AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
CÜNEYT POLAT / TÜRKİYE
(Başvuru No. 32211/07)
KARAR
STRAZBURG
13 Kasım 2014
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Cüneyt Polat / Türkiye davasında,
Başkan
Guido Raimondi,
Yargıçlar
Işıl Karakaş,
András Sajó,
Nebojša Vučinić,
Egidijus Kūris,
Robert Spano,
Jon Fridrik Kjølbro
ve Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 14 Ekim 2014 tarihinde gerçekleştirdiği müzakereler sonrasında anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın (No. 32211/07) temelinde, Türk vatandaşı Cüneyt Polat’ın (“başvuran”) 20 Temmuz 2007 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru bulunmaktadır.
2. Başvuran, İstanbul’da görev yapan Avukat E. Kanar; Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuran, özellikle Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmektedir.
4. Başvuru 21 Mart 2013 tarihinde Hükümet’e bildirilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
5. Başvuran 1959 doğumlu olup, İstanbul’da ikamet etmektedir.
A. Başvuran hakkında açılan kamu davası
6. Bir grup kişi 4 Eylül 2005 tarihinde, gösteri yoluyla Abdullah Öcalan’ın – PKK’nın (Kürdistan İşçi Partisi, yasadışı silahlı örgüt kurucusu ve birinci derecede sorumlusu)- İmralı Cezaevindeki tutukluluk koşullarının bazı yönlerinden yakınmak için İstanbul’da toplanmıştır.
7. Dosyada yer alan belgelerden, polisin birçok defa göstericilerden dağılmalarını talep ettiği ancak göstericilerin gösteriye devam etmek için direndikleri ve Öcalan lehine sloganlar attıkları, akabinde polisin güç kullanarak duruma müdahale ettiği ve grubu dağıttığı anlaşılmaktadır.
8. Başvuran, gösteri olduğu gün, İstanbul Emniyet güçleri tarafından PKK’ya yardım ve yataklık şüphesiyle yakalanarak gözaltına alınmıştır. Yakalama işlemine ilişkin düzenlenen tutanakta, polisin, başvurana ait bir poşet içerisinde on beş adet molotof kokteyli bulduğu belirtilmiştir.
9. Başvuran yine aynı gün, Dr. Sadi Konuk Hastanesi’nde görevli uzman doktor tarafından muayene edilmiştir. Uzman doktor, başvuranın kafasında 2 x 3 cm çapında epidermal ve hipotermik kesi tespit etmiştir.
10. Başvuran, Emniyet Müdürlüğü’ndeki ifadesinde söz konusu yasadışı örgüte üye olduğunu ve bu örgüt adına faaliyetlerde bulunduğunu inkâr etmiştir.
11. Başvuran 5 Eylül 2005 tarihinde Adli Tıp Kurumu’nda muayene edilmiştir. İlgilide, basit tıbbi müdahale gerektiren yaralar mevcut olduğu ve hayati riski bulunmadığı tespit edilmiştir. Başvuranın beyanına göre, kendisi yakalama sırasında polislerin cop darbeleriyle yaralanmış ve Emniyet Müdürlüğü’nde kötü muameleye maruz kalmıştır. Tıbbi raporun somut olayla ilgili bölümü aşağıdaki şekildedir:
“Lezyonlar: Hastanın genel sağlık durumu normal, bilinci yerinde, [oryante], [çevresiyle işbirliği halinde]; sol parietal bölgede sütür doku ödemi, göğüste 1 x 1.5 cm ve 0.5 x 1cm çaplarında kırmızı renkli ekimoz; sağ el 4. parmak ile sol el 2. parmakta hiperemi ve ödem; [hasta, lezyonların] yakalanması sırasında [aldığı] cop darbelerine bağlı olduğunu [ifade etmiştir.] (...)”
12. Başvuran aynı gün tutuklanmıştır.
13. İstanbul Cumhuriyet savcısı 17 Ekim 2005 tarihinde, PKK’ya yardım ve yataklık ile patlayıcı ve tehlikeli madde bulundurma suçları nedeniyle başvuran hakkında iddianame düzenlemiştir.
14. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi tarafından (Bundan böyle metinde “Ağır Ceza Mahkemesi” olarak anılacaktır.) ceza yargılaması boyunca çok sayıda duruşma yapılmış ve her duruşma sonunda, suçların niteliği ve dosyanın içeriğini göz önünde bulundurularak başvuranın tutululuk halinin devamına karar verilmiştir. Çok sayıda tanığın ifadesi alınmış ve başvuran, aleyhte tanıkların ifadelerine itiraz etme imkânı bulmuştur.
15. Başvuran 19 Şubat 2007 ve 26 Mart 2007 tarihlerinde sırasıyla, 13 Şubat 2007 tarihli tutukluluk halinin devamına ilişkin karar ile 20 Mart 2007 tarihli karara karşı iki itiraz başvurusunda bulunmuştur. Söz konusu bu iki itiraz başvurusu dosya üzerinden incelenmiş ve sırasıyla 28 Şubat 2007 ve 6 Nisan 2007 tarihlerinde, suçların niteliği ve dosyanın içeriği göz önünde bulundurularak Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedilmiştir.
16. Ağır Ceza Mahkemesi 20 Mart 2007 tarihli kararında, yetkili makamların izni olmaksızın patlayıcı ve tehlikeli madde taşıma ve yasadışı bir örgüt adına suç işleme nedeniyle başvuranı on yıl hapis cezası ile 300 Türk lirası (TRY) (yaklaşık 160 avro) para cezasına çarptırmıştır.
17. Başvuran, 23 Mayıs 2007 tarihinde bu karara karşı temyiz başvurusunda bulunmuştur.
18. Yargıtay 28 Ocak 2008 tarihli kararla, Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen 20 Mart 2007 tarihli karara karşı yapılan temyiz başvurusunu reddetmiştir.
B. Polisler hakkında başlatılan ceza soruşturması
19. Başvuran 4 Aralık 2006 tarihinde, yaralanmasından sorumlu tuttuğu polisler hakkında suç duyurusunda bulunmuştur.
20. Olay günü görevli olan on polis memurundan dokuzunun 10 Ocak 2007 ve 6 Şubat 2007 tarihleri arasında savcılık tarafından ifadeleri alınmıştır. Savcılar, başvurana kötü muamelede bulunma iddiaları ile ilgili olarak ilgililere herhangi bir soru sormamıştır.
21. Bakırköy Cumhuriyet savcısı 18 Mayıs 2007 tarihli kovuşturmaya yer olmadığına dair kararla, polislerin ifade tutanaklarını göz önünde bulundurarak, polisler hakkında “görevi ihmal” ettiklerini gösteren deliller bulunmadığı ve başvuranların ifadelerinin inandırıcı olmadığı kanaatine varmıştır.
21. Başvuran 20 Eylül 2007 tarihinde söz konusu kovuşturmaya yer olmadığına dair karara itiraz etmiştir. Başvuran, diğerlerinin yanı sıra, savcılığın polislerin görevde ihmalkârlık yapmadıkları sonucuna vardığını belirtmiş ve söz konusu savcılığın kötü muamele iddialarıyla ilgili olarak soruşturma yürütmediğini ileri sürmüştür. Başvurana göre, bu iddiaları Ceza Kanununun bir başka maddesinde düzenlenen bir suçu teşkil etmekteydi.
22. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi başkanı, polislere atılı suçların kendileri tarafından işlendiğini gösteren delillerin bulunmamasını göz önünde bulundurarak, 5 Aralık 2007 tarihinde başvuranın itirazını reddetmiştir. Söz konusu karar 5 Şubat 2009 tarihinde başvuranın temsilcisine tebliğ edilmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK KURALLARI
23. Türk hukukunda, tutukluluk, 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren Ceza Muhakemesi Kanununun (Bundan böyle metinde “CMK” olarak anılacaktır.) 100. maddesi ile bunu izleyen maddeleriyle düzenlenmiştir. Mahkeme, CMK’nın 100, 141 ve 142. maddeleriyle ilgili genel bir değerlendirme için, Demir/Türkiye ((kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 51770/07, §§12-15, 16 Ekim 2012) kararına atıfta bulunmaktadır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
24. Başvuran, Sözleşme’nin 3. maddesini ileri sürerek, yakalanması sırasında, polislerin cop darbeleri nedeniyle kötü muameleye maruz kaldığından şikâyet etmektedir. Başvuran ayrıca, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası ile 13. maddesini ileri sürerek, savcılığın, bütün delil unsurlarını usulüne uygun olarak incelemediğini ve polisler hakkındaki şikâyetiyle ilgili olarak gerekli soruşturmayı yürütmediğini iddia etmektedir.
Mahkeme, başvuranın şikâyetlerini ifade etme şeklini göz önünde bulundurarak, söz konusu şikâyetlerin, Sözleşme’nin 3. maddesi açısından incelenmesinin uygun olduğu kanaatindedir. Söz konusu madde aşağıdaki şekildedir:
“Hiç kimse işkenceye veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele veya cezaya tabi tutulamaz.”
25. Hükümet, başvuranın iddiasına karşı çıkmaktadır.
A. Kabul edilebilirlik hakkında
26. İşbu şikâyetin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit eden Mahkeme, şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
B. Esas hakkında
1. Kötü muamele iddiaları hakkında
27. Hükümet öncelikle, başvuranın yaralarının basit tıbbi müdahale gerektirdiğini gözlemlemektedir. Başvuranın iddia edilen kötü muamelelere maruz kalması halinde, vücudunda çok ciddi yaralar bulunması gerektiği kanaatindedir.
28. Hükümet daha sonra, 4 ve 5 Eylül 2005 tarihli tıbbi raporlarda bildirilen lezyonların bulunduğuna itiraz etmediğini belirtmektedir. Hükümet bununla birlikte, ilgilinin vücudunda gözlemlenen yaraların yakalanması sırasında güç kullanımı nedeniyle oluştuğunun kesin olmadığını savunmaktadır. Hükümete göre, başvuran, yakalanması sırasında polisler tarafından Sözleşme’nin 3. maddesine aykırı muamelelere maruz kaldığına ilişkin “her türlü makul şüphenin ötesinin” araştırılmasını sağlayacak nitelikte bilgi ya da ipucu ibraz etmemiştir.
29. Başvuran iddialarını yinelemektedir.
30. Mahkeme, öncelikle kötü muamelelerin Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamına girmesi için asgari ağırlık eşiğine ulaşması gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu asgari eşiğin değerlendirmesi özü itibariyle göreceli olup, muamelenin süresi veya fiziksel ya da psikolojik etkileri gibi her davanın kendine özgü koşullarının tamamına ve bazı durumlarda, mağdurun cinsiyeti, yaşı ve sağlık durumuna bağlıdır (Labita/İtalya [BD], No. 26772/95, § 120, AİHM 2000‑IV, Kudła/Polonya [BD], No. 30210/96, § 91, AİHM 2000‑XI, Peers/Yunanistan, No. 28524/95, § 67, AİHM 2001‑III, Mouisel/Fransa, No. 67263/01, § 37, AİHM 2002‑IX, ve Jalloh/Almanya [BD], No. 54810/00, § 67, AİHM 2006‑IX). Mahkeme, ayrıca, bir kimsenin özgürlüğünden yoksun bırakıldığı veya daha genel olarak, güvenlik güçleriyle karşı karşıya kaldığı durumlarda, örneğin, yakalanması sırasında, ilgiliye karşı aşırı ve kendi davranışına göre haksız fiziki güç kullanımının, kural olarak, Sözleşme’nin 3. maddesi ile güvence altına alınan hakkın ihlalini teşkil ettiğini ifade etmektedir (Çelik/Türkiye (No. 3), No. 36487/07, § 64, 15 Kasım 2012).
31. Mahkeme, ayrıca, bir şüphelinin yakalanması için güç kullanımının kesinlikle gerekli olduğu koşullarda, bu gücün, orantılı olarak kullanılıp kullanılmadığının araştırılması gerektiğini hatırlatmaktadır (Çelik, yukarıda anılan, § 65). Mahkeme, bu bağlamda, meydana gelen lezyon veya sekellerin ve bunların oluştuğu koşulların önem arz ettiğini hatırlatmaktadır (R.L. ve M.-J.D./Fransa, No. 44568/98, § 68, 19 Mayıs 2004 ve Gülizar Tuncer/Türkiye, No. 23708/05, § 31, 21 Eylül 2010).
32. Mahkeme, somut olayda, 4 ve 5 Eylül 2005 tarihlerinde düzenlenen ve Hükümet tarafından itiraz edilmeyen tıbbi raporlara göre başvuranın vücudunda yaraların bulunduğunu tespit etmektedir (yukarıdaki 9 ve 11. paragraflar). Bu tespitler ışığında, Mahkeme, başvuranın maruz kaldığı muamelelerin Sözleşme’nin 3. maddesi alanına girdiği kanaatindedir.
33. Mahkeme, başvuran ve Hükümet’in, yaraların meydana geliş şekliyle ilgili olarak farklı yorumlarda bulunduklarını tespit etmektedir: Başvuran, yakalanması sırasında polislerin cop darbelerine maruz kaldığından yakınmakta; Hükümet ise polislerin başvurana karşı güç kullanmadıklarını ileri sürmektedir.
34. Bu yüzden, Mahkeme, Sözleşme’nin amaçları doğrultusunda uygulanacak kriterin “her türlü makul şüphenin ötesinde” ilkesinden yararlandığını hatırlatmaktadır; bu türden bir delil, yeteri kadar ciddi, açık ve birbiriyle uyumlu bir dizi emareden ya da çürütülemeyecek karinelerden oluşabilir (İrlanda/Birleşik Krallık, 18 Ocak 1978, § 161, seri A No.25).
35. Bu durumda, Mahkeme, 4 Eylül 2005 tarihinde başvuranın gösteriye katıldığı ve gösteri sonunda güvenlik güçleri tarafından yakalandığını kaydetmektedir. Mahkeme ayrıca, polisin, gösterici grubunu dağıtmak amacıyla güç kullanarak olaya müdahale edildiğine taraflarca itiraz edilmediğini saptamaktadır. Başvuran 4 ve 5 Eylül 2005 tarihlerinde, yakalanmasından sonra uzman doktorlar tarafından muayene edilmiş ve düzenlenen tıbbi raporlarda başvuranın vücudunda yaralar bulunduğu belirtilmiştir. Başvuran, uzman doktorlara yakalanması sırasında polislerin cop darbeleriyle yaralandığını ifade etmiştir. Mahkeme bu bağlamda, başvuranın ifadelerinin vücudundaki yaralarla tutarlı olduğunu tespit etmektedir. Somut olayın koşullarında, Mahkeme, başvuranın olayın anlatımını desteklemek için yeterince güçlü bilgiler ibraz ettiği kanısındadır. Dolayısıyla, tespit edilen yaraların sebebiyle ilgili olarak makul açıklamada bulunmak ve mağdurun iddiaları hakkında şüphe uyandıran delilleri sunmak Hükümet’e aittir; ancak Hükümet bunu yapmamıştır. Bu nedenle, tespit edilen yaraların, gösteri sırasında polisler tarafından kullanılan güç neticesinde meydana gelmiş olabileceği kabul edilebilir.
36. Mahkeme, somut davanın koşullarında başvuranın ancak güç kullanımı ile engellenebilecek bir agresiflik gösterdiğine işaret eden herhangi bir olgu bulunmadığını tespit etmektedir. Mahkeme ayrıca, bir kalabalığı dağıtmanın, göstericilerin yüzlerine ya da kafalarına vurulan darbelerin ağırlığını tek başına açıklamak için yeterli olmadığı kanaatindedir.
37. Yukarıda belirtilen tespitler ve sunulan tıbbi raporlar göz önüne alındığında, Mahkeme, söz konusu güce başvurmanın aşırıya kaçtığı ve başvuranın tutumu karşısında ciddi biçimde gerekli olmadığı kanısındadır. Bu nedenle, Mahkeme mevcut davada kullanılan gücün aşırı ve haksız olduğu sonucuna varmaktadır.
38. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 3. maddesi esas yönünden ihlal edilmiştir.
2. Yürütülen soruşturmaların etkin niteliği hakkında
39. Mahkeme, öncelikle ulusal yetkililer için etkin bir soruşturma açma ve yürütme yükümlülüğüne ilişkin olarak Batı ve diğerleri/Türkiye (No. 33097/96 ve 57834/00, §§ 134-137, AİHM 2004‑IV (özetler)), Abdülsamet Yaman/Türkiye (No. 32446/96, § 54, 2 Kasım 2004), Khachiev ve Akaïeva/Rusya (No. 57942/00 ve 57945/00, § 177, 24 Şubat 2005), Menecheva/Rusya (No. 59261/00, § 67, AİHM 2006‑III), ve Ciğerhun Öner/Türkiye (No. 2) (No. 2858/07, § 98, 23 Kasım 2010) kararlarında belirtilen içtihadından ileri gelen ilkelere atıfta bulunmaktadır.
40. Ardından bir kişi, polisin veya Devlet’in farklı birimlerinin gözetimi altındayken Sözleşme’nin 3. maddesine aykırı yasadışı ağır istismarlara uğradığını iddia ederse, Mahkeme, “(...) yetki alan[ı] içinde bulunan herkesin, bu Sözleşme’[de] açıklanan hak ve özgürlüklerden yararlanmalarını sağlayan” Sözleşme’nin 1. maddesi tarafından Devlet’e yüklenen genel sorumlulukla birlikte değerlendirilen 3. maddenin, dolaylı olarak resmi ve etkin bir soruşturma yapılmasını gerektirdiğini hatırlatmaktadır (Assenov ve diğerleri/Bulgaristan, 28 Ekim 1998, §§ 102- 103, Karar ve hükümler derlemesi 1998-VIII, Ay/Türkiye, No. 30951/96, §§ 59-60, 22 Mart 2005 ve Şafak/Türkiye, No. 38879/03, § 66, 25 Ocak 2011). Bu soruşturma, Sözleşme’nin 2. maddesinin de gerektirdiği gibi, sorumluların belirlenmesine ve cezalandırılmasına olanak sağlayabilmelidir. Şayet durum bu şekilde ilerlemezse, hukuki olarak genel işkence ve insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele yasağı, temel önemine rağmen, uygulamada etkisiz olacaktır ve bazı durumlarda, yetkililerin, neredeyse bir dokunulmazlıktan istifade ederek, kendi denetimleri altında tutulan kişilerin haklarını ihlal etmeleri mümkün olacaktır (yukarıda anılan, Labita, § 131).
41. Mahkeme, somut olayda, başvuran tarafından yapılan suç duyurusunun ardından, savcılığın dokuz polisin ifadesini aldığını; ancak ilgilinin kötü muamele iddiaları hakkında soru sormadığını tespit etmektedir. Mahkeme ayrıca, soruşturmacı makamların, başvuranın ifadesini almaya ya da dinlemeye gayret göstermediklerini, başvuran tarafından sunulan tıbbi raporlarla ilgili olarak da açıklama talep etmediklerini kaydetmektedir. Mahkeme, dolayısıyla savcılığın polislerin “görevi ihmal” ettiklerini gösteren delil unsurları bulunmadığı sonucuna vararak ve başvuranın ifadelerinin inandırıcı olmadığı kanaatiyle kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verdiğini gözlemlemektedir. Mahkeme aynı zamanda, başvuranın, savcılığın kötü muamele iddialarıyla ilgili bir soruşturma yürütmediğini ileri sürdüğü halde, söz konusu kovuşturmaya yer olmadığına dair karara karşı yapılan itirazın, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi tarafından polislere atılı suçların kendileri tarafından işlendiğini gösteren deliller bulunmaması nedeniyle reddedildiğini kaydetmektedir.
42. Mahkeme, özellikle, savcılığın ve Ağır Ceza Mahkemesi’nin ilgilinin şikâyetini reddetme şekline ve bunu gerçek bir hukuki muhakemeye dayandırmamalarına dikkat çekmektedir. Mahkeme, yetkililerin, başvurana karşı kullanılan gücün derecesini haklı göstermeye çalışmadıklarını ve somut olayda yürütülen ceza soruşturmasının başvuran tarafından ifade edilen kötü muamele iddiaları ile ilgili olmadığını saptamaktadır.
43. Bu nedenle, somut olayda Mahkeme, yetkililerin başvuranın şikâyetinin ardından etkili soruşturma yürütmedikleri ve bu nedenle Sözleşme’nin 3. maddesini usul yönünden ihlal ettikleri sonucuna varmaktadır.
II. SÖZLEŞME’NİN 5. MADDESİNİN 3. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
44. Başvuran, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrası ile 6. maddesinin 2. fıkrasını ileri sürerek, tutukluluğun aşırı uzun süresinden şikâyet etmektedir. Mahkeme, işbu şikâyetin, Sözleşme’nin yalnızca 5. maddesinin 3. fıkrası açısından incelenmesinin uygun olduğunu kanısındadır. Söz konusu madde aşağıdaki şekildedir:
“İşbu maddenin 1.c ) fıkrasında öngörülen koşullar uyarınca yakalanan veya tutulan herkes (...) makul bir süre içinde yargılanma ya da yargılama süresince serbest bırakılma hakkına sahiptir. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminat şartına bağlanabilir.”
45. Mahkeme, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrası uyarınca kendisine yalnızca iç hukuk yolları tüketildikten sonra başvurulabileceğini hatırlatmaktadır. Bu kuralın amacı, Mahkeme’ye başvurulmadan önce Sözleşmeci Devletlere kendilerine karşı yöneltilen ihlal iddialarını önleme veya düzeltme fırsatı vermektir (bk., diğerleri arasından, Mifsud/Fransa (kabul edilebilirlik kararı), [BD], No.57220/00, § 15, AİHM 2002-VIII, ve Vučković ve diğerleri/Sırbistan, [BD], No. 17153/11, §§ 69-74, 25 Mart 2014).
46. Mahkeme, ardından Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrasının bununla birlikte yalnızca hem ihlal iddialarına ilişkin, hem de ulaşılabilir ve uygun olan iç hukuk yollarının tüketilmesini zorunlu kıldığını hatırlatmaktadır. Bu iç hukuk yolları, olayların meydana geldiği dönemde, hem teorik hem de pratik olarak mevcut olduğu, yani başvurana şikâyetlerini düzeltme imkânı sunacak nitelikte ve erişilebilir olduğu, ayrıca başarı sağlayacak makul bakış açıları sunduğu takdirde etkin olabilmektedir. Bu bağlamda, olumsuz olarak sonuçlanacağı açık olmayan herhangi bir başvurunun başarıya ulaşıp ulaşamayacağına dair şüphe duyulması olgusu, o iç hukuk yolunun tüketilmemesini gerekçelendirecek geçerli bir sebep teşkil etmemektedir (Brusco/İtalya (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 69789/01, AİHM 2001‑IX, Sardinas Albo/İtalya (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 56271/00, AİHM 2004‑I (özetler), Sejdovic/İtalya [BD], No. 56581/00, § 46, AİHM 2006‑II, Conceição/Portekiz (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 74044/11, 29 Mayıs 2012, ve Vučković ve diğerleri/Sırbistan, yukarıda anılan, §§ 69-74).
47. Mahkeme ayrıca, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrası anlamında tutukluluk süresiyle ilgili bir hukuk yolunun etkili olabilmesi için, söz konusu yolu kullanan kişiye, özgürlükten yoksun bırakılmasına bir son verme imkânı sunması gerektiğini hatırlatmaktadır (Gavril Yossifov/Bulgaristan, No.74012/01, § 40, 6 Kasım 2008 Knebl/Çek Cumhuriyeti, No. 20157/05, § 55, 28 Ekim 2010).
48. Bununla birlikte Mahkeme, tutukluluk hali sona erdiğinde olayın seyrinin başka türlü ilerleyebileceği kanısındadır.
50. Mahkeme bu bağlamda, özgürlükten yoksun bırakma konusuyla ilgili olarak, daha önce Demir/Türkiye ((kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 51770/07, §§ 22‑35, 16 Ekim 2012) davasında, tutukluluk sona erdiğinde, ilgilinin bir yandan tutukluluk süresinin makul olmadığının kabul edilmesini diğer yandan bu tespite bağlı olarak bir tazminat ödenmesini sağlayabilecek bir başvuru yoluna sahip olup olmadığının incelenmesi gerektiği kanaatine vardığını hatırlatmaktadır. Mahkeme aynı zamanda, durumun böyle olması halinde, bu başvuru yolunun genel anlamda kullanılması gerektiğini belirttiğini hatırlatmaktadır.
49. Mahkeme, yukarıda anılan davada, ilgilinin Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrası anlamındaki tutukluluk süresinin ilk derece mahkemesinde mahkûmiyetiyle sona erdiğini ve bu mahkûmiyetin Yargıtay kararıyla kesinlik kazandığını kaydetmektedir. Mahkeme aynı zamanda, Başvuranın, Yargıtay’ın karar tarihinden itibaren CMK’nın 141. maddesine dayanarak tazminat talebinde bulunabileceğini; ancak böyle bir talepte bulunmadığını tespit etmektedir. Mahkeme, bu değerlendirmeler ışığında, başvuranın CMK’nın 141. maddesine dayanarak yerel mahkemelere tazminat talebinde bulunma yükümlülüğü bulunduğu kanaatine varmıştır.
50. Mahkeme, somut olayda, başvuranın tutukluluğunu 20 Mart 2007 tarihinde mahkûmiyetiyle sona erdiğini ve ilgili tarafından yapılan temyiz başvurusunun 28 Ocak 2008 tarihinde Yargıtay tarafından reddedildiğini gözlemlemektedir: 28 Ocak 2008 tarihinde, başvuranın mahkûmiyet kararı kesinlik kazanmıştır. Mahkeme, bununla beraber, başvuranın yukarıda anılan Demir davasında başvuranınkine benzer bir durumda bulunduğunun altını çizerek CMK’nın 141. maddesine dayanarak tazminat talebinde bulunmayı ihmal ettiğini tespit etmektedir.
51. Mahkeme somut olayda, bu içtihattan ayrılmak için herhangi bir neden görmemektedir.
52. Mahkeme, yukarıda belirtilen hususlar ışığında, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrası bağlamındaki şikâyeti, iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. ve 4. fıkraları uyarınca reddetmektedir.
III. SÖZLEŞME’NİN 5. MADDESİNİN 4. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
53. Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası ile 13. maddesine dayanarak, tutukluluk halinin devamına ilişkin kararlara karşı yapılan itiraz başvurularına ilişkin yargılamalarda duruşma yapılmaması nedeniyle özgürlük ve güvenlik hakkını ileri sürebileceği iç hukukta başvuru yolu bulunmamasından da şikâyet etmektedir.
Davanın olay ve olguların hukuki nitelendirmesi yapmakla görevli olan Mahkeme (Glor/İsviçre, No. 13444/04, § 48, AİHM 2009), söz konusu şikâyetin Sözleşme’nin yalnızca 5. maddesinin 4. fıkrası açısından incelenmesinin uygun olduğu kanaatindedir.
54. Mahkeme, somut olayda, sırasıyla 19 Şubat 2007 ve 26 Mart 2007 tarihlerinde başvuranın, başvuran tarafın hazır bulunduğu duruşmalar sırasında bildirilen tutukluluğun devamına ilişkin kararlara karşı iki itirazda bulunduğunu tespit etmektedir. Dosya üzerinden yapılan incelemeler sonunda, sırasıyla 28 Şubat 2007 ve 6 Nisan 2007 tarihlerinde, bu iki itiraz, bu durum –ilgili tarafından açıkça belirtildiği üzere- Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedilmiştir. Başvuran, Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararlarını aldığı günden yalnızca birkaç gün önce hâkim huzuruna çıkmıştır. Ayrıca, Mahkeme, taraflardan hiçbirinin söz konusu yargılamalara sözlü olarak katılmaması nedeniyle, ilgilinin söz konusu yargılamalar çerçevesinde mahkemeye çıkarılmamasının, tek başına silahların eşitliği ilkesinin ihlal etmediği kanaatindedir (bk., bu anlamda, Altınok/Türkiye, No. 31610/08, § 55, 29 Kasım 2011).
55. İşbu şikâyet açıkça dayanaktan yoksun olup, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ile 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir.
IV. SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN 1. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
56. Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası ile 5. maddesinin 3. fıkrasını ileri sürerek, hakkında açılan ceza davasının süresinden de şikâyet etmektedir.
Mahkeme, söz konusu şikâyeti, Sözleşme’nin yalnızca 6. maddesinin 1. fıkrası açısından incelemenin uygun olduğu kanaatindedir.
57. Mahkeme, dikkate alınacak sürenin, başvuranın tutuklandığı 4 Eylül 2005 tarihinde başladığını ve Yargıtay kararıyla 28 Ocak 2008 tarihinde sona erdiğini kaydetmektedir. Dolayısıyla dikkate alınacak iki dereceli yargılama mercii önünde yapılan yargılamanın süresi, yaklaşık iki yıl beş aydır.
58. Mahkeme, söz konusu toplam süreyi ve herhangi bir işlem yapılmadan geçen önemli süreçlerin bulunmamasını dikkate alarak konuyla ilgili yerleşik içtihadı ışığında (bk., örneğin, Pélissier ve Sassi/Fransa [BD], No. 25444/94, §§ 71-74, AİHM 1999-II), ihtilaf konusu yargılamanın süresinin uzun olmadığı ve Sözleşme’nin 6. maddesi, 1. fıkrasında öngörülen “makul süre” gereğini karşıladığı kanaatindedir.
59. İşbu şikâyet açıkça dayanaktan yoksun olduğundan Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ile 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir.
V. SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN 3. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
60. Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesinin 3. fıkrası ile 13. maddesi alanında, hakkında açılan ceza yargılaması boyunca, savunması için gerekli olan bazı tanıkları sorgulama imkânı bulamadığı gerekçesiyle, Ağır Ceza Mahkemesi önünde savunmasını hazırlamak için gerekli zaman ve kolaylıklara sahip olamadığından da şikâyet etmektedir. Başvuran ayrıca, ek soruşturma yapılmadığından ve bu durumun Ağır Ceza Mahkemesi önündeki yargılamanın hakkaniyetine zarar verdiğinden yakınmaktadır.
Mahkeme, işbu şikâyetlerin Sözleşme’nin yalnızca 6. maddesinin 3. fıkrasının d) bendi açısından incelenmesinin uygun olduğu kanaatindedir. Söz konusu madde şu şekildedir:
“3. Bir suç ile itham edilen herkes aşağıdaki asgari haklara sahiptir:
d) İddia tanıklarını sorguya çekmek veya çektirmek, savunma tanıklarının da iddia tanıklarıyla aynı koşullar altında davet edilmelerinin ve dinlenmelerinin sağlanmasını istemek; (...)”
61. Mahkeme, kanıtların kabul edilebilirliğinin öncelikle iç hukuk kuralları tarafından düzenlendiğini hatırlatmaktadır. Sözleşme tarafından Mahkeme’ye verilen görev, tanıkların ifadelerinin doğru bir şekilde delil olarak kabul edilip edilmediğini değerlendirmekten ibaret olmayıp, yargı süreci bütün olarak ele alındığında, delillerin sunulma yöntemi de dâhil olmak üzere, hakkaniyete uygun olup olmadığını araştırmaktır. (bk., diğer birçok karar arasından, Van Mechelen ve diğerleri/Hollanda, 23 Nisan 1997, § 50, Derleme 1997‑III). Bilhassa, kendi topladıkları unsurları ve sanıkların sunmak istedikleri delillerin uygunluğunu değerlendirmekle genel olarak ulusal mahkemeler yetkilidir; Sözleşme’nin 6. maddesinin 3. fıkrasının d) bendi, genel olarak, yargı makamlarına her zaman şahitler tarafından sunulan delilin yararlılığına karar verme olanağı tanımaktadır (Vidal/Belçika, 22 Nisan 1992, §§ 32-33, seri A No. 235-B). Bu nedenle, bir sanığın bazı tanıkları sorgulayamadığı şikâyetinde bulunması yeterli değildir. Sanığın duruşmaya tanık çağırma talebini, bunun önemini ve gerçeğin açığa çıkmasına ne şekilde katkıda bulunacağını açıklayacak şekilde gerekçelendirmelidir (Perna/İtalya [BD], No. 48898/99, § 29, AİHM 2003-V). Bilhassa, bir mahkûmiyet kararı, sadece veya belirleyici bir düzeyde, sanığın, ne soruşturma aşamasında ne de duruşmalar sırasında sorgulama ya da sorgulatma olanağı bulamadığı bir kişinin ifadesine dayandığı durumda, savunma hakları, Sözleşme’nin 6. maddesinin güvenceleriyle bağdaşmayacak bir şekilde sınırlandırılmış olabilir (Al-Khawaja ve Tahery/Birleşik Krallık [BD], No. 26766/05 ve 22228/06, § 119, AİHM 2011).
62. Mahkeme, somut olayda, dava dosyasından ve özellikle Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmalardan, başvuranın, yetkili makamların izni olmaksızın patlayıcı ve tehlikeli madde taşıma ve yasadışı bir örgüt adına suç işleme nedeniyle mahkûm edildiği anlaşıldığını tespit etmektedir. Mahkeme, yerel mahkemelerin, başvurana atılı suçların değerlendirilmesini ve tespitini kuvvetlendiren farklı delil unsurlarını derinlemesine ve titizlikle incelediğini tespit etmektedir. Ağır Ceza Mahkemesi, başvuran hakkında mahkûmiyet kararı vermek için, söz konusu delil unsurları arasından, belirleyici somut bir unsura, yani içerisinde on beş adet molotof kokteyl bulundan bir torbaya el konması, üstelik çok sayıda tanığın ifadesinin alınması ve ilgilinin aleyhte tanıkların ifadelerine itiraz etme imkânının bulunmasına dayanmıştır. Başvuran, bu bağlamda, diğer tanıkların dinlenmesinin ya da ek soruşturma yürütülmesinin gerçeğin ortaya çıkmasında nasıl belirleyici olduğunu açıklamamaktadır. Sonuç olarak, Mahkeme, mevcut dava koşullarında, tanıkların ifadelerinin alınmasının kabul edilmemesinin Sözleşme’nin 6. maddesinin 3. fıkrasının d) bendine tek başına aykırı olmadığı kanaatindedir.
63. İşbu şikâyet açıkça dayanaktan yoksun olduğundan Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ile 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir.
VI. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
64. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
A. Zarar
65. Başvuran maruz kalınan zararlar bağlamında, maddi tazminat olarak 75.000 Türk lirası (yaklaşık 26.200 avro), manevi tazminat olarak ise 100.000 Türk lirası (yaklaşık 35.000 avro) talep etmektedir.
66. Hükümet bu iddiaların aşırı olduğu kanaatindedir.
67. Mahkeme, iddia edilen maddi zarar ile tespit edilen ihlal arasından nedensellik bağı tespit etmemekte ve talebi reddetmektedir. Buna karşılık, başvurana manevi zarar bağlamında 10.000 avro ödenmesinin uygun olduğu kanısındadır.
B. Masraf ve giderler
68. Başvuran aynı zamanda, yerel mahkemeler ve AİHM önündeki masraf ve giderleri için 18.190 Türk lirası (yaklaşık 6.350 avro) talep etmektedir. Destekleyici belge olarak, İstanbul Barosu Avukatlık Asgari Ücret Tarifesini ibraz etmektedir.
69. Hükümet bu talebe itiraz etmektedir.
72. Mahkeme, içtihadı uyarınca başvuranın yapmış olduğu masraf ve giderlerin, bu miktarların gerçek, zorunlu ve makul oranda olması halinde geri ödenebilmektedir. Mahkeme, somut olaya ilişkin elinde bulunan belgeleri ve içtihadını göz önünde bulundurarak, masraf ve giderlere ilişkin talebi reddetmektedir.
C. Gecikme faizi
70. Mahkeme, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygulanmasının uygun olduğuna karar vermektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun Sözleşme’nin 3. maddesi bağlamındaki şikâyetlerle ilgili kısmının kabul edilebilir; geri kalan kısmının ise kabul edilemez olduğuna;
2. Sözleşme’nin 3. maddesinin esas ve usul yönünden ihlal edildiğine;
3. a) Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrasına uygun olarak, davalı Devletin başvurana kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere ve vergi başlığı altında tahsil edilebilecek her türlü miktarın da eklenmesi suretiyle, manevi tazminat olarak,10.000 avro (on bin avro) ödemekle yükümlü olduğuna:
b) Yukarıda anılan sürenin bitiminden itibaren ve ödeme tarihine kadar, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere bu süre boyunca uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek basit faiz oranın uygulanmasının uygun olduğuna;
4. Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine;
Karar vermiştir.
Fransızca olarak yazılan işbu karar Mahkeme İçtüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkraları gereğince 13 Kasım 2014 tarihinde tebliğ edilmiştir.
Stanley NaismithGuido Raimondi
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy