.
10. Prens, Paris Match dergisinde bir makalenin yayınlanacağını öğrendikten sonra, aynı tarihte başvuranlara, icra yoluyla, makaleyi yayımlamamaları yönünde ihtarname göndermiştir.
11. Haftalık Alman dergisi Bunte, 4 Mayıs 2005 tarihinde Bayan Coste’un röportajını yayımlamıştır. “Prens Albert Çocuğumun Babası”(Prinz Albert ist der Vater meines Kindes) başlığı kapak sayfasında yer almıştır. Dergide Prensin iki fotoğrafı yayımlanmıştır: Birinde Prensin Bayan Coste ile birlikte olduğu, diğerinde çocuğu kucağında tuttuğu görülmüştür.
12. Bu bilgi aynı tarihte farklı İnternet sitelerinde yayımlanmıştır. Paris Match dergisinde yayımlanacak makalenin unsurları, Fransa’da RTL Radyosu’nun İnternet sitesinde yayımlanan “Prens Albert II’nin bir oğlu mu var, Rocher’de sessizlik” başlıklı bir makalede kullanılmıştır. LCI Kanalı ise, İnternet sitesinde “Albert: bir çocuk söylentisi” başlıklı bir makale yayımlamıştır. Aynı haber ayrıca, MEDEF’in (Fransa’daki İşletmelerin Hareketi) İnternet sitesinde de şu şekilde yer almıştır: “Monako Prensi Albert’in gizli çocuğu: Bazı İngiliz ve Alman Gazetelerine göre Monako Prensi 19 aylık bir bebeğin babası.”
13. Prensin ihtarnamesine rağmen, 5 Mayıs 2005 tarihinde Paris Match Dergisi, 2920 sayılı baskısında, kapak sayfasında “Monako Prensi: Alexandre, gizli çocuk” başlığıyla, Prensin çocuğu kucağında taşıdığını gösteren yuvarlak çerçeveli bir fotoğrafla birlikte bir makale yayımlamıştır. 50 ila 59. sayfalarında yayımlanan makale, bir gazetecinin sorularını yanıtlayan ve 24 Ağustos 2003 tarihinde doğan oğlu Alexandre’ın babasının Prens olduğunu iddia eden Bayan Coste’la yapılan bir röportaja ayrılmıştır. Röportajda özellikle Bayan Coste’un Prensle tanıştığı koşullar, özel ilişkileri, duyguları ve hamile olduğunu açıkladığında Prensin tutumu ve doğumundan itibaren çocuğa nasıl davrandığı anlatılmıştır.
14. Bu röportajın ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“ Paris Match (P.M) : Monako Prensi albert ile hangi vesile ile tanıştınız?
Nicole Coste (N.C): Nice-Paris seferini yapan bir uçakta tanıştık (...) Uçak havalimanına inmeden önce telefon numaramı istedi. İki hafta sonra cep telefonuma bir mesaj gönderdi (...)
(...) Beni Monako’ya davet ediyordu (...) Bir sonraki hafta sonu Monako’ya gittim (...) Birbirimizin yanından ayrılmadan çok hoş bir gece geçirdik, çok romantikti! Bu hafta sonundan sonra, çok güzel vakit geçirdiğini ve beni yeniden görmek istediğini söylemek için tekrar aradı.
(...)
Birlikte aylar geçirmiştik, çok aşıktım. Hafta sonlarımı Monako’da geçiriyordum. Meşgul olmadığı zamanlarda beni yanında heryere götürürdü (...)
(...)
Bana karşı bir şeyler hissettiği kanısındaydım. Duygularından bahsetmezdi, ancak kalbinin çarptığını hissediyordum. Bir kimsenin kollarındayken bizi yanıltmayan işaretler vardır. Bana hiçbir şey söylemiyordu ve ben de ondan hiçbir şey istemiyordum. Bana karşı toplum içerisinde ve hatta başka genç bayanlar karşısında bile sevgi dolu bakışları ve davranışları vardı basitçe. Bence, ona olan bağlılığımı seviyordu. Erkek arkadaşlarına benim çok sevecen olduğumu, anaç yönümü sevdiğini söylüyordu. Bense, onu heyecan verici buluyordum.
P.M. Sıklıkla görüşüyor muydunuz?
N.C. İlk beş yıl, yaklaşık olarak ayda bir defa Monako’ya gidiyordum. (...) Bazen beni Dünya Müzik Ödülleri veya tenis turnuvaları gibi resmi etkinliklere de götürüyordu.
P.M. Babası Prens Rainer ile tanıştınız mı?
N.C. Evet. Yirmi kişilik bir akşam yemeğine katıldığımda tanıştım. Albert, bana babası da yemeğe katılacağı için bu yemeğe birlikte gidemeyeceğimizi söyledi. Öğleden sonra, herkesin önünde bir arkadaşa “Nicole ile yakından ilgilenin, o benim kıymetlim” diyerek, dolaylı şekilde bana en güzel sözlerini söyledi ve beni utandırdı.
P.M. Babasıyla yaptığı görüşme ile ilgili size ne söyledi?
N.C. Bu konuda ertesi gün konuştuk. Garip davranıyordu. Endişelendim. “Düşündüm de arkadaş kalsak daha iyi olur” diye cevap verdi.
P.M. Siz ne cevap verdiniz?
N.C. (...) Gözyaşlarına boğuldum. Gerçekten bitip bitmediğini öğrenmek için daha sonra onu aradım. “Sen benim yerimde olsaydın, ne yapardın?” diye sordum. Bana: “Beklerdim. Uzun zaman değil ama beklerdim” diye cevap verdi. (...)
P.M. Albert’in babasıyla yaptığı görüşmenin sizin hikayenizin dönüm noktası olduğunu düşünüyoruz.
N.C. Bu doğru, ilişkimiz bozuldu. Ama diğer taraftan da Albert bağlanmaktan korkuyor gibi görünüyordu, tereddütleri vardı, bir adım ileri iki adım geri gidiyordu. (...)
(...) Albert duygularını açığa vuran veya duygularıyla ilgili konuşan biri değildir. Çok espirilidir. Bana karşı hala bir şeyler hissettiği kanısındaydım. Yine aynı sıklıkta, ancak daha kısa süreli, üç gün yerine bir gün görüşüyorduk. Aşırı bağlanmaktan korktuğunu düşünüyordum. 2002 yılının Aralık ayında doğum günümü kutlamak istedim (...) Monako’ya gelmemi önerdi (...) birlikte bir şeyler içtik (...) Etrafında birçok kız vardı ve bu durumun hoşuma gitmediğini ona belirttim. Dairemize dönerken yeniden sevgili olmuştuk ve ben o gecenin bu şekilde geçmesini istemiyordum. Akşam beni sinirlendirmişti.
P.M. Siz o gece mi hamile kaldınız?
N.C. Evet. Ne ben ne o hamile kalmamı istememiştik. Bu konuda önlemlerimi alıyordum (...) Bu 11 Aralık’ta Albert’i gördüğümde, göğüslerim ağrıyordu. Ona dedim ki: “Eğer hamileysem, ne yapacağız?” “Eğer hamileysen, onu koruman lazım” diye cevap verdi. Bunu yürekten söylüyordu. Hemen erkek çocuğu isimleri bulmaya çalıştı, bense kız çocuğu isimlerini arıyordum, zira benim zaten iki erkek çocuğum vardı. Bana dedi ki: “Erkek çocuğu isimleri arıyorum çünkü sen sadece bunu yapmayı biliyorsun!” (...)
(...)
Az bir zaman sonra hamilelik testim pozitifti (...) Çok hızlı bir şekilde karar vermesini istiyordum (...) Konumu nedeniyle, Albert için bir çocuk sahibi olmanın ne demek olduğunun oldukça bilincindeydim. Bence, onun karar vermesi gerekiyordu (...) Bana, “Onu taşımaya devam et. Onunla ilgileneceğim. Hiçbir şeyden eksik kalmayacaksınız. Seninle evleneceğime söz vermiyorum ama onu koru ve endişelenme: sizi yavaş yavaş ailenin içine sokacağım. Şimdilik aramızda kalmasını istiyorum. Bunu söylemem gereken tek kişi danışmanım ve çocukluk arkadaşım, sen onu iyi tanıyorsun” dedi.
P.M. Hamileliğiniz süresince sizden haber aldı mı?
N.C. Bazen. Benimle çok nazik konuşuyordu. Sonra bir gün, danışmanıyla birlikte beni görmeye Paris’e geldi (...) Üç aylık hamileydim. Fikrini değiştirmiş gibi görünüyordu ama benim için çok geçti. Danışmanı, bana “Düşünebiliyor musun, eğer bu bebek bir erkekse, Albert’in tahta çıkmaması için bu durumu kullanacaklardır ve çocuk taht üzerinde hak iddia edebilir”. Benim için ayrıntılı konulara girmesi beni şaşırtmıştı. Ben bunları düşünmüyordum bile (...) benim için evlilik dışı doğan bir çocuğun taht üzerinde hak iddia edemeyeceği açıktı.
P.M. Daha sonra ne oldu?
N.C. Bir erkek çocuğuna hamile olduğumu öğrendim. Çok üzülmüştüm (...) Ona, bebeğin erkek olmasının bir sorun teşkil edip etmediğini sordum (...) “Hayır bir kız olmasından daha fazla sorun teşkil etmez” dedi. Elini karnımın üzerine koydu ve isimler hakkında yeniden konuştuk (...)
(...)
Beş buçuk aylık hamileyken onu aradım. Her zamanki gibi değildi, bir şeyler olduğunu ve köprüleri yıkmak istediğini anladım. Bana, “Bütün bunları düşündüm. Tavsiye istedim. Çocuk imkânsız.” dedi.
(...)
Bir avukatla görüştüm, bu, Albert’in avukatına bilgi veren avukattı. Albert derhal beni aradı, çok kızmıştı: “Beni kandırdın...” dedi. Benimle, şartlanmış gibi konuşuyordu. Sekiz aylık hamileydim ve ilk karşılaşmamızın üzerinden altı yıl geçmişti. Birçok defa hamile kalma fırsatım olmuştu.
P.M. Doğum nasıl geçti?
N.C. Bu 24 Ağustos 2003 tarihinde gerçekleşen olay, en güzel hatıram değil. Çok yalnızdım. Hastaneden taburcu olduğum gün (...) İsviçre Adli Tıp Kurumu tarafından görevlendirilen bir Fransız laboratuvarı, oğlumun DNA örneğini almak için ziyaretime geldi. Bu durumum danışmanı tarafından ayarlanmıştı.
(...)
İki büyük oğlum da, kardeşlerinin babasının kim olduğunu hala bilmiyorlardı (...) Alexandre benim odamda bir bebek sepetinde uyuyordu (...) Astım hastasıydı ve bir buçuk aylıkken hastaneye yatırıldı... Buna tek başıma güvenebileceğim kimse olmadan göğüs gerdim.
(...)
P.M. Alexandre’ı ilk defa ne zaman gördü?
N.C. Doğduktan iki buçuk ay sonra (...) benim için en önemlisi ise, Alexandre kabul etmesiydi. Çocuğumun babasız olması mümkün değildi. Onlara da aynen böyle söyledim. Benim için, dava açmamın tek gerekçesi çocuğun kabul edilmemesi olurdu. İlk zamanlarda saklaması gerekse bile, bu bebeğin az ya da çok daha normal bir hayat sürmesi için bir şeyleri ayarlamak Albert’e düşüyordu. Ancak mesela Mazarine gibi büyümesini istemiyordum. Ben sadece bunu düşünüyordum ve ikinci olarak potansiyel varis olup olmadığı umurumda değildi. Buna paralel olarak, Albert bana üç ayda bir, hala aldığım belirli miktar para yatırıyordu.
P.M. Daha sonra ne oldu?
N.C. Avukatıma güvenmediğim için başka bir avukatla görüştüm ve ona, önemli olan tek şeyin Albert’in çocuğu kabul etmesi olduğunu söyledim. Bana göre, bir çocuğun tanınmaması, onun köklerini inkâr etmesiyle aynı şeydir (...)
(...)
P.M. Albert, bu çocuğu tanımasının sizin için ne kadar önemli olduğunun farkına vardı mı?
N.C. Sonuç olarak, neyse ki çok mutlu oldum: 15 Aralık 2003 tarihinde, danışmanıyla birlikte bana bir noterde randevu verdi (...)
P.M. Noterdeki randevu nasıl geçti?
N.C. Albert, noter huzurunda tanıma beyanını imzaladı. Bunu bana saygı duyduğu için yaptı, bu işlemin yalnızca babasının ölümünden sonra belediyeye taşınabileceğine dair bir işaretti.
P.M. Tanıma beyanının bir kopyası sizde midir?
N.C. Bana herhangi bir belge verilmedi, sadece işlem kaydı numarasını biliyorum. Noterden birçok defa oğlumla ilgili bir belge talep ettim. “Daha sonra” cevabı verildi. Rainer’in cenaze töreninden sonra, Albert’e verdiğim sözün tutulduğunu söyleyerek, oğlumuzun babasının tanındığına dair resmi işlemin nüfus kayıtlarına işlenmesi için noterden tekrar belge istedim. Noter bana yeniden, beklemem gerektiğini söyledi (...) Bu sebeple belgenin bir kopyasını istedim. Talebimi reddetti (...)
P.M. Peki ya daireniz ne oldu? Sonuçta taşındınız mı?
N.C. (...) 2004 yılının Nisan ayında bir ev buldum, halen inşaat işleri devam ediyor.
P.M. Bu ev kime ait?
N.C. Bir emlak şirketine ait. Hissesinin % 50’si Alexandre adına kayıtlı.
P.M. Noterde oğlunu tanımasının ardından Albert ile ilişkiniz nasıl?
N.C. Oğlunu düzenli olarak görmesini, haberlerini almasını istedim. Bunu yaptı (...) Bu ziyaretlerden birinde, ona “Bir çocuğumuz oldu diye aramızdaki her şeyin bitmesi gerekmiyor.” dedim. O da, “Şimdilik bitmesini tercih ediyorum, yoksa ikinci bir çocuğumuz daha olur!” diye cevap verdi. (...)
(...)
P.M. Neden bu konuda konuşmaya karar verdiniz?
N.C. Bunun için size birkaç sebep sıraladım. Alexandre’ın normal şekilde bir baba ile büyümesini istiyorum. Yalanların bitmesini istiyorum. Ben, daha fazla yalan söyleyemem, kendimi saklayamam ve arkadaşlarının metresi olduğumu söyleyemem. Bu sessizlik sebebiyle, kimliğim yok oldu artık ve neredeyse meşru olarak yaşamıyorum. Oğlumun psikolojik dengesi için endişeleniyorum. Oğlumun, düzenlenen nüfus kayıt belgesiyle birlikte vaftiz edilmesini isterdim. Üstelik bu çocukla ilgili söylentilerin çıktığını öğrendim ve iki erkek kardeşine annelerinin saygıdeğer bir imajı olduğunu göstermek için gerçeği söylemek istiyorum.
(...) ”
15. Bu röportaj, Prens ile çocuğun birlikte olduğu beş fotoğraf ve Prens ile Bayan Coste’un birlikte olduğu üç fotoğrafla birlikte yayımlanmıştır. Özellikle Prens’in çocuğu kucağında taşıdığı bir fotoğraf, aşağıdaki metni içeren “Anne ‘Alexandre Albert’in oğlu’ diyor” başlığıyla birlikte yayımlanmıştır:
“Sadece iki kelime söylemeyi bilen küçük bir erkek çocuğu: baba ve anne. Anne ve babasının kültürleri arasındaki büyük farkın kendisini etkilemediği görülen küçük bir çocuk. Onun adı Alexandre, bir fatih adı, bir imparator adı. Ve o 24 Ağustos 2003 tarihinde Paris’te doğdu. Annesi, onun da “Mazarine gibi” gizli bir şekilde büyümesini istemiyor. İşte bu yüzden herhangi bir cumhuriyeti veya hanedanlığı tehlikeye sokmayan varlığını annesi bugün açıklıyor. Zira annesinin ülkesi Togo’da, meşru bir ilişkiden olsun ya da olmasın bütün çocukların resmi olarak bir babaya sahip olma hakkı var. Şimdilik siyah kıvırcık saçlı küçük çocuğun prens olmak ya da olmamak umrunda değil. Mutlu olması için annesinin onunla ilgilenmesi yeterli. Zaten evde bir kral var... O kendisi.’
Fotoğraf ayrıca şu yazılarla birlikte yayınlanmıştır:
“47 yaşında olan yeni Monako hükümdarının, sürdürülebilir herhangi bir ilişkisinden haberdar değildik. Bugün sekiz yıl önce tanıştığı hava yolu hostesi Nicole Bayan Coste, bir erkek çocuklarının olduğunu açıklıyor.”
“Daha önce onda hiç görmediğimiz şekilde gülümsüyor: Prens Albert, Alexandre’ın sevimliliğine yenildi”
16. Derginin 52, 53, 56 ve 57. sayfalarında Prensin çocuğu kucağında taşıdığı dört fotoğraf, yine alt başlıklar ve yazılarla birlikte yayımlanmıştır. Özellikle 52. sayfada “Tatlılık, hassasiyet ve sabır, çocukları seven bir prens için anahtar kelimeler”ve 53. sayfada “Prensin kalbi her zaman çocuklar için attı”ve “Monako Olimpik Komitesinin Başkanı Albert, giydiği olimpiyat oyunları forması ile kollarında Alexandre’ı taşıyor.” 56 ve 57. sayfalarda şu alt başlıklara yer verilmiştir: “Alexandre 6 aylık. Şimdiden yürümek istiyor. Bu, Albert ile ilk karşılaşmalarından biri. Annesinin odasında uyuyor. Nicole ve üç çocuğu Paris’in 16. Bölgesinde bir daireye yerleştirilmişler.”
Son olarak, derginin 58 ve 59. Sayfalarında Prensin Bayan Coste ile birlikte olduğu üç fotoğraf yer almıştır. 58. Sayfadaki fotoğraf aşağıdaki yazılarla yayımlanmıştır:
“Nice-Paris seferini yapan bir uçakta tanıştılar, Nicole hava yolu hostesiydi. Togo’nun Lomé şehrini 17 yaşında bundan sekiz yıl önce terk etmişti. ‘Bizde bir baba oğlunu çocuğunu tanıması için zorlardı.’ ‘‘
59. Sayfadaki fotoğraflar, şu alt başlıklarla yayımlanmıştır:
“Nicole, resmi etkinliklere de katılır. 2001 yılının Mayıs ayında Nicole, Monte-Carlo Müzik Ödülleri Töreninde şarkıcı Yannick’i karşılayan Prensin sağında. Solda, 2002 yılında Grand Prix sırasında Prensin tribününde birlikteler.”
17. Bayan Coste, 10 Mayıs 2005 tarihinde, şartları dikkatli bir şekilde okuyarak ve Prens ve Alexanderı birlikte gösteren fotoğrafları kendisi teslim ederek, Paris Match ile yaptığı bir röportajın derginin 5 Mayıs 2005 tarihli sayısında yayımlanması için izin verdiğini beyan eden bir belge düzenlemiştir. Bayan Coste, fotoğrafları çekenin kendisi olduğunu ve bunları tamamen Prensin rızasıyla çektiğini belirtmiştir. Diğer taraftan Bayan Coste, bu fotoğrafları finansal bir karşılığı olmaksızın yayınlanmak üzere medyaya verdiğini beyan ettiği başka bir belge daha düzenlemiştir. Bayan Coste, oğlunun noter huzurunda beyanla tanındığını, noter belgesinin 15 Aralık 2003 tarihinde imzalandığını ve bu tarihte, belgenin Prens Rainer’ın ölümünden sonra 14. Bölge belediyesine gönderileceğinin kendisine bildirildiğini eklemiştir. Bayan Coste, Prensin avukatıyla anlaşmak için her türlü dostane yola başvurduğunu ve Prensin anlaşmaya uymaması sebebiyle kendisinin bu olayı kamuyla paylaşmak zorunda kaldığını açıklamıştır. Medya ile ilgili olarak, Bayan Coste şu açıklamayı yapmıştır: “Medya organları, Alexandre’ın resmi olarak tanınması için sadece bana ve oğluma yardımcı olmuştur.”
B. Fransız Mahkemeleri Önünde Görülen Dava
18. Paris Match dergisinde yayımlanan makalenin özel hayatına saygı hakkını ihlal ettiği ve itibarını zedelediği kanaatine varan Prens, 19 Mayıs 2005 tarihinde, Sözleşme’nin 8. maddesine ve Medeni Kanun’un 9 ve 1382. maddelerine dayanarak, yayıncı şirketin kendisine tazminat ödemesi ve derginin ilk sayfasında, dava sonucunda verilen kararın yayımlanması amacıyla kararın ivedi olarak icra edileceği bir dava kapsamında başvuranları mahkeme huzuruna çağırmıştır.
19. Nanterre Asliye Hukuk Mahkemesi (“AHM”), 29 Haziran 2005 tarihinde, Hachette Filipacchi Grubunu, Prense manevi tazminat olarak 50.000 avro (EUR) ödemeye mahkûm etmiştir. AHM ayrıca, yayıncı şirketin, ceza olarak ve masrafları kendisine ait olmak üzere, derginin kapak sayfasının tamamında mahkûmiyet kararını şu başlık altında yayınlamasına karar vermiştir: “Monako Prensi Albert II’nin talebi üzerine Paris Match Dergisinin mahkûmiyeti”. Bu karar aynı zamanda geçici icra kararıyla birlikte verilmiştir.
20. AHM özellikle, suçlanan derginin, kapak sayfasından itibaren Prensin kucağında çocuğun olduğunu gösteren bir fotoğrafla birlikte yayımladığı “Monako’nun Alberti: Alexandre, gizli çocuk” başlığıyla Prensin doğal babalığını açıkladığını tespit etmiştir. AHM ayrıca, bu makalenin, Bayan Coste’a, Prensle ilişkilerine, çift olarak karşılıklı duygularına, Prensin özel hayatına ve tepkilerine ve çocuğun noter huzurunda tanınmasına dair yöneltilen soruların cevaplandığı bir röportaj şeklinde, derginin on sayfasında söz konusu çocuğun prenslik soy bağlarının incelediğini gözlemlemiştir. AHM, derginin ifşayı resimlemek veya kanıtlamak için ilgililerin özel hayatları kapsamında çekilmiş fotoğrafları kasıtlı olarak seçtiğinin, bu fotoğrafların, Prensin duygusal hayatına ve Bayan Coste ile tanıştığı koşullara ilişkin olarak dergiye özgü şekilde sunulan, genç kadına ve çocuğa karşı davranışlarını ve tepkilerini inceleyen ve bu gizli çocuğa karşı duygularıyla ilgili yorum yapan yazılarla birlikte yayımlandığının altını çizmiştir.
21. AHM, makalenin resimleri de dâhil olmak üzere bütünüyle, duygusal ve ailevi hayatın en özel kısmını ortaya çıkardığı ve herhangi bir genel menfaat tartışmasına yer bırakmadığı kanaatine varmıştır. AHM ayrıca aşağıdaki hususları eklemiştir:
“(...) Davacının Monako Prensliğinin hükümdarı olarak tahta çıkması, onu, kadınların haklarına halel getirmeksizin çocuk haklarının yasal olarak savunulduğu bir mahkeme organının yerine ciddiye alınamayacak bir basın organının sütunlarında medyatikleşmek için, bir kamuoyunun tanınmış şahsiyetlerin hayatını, duygularını ve özel davranışlarını bilmediği ve merak ettiği meşru bahanesinin hiç bir zaman ileri sürülemeyeceği, bir çocuğun medeni durumuyla ilgili basit söylentiler karşısında, özel hayatına saygı hakkından veya itibarının zedelenmesine ilişkin haklardan yoksun bırakmamıştır.
Dolayısıyla, özel hayata saygı hakkını ihlal edilmesine katkıda bulunmaları sebebiyle hem metin içeriği hem de tamamen alakasız fotoğraflarıyla ihtilaf konusu makalenin, 3 Mayıs 2005 tarihli yargı kararıyla yayıncı şirketin ilgilinin haklarına saygı göstermesi için özellikle haberdar edildiği, müştekinin şahsının temel haklarına yönelik olarak ciddi ve kasten yapılmış bir ihlal teşkil ettiği anlaşılmaktadır. ”
22. Başvuranlar, bu karara karşı temyiz başvurusunda bulunmuştur.
23. Prens, 6 Temmuz 2005 tarihli basın açıklamasıyla, Alexandre’ın babası olduğunu alenen kabul etmiştir.
24. Versailles İstinaf Mahkemesi, 13 Temmuz 2005 tarihinde, AHM’nin adli yayıma ilişkin kararının gerektirdiği kararın ivedi olarak icrasının ertelenmesine karar vermiştir.
25. Versailles İstinaf Mahkemesi, 24 Kasım 2005 tarihinde kararını vermiştir. İlgili mahkeme, Bayan Coste ile yapılan röportaj yoluyla, söz konusu makalenin, 1997 yılından itibaren röportajı yapılan kişi ile Prens arasındaki yakın ilişkiden doğmuş olarak sunulan çocuğun doğumunu açıklamaya odaklandığını kaydetmiştir. İlgili mahkeme, ayrıca, Prens’in hâlihazırda makale yayınlanmadan önce noterlikte, yani kasıtlı olarak seçilen gizlilik koşulları altında, çocuğu tanıyan bir beyan vermiş olabilmesine rağmen, bu beyanla birlikte çocuğun doğum belgesinin kenarına not düşülmemiş ve sonuç olarak, çocuğun doğumu ve babanın kimliği halk tarafından bilinmemiştir.
26. İstinaf Mahkemesi, ayrıca, bir kişinin hislerinin, aşk veya aile hayatının ve babalık ve annelik konularının özel hayat kapsamına girdiğini belirtmiş ve bunların Medeni Kanun’un 9. maddesi ve Sözleşme’nin 8. maddesi tarafından korunduğunu ve söz konusu hükümlerin, medeni, siyasi veya dini görevleri ne olursa olsun isimsiz şahıslar ve kamuya mal olmuş kişiler arasında hiçbir ayrım yapmadığını belirtmiştir. Bununla birlikte, İstinaf Mahkemesi, bu ilkenin, ifşa edilen gerçeklerin ilgili kişilerin statüsü veya işlevi göz önüne alındığında potansiyel etkileri veya sonuçları nedeniyle bir tartışmaya neden olabileceği durumda bir istisnaya izin verdiğini ve bu durumda, bilgi sağlama görevinin, özel hayata saygının önüne geçtiğini kaydetmiştir.
27. İlgili mahkemenin gerekçesi aşağıdaki gibidir:
“Albert Grimaldi’nin babalığının hiçbir zaman alenen tanınmadığı, Monako Anayasasının evlilik dışı doğan bir çocuğun tahta geçmesini imkansız hale getirmesi ve Albert Grimaldi’nin 3 Mayıs 2005 tarihinden beri Hachette Filippachi Associés’e bu gerçeklerinin yayınlanmasına karşı itirazını dile getirmiş olmasından dolayı Bayan Coste’nin çocuğunun muhtemel olarak babası olduğu açıklamasını kabul etmediği dikkate alındığında, sonuç olarak Hachette Filippachi Associés kasıtlı olarak Medeni Kanun’un 9. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesi hükümlerini ihlal etmiş ve bu suçu, Nisan 2005 tarihinde babasının ölümü üzerine egemen Prensliğin Prensi(Prince of the Principality) haline gelse dahi Albert Grimaldi’nin gizli babalığını içermeyen güncel haberleri yapmada mevcut olmayan gereklilikler, bilgilerin meşruluğu veya okuyucuların bilgi edinme hakkı ile gerekçelendirememiştir;
Makalenin sadece ‘gizli’ bir çocuğun varlığının ifşasından ibaret olmayıp aynı zamanda Bayan Coste’un Albert Grimaldi ile görüşmelerini çevreleyen koşullarla, davalının duygularıyla, Bayan Coste’un hamileliliği haberlerine cevaben gösterdiği en yakın tepkileriyle ve Bayan Coste’un dairesinde özel görüşmeleri sırasında çocuğa yönelik tavrı ile ilgili itiraflarından elde edilen konu dışı çeşitli hususları içermesi bakımından Albert Grimaldi’nin özel alanına yönelik bu müdahale, bu gerçeklerin Bunte dergisinde eş zamanlı olarak yayınlanmasıyla, makalenin içeriğinin neden olduğu medya etkisiyle ya da daha sonra diğer yayınların (yayın şirketinin hatasıyla herkesin bildiği bilgi haline gelen) bu haberleri tekrarlamasıyla, bu tür bir açıklamanın iddia olunan meşruluğu yoluyla, çocuğun doğumunu ve babasının kimliğinin açıklanmasını medyanın ve özellikle Hachette Filipacchi Associés şirketinin görevleri kapsamında kamuoyunun dikkatine sunulmak üzere bilgi sağlamasını gerektirdiği bir konu haline getirecek şekilde hiçbir resmi statüsünün olmamasının göz önüne alınmasıyla, kendi iradesi dışında gizli olmasa da sır olarak tutmayı amaçladığı özel hayatı hakkındaki bilgilerin açıklanmasında medya etkisiyle karşılaşan Albert Grimaldi’nin bir kamu açıklaması yapmak zorunda olmasıyla ya da Hachette Filipacchi Associés’in ilgili olmayan bir şekilde belirttiği üzere davalıyı daha pozitif bir şekilde göstermeyi amaçlayan makalenin tarzıyla gerekçelendirilememiştir;
Davalıyı çocukla birlikte gösteren ve makalenin yanında yer alan fotoğrafların Albert Grimaldi’nin rızasıyla Bayan Coste tarafından çekilmesine rağmen ve çocuğun ebeveyn sorumluluğuna sahip olan tek kişi olan Bayan Coste’un bunları yayınlanmak üzere Paris Match’e vermesine rağmen, Albert Grimaldi’nin mahremiyetinin ihlalini teşkil eden bir makaleyi desteklemek üzere bunların yayınlanmasına rıza göstermediği ve bunun sonucunda yayınlanmalarının yanlış olduğu geçerliliğini korumaktadır...”
28.İstinaf Mahkemesi, söz konusu yayının, Prensin gizli tutmayı istediği ve çocuğun doğumundan söz konusu makalenin yayınlanmasına kadar gizli kalan babalığının aniden ve iradesi dışında halka açık bir bilgi haline gelmesi bakımından geri dönüşü olmayan bir hasara sebep olduğu sonucuna varmıştır. İlgili mahkeme, dolayısıyla, manevi zararın, mahkeme kararının ilave bir tazminat olarak yayınlanmasına ilişkin bir kararın haklı kılınmasına neden olduğuna ve ihlalin niteliği ve sonuçlarının ciddiyeti dikkate alındığında, bu tür bir önlemin yarışan menfaatlerle orantısız olmadığı, aksine davanın kendine özgü koşullarında en uygun tazmin teşkil ettiğine kanaat getirmiştir. Bu nedenle, ilgili mahkeme, artık başlık altında görülmeyen ve ön kapağın sadece üçte birini kaplayacak olan mahkeme kararının yayınlanma koşulları hariç olmak üzere kararı temyizde onamıştır. Dolayısıyla, İstinaf Mahkemesi, kararın tebliğini izleyen haftada yayınlanacak olan Paris Match’in ilk sayısının ön kapağının alt üçte birinin kırmızı harflerle basılı aşağıdaki metni içeren bir beyaz kutucuğu göstermesine karar vermiştir. Aksi halde, başvuran şirket, tanınan sürenin bitiminden sonra her sayı başına 15.000 avro para cezasına çarptırılacaktır:
“Nanterre Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından verilen kararı onayan Versailles İstinaf Mahkemesi kararıyla, Hachette Filipacchi Associés şirketi, ‘Monako’nun Albert’ı: Alexandre. Gizli çocuk’ başlıklı bir makalede, 5 Mayıs 2005 tarihli Paris Match gazetesinin 2920 no.lu sayısında mahremiyeti ve Monako’nun Prensi 2. Albert olarak kendi imaj hakkını ihlal etmekten sorumlu tutulmuştur.”
29. Bu beyan, Prens’in bir fotoğrafı altında 5 Ocak 2006 tarihli derginin 2955 no.lu sayısının ön kapağında yayınlanmıştır. Kapak, aşağıdaki yorumla birlikte “Monako Prensi Albert. Gerçek cezalandırılıyor” başlığı taşımaktaydı.
“Paris Match, oğlu Alexandre’nin varlığını ifşa etmiştir. Mahkemeler, bilgi verme özgürlüğünü cezalandırmıştır. Buna tepki olarak uluslararası basından destek aldık.”
30. Buna ek olarak, başvuranlar, İstinaf Mahkemesinin kararına karşı temyiz başvurusunda bulunmuştur. Temyiz gerekçelerinde aşağıdaki argümanları geliştirmişlerdir: iktidardaki egemen bir prensin babalığının açıklanması, söz konusu bireyin sahip olduğu işlevler ve Monako Prensliği’nde güç aktarımının kalıtsal doğası göz önüne alındığında, kamusal yaşamla ilgili bir haber olayıydı; kamuoyunu bilgilendirmek için bu bilgilerin açıklanması gerekliydi; egemen bir prensin babalığı gibi bir haber olayının duyurulmasının yanında gözlem ve konu dışı hususların yayınlanması, bunların zararsız ve sadece bilgileri bir bakış açısına oturtma amacına hizmet etmeleri şartıyla yasaldı; ve makalede anlatılan haber olayını gösteren aile içerisinde çekilen fotoğrafların yayınlanması, mahremiyete ve özel hayata saygı hakkına müdahale edecek nitelikte değildi.
31. Sözleşme’nin 10. maddesine dayanan ve Mahkeme’nin içtihadına atıfta bulunan başvuranlar, ayrıca, kamuoyunun bilgilendirilme hakkı olduğunu ve bu hakkın kamuya mal olmuş belirli kişilerin özel hayatına ilişkin bilgileri kapsadığını iddia etmişlerdir. Başvuranlar, bilhassa, Mahkeme’nin Von Hannover /Almanya (no. 59320/00, §§ 62 ve 76, AİHM 2004‑VI) kararının, somut davada olduğu gibi, kraliyet ailesinin ilgili üyesi Monako Devlet Başkanı olarak Prens’in kendisi olsaydı durumun farklı olacağına kanaat getirmişlerdir. Bu argümanı desteklemek üzere başvuranlar, bir politikacı olma gerçeğinin, bu rolü yerine getiren bir bireyi eşlik eden sonuçlarla birlikte kamusal hayata taşıdığını gösterdiğini ileri sürdükleri Krone Verlag GmbH & Co KG/Avusturya (no. 34315/96, 26 Şubat 2002) kararına atıfta bulunmuşlardır. Başvuranlar, ayrıca, Yargıtay’ın ilgili bireyin hiçbir kamusal görevinin bulunmadığı durumlarda dahi kamuoyunun özel hayata ilişkin gerçekleri de kapsayan bilgi edinme hakkını tanıdığını iddia etmişlerdir. Son olarak, başvuranlar, bilgilendirme ve bilgilendirilme hakkının üstünlüğünün, bir kişinin kendi imaj hakkının söz konusu olduğu durumlarda dahi benzer koşullarda tesis edildiğini ileri sürmüşlerdir.
32. Başvuranlar, özellikle, kalıtsal bir monarşide Prens’in bilinen sorununun olmamasının zaten bir tartışma konusu olduğunu ve bir çocuğun varlığının söz konusu tartışmaya katkı sağlayacak nitelikte olduğunu iddia etmişlerdir. Başvuranlar, ayrıca, babasının çocuğu herhangi bir zamanda meşrulaştırabilmesi nedeniyle çocuğun Monako tahtının potansiyel varisi olduğunu ileri sürmüşlerdir. Başvuranlar, muhtemel olmasa dahi bu senaryonun yasal olarak mümkün kalmaya devam ettiğine ve bu nedenle, Monako monarşisinin geleceğine ilişkin genel bir tartışmanın konusu haline gelebileceğine ve buna ek olarak, çocuğun Togo kökeninden gelmiş olmasının özellikle muhafazakâr bir prensliğin imajını değiştirme potansiyeline sahip olan genel menfaat tartışmasına katkı sağlayabileceğine kanaat getirmişlerdir.
33. Başvuranlar, ayrıca, iddialarına göre Monako Prensliğini Fransa’ya bağlayan çok güçlü bağları ileri sürmüşlerdir. Bununla beraber, başvuranlar, en ciddi ve en prestijli gazeteleri kapsayan şekilde ihtilaf konusu materyalin dünya çapındaki etkisinin, Paris Match tarafından ifşa edilen bilgilerin genel ilgi tartışmasına katkı sağlayacak nitelikte olduğunu ve bunun sadece eğlence sağlamak için yazılan bir makale olmadığını kanıtladığını ileri sürmüşlerdir.
34. Başvuranlar, ayrıca, makaleye eşlik eden ve Prensi çocuğu veya Bayan Coste ile birlikte gösteren fotoğrafların bir haber olayı sergilediğini ve Prens’in pozitif bir şekilde sunulması sebebiyle insan onuruna saygının hiçbir şekilde ihlalini teşkil etmediğini iddia etmişlerdir. Başvuranlar, bu fotoğrafların Prensin bilgisi dışında çekilmediğini, Bayan Coste’un kendisi tarafından çekildiğini öne sürmüşler ve Bayan Coste’un onlara bunları yayınlanmak üzere gönüllü olarak ve hiçbir ücret talep etmeksizin verdiğini belirtmişlerdir.
35. Son olarak, başvuranlar, Bunte dergisinin söz konusu makalenin yayınlanmasından önce 4 Mayıs 2005 tarihinde Almanya’da neredeyse benzer bir makale yayınladığını ve Alman mahkemelerinin Prens’in söz konusu gazete aleyhindeki davasını reddettiğini vurgulamışlardır.
36. 27 Şubat 2007 tarihli bir kararla, Yargıtay temyiz başvurusunu, diğerlerinin yanında, aşağıdaki gerekçelerle reddetmiştir.
“...Rütbesi, doğumu, serveti veya mevcut veya gelecek işlevleri ne olursa olsun herkes özel hayatına saygı duyulması hakkına sahiptir;...karar, ilk olarak, makalenin yayınlandığı tarihte çocuğun varlığının ve soyunun kamuoyu tarafından bilinmediğini ve ikinci olarak, Prenslik Anayasasının çocuğun evlilik dışı dünyaya gelmesi nedeniyle tahta çıkma olasılığını ortadan kaldırdığını, bunun ayrıca şirketin savunmalarında Fransız veya Monako toplumunda tartışma veya söz konusu yayında inceleme konusu olduğunun iddia edilmediği bir durum olduğunu ve son olarak makalenin Bayan Coste’un ve Prens Albert’ın görüştüğü koşullar ve ilişkileri ile ilgili konuyla alakasız birçok hususu içerdiğini kaydetmektedir;...bu bulgular ve değerlendirmeler ışığında, İstinaf Mahkemesi, doğru bir şekilde, halka meşru olarak bilgi verme gerekçesiyle söz konusu yayın zamanında bunun haberinin yapılmasını haklı kılacak olan kamu menfaati konusuna ilişkin olarak gündemde herhangi bir haber unsurunun veya tartışmanın olmadığını kaydetmiştir; ...ayrıca, bir kişinin mahremiyetinin ihlali anlamına gelen sonraki içeriği göstermek amacıyla bir kişinin fotoğraflarının yayınlanması mutlaka kendi imajını kontrol etme hakkını ihlal etmektedir...”
C. Alman mahkemeleri önündeki yargılamalar
37. 4 Mayıs 2005 tarihinde ilk makalenin yayınlanmasından sonra, 12 Mayıs 2005 tarihinde (bkz., yukarıda 11. paragraf), haftalık Bunte dergisi, bu kez Prens ve çocuğunu gösteren birkaç fotoğrafla birlikte Prens’in babalığının açıklanması ile ilgili başka bir makale yayınlamıştır.
38. Prens derhal daha fazla yayın yapılmasını önlemek amacıyla dergi aleyhinde dava açmış, ancak davası 19 Temmuz 2005 tarihinde Freiburg Bölge Mahkemesi (Landgericht) tarafından reddedilmiş ve 18 Kasım 2005 tarihinde Karlsruhe İstinaf Mahkemesi(Oberlandesgericht) tarafından onanmıştır.
39. Freiburg Bölge Mahkemesi, özellikle, çağdaş mükemmellik tarihinin bir figürü olarak Prensin, haberin bilgi değeri dikkate alındığında, özel hayatına yönelik söz konusu ihlale müsamaha göstermek zorunda olduğunu kaydetmiştir. İlgili mahkeme, çocuğun annesinin beyanları ve davacının babalığı ile ilgili olarak dergi tarafından yayınlanan bilgilerin doğruluğunun herhangi belirli bir noktada tartışılmadığını kaydetmiştir. İlgili mahkeme, yayının bir kişinin yakın (ilişki) alanının korunması açısından kabul edilemez olmadığına kanaat getirmiştir. Zira açıklamalar, bu yakın alanla ilgili değil, daha az korunan özel hayat alanıyla ilgiliydi. İlgili mahkeme, halkın bilgi edinme hakkının davacının toplumdaki konumundan kaynaklandığına ve davacının kendisini çocuğu tanımak zorunda bırakmayı amaçlayan bu tür açıklamaların sonucunda yaşamış olabileceği baskının yayını yasaklamadığına, bunun davacının müsamaha göstermesi gereken kaçınılmaz sonucundan ibaret olduğuna karar vermiştir. İlgili mahkeme, yayınlanan fotoğrafların davacının özel alanında kendi rızasıyla çekildiğini ve davacı kadar bunu yapmaya hakkı olan bir kişi tarafından basına verildiğini kaydetmiştir. İlgili mahkeme, davacının özel alanının korunmasının ve imaj hakkının, davacının evlilik dışı doğan oğluna ve çocuğun annesine ilişkin bilgiyi kamuoyuna iletmenin önemi nedeniyle basın özgürlüğüne uyması gerektiğine karar vermiştir. Son olarak, ilgili mahkeme, çocuğun varlığının korunan özel alana girip girmediğine karar verme görevinin, çocuğu tanımayan Prens’ten ziyade anneye ait olduğuna kanaat getirmiştir.
40. Prens tarafından yapılan temyizin ardından, İstinaf Mahkemesi, Bunte’nin 4 Mayıs 2005 tarihli sayısında görülen ve davacının Bayan Coste ile yakın halde gösteren bir fotoğrafı yeniden yayınlamamasına veya yayınlanmasına izin vermemesine karar vermiştir. Bununla birlikte, İstinaf Mahkemesi, anayasal kalıtsal bir monarşi olan Monako prensliğine erkek veliaht konusunun belirleyici bir öneme sahip olduğuna ve sadece Monako vatandaşları değil, aynı zamanda Prenslik dışında yaşayan birçok kişi tarafından bu meseleye gösterilen ilginin korunması gerektiğine ve mevcut yasal durumun sadece meşru çocukların tahta çıkmasına izin vermesi nedeniyle davacının özel alanının korunmasını güvence altına alma konusundaki menfaatinin yerini almaması gerektiğine kanaat getirmiştir.
II. İLGİLİ FRANSA VE MONAKO KANUN HÜKÜMLERİ İLE AVRUPA METİNLERİ
A. İlgili İç Hukuk Kuralları
41. Medeni Kanun’un ilgili hükümleri aşağıdaki şekildedir:
9. Madde :
“Herkes özel hayatına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir. Hâkimler, maruz kalınan zararın tazminine halel getirmeksizin, özel hayatın mahremiyetinin ihlal edilmesini önlemek veya sonlandırmak amacıyla alıkoyma ve el koyma gibi diğer türlü tedbirin alınmasına karar verebilirler; acil bir durum söz konusuysa, bu tedbirlere, geçici olarak karar verilebilir. ”
1382. Madde :
“Herhangi bir kişinin başkasının zarar görmesine neden olan her türlü fiili, o kişiyi söz konusu zararı telafi etmeye mecbur kılar.”
B. Monako Prensliği Anayasası
42. Monako Prensliği’nin (2 Nisan 2002 tarihli 1249 sayılı Kanunla değiştirilen) 17 Aralık 1962 tarihli Anayasası’nın 10. maddesinin, somut olayla ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“ Varisin tahta çıkması ancak ölüm veya çekilme durumunda gerçekleştirilir; hükümran Prensin soyundan doğrudan gelen ve meşru çocukları, aynı yakınlık derecesinde olan erkekler öncelikli olmak üzere doğum sırasına göre tahta çıkar. ”
Hükümranın doğrudan ve meşru çocuğu bulunmaması durumunda, öncelik sırasına göre hükümran Prensin erkek kardeşleri ve kız kardeşleri ile bunların doğrudan ve meşru çocukları, aynı yakınlık derecesinde olan erkekler öncelikli olmak üzere doğum sırasına göre tahta çıkar.
Yukarıda yer alan hükümler uyarınca tahta çıkması istenilen varisin, tahta çıkmadan önce hayatını kaybetmesi veya tahta çıkmaktan feragat etmesi durumunda, tahta çıkma hakkı, aynı yakınlık derecesinde olan erkekler öncelikli olmak üzere doğum sırasına göre, söz konusu varisin doğrudan ve meşru çocuklarına devreder.
Yukarıdaki paragrafların uygulanması durumunda da tahtın hükümdarsız kalması durumunda, Naiplik Konseyi’nin görüşü alınarak, Couronne Konseyi tarafından tayin edilecek bir soydaş tahta çıkar. Prenslik yetkileri, geçici olarak Naiplik Konseyi tarafından sürdürülür.
Tahta çıkacak kişinin, tahta çıkışın gerçekleştirildiği gün Monako vatandaşlığına sahip olması gerekmektedir.
(...) ”
C. İlgili Avrupa Metinleri
1. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin 1165 (1998) Sayılı Önergesi
43. Özel hayata saygı hakkıyla ilgili olarak, 26 Haziran 1998 tarihinde kabul edilen Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin 1165 (1998) sayılı önergesinin somut olayla ilgili kısımları, aşağıdaki gibidir:
“1. Meclis, Galler Prensesinin hayatına mal olan kazadan birkaç hafta sonra Eylül 1997 tarihli oturumunda özel hayatın gizliliğinin korunmasına dair yaptığı güncel tartışmayı hatırlatmaktadır.
2. Bu vesileyle, bazı insanlar başta kamuya mal olmuş kişiler olmak üzere özel hayatın gizliliğinin korunmasının bir sözleşme aracılığıyla Avrupa düzeyinde güçlendirilmesi çağrısında bulunurken, diğerleri, özel hayatın(mahremiyetin) ulusal mevzuat ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi tarafından yeterince korunduğuna ve ifade özgürlüğünün tehlikeye atılmaması gerektiğine inanmıştır.
3. Konuyu daha fazla araştırmak amacıyla, Hukuk İşleri ve İnsan Hakları Komitesi, kamuya mal olmuş kişilerin veya temsilcilerinin ve medyanın katılımıyla 16 Aralık 1997 tarihinde Paris’te bir oturum düzenlemiştir.
4. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesi tarafından güvence altına alınan özel hayatın gizliliği(mahremiyet) hakkı, hâlihazırda, Meclis tarafından, 428(1970) sayılı İlke Kararında ‘asgari müdahaleyle kendi hayatını yaşama hakkı’ olarak yer alan kitle iletişim medyasına ve insan haklarına ilişkin deklarasyonda tanımlanmıştır.
5. Kişisel verileri depolamayı ve kullanmayı mümkün kılan yeni iletişim teknolojileri ışığında, bir kişinin kendi verisini kontrol etme hakkı bu tanıma eklenmelidir.
6. Meclis, kişisel mahremiyetin bunun korunmasına yönelik belirli bir mevzuatı olan ülkelerde dahi sıklıkla ihlal edildiğinin farkındadır. Zira insanların özel hayatları belirli medya sektörleri için oldukça karlı bir meta haline gelmiştir. Mağdurlar esasen kamuya mal olmuş kişilerdir. Zira özel hayatlarının ayrıntılarının satışları teşvik görevi görmektedir.
Aynı zamanda, kamuya mal olmuş kişiler, birçok durumda kendi seçimleriyle toplumda işgal ettikleri konumun mahremiyetleri üzerinde otomatik olarak artan bir baskı yarattığını kabul etmelidir.
7. Kamuya mal olmuş kişiler kamu görevinde bulunan ve/veya kamu kaynaklarını kullanan kişilerdir ve daha geniş anlamda konuşmak gerekirse, hepsi, ister siyasette, ekonomide, sanatta, sosyal alanda, sporda ister başka bir alanda olsun kamusal hayatta bir rol oynamaktadır.
8. Genellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğü hakkının tek taraflı yorumlanması adına medya, okuyucularının kamuya mal olmuş kişiler hakkında her şeyi bilme hakları olduğunu iddia ederek insanların mahremiyetini ihlal etmektedir.
9. Başta siyasetçiler olmak üzere kamuya mal olmuş kişilerin özel hayatlarına ilişkin belirli gerçekler aslında vatandaşlarının ilgisini çekebilir ve dolayısıyla, ayrıca seçmen olan okuyucuların bu gerçekler hakkında bilgilendirilmesi meşru olabilir.
10. Bu nedenle, her ikisi de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde güvence altına alınan iki temel hak olan özel hayata saygı ve ifade özgürlüğü haklarının kullanılmasını dengelemenin bir yolunu bulmak gereklidir.
11. Meclis, demokratik bir toplumun temeli olarak herkesin özel hayatın gizliliği hakkının ve ifade özgürlüğü hakkının önemini yeniden doğrular. Bu hakların eşit değere sahip olmalarından dolayı bunlar ne mutlak niteliktedirler ne de herhangi bir hiyerarşik düzen içerisindedirler.
12. Bununla birlikte, Meclis, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesince sağlanan özel hayatın gizliliği hakkının sadece bir bireyi kamu makamlarının müdahalesine karşı korumakla kalmayıp, aynı zamanda kitlesel medya dâhil olmak üzere özel kişilerin veya kurumların müdahalesine karşı da koruması gerektiğini belirtmektedir.
13. Meclis, hâlihazırda, tüm üye devletlerin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini onaylamaları ve birçok ulusal mevzuat sisteminin bu korumayı güvence altına alan hükümlerden oluşması nedeniyle, özel hayatın gizliliği hakkını güvence altına alan yeni bir sözleşmenin kabul edilmesine gerek olmadığına inanmaktadır.
14. ...”
2. Gazetecilerin Hak ve Yükümlülükleri Bildirgesi
44. Avrupa Birliği’ne üye Devletlerin gazetecilerinin meslek örgütleri tarafından 24 ve 25 Kasım 1971 tarihlerinde Münih’te kabul edilen Gazetecilerin Hak ve Yükümlülükleri Bildirgesi, 1972 yılında İstanbul’da düzenlenen Uluslararası Gazeteciler Federasyonu Kongresi’nde tasdik edilmiştir. Bu bildirgede özellikle aşağıdaki hususlara yer verilmiştir:
“Önsöz
Bilgi edinme hakkı, ifade özgürlüğü ve eleştiri hakkı insanların temel haklarından birisidir.
Bir gazetecinin tüm hakları ve görevleri, halkın olaylar ve görüşler hakkında bilgilendirilmesi hakkından kaynaklanmaktadır.
Gazetecinin halka karşı sorumluluğu, özellikle işverenlere ve kamu makamlarına karşı sorumluluklar olmak üzere diğer sorumlulukların üstündedir.
Bilgilendirme misyonu, mutlaka, gazetecilerin kendiliğinden kendilerine koydukları kısıtlamaları içermektedir. Bu, aşağıda açık ve kesin bir şekilde ifade edilen görevler bildiriminin konusudur.
Bununla birlikte, bir gazeteci, mesleğini icra ederken, ancak bağımsızlık ve meslek onuru koşullarının etkili bir şekilde mevcut bulunması halinde bu görevlere saygı gösterebilir. Bu, aşağıdaki haklar bildirgesinin konusudur.
Görevler bildirgesi
Haber toplayan, düzenleyen ve yorumlayan bir gazetecinin temel yükümlülükleri aşağıdaki gibidir:
1. Halkın gerçeği bilme hakkından dolayı kendisine yönelik sonucu ne olursa olsun gerçeğe saygı duymak;
2. Bilgi, yorum ve eleştiri özgürlüğünü savunmak;
3. Sadece kökenini bildiği gerçekleri haber yapmak; önemli bilgileri bastırmamak ya da metinleri ve belgeleri değiştirmemek;
4. Haber, fotoğraf veya belge elde etmek için haksız yöntemler kullanmamak;
5. Kendisini özel hayatın gizliliğine saygı duymakla sınırlandırmak;
6. Yanlış olduğu tespit edilen yayınlanmış bilgileri düzeltmek;
7. Mesleki gizliliği gözetmek ve güvenle elde edilen bilgi kaynağını ifşa etmemek;
8. Aşağıdakileri ağır mesleki suç olarak kabul etmek: intihal, iftira, karalama, yayın yoluyla hakaret ve asılsız suçlamalar, haberlerin ya yayınlanması ya da bastırılması dikkate alınarak her türlü rüşvetin kabul edilmesi;
9. Bir gazetecinin mesleğini asla reklam satıcısı veya propagandacı ile karıştırmamak ve reklam verenlerin doğrudan veya dolaylı emirlerini reddetmek.
10. Her türlü baskıya karşı koymak ve yalnızca editör kadrosundan sorumlu kişilerden yazı işleri ile ilgili emirleri kabul etmek.
Bu isme layık olan her gazeteci, yukarıda belirtilen ilkeleri sadakatle gözetmeyi görev olarak kabul eder. Her ülkenin genel hukuku kapsamında, gazeteci, mesleki konularda sadece meslektaşlarının yetkisini tanır; hükümetler veya başkaları tarafından yapılan her türlü müdahaleyi hariç tutar.
Haklar bildirgesi
1. Gazeteciler, tüm bilgi kaynaklarına ücretsiz erişim ve kamu hayatını etkileyen tüm olayları özgürce sorgulama hakkını talep eder. Bu nedenle, istisnai durumlarda ve açıkça ifade edilen nedenlerle kamusal veya özel ilişkilerin sır olması ancak gazeteciler aleyhinde olabilir.
2. Gazeteci, yazılı olarak düzenlendiği ve iş sözleşmesine dâhil edildiği gibi işbirliği yaptığı bilgi organının genel politikasına aykırı herhangi bir şeye bağlı olmayı ve aynı zamanda, bu genel politikanın açıkça kapsamadığı herhangi bir bağlılığı reddetme hakkına sahiptir.
3. Bir gazeteci, kanaatlerine ya da vicdanlarına aykırı bir profesyonel bir davranışta bulunmaya ya da görüş bildirmeye zorlanamaz;
...”
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
45. Başvuranlar, haklarında verilen mahkûmiyet kararının haber verme özgürlüğünün kullanımına müdahale teşkil ettiğini iddia etmektedirler. Başvuranlar bu bağlamda Sözleşme’nin 10. maddesini ileri sürmektedir, bu madde aşağıdaki gibidir:
“1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, Devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.
2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir. ”
A. Daire Kararı
46. Daire, başvuranların mahkûmiyetinin, genel menfaate ilişkin bir tartışma konusu olan ve özellikle Prensin özel hayatının ayrıntılarını içeren haberlerle ilgili olduğunu tespit etmiştir. Sonuç olarak Daire, Sözleşmeci Devletlerin konu hakkında sahip olduğu takdir yetkisine rağmen, ulusal mahkemeler tarafından başvuranların ifade özgürlüğü hakkına getirilen kısıtlamalar ile izlenen meşru amaç arasında makul bir orantılılık ilgisi bulunmadığı kanaatine varmıştır. Dolayısıyla, Daire, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır (Daire kararı, §§ 51 - 75).
B. Tarafların Büyük Daire Önünde İleri Sürdükleri İddialar
1. Başvuranların İddiaları
47. Başvuranlar, güncel haberler yayımlayan bir derginin medyada daha önce konuyla ilgili fotoğraflarla birlikte yer almış bir haber yayımlaması sebebiyle cezaya mahkûm edilmesinin, genel menfaate ilişkin haber verme özgürlüğüne müdahale teşkil ettiğini ileri sürmektedirler. Başvuranlar, bu mahkûmiyetin, daha önce eşi görülmediği ve aşırı ağır olduğu; ifade ve haber verme özgürlüklerine yapılan açıkça caydırıcı bir nitelik teşkil eden, ölçüsüz bir müdahale olarak değerlendirilmesi gerektiği kanaatindedirler.
48. Başvuranlar, ihtilaf konusu müdahalenin yasal bir dayanağı olduğuna, yani Medeni Kanun’un 9. maddesine dayandığına veya Prensin özel hayatının ve itibarının korunması hakkıyla ilgili olarak “başkasının haklarının korunması” gibi meşru bir amaç taşıdığına itiraz etmemektedirler. Bununla birlikte başvuranlar, bu bağlamda bir çekince ileri sürmekte ve ulusal mahkemelerin, özel hayat kavramını Medeni Kanun’un 9. maddesi ve Sözleşme’nin 8. maddesi anlamında aşırı kapsamlı yorumladıklarını iddia etmektedirler.
49. Başvuranlar, özel hayata saygı hakkına, şüphesiz riayet edilmesi gerektiği ancak bu hakkın özellikle ifade özgürlüğü, haber verme veya yayının içerdiği diğer kişilerin hakları ile çatıştığında, sınırsız bir niteliğinin olmadığı kanaatindedirler. Başvuranlar, ulusal mahkemeleri, kendilerine göre eşit değerde olan Prensin hakları ile başka haklar arasında denge gözetmemekle suçlamaktadırlar: demokratik bir toplumda meşru olduğu kanaatine vardıkları annenin hakları, çocuğun resmi olarak tanınma hakkı ve derginin, yayın tarihinden itibaren artık gizli olmayan, genel menfaate ilişkin haber verme hakkı.
50. Başvuranlar ayrıca, ihtilaf konusu yargı kararlarının, Mahkeme’nin içtihatlarına ve güncel Fransız yargısal içtihatlarına aykırı olarak, sıradan vatandaşlarla kamuya mâl olmuş kişiler (özellikle kaçınılmaz olarak medyanın ilgisine maruz kalan siyasi kişilikler ve Devlet Başkanları) arasında tamamen ayrım gözettiği kanaatindedirler. Başvuranlar bu iddiaya dayanak olarak, ulusal mahkemelerce geliştirilen içtihatların, özel hayata giren olaylar hakkında kamuoyunun bilgilendirilmesi hakkını kabul ettiğini belirtmiş ve örnek olarak ulusal mahkemelerce bu anlamda incelenen birçok davaya atıfta bulunmuşlardır.
51. Başvuranlar diğer taraftan, ihtilaf konusu müdahalenin gerekliliğiyle ilgili olarak, temel bir özgürlüğe yapılan bu istisnanın dar bir anlamda yorumlanması gerektiğini ve dolayısıyla ifade özgürlüğüne yapılan istisnaların orantısız bir sansüre tabi tutulamayacağını açıklamışlardır. Başvuranlar, özel hayata saygı hakkının mutlak bir niteliği olmadığını ileri sürmekte ve somut olayda ulusal mahkemeler tarafından verilen kararların, herhangi bir zorunlu sosyal ihtiyacı karşılamadığını, zira hâkimlerin söz konusu haklar arasında davanın koşullarına uygun bir denge gözetmedikleri veya Mahkeme içtihatlarından doğan kriterleri dikkate almadıklarını iddia etmektedirler. Bu bağlamda başvuranlar, özellikle kalıtsal bir monarşide henüz babasının resmi olarak tanımadığı doğal bir varisin varlığına ilişkin haberlerin, monarşinin geleceği ve kamuya mâl olmuş bir kişi olan Prensin tutumuyla ilgili bir genel menfaat konusu teşkil ettiğini ileri sürmektedirler. Babalık meselesi sadece onun medeni hali ile ilgili değil-gayrı meşru bir oğlu olup olmadığını ve eğer öyleyse onu tanıyıp tanımadığını bilmek önemsiz değildi-, aynı zamanda Monako’da monarşinin kalıtsal niteliği dikkate alındığında ve ilgili zamanda herhangi bir bilinen veliahtın yokluğunda veliahtların veya hatta tahtın muhtemel varislerinin sırasıyla ilgiliydi. Başvuranlar, bu bakımdan, Monako Anayasasının hükümlerinin Prens Rainier’in ölümünden hemen önce değiştirildiğini ve ilave değişiklerinin göz ardı edilemeyeceğini vurgulamıştır. Söz konusu bilgi, ayrıca, Prens’in halkını, etik davranışları ve kendisi için iddia ettiği ve kamusal ve siyasi olarak savunduğu temel haklara olan kişisel saygısı konusunda aydınlatabilirdi.
52. Başvuranlar, ayrıca, Prens’in Monako ve Fransız mükellefleri doğrudan etkileyen bir husus olan ve bir kısmı oğlunun geleceğini ve eğitimini sağlamak için tahsis edilen kamusal kaynakları kullandığını iddia etmişlerdir. Başvuranlar, ayrıca, büyük ölçüde benzer bir ihtilafı incelemeye çağrılan Alman mahkemelerinin, söz konusu bilgilerin kamuoyunu ilgilendiren bir meseleye ilişkin tartışmayı haklı kıldığına karar vermişlerdir. Başvuranlar, ayrıca, haberlerin halka iletilmesinin, Prens’in oğlunu sonunda büyük ölçekli bir medya operasyonu bağlamında tanıması bakımından daha meşru olduğunu ileri sürmüşlerdir. Başvuranlar, Prens’in tahta çıkma ile ilgili bir açıklama yaparak söz konusu haberin kamuoyunu ilgilendiren bir mesele olduğunu kabul ettiğini eklemişlerdir.
53. Başvuranlar, ayrıca, Monako Devlet Başkanı olarak Prens’in kamu profilinin şüphesiz olduğunu belirtmişlerdir. Raporun içeriği konusunda, başvuranlar, bunun Prens’in özel hayat alanının ötesine geçtiğine ve kendini ifade etmekte özgür olan çocuğun annesinin ve resmi olarak tanınmaya hakkı olan çocuğun özel hayatını kapsadığına kanaat getirmişlerdir. Bu bağlamda, demokratik bir toplumda bir kişinin hatta hükümdarın isteklerinin, başkalarının haklarını ihlal edecek ve özellikle “varlığını öne sürmeye ve kimliğini kabul ettirmeye çalışan oğlunun taleplerine engel” görevi görecek ölçüde imtiyaz veremeyeceğini ileri sürmüşlerdir.
54. Başvuranlar, ayrıca, makalenin oğlunun tanınması için bizzat Paris Match ile iletişime geçen çocuğun annesi tarafından sağlanan bilgilerden ve fotoğraflardan oluştuğuna itiraz edilmediğini vurgulamışlardır. Başvuranlar, söz konusu fotoğrafların hepsinin Prens’in tam rızasıyla bir dairede çekildiğini iddia etmişler ve bunların ilgili şahısların hiçbir samimi detayını veya kötüleyici tasvirlerini içermediğine kanaat getirmişlerdir. Prens’i Bayan Coste’un yanında gösteren fotoğrafların resmi etkinlikler bağlamında çekildiğini ve dolayısıyla, derginin, bunları yayınladığı için eleştirilemeyeceğini ileri sürmüşlerdir. Çocuğun annesinin beyanlarına güvenilirlik kazandırmak amacıyla sadece kendisi tarafından verilen fotoğraflar yayınlanmıştır. Ayrıca, ne yayınlanan bilgilerin doğruluğuna ne de söz konusu bilginin ve buna eşlik eden fotoğrafların dergiye verilme koşullarına itiraz edilmiştir. Bu nedenle, Nanterre TGI, bilgiyi “salt dedikodu” olarak tanımlamakta hatalıydı.
55. Başvuranlar, ayrıca, bilgi verme özgürlüğünün doğal sonucu olan bilgi verme araçlarının özgürce seçimi ilkesine, söz konusu özgürlüğü esasından yoksun bırakmadan itiraz edilemeyeceğini iddia etmişlerdir. Bu bağlamda, başvuranlar, söz konusu makaleyi ilgili fotoğraflarla göstermede özgür olduklarını iddia etmişlerdir. Aslında yayınlanan fotoğraflarda durum böyleydi. Makalenin sonuçları ile ilgili olarak, başvuranlar, bunun, hâlihazırda, İngiliz, Amerikan, Alman ve Fransız basını ve görsel-işitsel medya tarafından ve internette kamuoyuna açıklanmamış olan herhangi bir şeyi ifşa etmiş olabileceğini inkâr etmişlerdir. Bu nedenle, başvuranlar, makalenin etkisinin bir perspektife oturtulması çağrısında bulunmuşlardır. Ayrıca, ihtilaf konusu yayından sonra Prens’in geniş kapsamlı bir medya operasyonunda babalığını resmen tanıdığını ve aynı zamanda başka bir çocuğun varlığını tanıdığını iddia etmişlerdir.
56. Bu nedenle, başvuranlar, öncelikle, “acil bir sosyal ihtiyaca” karşılık gelmemesi bakımından “gerekli” olmayan ve ikinci olarak, izlenilen meşru amaca yönelik sonuçlarında orantısız olan ifade özgürlüğü haklarına bir müdahalede bulunulduğunu iddia etmişlerdir. Başvuranlar, iddia olunan ihlal ve sonucunda meydana gelen zararı değerlendirirken Prens’in sadece özel hayatına saygı gösterilmesi hakkının dikkate alınması gerektiğine kanaat getirmişlerdir. Buna ek olarak, başvuranlar, verilen cezaların çok ağır olduğunu düşünmüştür: onlara göre, mahkeme kararıyla yapılan bir yayın, bir gazeteye el koymakla ve ifade özgürlüğünü kullanmaya yönelik alanı ortadan kaldırmaya eşdeğerdi ve dergiyi itibarsızlaştırmak için tasarlanan bir kamusal kınamanın ağırlığına ve etkisine sahipti.
57. Son olarak, başvuranlar İstinaf Mahkemesi ve Yargıtay’ın davaya ilişkin hüküm verdiklerinde Prens’in hâlihazırda resmi bir beyan ve çeşitli basın röportajları yoluyla evlilik dışı doğan çocuğun varlığını doğruladığını iddia etmiştir. Başvuranlar, yerel mahkemelerin iddia olunan zararın kapsamını değerlendirirken bu gerçeği dikkate almamasını eleştirmişlerdir. Başvuranlar, söz konusu yayının açıkça meşru olduğu ve sonuç olarak, derginin ön kapağında mahkeme kararına dayanan bir beyanın eklenmesiyle birlikte aleyhlerindeki ağır mahkeme kararları ve izlenen amaç arasında hiçbir makul orantılılık ilkesi olmadığı sonucuna varmışlardır.
2. Hükümetin Beyanları
58. Özel hayatın korunması ile ilgili Yargıtay içtihadını yineledikten sonra, Hükümet, ilk olarak, bir bireyin kişisel veya ailevi ilişkilerinin veya aşk hayatının, hamileliğinin, hastalığının, cerrahi operasyonlarının, dini inançlarının, evinin ve ayrıca kendi imajını kontrol etme hakkının özel hayat kapsamına girdiğinin düşünüldüğünü ileri sürmüştür. Hükümet, ayrıca, halkın bilgilendirilme hakkıyla ilgili tek bilginin ifşa edilebileceğini belirtmiştir. İddia olunan müdahalenin kamuya mal olmuş kişiler olarak hayatları veya statüsü ile tanınır hale gelen kişileri ilgilendirdiği durumlarda, içtihat, söz konusu bilgi türüne dayanarak bir ayrım yapmıştır.
59. Bu bakımdan, Hükümet, Yargıtay’ın “rütbesi, doğrumu, serveti veya mevcut veya gelecek görevleri ne olursa olsun her kişinin özel hayatına saygı gösterilmesi hakkına sahip olduğu” kararını vermesine rağmen, yine de kamusal bir tartışma meselesi olarak gerekli olduğunda bilgilerin ifşasını geçerli kıldığını vurgulamıştır.
60. Bu yerel yasal bağlamı düzenledikten sonra Hükümet, başvuranlar aleyhindeki mahkeme kararının ifade özgürlüğü haklarını kullanmaya yönelik müdahale anlamına geldiğine itiraz etmemiştir. Bununla birlikte, Hükümet, bu müdahalenin kanunen öngörüldüğünü ve bunun Mahkeme’nin kanaatine göre, başvuranların basın alanında profesyoneller olarak farkına varmadığı bir gerçek olduğunu ve bu müdahalenin Prens’in özel hayatına saygı gösterilmesi ve imajının korunması şeklindeki meşru bir amacı izlediğini iddia etmiştir.
61. Hükümet, ayrıca, yerel mahkemelerin Mahkeme’nin içtihadına uyduğunu ileri sürmüştür. Bu bağlamda, Hükümet, söz konusu yorumların bir bütün olarak davanın ışığında incelenmesi gerektiğini ve kullanılan terimlerin içeriğinin ve yorumların yapıldığı bağlamın dikkate alınması gerektiğini iddia etmiştir. Bu alanda Devletlere verilen takdir yetkisine atıfta bulunan Hükümet, subjektif bir yaklaşıma işaret eden ifade özgürlüğü alanında ulusal mahkemelerin bir davanın olgularını sınıflandırmada en iyi konumda olduğunu ve Hükümetin denetiminin, ulusal mahkemelerin değerlendirmesinin yerine yeni bir olgular değerlendirmesi koymaya çalışmaması gerektiğini iddia etmiştir. Somut davada, yerel mahkemeler dikkatli bir inceleme yapmış ve özel hayatın korunması ve ifade özgürlüğünün korunması arasında bir denge kurmaya çalışmıştır. Dolayısıyla, Yargıtay’ın değerlendirmesinden ayrılmayı haklı kılan hiçbir husus yoktu.
62. Bununla beraber, Hükümet, Büyük Daire önünde, davanın koşullarını değerlendirirken, Bayan Coste’un çocuğunun tanınması için çocuğun babasının kimliğini halka duyurma isteğini dikkate almanın gerekli olmadığını ileri sürmüştür. Hükümet’in kanaatine göre, eğer Paris Match savunmasında Bayan Coste’un menfaatlerini kullanmayı isteseydi, onu yerel mahkemelerin huzurunda davada bulunması için mahkemeye çağırması gerekiyordu. Dolayısıyla, somut dava, sadece ifade özgürlüğü hakkına dayanan bir basın organının hakları ve menfaatleri ve haber makalesi konusu olan ve özel hayatına saygı gösterilmesi hakkının ihlal edildiğinden şikâyetçi olan bir kişinin hakları ve menfaatleri arasında klasik bir ihtilaf ile ilgiliydi.
63. Hükümet, bu davada, Prens’i korumaya yönelik ivedi bir ihtiyacın bulunduğuna kanaat getirmiştir. Hükümet, söz konusu yayının kamuoyunu ilgilendiren bir konu ile ilgili olmadığını ileri sürmüştür. Hükümet, Prens’i ilgilendiren belirli bilgilerin görevi dolayısıyla kamuya açıklanabileceğini kabul etmiş, ancak özellikle mahrem oldukları gerçeğinden oldukça ayrı olarak söz konusu açıklamaların hiçbir şekilde Monako Devletinin örgütlenmesini etkilemediğine kanaat getirmiştir.
64. Hükümet, ayrıca, Daire’nin kamu menfaati tartışmasına katkı kavramını hatalı bir şekilde yorumladığına ve oldukça büyük bir yasal belirsizliğin önünü açtığına kanaat getirmiştir. Bu bakımdan, Hükümet, bu kavramın çok geniş bir şekilde yorumlanmasının Sözleşme’nin kamuya mal olmuş kişilerin özel ve aile hayatlarının korunması ilkesinin kapsamını neredeyse hiçbir şekilde indirgemeyeceğini ve münhasıran ticari amaçlarla olmak üzere kamuya mal olmuş kişilerin kendi imajını kontrol etme hakkının ihlaline ve mahremiyetin defalarca ihlal edilmesine yol açacağını iddia etmiştir.
65. Hükümet, Büyük Daire önünde, Mahkeme’nin Von Hannover / Almanya (no. 2) ([BD], no.40660/08 ve 60641/08, AİHM 2012) kararında kamuoyunu ilgilendiren tartışma kavramının özellikle geniş bir tanımını kabul etmiştir. Yasal yorumcuların ayrıca belirttiği üzere, söz konusu tanım ilk olarak (yukarıda anılan) Von Hannover kararından ayrılmış ve daha sonra bu tür yayınları haklı kılmak için yeterli görülen kamu menfaati tartışmasına hızlıca bir atıfla kamuya mal olmuş kişilerin mahremiyetini ihlal eden fotoğrafların ve makalelerin yayınlanmasının önünü açmıştır. Hükümetin kanaatine göre, söz konusu yorum geçerli olsaydı, iddialarına göre kamuya mal olmuş kişilerin özel hayatına saygı hakkını güvence altına almayı amaçlayan kamu menfaati tartışması kavramı, boş bir kabuğa indirgenmiş olacaktı.
66. Hükümet, Daire’nin makalenin Prens’in özel veya hatta mahrem hayatına ilişkin unsurları içerdiğine karar vermesi gerçeğinin, Büyük Daire’nin başvuranlar aleyhindeki mahkeme kararının haklı olduğuna kanaat getirmesine yol açması gerektiği düşüncesindeydi. Hükümet, makalede belirtilen özel hayat unsurlarının öncelikli olması gerektiğini ve yayının münhasır olmasa da ana amacının, Prens’in özel hayatının ayrıntıları ile ilgili olarak belirli bir okuyucunun merakını gidermek olduğunu iddia etmiştir.
67. Hükümet, ayrıca, Büyük Daire önünde, Daire’nin evlilik dışı doğan bir çocuğun Prenslik tahtına çıkma ihtimalinin “makalenin ana mesajı” olduğu konusunda hatalı bir karar verdiğini iddia etmiştir: aslında, makale, bu hususta sadece iki atıf veya ön kapakta fotoğrafın yanı sıra altı sayfa fotoğrafla birlikte dört sayfayı kapsayan beş yüz satırlık metnin sekiz satırını içeriyordu. Hükümet, Prens’in resmi statüsü olmayan evlilik dışı doğan bir oğlu olması gerçeğinin, kamuoyunu ilgilendiren bir tartışmaya katkıda bulunmadığını yeniden doğrulamıştır.
68. Bununla beraber, Alman mahkemelerinin Prens’in Paris Match dergisinde yayınlanan makaleyle benzer bir makaleden dolayı haftalık Bunte dergisine dava açtığında onun iddiasını reddettiğini kabul etmekle birlikte, Hükümet, Taraf Devletlerin özellikle kamuya mal olmuş kişilerin özel hayatı ile ilgili olmak üzere özel hayata medya tarafından saygı gösterilmesi alanında farklı geleneklerin olduğunu iddia etmiştir. Dolayısıyla, Hükümetin ileri sürdüğü üzere Fransa’da mevzuat ve içtihat, özel hayat konusunda Almanya ve Birleşik Krallık’a göre daha fazla korumacıydı. Bununla beraber, Sözleşme’nin amacı, ulusal kanunları uyumlaştırmak değildi. Bu nedenle, Fransız mahkemeleri, Alman mahkemelerinin aksine, Prens’in oğlunun doğumunun kamu menfaati tartışmasına katkıda bulunmadığı kararını verme hakkına sahipti: bu, söz konusu yarışan menfaatleri uzlaştırmada makul bir durumdu.
69. Hükümet, Büyük Daire’nin söz konusu doğumun kamu meselesine ilişkin bir tartışmayı içerdiği kararına vardığı varsayılsa dahi söz konusu makalenin gerekçelendirilmese de hayatının çok sayıda mahrem detaylarını içermesinin yine de somut davada özel hayatın gizliliğinin korunmasının ifade özgürlüğünün önüne geçtiğini haklı kılmıştır.
70. Hükümet, makalenin ve Prens’i oğluyla birlikte gösteren birkaç fotoğrafın yayınlanmasının özellikle Prens’in özel hayatı bakımından müdahaleci olduğuna kanaat getirmiştir. Ayrıca, makale, Prens’in hayatının en mahrem ayrıntılarına ilişkin açıklamalar içeriyordu. Bununla beraber, Prens oğluyla birlikte çekilen fotoğraflara yayınlanması için değil özel kullanım için rıza göstermiştir. Bu bakımdan, Hükümet, Prens’e ilişkin mahrem ayrıntıları hariç tutmak amacıyla Bayan Coste tarafından sağlanan bilgileri filtrelemeyip bunun yerine bu mahrem ayrıntıları yayınlamayı tercih ederek görev ve sorumluluklarında başarısız oldukları için eleştirmiştir.
71. Hükümet, ayrıca, fotoğrafları ve manşetleri kullanarak derginin bu “verilen ilk habere” sansasyonel ivme kazandırmıştır. Hükümet, başvuranların sorumluluklarından kaçınmak amacıyla yayından sonra yani Prens’in konuya ilişkin beyanından sonra meydana gelen olaylara dayanamayacaklarını eklemiştir.
72. Son olarak, Hükümet, Paris Match’in okuyucularının merakını gidermek amacıyla bireylerin özel hayatlarını sıklıkla kötüye kullanan kar amacı güden bir gazete olduğunu ve bu ticari kötüye kullanımın açıklamalarının az çok skandal niteliğiyle bağlantılı olduğunu açıklamıştır. Somut davada, Paris Match’in söz konusu sayısının bir milyondan fazla kopyası basılmıştır. Sonuç olarak, Hükümet, somut davadaki söz konusu müdahalenin gerekli olduğuna ve Mahkeme’nin içtihadından kaynaklanan orantılılık yükümlülüğüne uyduğuna ve verilen tazminat miktarının kanaatine göre derginin gelirlerine karşı ayarlanması gerektiğine kanaat getirmiştir.
C. Üçüncü taraf görüşleri
1. Monako Hükümetinin Görüşleri
73. Monako Hükümeti, Daire kararının Sözleşme’nin 8. ve 10. maddesinin yorumlanmasına ve uygulanmasına ilişkin ciddi bir konu ortaya attığına kanaat getirmiştir. Bu bağlamda, Monako Hükümeti, uygulamada, ilgili olsa da “kamuoyunu ilgilendiren tartışmaya katkı” kriterinin ifade özgürlüğü ve özel hayatın korunması arasındaki gerekli dengeyi ancak doğru bir şekilde uygulandığında ve bozulmadığında güvence altına aldığını ileri sürmüştür. Somut davada, açık bir şekilde tahtın varisliği dışında bırakılan bir çocuğun babalığına ilişkin değerlendirmeler kamuyu ilgilendiren bir tartışmanın kapsamına giremez. Monako Hükümetine göre, makalenin tek olmasa da ana amacı, kamuya mal olmuş kişilerin özel hayatı konusunda belirli okuyucuların merakını gidermekti. Ayrıca, Daire kararındaki yaklaşımın, gelecekte, kamuya mal olmuş kişilerin ve özellikle siyasi görevlerde bulunanların meşru bir şekilde bekleme haklarının bulunduğu özel hayatın korunmasını ciddi ölçüde zedeleyecek bir kamuoyunu ilgilendiren tartışmaya katkının gerekçelendirilmesinin oldukça aşırı geniş bir yorumuyla sonuçlanacağından korkulmalıydı.
74. Monako Hükümeti, ayrıca, “kamuya mal olmuş kişiler” kategorisinin medyanın ilgisine daha güçlü bir şekilde maruz kalan çok özel “siyasi kişiler” alt grubunu içerdiğini ileri sürmüştür. Monako Hükümeti, “siyasi kişiler” hakkındaki basın makalelerinin, uygulamada, tek başına bir kamu menfaati tartışmasına katkıda bulunduklarına dair neredeyse çürütülemez varsayımdan faydalanmamasını sağlamanın önemli olduğunu iddia etmiştir. Ancak Daire kararı bu bakımdan ciddi bir risk yaratmıştır. Şöyle ki siyasi kişilerin özel hayatlarına sağlanan koruma bundan sonra ciddi ölçüde kısıtlanacak veya aslında sıfıra indirgenecekti. Mahkeme tarafından önerilen yorumun her Yüksek Sözleşmeci Taraf için atıf görevi görmesinin beklendiği gerçeği karşısında bu sorunu ele almak daha da önemliydi.
2. Medya Yasal Savunma İnisiyatifinin Görüşleri (“MLDI”)
75. MLDI STK’sı, kalıtsal bir monarşide tahta varisliği konusunun kamuyu ilgilendiren bir konu olduğuna kanaat getirmiştir. Söz konusu STK, Daire’nin bu kavramı yorumlamasına bağlı kalmıştır. Hâlihazırda Almanya ve Belçika’da mevcut olan kamu menfaati tartışması kavramına yönelik geniş yaklaşımı kaydeden ilgili STK, özellikle kamu menfaati konusunu ele aldığının açık olduğu durumlarda bir mesajın özünü öne sürerken dâhil edilecek ayrıntılar konusunda mesleki muhakemelerini kullanan gazetecilere ve editörlere bir derece tolerans sağlanması gerektiğini ileri sürmüştür. Aslında, bu tür bir tolerans Birleşik Krallık’ta ve Avrupa Konseyi’nin diğer üye devletlerinde tanınmıştır.
76. MLDI, anayasal bir monarşide Devlet Başkanının temel bir temsilci rolü oynadığını ve kamusal yorumlarda bulunmayı veya geniş çaplı konularda siyasetçilere özel olarak görüş ifade etmeyi içerebilecek yetkiler kullandığını ileri sürmüştür. Ayrıca, anayasal bir monarşide tahta çıkma soruları, meşru kamusal inceleme meselesidir ve bunun bu tür konuları haber yapması için basına sağlanması gereken toleransa ve bunlarla ilgili olarak uygun olduğu yerde halkın bilgilendirilme hakkına yönelik çıkarımları bulunuyordu.
77. MLDI, ayrıca, somut davada uygulanan yaptırımın özellikle ağır olduğuna kanaat getirmiştir. STK’nin kanaatine göre, bir beyan yayınlama yükümlülüğü, sadece derginin itibarına zarar verme değil, aynı zamanda gelecek satışları önemli ölçüde etkileme potansiyeline sahipti. Bununla beraber ve Mahkeme içtihadı ışığında, MLDI verilen tazminat miktarının bir çeşit sansür olarak görülmesi gerektiğine kanaat getirmiştir.
D. Mahkeme’nin değerlendirmesi
78. Mahkeme, ihtilaf konusu mahkeme kararının Sözleşme’nin 10. maddesi tarafından korunan başvuranların ifade özgürlüğü haklarını kullanmalarına bir müdahale teşkil ettiğinin taraflar arasında ortak nokta olduğunu kaydetmektedir. Müdahalenin Medeni Kanun’un 9. ve 1382. maddelerine dayanması bakımından kanunen öngörüldüğü ve Sözleşme’nin 10 § 2 maddesi anlamında başkalarının haklarının-somut davada Prens’in özel hayat ve kendi imajının korunması hakkının- korunması şeklinde meşru bir amaç izlediği konusunda ihtilaf bulunmamaktadır. Mahkeme bu değerlendirmeye katılmaktadır.
79. Bununla birlikte, başvuranlar, ulusal mahkemelerin özel hayat kavramına dair yorumunun çok geniş olduğu göz önüne alındığında söz konusu müdahalenin hukukiliğine ve meşruluğuna ilişkin çekinceler ifade etmiş ve ilgili yarışan menfaatlerin kapsamlı bir değerlendirmesinin bulunmadığı şikâyetinde bulunmuştur. Bununla beraber, Mahkeme, bu argümanların müdahalenin gerekli olup olmadığı değerlendirmesiyle ilgili olduğu ve bunun hukukiliğini veya meşru amacını sorgulatacak nitelikte olmadığı kanaatindedir.
80. Bu nedenle, somut davadaki ihtilaf, müdahalenin “demokratik bir toplumda gerekli” olup olmadığı sorusuyla ilgilidir.
1. Mahkeme içtihadında tesis edilen genel ilkeler
81. Özel hayata saygı hakkı ve ifade özgürlüğü hakkı arasında kurulacak adil denge incelemesini gerektiren ihtilafları dikkate almanın çoğu kez gerekli olması karşısında Mahkeme bu alanda birçok içtihat geliştirmiştir. Somut dava koşulları göz önüne alındığında, Mahkeme, söz konusu hakların her birine ilişkin genel ilkeleri yinelemeyi ve daha sonra bu hakları dengeleme kriterlerini düzenlemeyi yararlı görmektedir.
(a) Özel hayata saygı hakkına ilişkin genel ilkeler
82. Mahkeme, özel hayat kavramının geniş bir kavram olduğunu ve kapsamlı bir tanıma elverişli olmadığını yinelemektedir. Bu, bir kişinin adı, fotoğrafı veya fiziksel ve ahlaki bütünlüğü gibi kişisel kimliğine ilişkin yönleri kapsamaktadır. Bu kavram, ayrıca, istenmeyen dikkatten uzakta hayatını özel bir şekilde yaşama hakkını içermektedir (bk., Smirnova/Rusya, no. 46133/99 and 48183/99, § 95, AİHM 2003‑IX). Bu bakımdan, Sözleşme’nin 8. maddesi tarafından sağlanan güvence, öncelikli olarak, dış müdahale olmadan her kişinin diğer insanlarla ilişkilerinde kişiliğinin gelişimini sağlamaya yöneliktir. Dolayısıyla, bir kişinin kamusal bağlamda dahi özel hayat kapsamına girebilecek başkalarıyla etkileşim alanı bulunmaktadır.
83. Bununla beraber, kamunun bilmediği özel bir birey özel hayat hakkının özellikle korunmasını talep edebilirken, aynı şey kamuya mal olmuş kişiler için doğru değildir (bk., Minelli/İsviçre(k.k.), no. 14991/02, 14 Haziran 2005). Ancak, belirli durumlarda, bir kişinin kamu tarafından bilindiği durumlarda dahi özel hayatının korunması ve saygı duyulması yönünde bir “meşru beklenti”ye dayanabilir (bk., diğerlerinin arasında, yukarıda anılan Von Hannover (no.2), § 97).
84. Dolayısıyla, bir fotoğrafın yayınlanması, bir kişi kamuya mal olmuş bir kişi olduğu durumlarda dahi onun özel hayatına müdahale edebilir (a.g.e., § 95). Mahkeme, birçok kere, bir fotoğrafın bir birey veya ailesi hakkında çok kişisel veya hatta mahrem “bilgi” içerebileceğine karar vermiştir (a.g.e., § 103). Bu nedenle, Mahkeme, her kişinin kendi imajının korunması hakkını tanımış ve bir kişinin imajının onun eşsiz özelliklerini ortaya çıkarması ve akranlarından ayırması nedeniyle kişiliğinin temel özelliklerinden birini teşkil ettiğini vurgulamıştır. Dolayısıyla, bir kişinin imajının korunması hakkı, bireysel gelişimin temel bileşenlerinden biridir. Bu hak, bireyin yayınlanmasını reddetme hakkı dahil olmak üzere bu imajın kullanımını kontrol etme hakkını varsaymaktadır (a.g.e., § 96).
85. Bir fotoğrafın yayınlanmasının bir başvuranın özel hayatına saygı gösterilmesi hakkına müdahale edip etmediğini belirlerken Mahkeme bilgi veya fotoğrafın nasıl elde edildiğini dikkate alır. Özellikle, Mahkeme, ilgili kişilerin rızasını almanın önemini ve az ya da çok bir fotoğrafın neden olduğu güçlü müdahale hissini vurgular (bk., Von Hannover /Almanya, no. 59320/00,AİHM 2004‑VI, § 59; Gurgenidze/Gürcistan, no. 71678/01, §§ 55-60, 17 Ekim 2006; ve Hachette Filipacchi Associés/Fransa, no. 71111/01, § 48, 14 Haziran 2007). Bu bağlamda, Mahkeme, bazen, genel olarak bir kişinin sıkı bir şekilde özel hayatının ayrıntılarına ilişkin olarak kamunun merakını gidermeyi amaçlayan “sansasyonel” basında veya “romantik” dergilerde görünen fotoğrafların (bk., Société Prisma Presse /Fransa (k.k.), no. 66910/01, 1 Temmuz 2003; Société Prisma Presse /Fransa (k.k.), no. 71612/01, 1 Temmuz 2003; ve Hachette Filipacchi Associés/ Fransa(ICI PARIS), no. 12268/03, § 40, 23 Temmuz 2009) ilgili kişiyi özel hayatına yönelik güçlü bir müdahale hissine veya hatta işkenceye sevk edebilen sürekli bir taciz ortamında elde edildiğini kaydetmek zorunda kalmıştır (bk., yukarıda anılan Hannover, § 59). Mahkeme’nin değerlendirmesinde bir diğer faktör, bir fotoğrafın kullanıldığı amaç ve daha sonra nasıl kullanılabileceğidir (bk.,Reklos ve Davourlis/Yunanistan, no. 1234/05, § 42, 15 Ocak 2009, ve Hachette Filipacchi Associés (ICI PARIS), yukarıda anılan, § 52).
86. Ancak bu değerlendirmeler kapsamlı değildir. Belirli bir davanın özel koşullarına bağlı olarak diğer kriterler dikkate alınabilir. Burada Mahkeme, özel hayata müdahalenin ciddiyetini değerlendirmenin önemini ve ilgili kişi için fotoğrafın yayınlanmasının sonuçlarını vurgulamaktadır (bk., yukarıda anılan Gurgenidze, § 41).
(b) İfade özgürlüğü hakkına ilişkin genel ilkeler
87. İfade özgürlüğü, demokratik bir toplumun başlıca değerlerinden birini teşkil etmektedir ve demokratik toplumun ilerlemesi ve bireylerinin kendilerini gerçekleştirmesi için temel koşullardan biridir. Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrasına göre, bu hüküm yalnızca olumlu bir şekilde alınan ya da uygunsuz veya ilgisizlik konusu olarak algılanan veya dikkate alınan bilgi veya fikirlere değil, aynı zamanda inciten, şok eden veya rahatsız eden bilgi veya fikirlere de uygulanabilir. Bunlar çoğulculuğun, hoşgörünün ve geniş görüşlülüğün talepleri olup, bu unsurlar olmaksızın “demokratik toplumun” var olması mümkün değildir. 10. maddede yer aldığı üzere, ifade özgürlüğü, sıkı bir şekilde yorumlanması gereken istisnalara tabidir ve herhangi bir kısıtlama ihtiyacı ikna edici bir şekilde tesis edilmelidir (bk.,Handyside/Birleşik Krallık 7 Aralık 1976, § 49, A Serisi no. 24, ve, diğer kararlar arasında, Lindon, Otchakovsky-Laurens ve July/Fransa [BD], no.21279/02 ve 36448/02, § 45, AİHM 2007IV, ve Von Hannover (no. 2), yukarıda anılan, § 101).
88. Basının belirli sınırları aşmaması gerekmesine rağmen, özellikle başkalarının itibarını ve haklarını koruma konusunda, görevi, yine de, yükümlülükleri ve sorumlulukları ile tutarlı bir şekilde kamu menfaati ile ilgili tüm konularda bilgi ve fikir vermektir. Dolayısıyla, bilgi verme görevi mutlaka “görev ve sorumlulukları” ve bunun yanı sıra basının kendisine kendiliğinden koyması gereken sınırları içermektedir (bk., Mater/Türkiye, no. 54997/08, § 55, 16 Temmuz 2013). Basının bu tür bilgileri ve fikirleri verme görevi bulunmakla birlikte kamunun da bunları alma hakkı bulunmaktadır. Aksi halde, basın, hayati bir rolü olan “kamu gözlemcisi” rolünü oynayamayacaktır (bk., Bladet Tromsø ve Stensaas /Norveç [BD], no. 21980/93, §§ 59 ve 62, AİHM 1999‑III; Pedersen ve Baadsgaard/Danimarka [BD], no. 49017/99, § 71, AİHM 2004‑XI; ve Von Hannover (no. 2), yukarıda anılan, § 102). Bununla beraber, Mahkeme’nin, ulusal mahkemelerden ziyade, belirli bir davada ne tür haber yapma tekniklerinin kabul edilmesi konusunda basının görüşleri yerine kendi görüşlerini koyma görevi bulunmamaktadır (bk., Jersild/Danimarka, 23 Eylül 1994, § 31, Seri A no. 298, ve Stoll/İsviçre [BD], no. 69698/01, § 146, AİHM 2007‑V). İfade özgürlüğü fotoğrafların yayınlanmasını içermektedir. Ancak, ifade özgürlüğü, haklarının korunmasının ve başkalarının itibarının özel önem kazandığı bir alandır. Zira fotoğraflar bir birey veya ailesi hakkında çok kişisel veya hatta mahrem bilgileri içerebilir (bk., yukarıda anılan, Von Hannover (no. 2), § 103). Son olarak, kamuya mal olmuş kişilerin özel hayatı hakkındaki haberlerin yayınlanmasının genel olarak eğitimden ziyade eğlence amaçlı olmasına rağmen, bu, kamunun elindeki bilgilerin çeşitliliğine katkıda bulunmakta ve şüphesiz Sözleşme’nin 10. maddesi korumasından faydalanmaktadır. Bununla birlikte, bu tür koruma, söz konusu bilgilerin özel ve mahrem nitelikte olması ve bunun yayılmasında hiçbir kamu menfaatinin bulunmaması durumunda 8. madde gerekliliklerinden feragat edebilir (bk., Mosley/Birleşik Krallık, no. 48009/08, § 131, 10 Mayıs 2011).
(c) Takdir yetkisine ve hakların dengelenmesine ilişkin genel ilkeler
89. Bireylerin aralarındaki ilişki konusunda Sözleşme’nin 8. maddesine uygunluğu güvence altına almak için hesaplanan araçların seçimi, ilke olarak, Devletin yükümlülükleri olumlu veya olumsuz olsun Sözleşmeci Devletlerin takdir yetkisi kapsamına giren bir konudur (bk., yukarıda anılan, daha fazla atıfla birlikte,Von Hannover (no. 2). Benzer bir şekilde, Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamında, Sözleşmeci Devletlerin bu hüküm tarafından korunan ifade özgürlüğüne müdahalenin gerekli olup olmadığını ve ne ölçüde gerekli olduğunu değerlendirirken belirli bir takdir yetkisine sahiptir (a.g.e.). Bununla birlikte, bu yetki, hem mevzuatı hem de bunu uygulayan kararları ve hatta bağımsız bir mahkeme tarafından verilen kararları içine alan Avrupa denetimiyle bir arada yer almaktadır. Bu denetleyici işlevi yerine getirirken Mahkeme’nin görevi, ulusal mahkemelerin yerini almaktan ziyade bir bütün olarak dava ışığında takdir yetkisi uyarınca almış oldukları kararların dayanılan Sözleşme hükümleriyle uyumlu olup olmadığını incelemektedir (a.g.e., daha fazla atıfla birlikte, § 105).
90. Özel hayata saygı hakkı ile ifade özgürlüğü hakkı arasında denge kurmanın gerekli olduğu hallerde, Mahkeme, başvurunun sonucunun, habere konu olan kişi tarafından Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında veya yayıncı kuruluş tarafından Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamında yapılmış olmasına göre teoride değişiklik göstermemesi gerektiği hususunu dikkate almaktadır. Aslında, ilke olarak, bu haklar eşit saygıyı hak etmektedir (a.g.e., § 106). Dolayısıyla, her iki durumda da tanınan takdir yetkisi teoride aynı olmalıdır.
91. Mahkeme’nin yerleşik içtihadına göre, “demokratik bir toplumda gereklilik testi”, Mahkeme’nin şikayetçi olunan müdahalenin “acil sosyal ihtiyaca” karşılık gelip gelmediğini, izlenilen meşru amaçla orantılı olup olmadığını ve ulusal makamlar tarafından bunu haklı kılmak için verilen gerekçelerin ilgili ve yeterli olup olmadığını belirlemesini gerektirmektedir (bk., The Sunday Times/Birleşik Krallık (no. 1), 26 Nisan 1979, § 62, Seri A no. 30). Bununla birlikte, böylesi bir “ihtiyacın” mevcut olup olmadığını ve bunu ele almak için hangi önlemlerin kabul edilmesi gerektiğini belirlemede ulusal makamlara bırakılan takdir yetkisi sınırsız değildir ve görevi bir kısıtlamanın 10. madde tarafından korunduğu üzere ifade özgürlüğüyle uzlaştırılabilir olup olmadığı konusunda nihai hüküm vermek olan Mahkeme tarafından Avrupa denetimiyle bir arada yer almaktadır. Dengeleme uygulamasının Mahkeme’nin içtihadında düzenlenen kriterlere uygun olarak ulusal makamlar tarafından üstlenildiği durumda, Mahkeme, ulusal mahkemelerin görüşleri yerine kendi görüşünü koymak için güçlü gerekçelere ihtiyaç duyacaktır (bk., yukarıda anılan, Von Hannover (no. 2), § 107).
92. Mahkeme, hâlihazırda, bu alandaki değerlendirmesine rehberlik etmesi gereken ilgili ilkeleri düzenleme fırsatı bulmuştur. Dolayısıyla, Mahkeme, yarışan menfaatleri dengeleme bağlamında bazı kriterler belirlemiştir (bk., yukarıda anılan, Von Hannover (no. 2),§§ 109-13,ve Axel Springer AG/Almanya [BD], no. 39954/08, §§ 90-95, 7 Şubat 2012). Dolayısıyla, tanımlanan ilgili kriterler şunlardır: kamuoyunu ilgilendiren bir tartışmaya katkı, etkilenen kişinin kötü ünü, haberin konusu, ilgili kişinin daha önceki eylemleri, yayının içeriği, şekli ve sonuçları, ve uygun olduğu hallerde, fotoğrafların hangi koşullarda çekildiği hususu. Ayrıca, 10. madde kapsamında yapılmış bir başvuru bağlamında, Mahkeme, bilginin ne şekilde elde edildiğini ve doğruluğunu ve gazetecilere veya yayıncı kuruluşlara verilen cezanın ağırlığını incelemektedir (Satakunnan Markkinapörssi Oy ve Satamedia Oy / Finlandiya [BD], § 165). Mahkeme, dolayısıyla tanımlanan kriterlerin somut davaya aktarılabileceği kanaatindedir.
2. Bu ilkelerin somut davaya uygulanması
94. Mahkeme, söz konusu makalenin, Prens’in oğlunun babası olduğunu açıklayan Bayan Coste ile röportajdan oluştuğunu kaydetmektedir. Makale, ayrıca, Bayan Coste’un Prens’le tanışma koşulları, yakın ilişkileri, karşılıklı hisleri, hamilelik haberine tepkisi ve çocuğuna nasıl davrandığı ile ilgili ayrıntılar vermiştir. Bu durum, hem özel hem de kamusal bağlamda Prens’i Bayan Coste ile ya da çocuğu tutarken gösteren fotoğraflarla ortaya konulmuştur (bk., yukarıda 14-16. paragraflar).
93. Bu bakımdan ve Bunte’de yayınlanan oldukça benzer makaleler konusunda Alman mahkemelerinin ulaştığı sonuçlara ilişkin tarafların beyanları(bk., yukarıda 53. ve 69. paragraflar) karşısında, Mahkeme, bu davadaki rolünün öncelikli olarak kararları başvuranlar tarafından itiraz edilen yerel mahkemelerin bu amaçla tesis ettiği kriterler uyarınca söz konusu olan hükmedilen haklar arasında adil denge kurup kurmadıklarını doğrulamadan oluşmakta olduğu konusunda ilk gözlemde bulunmayı uygun bulmaktadır (yukarıda 93. paragrafta yinelenen kriterler). Dolayısıyla, somut davanın koşullarının değerlendirmesi, açıklanan bilgiler konusunda sırasıyla Fransız ve Alman mahkemelerinin ulaştığı kararların kıyaslanabilir incelemesine dayalı olamaz.
(a) Kamuoyunu ilgilendiren tartışmaya katkı konusu
94. Mahkeme, Sözleşme’nin 10 § 2 maddesi uyarınca kamuoyunu ilgilendiren bir konunun söz konusu olduğu durumda ifade özgürlüğünün kısıtlanmasına yönelik çok az kapsamın bulunduğunu yinelemektedir (bk., diğerlerinin arasında, Wingrove/Birleşik Krallık, 25 Kasım 1996, § 58, Karar ve Hükümler Derlemesi 1996‑V). Devletlerin takdir yetkisi, kamuoyunu ilgilendiren bir konuya ilişkin tartışmanın söz konusu olduğu durumda azalmaktadır (bk., Editions Plon /Fransa, no. 58148/00, § 44, AİHM 2004‑IV). Bu nedenle, somut dava koşullarında, ilk olarak, Prens’in babalığını ifşa eden röportajın içeriğinin “kamuoyunu ilgilendiren bir konuya ilişkin tartışmaya katkı” niteliğinde bilgi teşkil ettiği şeklinde anlaşılıp anlaşılamayacağının belirlenmesi gereklidir.
(i) “Kamuoyunu ilgilendiren tartışmaya katkı” kavramı
95. Hükümet, bu kavramın çok geniş bir şekilde yorumlanmasının kamuya mal olmuş kişilerin özel hayatının korunmasını etkisiz bırakma ihtimalinin olacağını iddia etmiştir (bkz., yukarıda 65-66 paragraflar). Bu bakımdan, Mahkeme, neyin kamuoyunu ilgilendiren bir konu teşkil edebileceğinin tanımının her davanın koşullarına bağlı olacağını vurgulamaktadır (bkz., yukarıda anılan, Von Hannover (no. 2), § 109, ve yukarıda anılan Axel Springer AG, § 90).
96. Mahkeme, ayrıca, daha önce, farklı durumlar hakkında karar vermiş ve özel hayatla ilgili olmasına rağmen bunların meşru bir şekilde kamuoyunun dikkatine sunulabileceğine karar vermiştir. Bu tür davalarda, Mahkeme, özel hayatın unsurlarını ifşa eden bir yayının ayrıca kamuoyunu ilgilendiren bir meseleyle ilgili olup olmadığını netleştirmede bir kısım faktörü dikkate almıştır. İlgili faktörler arasında sorunun kamuoyu için önemi ve ifşa edilen bilgilerin niteliği yer almaktadır (bk., yukarıda anılan Von Hannover (no. 2), § 109, ve itibar hakkı bağlamında, yukarıda anılan, daha fazla atıfla birlikte, Axel Springer AG, § 90).
97. Özellikle, Mahkeme, daha önce, kamuoyunun ilgili bir kamuya mal olmuş kişinin belirli kişilik özellikleri hakkında bilgilendirilme konusunda menfaatinin olabilmesi nedeniyle özel hayatın yönlerinin ifşa edilebileceğini kabul etmiştir (bk., Ojala ve Etukeno Oy/Finlandiya, no. 69939/10, §§ 54‑55, 14 Ocak 2014, ve Ruusunen/Finlandiya, no. 73579/10, §§ 49‑50, 14 Ocak 2014. Bu kararda, Mahkeme, Finlandiya eski başbakanının romantik bir ilişkiye girdiği tarihin ve şeklin ve bunun geliştiği hızın söz konusu kişinin dürüst olup olmadığı ve bu hususta muhakemeden yoksun olduğu sorusunu ortaya atması bakımından kamuoyunu ilgilendirebileceğine karar vermiştir). Bununla birlikte, bir kişinin romantik ilişkilerinin ilke olarak sıkı bir şekilde özel bir husus olduğu geçerliliğini korumaktadır. Dolayısıyla, genel olarak, bir çiftin cinsel hayatına veya yakın ilişkilerine ilişkin ayrıntıların sadece önceden rıza olmaksızın istisnai durumlarda kamuoyunun bilgisine sunulmasına izin verilmelidir.
98. Mahkeme, ayrıca, birçok defa, kamuoyunun bilgilendirilme hakkı olmasına rağmen ve bunun belirli özel koşullarda kamuya mal olmuş kişilerin özel hayatının yönlerini kapsayabileceği demokratik bir toplumda önemli bir hak olmasına rağmen, sadece bir kişi ne kadar ünlü olursa olsun özel hayatının ayrıntılarına ilişkin olarak belirli bir okuyucunun merakını gidermeyi amaçlayan makalenin topluma yönelik genel menfaat tartışmasına katkıda bulunduğu düşünülemez (bk., yukarıda anılan Von Hannover, § 65; MGN Limited/Birleşik Krallık no. 39401/04, § 143, 18 Ocak 2011; ve Alkaya/Türkiye, no. 42811/06, § 35, 9 Ekim2012).
99. Dolayısıyla, üst düzey Devlet görevlileri olan kamuoyunda iyi tanınan kişilerin iddia olunan evlilik dışı ilişkileri hakkındaki bir makale, sadece, belirli okuyucuların merakını gidermeye hizmet eden söylentilerin yayılmasına katkıda bulunmuştur (bk.,Standard Verlags GmbH/Avusturya (no. 2), no. 21277/05, § 52, 4 Haziran 2009). Aynı şekilde, resmi bir görev icra etmeyen bir prensesin günlük hayatından kesitler gösteren fotoğrafların yayınlanması sadece belirli okuyucuların merakını gidermeyi amaçlamıştır (bk., yukarıda anılan, daha fazla atıfla birlikte, Von Hannover, § 65). Bu bağlamda, Mahkeme, kamuoyunun ilgisinin kamuoyunun başkalarının özel hayatı hakkında bilgi arayışına veya okuyucunun sansasyon veya hatta röntgencilik isteğine indirgenemeyeceğini yinelemektedir.
100. Bir bireyin özel hayatına ilişkin bir yayının sadece belirli bir okuyucunun merakını gidermeye yönelik değil aynı zamanda genel öneme sahip bir konuyla ilgili olup olmadığını belirlemek amacıyla yayını bir bütün olarak değerlendirmek ve göründüğü bağlam dikkate alındığında (bk., Tønsbergs Blad A.S. ve Haukom/Norveç, no. 510/04, § 87, 1 Mart 2007; Björk Eiðsdóttir/İzlanda, no. 46443/09, § 67, 10 Temmuz 2012; ve Erla Hlynsdόttir/İzlanda, no. 43380/10, § 64, 10 Temmuz 2012), kamuoyunu ilgilendiren bir meseleyle ilgili olup olmadığını incelemek gereklidir.
101. Bu bağlamda, Mahkeme, kamuoyu ilgisinin, özellikle vatandaşların refahını veya toplumun hayatını etkilemeleri bakımından kamuoyunun meşru bir şekilde ilgisini çekebilecek ölçüde etkileyen, dikkatini çeken veya kayda değer ölçüde ilgilendiren (bk., yukarıda anılan The Sunday Times, § 66) konularla ilgili olduğunu belirtmektedir (bk., Barthold/Almanya, 25 Mart 1985, § 58, Seri A no. 90). Ayrıca, önemli bir konuyla ilgili olan (bk., örneğin, yukarıda anılan, Erla Hlynsdόttir, § 64) veya kamuoyunun bilgilendirilme konusunda menfaatinin bulunacağı bir sorun içeren önemli bir uyuşmazlığa neden olabilecek konularda da durum böyledir (bk., Tønsbergs Blad A.S. ve Haukom, yukarıda anılan, § 87).
(ii) Söz konusu makalenin kamuoyunu ilgilendiren tartışmaya katkısı
102. Somut davada, yerel mahkemeler, “şirketin savunmalarının Fransız veya Monako toplumunda tartışma veya makalede inceleme konusu olduğunu iddia etmediği bir durum olan çocuğun tahtta geçmesinin yasaklandığı dikkate alındığında söz konusu yayında “herhangi bir güncel haber konusu olmadığını” ve “kamuoyunu ilgilendiren meseleye ilişkin herhangi bir tartışma” tespit etmiştir. Dolayısıyla, yerel mahkemeler, söz konusu makalenin “mevcut olmadığına” karar verdikleri “güncel haber yapma gereklilikleriyle” hiçbir şekilde haklı kılınamayacak olan Prens’in özel hayatının ihlali anlamına geldiğine karar vermiştir (bk., yukarıda 27 ve 36. paragraflar).
103. Mahkeme, Prens’in babalığını ifşa eden röportajın içeriğinin kamuoyunu ilgilendiren bir meseleye ilişkin bilgi teşkil ettiği şeklinde anlaşılıp anlaşılamayacağını belirlemek amacıyla bir bütün olarak makaleyi ve bunda ifşa edilen bilginin esasını değerlendirmenin gerekli olduğu kanaatindedir. Bu bağlamda ve yerel mahkemelerin( bk., yukarıda 20, 27 ve 36. paragraflar) ve Hükümetin (bk., yukarıda 70. paragraf) gözlemleri dikkate alındığında, Mahkeme, Bayan Coste ile yapılan röportajın Prens’in özel hayatı ve davanın koşullarında kamuoyunu ilgilendiren bir tartışmayla doğrudan ilgili olmayan gerçek veya varsayılan duyguları hakkında çeşitli ayrıntıları içerdiğini kabul etmektedir.
104. Ancak, Mahkeme, makalenin konusunun, kamuoyu ilgisi kavramının kapsamı büyük ölçüde kısıtlanmadıkça, sadece Bayan Coste ve Prens arasındaki ilişkiyi ifşa etme olarak değerlendirilemeyeceği kanaatindedir. Bir bütün olarak ve bağlamda ele alınan ve yukarıda belirtilen içtihat örnekleri ışığında analiz edilen yayının (bk., yukarıda 98-103. paragraflar) kamuoyunu ilgilendiren bir meseleyle ilgili olduğu konusunda hiçbir şüphe yoktur.
105. Bu bakımdan, Mahkeme, ilk olarak, bir doğumun mahrem nitelikte bir olay olmasına karşın sadece bununla ilgili olan kişilerin özel alanına değil, aynı zamanda kamu alanına girdiğini belirtmenin faydalı olduğu kanaatindedir. Zira buna ilke olarak bir basın açıklaması (medeni durum belgesi) ve yasal ebeveyn-çocuk ilişkisinin kurulması eşlik etmektedir. Dolayısıyla, bir kişinin soyunun temsil ettiği salt özel ve ailevi ilgi, akrabalığın sosyal ve yasal yapısıyla ilgili olan kamusal bir yönle tamamlanmaktadır. Bu nedenle, bir doğum hakkındaki haber metni, kendi başına, sadece kamuoyunun merakını gidermeyi amaçlayan münhasıran başkalarının özel hayatının ayrıntılarına ilişkin bir açıklama olarak düşünülemez.
106. Ayrıca, “hükümdar ve Monako Ailesi arasındaki bağlantıların çok yakın olduğu” ve “monarşinin...Prens ve ulusal toplum arasındaki birliğe dayalı olduğu” Monako Prensliğinin belirli özellikleri dikkate alındığında, Mahkeme, ilgili zamanda bekar ve çocuksuz olarak bilinen Prens’in bir çocuğunun (özellikle oğlunun) bulunmasının en azından Prensliğin halkları bakımından inkar edilemez bir şekilde kamuoyunu ilgilendiren bir değere sahip olduğu kanaatindedir. Prens’in oğlunun evlilik dışı dünyaya geldiği gerçeği bu bakımdan konuyla ilgili değildir. İlgili zamanda, çocuğun doğumu, muhtemel olarak hanedanlıkla ilgili ve mali sonuçlardan yoksun değildi: Prens hala bekardı ve böylesi bir sonuç mümkün olmasa dahi evlilik yoluyla meşrulaştırma ortaya atılabilirdi.
107. Aslında, doğumun tahta çıkma ile ilgili sonuçları, iddialara göre aşağıdakileri söyleyen Prens’in danışmanına atfedilen uyarıyla ilgili olan makalede belirtilmiştir: "Eğer bir erkek çocuğuysa, Albert’ın tahta çıkmasını önlemek için bunu kullanacaklarını ve çocuğun tahtta hak talebinde bulunabileceğinin farkında mısın.”Söz konusu sonuçlar, ayrıca, aşağıdakileri belirten Bayan Coste’un sözlerinde de belirgindi: “Mazarine gibi büyümesini istemedim...Sadece bunu düşündüm, ve potansiyel bir varis teşkil ettiği gerçeğini bir saniye bile düşünmedim.” Dolayısıyla, Prens’in babalığını resmen tanımayı reddetmesine ve bunu gizli tutmayı tercih etmesine sevk eden nedenlere de atıfta bulunulmuştur. Buna ek olarak, Bayan Coste’un “oğlunun psikolojik sağlığından korktuğu” ve onun “normal bir şekilde babasıyla birlikte büyümesini” istediğini belirten yorumlarıyla makale ayrıca çocuğun kişisel kimliğinin önemli bir yönü olan baba-oğul ilişkisinin resmen tesis edilmesinde çocuğun üstün yararına değinmiştir.
108. Bu aşamada, Mahkeme, Hükümetin makalenin çocuğun potansiyel varis olarak statüsü konusunda sadece birkaç satır içerdiği argümanını dikkate alarak (bk., yukarıda 68. paragraf), tek belirleyici sorunun, bir haber metninin kamuoyunu ilgilendiren bir tartışmaya katkıda bulunabilir olup olmadığı ile ilgili olup, bunun tam olarak bu amacı gerçekleştirip gerçekleştirmediği ile ilgili olmadığını yinelemektedir (bk., Haldimann ve Diğerleri/İsviçre, no. 21830/09, § 57, AİHM 2015). Mahkeme, bir makalenin kamuoyunu ilgilendiren bir tartışmaya katkıda bulunması için bunun tamamen ona yönelik olmasının gerekli olmadığını, makalenin söz konusu tartışmaya ilgili olmasının ve bu amaçla bir veya birkaç unsur içermesinin yeterli olabileceğini kaydetmektedir (bk.,Lillo-Stenberg ve Sæther/ Norveç, no. 13258/09, § 37, 16 Ocak 2014; Ojala ve Etukeno Oy, yukarıda anılan, § 54; ve Ruusunen, yukarıda anılan, § 49).
109. Somut davada, söz konusu bilgi siyasi önemden yoksun değildi ve Prenslikte yürürlükte olan (evlilik dışı doğan çocukların tahta çıkmasını önleyen) tahta çıkma kuralları konusunda kamuoyunun ilgisini çekebilirdi. Benzer bir şekilde, babalığını gizli tutmak isteyen ve bunu aleni olarak kabul etmeyi reddeden Prens’in davranışının (bk., yukarıda 25. ve 27. paragraflar), geleceği özünde nesillerin varlığıyla bağlantılı olan kalıtsal bir monarşide kamuoyunu ilgilendirebilirdi. Aynı şekilde, bu durum, Prens’in, oğlunun tanınmasına yönelik olarak noter senedi veya doğumların, evliliklerin ve ölümlerin kaydına ilişkin bir kopya (bk., yukarıda 17. paragraf) alamayan çocuğun annesine ve çocuğun kendisine ilişkin davranışı konusunda geçerliydi: bu bilgi, özellikle sorumluluklarına yaklaşma ve üstlenme şekli konusunda Prens’in kişiliğine dair anlayış sağlayabilirdi.
110. Bu bağlamda, kalıtsal monarşinin sembolik rolünü yinelemek önemlidir. Bu tür bir monarşide Prens ulusun birliğini düzenler. Dolayısıyla, iktidardaki ailenin üyelerini etkileyen belirli olaylar, bu ailenin özel hayatlarının parçası olmakla birlikte, ayrıca çağdaş tarihin de parçasıdır. Bu, özellikle, Prens 3. Rainier’in hastalığı konusunda Mahkeme’nin sonucuydu (bk., yukarıda anılan Von Hannover (no.2), §§ 38 ve 117). Mahkeme’nin kanaatine göre, özellikle ihtilaf konusu olayların gerçekleştiği tarihte söz konusu çocuğun Prens’in soyundan gelen tek kişi olarak görülmesi nedeniyle evlilik dışı doğsa dahi bir çocuğun doğumu bakımından da durum böyledir. Anayasal bir kalıtsal monarşide, Prens ve doğrudan tahta çıkma sırasında bulunan kişiler de Devletin devamlılığının temsilcileridir.
111. Sonuç olarak, Mahkeme, söz konusu makalenin gerçekte sadece Prens’in hayatının ayrıntıları ile ilgili çeşitli ayrıntıları içermesine rağmen, başvuranlar tarafından hem yerel mahkemeler hem de Mahkeme önünde ileri sürüldüğü üzere (bk., yukarıda 30-33 ve 52-53 paragraflar) kamuoyunu ilgilendiren bir konuya ilişkin bir tartışmaya katkıda bulunmaya yönelik olduğu kanaatindedir (bk., yukarıda 105-12. paragraflar).
112. Bu hususta yerel mahkemelerin sonuçları dikkate alındığında (bk., yukarıda 104. paragraf), Mahkeme, basının kamuoyunu ilgilendiren bir tartışmaya katkısının sadece mevcut olaylarla veya önceden var olan tartışmalarla sınırlandırılamayacağını vurgulamanın yararlı olduğu kanaatindedir. Kabul edilmelidir ki basın, kamuoyunu ilgilendiren konulara ilişkin tartışmaları yaymak için bir vektördür. Aynı zamanda, bu tür bir ilgiyi sağlayabilecek ve toplum içinde böylesi bir tartışmaya neden olabilecek bilgileri ortaya çıkarma ve kamuoyunun dikkatine sunma rolü de bulunmaktadır. Ayrıca, Daily Mail ve Bunte’de yayınlanan makaleler ışığında (bk., yukarıda 9 ve 11. paragraflar), Mahkeme, çocuğun potansiyel varis olarak statüsünün halihazırda bir kamusal tartışma meselesi olduğunu kaydetmektedir.
113. Bu doğrultuda, Mahkeme, ulusal mahkemelerin Prens’in özel hayatına ilişkin sözlerini bağlamları dışında incelemekten ziyade konusunu doğru bir şekilde belirlemek amacıyla yayını bir bütün olarak değerlendirmesi gerektiği kanaatindedir. Bununla birlikte, söz konusu olayda, yerel mahkemeler, makalenin ana mesajının yani Prens’in babası olduğu çocuğun varlığının kamuoyuna yönelik ilgisini dikkate almayı reddetmişler ve bunun yerine çiftin yakın ilişkisi hakkında Bayan Coste tarafından sağlanan ayrıntılara yoğunlaşmışlardır. Böylece, yerel mahkemeler, başvuranların dayandığı kamuoyu ilgisi gerekçelendirmesini herhangi bir etkililikten yoksun bırakmışlardır.
114. Bununla birlikte, bu davada, söz konusu bilgilerin niteliği dikkate alındığında, Mahkeme, Bayan Coste’un açıklamalarını yayınlayarak başvuranların kamuoyunu ilgilendiren bir konunun haber yapılmasına katkıda bulunduğu şeklinde anlaşılabileceğinden şüphelenme konusunda hiçbir neden görmemektedir.
(b) İlgili kişinin ne kadar tanınmış olduğu ve haber metninin konusunun ne olduğu?
(i) “Kamuya mal olmuş kişi” sınıflandırmasının sonuçları
115. Mahkeme, haber metninin ve/veya fotoğrafın konusu olan ilgili kişinin rolünün ve görevinin ve faaliyetlerin niteliğinin dikkate alınacak bir diğer önemli kriter teşkil ettiğini yinelemektedir (bk.,Von Hannover (no. 2), yukarıda anılan, § 110, ve Axel Springer AG, yukarıda anılan, § 91). Bir bireyin kamuya mal olmuş bir kişi olduğu veya tanınan bir kişi olduğu hususu, özel hayatına sağlanabilecek korumayı etkilemektedir. Dolayısıyla, Mahkeme, birçok defa, kamuoyunun kamuya mal olmuş kişilerin özel hayatının belirli yönleri hakkında bilgilendirilme hakkı olduğunu kabul etmiştir (bk., diğerlerinin arasında, Karhuvaara ve Iltalehti /Finlandiya, no. 53678/00, § 45, AİHM 2004‑X).
116. Bu nedenle, özel bireyler ve siyasi veya kamuya mal olmuş kişiler olarak kamusal bağlamda görev yapan kişiler arasında ayrım yapmak gereklidir. Bir bireyin özel hayatının ayrıntılarını haber yapma ve örneğin resmi görevlerini icra ettikleri sırada siyasetçilere ilişkin olarak demokratik bir toplumda bir tartışmaya katkı sağlayabilecek gerçekleri haber yapma arasında temel bir ayrımın yapılması gerekmektedir (bk., yukarıda anılan Von Hannover, § 63,ve Standard Verlags GmbH and Krawagna-Pfeifer /Avusturya, no. 19710/02, § 47, 2 Kasım 2006).
117. Dolayısıyla, bir bireye resmi bir görev verilip verilmediğine bağlı olarak bu birey az ya da çok kısıtlanan mahremiyet hakkından faydalanacaktır: bu bakımdan, kamuya mal olmuş kişilerin özel hayatlarını gizli tutma hakkı, ilke olarak, herhangi bir resmi görevde bulunmadıkları durumda daha geniştir (iktidardaki ailenin üyeleri olarak belirli etkinliklerde bu aileyi temsil etseler dahi) ve bu tür bir görevde bulunmaları durumunda bu hak daha fazla kısıtlıdır (bk., örneğin, Lingens /Avusturya, 8 Temmuz 1986, § 42, Seri A no. 103, ve Ojala ve Etukeno Oy, yukarıda anılan, § 52).
118. Kamusal bir görev icra etme veya siyasi bir göreve gelme hususu, mutlaka, bir bireyi, bir kişinin özel hayat alanına giren alanlar da dâhil olmak üzere diğer vatandaşların dikkatine maruz bırakmaktadır. Dolayısıyla, siyasi veya sosyal sahnede oynadıkları rol ve kamuoyunun sonuç olarak bunlar hakkında bilgilendirilmelerine olan ilgisi bakımından potansiyel etkileri dikkate alındığında, kamuya mal olmuş kişiler tarafından yapılan bazı özel eylemler bu şekilde değerlendirilemez. Mahkeme, “kamuya mal olmuş kişilerin birçok defa kendi seçimleriyle toplumda işgal ettikleri konumun kendiliğinden mahremiyetlerine yönelik artan baskı gerektirdiğini kabul etmeleri gerektiğine karar vererek Avrupa Konseyi Parlamenter Asamblesinin analizine katılmaktadır (1165(1998) sayılı İlke Kararının 6. noktası, bk., yukarıda 43. paragraf).
119. Dolayısıyla, Mahkeme, özellikle, siyasetçilerin kaçınılmaz olarak ve bilerek kendilerini hem gazeteciler hem de halkın geneli tarafından her kelimelerinin ve eylemlerinin yakından incelenmesine maruz bıraktıklarına karar vermiştir (bk., yukarıda anılan, diğerlerinin arasında, § 42). Bununla beraber, bu ilke sadece siyasetçiler için değil, aynı zamanda eylemleri yoluyla kamusal alanın parçası olan her kişi için uygulanmaktadır (bk., bu hususta, Krone Verlag GmbH & Co KG /Avusturya, no. 34315/96, § 37, 26 Şubat 2002, ve News Verlags GmbH & Co.KG /Avusturya, no. 31457/96, § 54, AİHM 2000‑I) veya konumları (bk., Verlagsgruppe News GmbH/Avusturya (no. 2), no. 10520/02, § 36, 14 Aralık 2006).
120. Ancak, belirli durumlarda, bir kişinin kamu tarafından bilindiği durumlarda dahi özel hayatının korunması ve saygı duyulması yönünde bir “meşru beklenti”ye dayanma hakkı vardır (bk., diğerlerinin arasında, yukarıda anılan Von Hannover (no.2), § 97). Dolayısıyla, bir bireyin kamuya mal olmuş kişiler kategorisinde bulunduğu gerçeği, hiçbir şekilde, resmi görev yapan kişiler durumunda dahi, medyanın, eylemlerini düzenlemesi gereken profesyonel ve etik ilkeleri ihlal etmesine veya özel hayata müdahaleyi meşrulaştırmasına izin veremez.
121. Dolayısıyla, bir bireyin ünü veya görevleri, hiçbir koşul altında, medyanın takibini veya hileli veya gizli operasyonlar yoluyla elde edilen fotoğrafların (bk., teleobjektif kullanarak ve ilgili kişinin bilgisi olmadan çekilen fotoğraflar konusunda, yukarıda anılan Von Hannover, § 68) veya bir bireyin özel hayatının ayrıntılarını gösteren ve mahremiyetlerine müdahale teşkil eden fotoğrafların yayınlanmasını haklı kılamaz (bk., iddia olunan zina ilişkisine ilişkin fotoğrafların yayınlanması konusunda, Campmany ve Lopez Galiacho Perona /İspanya (k.k.), no. 54224/00, AİHM 2000‑XII).
122. Somut davada, Mahkeme, Prens’in iktidardaki bir ailenin üyesi olarak doğumu ve Devlet Başkanı olarak siyasetçi ve temsilci olarak kamusal görevleri yoluyla inkâr edilemez bir şekilde önemli bir kamuya mal olmuş kişi olduğunu kaydetmektedir. Bu nedenle, yerel mahkemelerin, bu ünün ve söz konusu kamusal görevlerin özel hayatına sağlanabilecek korumaya ne ölçüde etki edebileceğini dikkate almış olması gerekmektedir. Ancak, yerel mahkemeler, incelemeleri için sunulan olayların değerlendirmesinde bu durumu dâhil etmekten kaçınmıştır. Dolayısıyla, Versailles İstinaf Mahkemesinin ifşa edilen gerçeklerin ilgili kişinin statüsü veya görevi dikkate alındığında etkileri nedeniyle bir tartışmaya neden olabileceği durumda özel hayatın korunması ilkesine bir istisna yapılabileceğini yinelemesine rağmen (bk., yukarıda 26. paragraf), söz konusu mahkeme, somut davada bu değerlendirmeden hiçbir sonuç çıkarmamıştır. Aynı şekilde Yargıtay, sadece, genel olarak, “mevkisi, doğumu, serveti veya şimdiki veya gelecek görevleri ne olursa olsun her kişinin özel hayatına saygı hakkına sahip olduğunu” belirtmiştir (bk., yukarıda 36. paragraf).
123. Aslında, özel hayatın korunması beklentisinin icra edilen kamusal görevler nedeniyle azalabileceği dikkate alındığında, Mahkeme, söz konusu menfaatlerin adil bir şekilde dengelenmesini sağlamak amacıyla yerel mahkemelerin incelenmeleri için sunulan olayları değerlendirirken Prens’in Devlet Başkanı statüsünün potansiyel etkisini dikkate almış ve bu bağlamda sıkı bir şekilde özel alana ait olan söz konusu makalenin kısımlarını ve kamusal alana nelerin girdiğini belirlemeye çalışmış olması gerektiği kanaatindedir.
(ii) Yayının konusu
124. Mahkeme, ilk olarak, söz konusu yayının, kuşkusuz, aşk hayatını ve oğluyla ilişkisini açıklaması bakımından Prens’in özel hayat alanıyla ilgili olduğunu gözlemlemektedir. Ancak, önceki tespitlerine(bk., yukarıda 106-14. paragraflar) atıfta bulunan Mahkeme, makalede yer alan bilginin asıl unsurunun yani çocuğun varlığının, Prens’in Monako Devlet Başkanı olarak görevlerinin kalıtsal niteliği dikkate alındığında özel alanın ötesine geçtiği kanaatindedir. Bununla beraber, Prens’in Bayan Coste ile birlikte halkın önünde birkaç defa görülmesi dikkate alındığında (bk., yukarıda 14. ve 16. paragraflar), Mahkeme, Prens’in Bayan Coste ile olan ilişkisinin varlığının artık sadece onun özel hayatını ilgilendiren bir mesele olmadığı kanaatindedir.
125. Mahkeme, daha sonra, Prens’in özel hayatının makalenin tek konusu olmadığını, aynı zamanda Bayan Coste’un ve tek başına ebeveyn sorumluluğuna sahip olduğu oğlunun özel hayatıyla da ilgili olduğunu vurgulayacaktır. Dolayısıyla, makale, röportajı yapılan kişinin hamileliği, kendi duyguları, oğlunun doğumu, çocuğun yaşadığı sağlık sorunu ve birlikte hayatları ile ilgili ayrıntılar da içeriyordu (bk., yukarıda 14. paragraf). Bunlar Bayan Coste’un kesinlikle sessiz kalmak zorunda olmadığı ve iletmekte özgür olduğu özel hayatına ilişkin unsurlardı. Bu bakımdan, Mahkeme, ihtilaf konusu makalenin röportajı yapılan kişi ve oğlu için bir ifade aracı olduğu gerçeğini göz ardı edemez.
126. Buna ek olarak, söz konusu makaleyi güvence altına alırken Bayan Coste, makalede açıkça yansıtıldığı üzere oğlunun resmi olarak tanınmasını sağlama şeklindeki kişisel bir menfaatle harekete geçmiştir. Dolayısıyla, röportaj, kamuoyu ilgisi meselesini gündeme getirmiş, aynı zamanda medyayla iletişime geçmesinin nedenini oluşturan oğlunun tanınması sağlama konusunda Bayan Coste’un menfaati (bk., yukarıda 17. paragraf), babalığının tesis edilmesi konusunda çocuğun menfaati ve babalığını gizli tutma konusunda Prens’in menfaati olmak üzere yarışan özel menfaatleri de ilgilendirmiştir.
127. Ancak, Mahkeme, Hükümetin ileri sürdüğü üzere (bk., yukarıda 63. paragraf), Bayan Coste’un kendisi ve oğlu için ifade özgürlüğünün, onun yerel mahkemeler önündeki yargılamalara ve Mahkeme önündeki yargılamalara taraf olmaması dikkate alındığında somut davada doğrudan söz konusu olmadığına katılmaktadır. Bununla birlikte, Mahkeme, Bayan Coste’un özel hayatına ve Prens’in özel hayatına ilişkin unsurların birleşiminin, Prens’e sağlanması gereken korumayı değerlendirmede dikkate alınması gerektiğini vurgulamaktadır.
c) İlgili kişinin daha önce sergilemiş olduğu tutum hakkında
128. Mahkeme, ne ulusal mahkemelerin ne de tarafların Prensin daha önce sergilemiş olduğu tutum hakkında görüş belirtmediğini gözlemlemektedir. Mahkeme, somut olayın koşullarında, yorumda bulunulmadığı sürece, dosyada yer alan unsurların Prensin medya karşısında daha önce sergilemiş olduğu tutumu kabul etmesi veya anlaması için yeterli olamayacağı kanaatindedir. Bununla birlikte, daha önce basınla işbirliği yapmış olması, tek başına, bir makaleye konu olan kişiyi her türlü korumadan yoksun bırakacak nitelikte değildir (Egeland ve Hanseid/Norveç, No. 34438/04, § 62, 16 Nisan 2009). Nitekim, bir kişinin özel hayatıyla ilgili yayınlar karşısında gösterdiği her türlü hoşgörü ya da gerçek veya algılanan hoşnutluk, bu kişiyi mutlak suretle özel hayatının korunması hakkından mahrum bırakmaz.
d) Haberlerin elde edilme şekli ve gerçekliği hakkında
129. Mahkeme her şeyden önce, gazetecilerin görev ve sorumlulukları ile mesleklerini çevreleyen deontolojik ilkelere riayet etmelerinin kendi nazarında ne kadar önemli olduğunun altını çizmektedir. Bu bağlamda Mahkeme, Sözleşme’nin 10. maddesinin, gazetecilerin, iyi niyetli oldukları, gerçek olaylara dayandıkları ve gazetecilik etiğine riayet ederek ‘‘güvenilir ve doğru’”bilgiler aktardıkları takdirde, genel menfaate ilişkin konularda haber verme hakkını koruduğunu hatırlatmaktadır (Fressoz ve Roire/Fransa [BD], No. 29183/95, § 54, AİHM 1999‑I).
130. Haber almak ve halka haber vermek için kullanılan araçların dürüstlüğü ve bir habere konu olan kişiye saygı duyulması (daha önce anılan Egeland ve Hanseid, § 61), dikkate alınması gereken başlıca kriterlerdendir. Bir yayının kesilmiş ve azaltılmış niteliği, okuyucuları yanıltıcı nitelikte olduğunda, söz konusu yayının genel menfaate ilişkin bir tartışma konusuna katılımının önemini büyük ölçüde kısıtlayabilir (daha önce anılan Stoll, § 152).
131. Mahkeme ardından, bu davanın kendisine sunulan ve basının kamuya mâl olmuş kişilerin özel hayatını ifşa ettiği, özellikle de kraliyet ailesinin üyeleriyle ilgili diğer davalardan ayrılan özelliklerinin altını çizmek istemektedir: Bayan Coste, bireysel gibi görünen bir tercihle, Paris Match dergisinden kendisi talepte bulunmuştur (yukarıdaki 17. paragraf).
132. Bayan Coste’un Prensin soy bağı ile ilgili beyanlarının doğruluğu, ihtilaf konusu makalenin yayımlanmasından kısa bir süre sonra soy bağını kamuya açık olarak bizzat tanıyan ilgili tarafından sorgulanmamıştır. Bu bağlamda Mahkeme, yayınlanan haberlerin özünde doğru niteliğinin altını çizmektedir: başkasının itibarının korunması için bu ilkeye kesinlikle riayet edilmiş olması gerekmektedir.
133. Makaleyle birlikte yayınlanan fotoğraflar, -Versailles İstinaf Mahkemesi’nin de tespit etmiş olduğu gibi (yukarıdaki 27. paragraf)- Bayan Coste tarafından Paris Match dergisine gönüllü ve karşılıksız olarak verilmiştir (yukarıdaki 17. paragraf). Ayrıca Prense çocuğunu gösteren fotoğraflar, Prensin haberi olmaksızın (karşılaştırınız daha önce anılan Von Hannover, § 68) ya da kendisini olumsuz bir ışığa maruz bırakan koşullarda (karşılaştırınız daha önce anılan Von Hannover (No. 2), §§ 121‑123) çekilmemiştir. Şüphesiz ulusal mahkemeler gibi Mahkeme de, fotoğrafların Prensi özel bir bağlamda gösterdiğini ve Prensin rızası olmaksızın yayımlandıklarını gözlemlemektedir. Bununla birlikte, söz konusu fotoğraflar, okuyucunun bakış açısıyla Prensin sosyal olarak değerlendirilmesine zarar verebilecek bir görüntü arz etmemektedir. Bu fotoğraflar, aynı zamanda Prensle ilgili yanıltıcı bir görüntü de arz etmemektedir ve özellikle makalede yer alan bilgilerin doğruluğunu gösteren, röportajın içeriğini destekler nitelikte kullanılmışlardır.
134. Bayan Coste ile Prensi birlikte gösteren fotoğraflarla ilgili olarak, bu fotoğrafların yayınlanmasının davanın kendine özgü koşullarında özel konuların ortaya çıkmasına sebep olmayacak şekilde, kamuya açık etkinlikler sırasında kamusal alanlarda çekildikleri hususuna itiraz edilmemiştir.
e) İhtilaf konusu makalenin içeriği, şekli ve yankıları hakkında
135. Hükümet, başvuranları yayınlanmış bilgileri olağanüstü bir durum olarak göstermekle ve Bayan Coste’un Prensin mahremiyetini ihlal eden açıklamalarını ayrım gözetmeksizin yayımlamakla suçlamaktadır (yukarıdaki 71-72. paragraflar). Ulusal mahkemeler, ihtilaf konusu makalenin, Bayan Coste ile Prensin tanıştığı koşullar, Bayan Coste’un hamile olduğunu Prense bildirmesinin ardından Prensin tepkileri ve daha sonra çocuğa karşı tutumu hakkında birçok konu dışı unsur barındırdığını tespit etmişlerdir (yukarıdaki 27 ve 36. paragraflar).
136. Bu bağlamda Mahkeme öncelikle, gazetecilerin günlük uygulamalarında, halkın bilgilendirilmesi hakkı ile başkasının özel hayatına saygı duyulması hakkı arasında bir ayrım çizgisi seçtikleri kararlar verdiklerini gözlemlemektedir. Ayrıca kamuya mâl olmuş kişiler de dâhil olmak üzere özel hayata yapılan herhangi bir müdahaleden herkesi korumak gazetecilerin birinci yükümlülüğüdür. Bu bağlamda yaptıkları seçimler, mesleki etik ve ahlak kurallarına dayandırılmalıdır.
137. Mahkeme ardından, bir konunun ele alınış şeklinin gazetecilik özgürlüğüne dâhil olduğunu hatırlatmaktadır. Konu hakkında kendini gazetecilerin yerine koymak ne Mahkeme’nin ne de ulusal mahkemelerin görevi değildir (daha önce anılan Jersild, § 31). Sözleşme’nin 10. maddesi, aynı zamanda bir yayının güvenirliğini sağlamak için hangi detayların yayımlanması gerektiğine karar verme hususunu da gazetecilere bırakmaktadır (daha önce anılan Fressoz ve Roire, § 54). Gazeteciler diğer taraftan, kendilerine iletilen bilgiler arasından yayınlayacakları bilgileri ve yayınlama şeklini seçmekte özgürdürler. Bununla birlikte söz konusu özgürlük, sorumluluklardan muaf değildir (yukarıdaki131‑132. paragraflar).
138. Nitekim başkasının özel hayatını tehlikeye atan bir bilginin söz konusu olması durumunda, gazeteciler yayınlanmadan önce bilgilerin ve resimlerin etkilerini, mümkün olduğunca dikkate almakla yükümlüdürler. Özellikle özel ve aile hayatına bağlı bazı olaylar, Sözleşme’nin 8. maddesi bakımından özel bir koruma gerektirir ve dolayısıyla gazetecileri incelemeleri sırasında dikkatli ve özenli olmaya mecbur kılarlar (daha önce anılan Editions Plon, §§ 47 ve 53 ve daha önce anılan Hachette Filipacchi Associés, § 46‑49)
139. Somut olayda ihtilaf konusu yayın, soru-cevaplardan oluşan ve yorum yapmaksızın Bayan Coste’un beyanlarının aktarıldığı bir röportaj şeklindedir. Diğer taraftan bu röportajın yankıları belirli bir düzeyde kalmış ve sansasyonel bir duruma dönüşmemiştir. Bayan Coste’un sözleri, olduğu gibi aktarılmıştır ve gerekçeleri de okuyuculara açık bir şekilde belirtilmiştir. Yine aynı şekilde, gazeteciler röportaj yaptıkları kişinin kişisel düşünce ve duygularından gerçekleri ve algıları kolayca ayırt edebilirler (yukarıdaki 14. paragraf).
140. Mahkeme’nin daha önce de bir gazetecinin, röportaj sırasında üçüncü bir kişi tarafından yapılan beyanların yayımlanmasına yardım ettiği için cezalandırılmasının, basının genel menfaate ilişkin sorunların tartışılmasına katkıda bulunmasını ciddi şekilde engellediğini ve özellikle ciddi sebepler olmaksızın düşünülemeyeceğini belirtme fırsatı olmuştur (yukarıda anılan Jersild, § 35 ve Polanco Torres ve Movilla Polanco/İspanya, No. 34147/06, §§ 47-48, 21 Eylül 2010). Mahkeme, ihtilaf konusu yayının Prensin özel hayatının ötesinde genel menfaate ilişkin bir konuyu ilgilendirdiği mevcut davanın koşullarında da aynı hususların geçerli olduğu zira Bayan Coste’un Prensle ilişkisine dair verdiği detayların, Prensin itibarına zarar verecek veya kendisi hakkında herhangi bir tahkire sebep olacak nitelikte olmadığı kanaatindedir (karşılaştırınız daha önce anılan Ojala et Etukeno Oy § 56 ve daha önce anılan Ruusunen , § 51). Diğer taraftan Bayan Coste’un hayatının ve Prensle olan kişisel hikayesinin anlamının samimi olmasına ve başvuranlar tarafından bu hikayeye sadık kalındığına itiraz edilmemektedir. Ayrıca başvuranların bu makaleyi yayınlayarak, genel menfaate ilişkin bir bilgiyi kamuya bildirme niyetinde olduklarından şüphe duyulmasına izin vermemektedir (yukarıdaki 116.paragraf).
141. Bununla birlikte, ihtilaf konusu makaleyi, Bayan Coste’un kişisel ifadelerinde, Prensin özel hayatıyla ilgili olabilecek ve kamu için genel menfaat teşkil edebilecek unsurlar arasında bir ayrım yapacak ve denge kuracak şekilde değerlendirmek ulusal mahkemelerin görevidir(karşılaştırınız daha önce anılan Ojala ve Etukeno Oy, § 56 ve daha önce anılan Ruusunen, , § 51). Hâlbuki ulusal mahkemeler, Prensin oğlunun varlığını gösteren haberin “güncel” niteliğini tamamen göz ardı ederek ve söz konusu haberin “halkın meşru menfaatinin dikkate alınmasını haklı gösteren her türlü genel menfaat” konusunun dışında kaldığı kanaatine vararak, bunu yapmamışlardır (yukarıdaki36. paragraf).
142. Şüphesiz, bu röportajın yazıya dökülmesi, okuyucunun dikkatini çekmeye ve okuyucuyu heyecanlandırmaya yönelik olarak grafikleştirme ve başlıklandırma etkilerini de beraberinde getirmiştir (yukarıdaki 15. -16. paragraflar). Mahkeme, bu konu hakkında Hükümet tarafından yapılan eleştirileri dikkate alarak, bir basın makalesinin yayınlanmasının ve bunun için kullanılan stilin, redaksiyonel düzenleme kapsamına girdiğinin ve burada ne kendisinin ne de ulusal mahkemelerin karar verme yetkisi bulunmayan editoryal bir seçimin söz konusu olduğunun altını çizmektedir. Bu sebeple Mahkeme, redaksiyonel özgürlüğün sınırsız olmadığını ve basının bu bağlamda aralarında “başkasının haklarının (...) korumasının” da bulunduğu belirli sınırları aşmaması gerektiğini hatırlatmaktadır (diğerleri arasında bk. daha önce anılan Mosley, § 113 ve daha önce anılan MGN, § 141). Somut olayda Mahkeme, başlıkların, fotoğrafların ve alt yazıların da eklenmesiyle oluşturulan bu yazının, haberin içeriğinin niteliğini değiştirmediği ve bozmadığı, ancak aktarım veya illüstrasyon olarak değerlendirilmesi gerektiği kanaatindedir.
143. Bununla birlikte görünüşe göre halkın dikkatini çekmeye yönelik olarak bazı ifadelerin kullanımı (yukarıdaki 15-16. paragraflar), kendi içerisinde Mahkeme içtihatları bakımından sorun teşkil edecek nitelikte değildir (Tănăsoaica/Romanya, No. 3490/03, § 41, 19 Haziran 2012): Derginin, yayınlanmış bir bilgiyi bozmadığı, kestiği ve okuyucuyu yanıltmadığı sürece, makalenin şekliyle veya çekici bir sunumla yayınlanmaya çalışmakla suçlanması uygun değildir.
144. Makalede yer alan ve çocuğu Prensin kucağında gösteren fotoğraflarla ilgili olarak, Mahkeme, öncelikle Sözleşme’nin 10. maddesinin özü itibariyle, gazetecilere, güvenilirliğini sağlamak amacıyla haberlerine dayanak göstermenin gerekli olup olmadığına karar verme hakkı tanıdığını hatırlatmaktadır (özellikle bk. daha önce anılan Fressoz ve Roire, § 54 ve Pinto Coelho/Portekiz, No. 28439/08, § 38, 28 Haziran 2011)..
145. Mahkeme ardından, Yargıtay’ın ‘‘bir kişinin özel hayatına zarar veren gelişmeleri aktarmak amacıyla fotoğraflarının yayınlanmasının, söz konusu kişinin itibarının korunması hakkını da mutlak suretle ihlal ettiği’’ kanaatine vardığını tespit etmektedir (yukarıdaki 36. paragraf).
146. Mahkeme, kendi nazarında, somut olayda bu fotoğrafların Prensin özel hayatını teşkil ettiği ve Prensin bunların yayınlanmasına rıza göstermediği herhangi bir şüpheye yer bırakmasa da, ihtilaf konusu makale ile bu fotoğraflar arasındaki bağın, zayıf, yapay veya keyfi olmadığı kanaatindedir (Von Hannover /Almanya (No. 3), No. 8772/10, §§ 50 ve 52, 19 Eylül 2013). Fotoğrafların yayınlanması, anlatılan hikayeye güvenilirlik katmaları sebebiyle haklı gösterilebilir. Nitekim, fotoğrafların yayınlandığı dönemde Bayan Coste’un oğlunun soy bağının tanınmasına ilişkin noter belgesini henüz almamış olması sebebiyle (yukarıdaki 14-17. paragraflar), anlattığı hikayenin güvenilirliğini artırmak için başka herhangi bir unsura sahip değildi ve dolayısıyla fotoğrafları yayınlamaları için gazetecilere vermiştir. Mahkeme, Prensin özel hayatını kamuya açıklamasına sebep olsa da, bu fotoğrafların yayınlanmasının, genel menfaate katkıda bulunduğu daha önce tespit edilmiş olan makalede aktarılan ifadelere dayanak olduğu kanaatindedir (yukarıdaki 113. paragraf).
147. Diğer taraftan, tek başına veya birlikte yayınlandıkları metinle (başlıklardan, alt başlıklardan ve alt yazılardan veya röportajın kendisinden bahsedilmektedir) beraber ele alındıklarında, bu fotoğrafların Prensin itibarı açısından iftira, kötüleyici veya aşağılayıcı niteliği bulunmamaktadır ki diğer yandan Prens de itibarının korunması hakkının ihlal edildiğinden şikâyet etmemiştir (karşılaştırınız daha önce anılan Egeland ve Hanseid, § 61).
148. Mahkeme son olarak, ihtilaf konusu makalenin yankılarıyla ilgili olarak, bu makalenin yayınlanmasının hemen ardından Prensin kamuya açık olarak soy bağını tanıdığını gözlemlemektedir. Versailles İstinaf Mahkemesi bu bağlamda, Prensin özel hayatına dâhil olan bir konu hakkında kamuoyuna açıklamada bulunmak “zorunda” kaldığı kanaatine varmıştır (yukarıdaki 27. paragraf). Mahkeme, makalenin yankılarının, daha önce Daily Mail ve Bunte’de yayınlanan makaleler bakımından ele alınması gerektiği kanaatindedir. Hâlbuki somut olayda ulusal mahkemeler, makalenin yankılarını, makalede anlatılan konuların daha önce daha geniş bir kapsamda konu edildiği uluslararası medya bağlamında değerlendirmiş görünmemektedirler. Yine ulusal mahkemeler, Prensin soy bağı sırrının daha önce başka basın organlarında yayınlanan makaleler tarafından açığa çıkarılmış olmasına ilişkin koşula herhangi bir ağırlık vermemişlerdir (yukarıdaki 9-11. paragraflar).
f) Cezanın ağırlığı hakkında
149. Mahkeme, tedbirin orantılılığının incelenmesi kapsamında, verilen cezanın hafif veya ağır niteliğinden bağımsız olarak sadece hukuki nitelikli olsa bile bir mahkûmiyet kararının bulunmasının, önemli olduğunu hatırlatmaktadır (bk. gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla (mutatis mutandis), Roseiro Bento/Portekiz, No. 29288/02, § 45, 18 Nisan 2006). İfade özgürlüğüne getirilmiş her türlü uygunsuz kısıtlama, aslında gelecekte benzer konuların medya organları tarafından ele alınmasını engelleme veya durdurma tehlikesi taşımaktadır.
150. Somut olayda başvuran şirket, 50.000 avro tazminat ödemeye ve tekzip metni yayınlamaya mahkûm edilmiştir ki Mahkeme bu miktarların gözardı edilemez nitelikte olduğu kanaatindedir.
g) Sonuç
151. Mahkeme, yukarıda yapılan değerlendirmelerin tamamını dikkate alarak, Hükümet tarafından Prensin özel hayatının ve itibarının korunmasına ilişkin olarak ileri sürdüğü gerekçelerin konuyla ilgili olmalarına rağmen, söz konusu müdahalenin haklı gösterilmesi için yeterli olduklarının değerlendirilemeyeceği kanaatine varmaktadır. Ulusal mahkemeler, incelemelerine sunulan koşulları değerlendirirken, özel hayatın korunması hakkı ile ifade özgürlüğü hakkı arasında denge kurulmasına ilişkin Mahkeme içtihatlarıyla belirlenen ilke ve kriterleri doğru şekilde dikkate almamışlardır (yukarıdaki 142 ve 143. paragraflar). Ulusal mahkemeler ayrıca, takdir yetkilerini aşmışlar ve uygulanmasına karar verdikleri başvuranların ifade özgürlüğü haklarının kısıtlanmasına ilişkin tedbirler ile hedeflenen meşru amaç arasında makul bir orantılılık ilgisi gözetmemişlerdir.
Mahkeme sonuç olarak, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
II. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
152. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:
“ Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder. ”
A. Tazminat
153. Başvuranlar, ulusal mahkemeler tarafından hükmedilen adli para cezasını ve zorunlu yayın tedbirini telafi edebilecek bir adil tazmin belirtmektedirler. Başvuranlar bununla birlikte, bu bağlamda talepleriyle ilgili miktar belirtmemişlerdir.
154. Hükümet Büyük Daire önünde bu bağlamda görüş bildirmemektedir.
155. Mahkeme, İç Tüzüğün 60. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, Sözleşme’nin 41. maddesi bağlamında sunulan her türlü talep için ayrı bir başlık altında ve gerekli kanıtlayıcı belgelerle birlikte belirli bir miktar belirtilmesi gerektiğini, aksi halde bu talebin tamamen veya kısmen reddedilebileceğini hatırlatmaktadır. Somut olayda başvuranlar, maruz kaldıkları zarar bağlamında herhangi bir miktar belirtmemişler veya taleplerine dayanak olarak gerekli kanıtlayıcı belgeleri sunmamışlardır. Dolayısıyla Mahkeme, başvuranların tazminat taleplerini kabul edemez.
B. Masraf ve Giderler
156. Başvuranlar, ulusal mahkemeler önünde yürütülen yargılamalar kapsamında yapmak zorunda kaldıkları harcamaların kendilerine geri ödenmesi bağlamında 38.463,61 avro talep etmektedirler. Başvuranlar, avukatlık vekalet ücreti ve yargılama masrafları bağlamında makbuzlar sunmaktadırlar.
157. Hükümet Büyük Daire önünde bu bağlamda görüş bildirmemektedir.
158. Mahkeme, Sözleşme’nin 41. maddesi bağlamında masraf ve giderlerin, ancak söz konusu miktarların gerçekliğinin, gerekliliğinin ve makul niteliğinin kanıtlanması durumunda geri ödenebileceğini hatırlatmaktadır. Mahkeme ayrıca, bir başvurana, tespit edilen ihlalin engellenmesi ve telafi edilmesi amacıyla, hem Sözleşme organları önünde yürütülen yargılamaya hem de ulusal mahkemeler önünde yürütülen yargılamalara ilişkin masraf ve giderleri ödeyebileceğini hatırlatmaktadır (Elsholz/Almanya [BD], No. 25735/94, § 73, AİHM 2000‑VIII).
159. Mahkeme, somut olayda kendisine sunulmuş olan belgeleri ve yukarıda belirtilen kriterleri göz önüne alarak, başvuranlara, masraf ve giderleri karşılığında, müştereken 15.000 avro ödenmesinin makul olduğu kanaatindedir.
C. Gecikme faizi
160. Mahkeme, gecikme faizi olarak, bu miktarlara, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi faizlerine uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranın uygulanmasının uygun olduğu sonucuna varmaktadır.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine,
2.
a) Davalı Devlet tarafından başvuranlara müştereken, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, masraf ve giderler bağlamında, her türlü vergiden hariç olmak üzere 15.000 EUR (on beş bin avro) ödenmesine,
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu miktarlara Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına,
3. Başvurunun geri kalan kısmı için adil tazmin taleplerinin reddine karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca ve İngilizce dillerinde tanzim edilmiş olup, 10 Kasım 2015 tarihinde Strazburg’da bulunan İnsan Hakları Mahkemesi’nde kamuya açık olarak gerçekleştirilen duruşmada okunmuştur.
Søren PrebensenDean Spielmann
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy