AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
DAŞ / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 11368/04)
KARAR
STRAZBURG
1 Eylül 2015
İşbu karar, kesinleşecek olup, bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Daş/Türkiye davasında,
Başkan
Nebojša Vučinić,
Yargıçlar
Paul Lemmens,
Egidijus Kūris,
ve Bölüm Başkan Yardımcısı AbelCampos’un katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, (İkinci Bölüm) Daire olarak toplanarak, 7 Temmuz 2015 tarihinde gerçekleştirilen müzakerelerin ardından, aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (11368/04 No.’lu) davanın temelinde, Türk vatandaşı olan Ali Daş’ın (“başvuran”) 5 Mart 2004 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması’na İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru bulunmaktadır. Başvuran, İzmir Barosu’na bağlı Avukat S. Çetinkaya tarafından, Türk Hükümeti ise (« Hükümet ») kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir. Özellikle başvuran, Sözleşme’nin 3. ve 6. maddelerinin ihlal edilmesinden şikâyet etmektedir. Başvuru, 14 Eylül 2007 tarihinde Hükümete tebliğ edilmiştir.
OLAY
I. DAVANIN KOŞULLARI Başvuran, 1953 doğumlu olup Diyarbakır’da ikâmet etmektedir. İzmir Devlet Devlet Güvenlik Mahkemesi (“Devlet Güvenlik Mahkemesi”) Cumhuriyet savcısı, 5 Ocak 1994 tarihinde, PKK üyesi olmakla (silahlı yasadışı bir örgüt olan Kürdistan İşçi Partisi) suçlanan başvuran hakkında tutuklama müzekkeresi çıkarmıştır. Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü tarafından yapılan bir operasyon sonucu, 23 Mayıs 2001 tarihinde, başvuran yakalanmış ve gözaltına alınmıştır. Başvuran, 25 Mayıs 2001 tarihinde, uçak ile İzmir’e sevk edilmiş ve İzmir Emniyet Müdürlüğü’ne teslim edilmiştir. 23 ve 25 Mayıs 2001 tarihlerinde düzenlenen sağlık raporlarına göre, Diyarbakır ve İzmir devlet hastanelerinin doktorları tarafından başvuranın bedeninde herhangi bir darp ve yara izine rastlanmamış olduğu belirtilmiştir. Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdinde savcı, 25 Mayıs 2001 tarihinde, dört gün olan yasal sürenin bitimine kadar başvuranın gözaltıkararının uzatılmasına karar vermiştir. Başvuran, 26 Mayıs 2001 tarihinde, avukatının yokluğunda, fotoğraflar gösterilerek kimlik tespiti yapıldığı duruşmaya katılmıştır. Fotoğraftan teşhis tutanağında, başvuranın gözaltına alındığı sırada fotoğraflar üzerinden kimliklerini tespit ettiği on beş kişiyle birlikte İzmir’de, 1991 ve 1995 yılları arasında PKK terör örgütü adına birçok faaliyetler yürüttüğünü kabul ettiği belirtilmektedir. Öte yandan tutanakta, kendisi tarafından yürütülen faaliyetler ve yukarıda belirtilen örgüt bünyesindeki arkadaşları hakkında açıklamalar bulunmaktadır. İzmir Emniyeti, 28 Mayıs 2001 tarihinde, yine avukat yokluğunda başvuranın ifadesini almıştır. Başvuran, ifadesi alındığı sırada PKK’ya üye olduğunu ve bu faaliyetlere katıldığını itiraf etmiştir. Başvuranın, aynı gün, yine bir avukat yokluğunda, Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet savcısı tarafından ifadesi alınmıştır. Başvuran, kendisine istinat edilen olaylara, fotoğraf gösterimi hakkında düzenlenen fotoğraftan teşhis tutanağına ve gözaltına alındığı sırada alınan ifadesine itiraz etmiştir. Başvuran, yine aynı gün, polisler tarafından alınan ifadesine tekrar itirazda bulunduğu Devlet Güvenlik Mahkemesi nöbetçi hâkimi tarafından dinlenmiştir. Hâkim, ilgilinin tutuklanmasına karar vermiş olup Nazilli Cezaevi’ne (Aydın ili) sevk edilmiştir. Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet savcısı, 26 Haziran 2001 tarihli bir iddianameyle, söz konusu mahkeme önünde başvuran hakkında ceza davası açmış olup Terörle Mücadele’ye ilişkin 3717 sayılı Kanunun 5. maddesiyle birlikte Eski Ceza Kanununun 168. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, yasadışı bir örgüte üye olma suçundan mahkûm edilmesini talep etmiştir. Özellikle savcı, Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından mahkûm edilen başvurandan önce yakalanan yirmi altı kişinin açıklamalarını, polis tarafından alınan ilgilinin ifadesini ve başvuranın gözaltına alındığı sırada kendisi tarafından imzalanan fotoğraf gösterimi hakkında düzenlenen fotoğraftan teşhis tutanağını esas almıştır. Başvuran, 14 Ağustos 2001 tarihinde, Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde ilk duruşması sırasında kendisine istinat edilen suçları kabul etmemiştir. Öte yandan başvuran polis tarafından yapılan eylemlerin yani ifadesinin ve fotoğraftan teşhis tutanağının daha önce düzenlendiğini ve tutanağın içeriğinden haberdar olamadığını belirterek baskı altında imzaladığını belirtmiştir. Başvuranın avukatı, yine 14 Ağustos 2001 tarihinde, başvuranın salıverilmesini talep etmiştir. Öte yandan avukat dilekçesinde, iddianamede belirtilen yirmi altı kişinin başvuranın aleyhine tanık olarak dinlenmesini Devlet Güvenlik Mahkemesi’nden talep etmiştir. Devlet Güvenlik Mahkemesi, aynı gün, başvuranın tutukluluk halinin devamına ve ilgili kişiler hakkında açılan ceza davalarında bu kişilerin ifadelerinin alınmasının bekletilmesine ve başvuranın avukatının talebi üzerine karar verilmeden önce bu ifadelerin dosyaya eklenmesine karar vermiştir. Devlet Güvenlik Mahkemesi, dosyada yer alan başvuranın aleyhine tanıklık edenlerin ifadelerini tespit ederek, 21 Mart 2002 tarihli duruşmada başvuranın avukatı tarafından sunulan 14 Ağustos 2001 tarihli talebi reddetmiştir. Devlet Güvenlik Mahkemesi, dosyada bulunan delil unsurlarını dikkate alarak, gerek bu kişilerin ifadelerinin gerekse başvuran ile yüzleşmelerinin davaya hiçbir şekilde katkı sağlayamayacağı kanaatine varmıştır. Devlet Güvenlik Mahkemesi, 9 Mayıs 2002 tarihli bir kararla, Eski Ceza Kanunu’nun 168. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, on iki yıl altı ay hapis cezasına mahkûm edilmesine karar vermiştir. Bu nedenle, Devlet Güvenlik Mahkemesi, özellikle iddianamede belirtilen yirmi altı kişinin ifadesini esas almıştır. Öte yandan Devlet Güvenlik Mahkemesi, fotoğraf gösterimi hakkında düzenlenen fotoğraftan teşhis tutanağını ve başvuranın gözaltına alındığı sırada alınan ifadeyi esas almıştır. Devlet Güvenlik Mahkemesi, söz konusu dava boyunca başvuranın aleyhine tanıklık eden yirmi altı kişinin ifadesinin bulunduğu ve dosyada yer alan delil unsurlarını dikkate alarak, Cumhuriyet savcısının, nöbetçi hâkimin ve kendisi önünde ilgilinin atılı suçları inkâr ettiği alınan ifadeleri değerlendirmeye almamıştır. Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranın polis önünde yaptığı itiraflara itimat etmiş ki bu itiraflar kendi nazarında dosyanın içeriğine uygun düşmekte ve başvuranın gözaltına alındığında kendisi aleyhine tanıklık edenlerin verdiği ifadeleriyle desteklenmektedir. Başvuran, 10 Mayıs 2002 tarihinde, bu karara itiraz etmiştir. Yargıtay, 16 Aralık 2002 tarihinde, olayların hukuki nitelendirilmesinde bir hata meydana gelmesi nedeniyle 9 Mayıs 2002 tarihli kararı bozmuş ve başvurana isnat edilen olaylara Eski Ceza Kanunu’nun 168. maddesinin 2. fıkrası yerine aynı Kanunu’nun 125. maddesinin uygulanmasını gerektirdiğini belirtmiştir. Devlet Güvenlik Mahkemesi, 1 Nisan 2003 tarihli bir kararla, Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz yapılmadığından sanığın zararına Yargıtay’ın değerlendirme yapma yasağını dikkate alarak ve benzer delillere dayanarak, Eski Ceza Kanunu’nun 125. maddesi uyarınca, Türkiye topraklarının bir kısmını bölmeyi amaçlayan eylemler yürütmek suçundan - üstelik bu hüküm ile öngörülen daha ağır bir mahkûmiyet olmasına rağmen - başvuranın yeniden on iki yıl altı ay hapis cezasına mahkûm edilmesine karar vermiştir. Başvuran, belirtilmeyen bir tarihte, bu karara karşı temyiz talebinde bulunmuştur. Yargıtay, 29 Eylül 2003 tarihinde, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin kararının onanması yönünde ve başvuran tarafa tebliğ edilmeyen Yargıtay Cumhuriyet savcısının görüşünü aldıktan sonra itiraz edilen kararı onamıştır. Başvuran tarafından sunulan belgeden yani diğer bir ceza davası çerçevesinde Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde düzenlenen duruşma tutanağından polis tarafından başvuran aleyhine tanıklık eden yirmi altı kişinin verdiği ifadelerin başvuranın mahkûmiyet kararında delil unsurları olarak belirtildiğini ancak bu yirmi altı kişiden üçünün gözaltına alındıkları sırada baskı uygulandığını belirterek ifadelerine itiraz ettikleri anlaşılmaktadır. Yeni 5237 sayılı Kanun, 26 Eylül 2004 tarihinde kabul edilmiştir. Bu kanun, 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Söz konusu Kanun’un 7. maddesini 2. fıkrasına göre, suçun işlendiği tarihte yürürlüğe giren içtihadi hükümler ile bu tarihten sonra yürürlüğe giren bu içtihadi hükümler arasında uyuşmazlık bulunduğu durumda, suçun failine en lehe kanunu uygulamak gerekir. Cumhuriyet savcısı, Yeni Ceza Kanunu’nun yürürlüğe girmesinin ardından, İzmir Ağır Ceza Mahkemesi’ne başvurarak Yeni Ceza Kanunu’nun en lehe hükümlerini dikkate alarak başvuranın mahkûmiyetinin incelenmesi talebinde bulunmuştur. İzmir Ağır Ceza Mahkemesi, dosya üzerinden inceleme yaptıktan sonra kabul edilen 21 Temmuz 2005 tarihli bir kararla, başvurana verilen cezanın düzeltilmemesine karar vermiştir. Yargıtay, 1 Ekim 2007 tarihli bir kararla, bu kararı bozmuştur. Dosyada davanın sonucu hakkında bilgiler içermemektedir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULANMASI
Olayların meydana geldiği tarihte yürürlükte olduğu şekliyle Eski Ceza Kanunu’nun 125. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Devlet topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir Devletin hâkimiyeti altına koymağa veya Devletin istiklalini tenkise veya birliğini bozmağa veya Devletin hâkimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmağa matuf bir fiil işliyen kimse "ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis" cezası ile cezalandırılır.”
Eski Ceza Kanunu’nun 168. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Her kim 125. maddede yazılı cürümleri işlemek için silahlı cemiyet ve çete teşkil eder yahut böyle bir cemiyet ve çetede amirliği ve kumandayı ve hususi bir vazifeyi haiz olursa 15 seneden aşağı olmamak üzere ağır hapis cezasına mahkûm olur.
Cemiyet ve çetenin sair efradı 5 yıldan 15 yıla kadar ağır hapisle cezalandırılır." Terörle Mücadele’ye ilişkin 3713 sayılı Kanun’un 5. maddesinde, 3 ve 4 üncü maddelerde yazılı suçları işleyenler hakkında ilgili kanunlara göre, tayin edilecek şahsi hürriyeti bağlayıcı cezalar veya para cezaları yarı oranında artırılarak hükmolunur. Somut olayda, Türk hukukunda, olayların meydana geldiği tarihte yürürlükte olan ilgili hükümlerin ve gözaltı sırasında bir avukatın mevcut bulunmasıyla ilgili olarak, daha sonraki değişikliklerin açıklanışı, Salduz/Türkiye ([BD], No. 36391/02, §§ 27-31, AİHM 2008) kararlarında yer almaktadır. Olayların meydana geldiği tarihte, Yargıtay Cumhuriyet savcısının görüşünün sunulmasıyla ilgili olarak, hukuk ve uygulamanın özeti, Göç/Türkiye ([BD], No. 36590/97, § 34, AİHM 2002‑V) kararında yer almaktadır.
HUKUKÎ DEĞERLENDİRME SÖZLEŞME’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA Başvuran, Sözleşme’nin 3. maddesini ileri sürerek, gözaltına alındığı sırada kötü muamelelere maruz kaldığından şikâyet etmektedir. Öte yandan başvuran, Sözleşme’nin 13. maddesini ileri sürerek, kötü muamele şikâyetlerine karşı yetkilerin ataletli davranmamalarından şikâyet etmektedir. Olay ve olguların hukuki nitelendirilmesi konusunda takdir yetkisine sahip olan Mahkeme (Glor/İsviçre, No. 13444/04, § 48, AİHM 2009), bu şikâyetlerin Sözleşme’nin 3. maddesinin esas ve usuli yönü açısından incelenmesi gerektiği kanaatindedir. Sözleşme’nin 3. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı cezâ veyâ işlemlere tâbi tutulamaz." Mahkeme, bir muamelenin Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamına girmesi için en azından önem seviyesine ulaşması gerektiğini hatırlatmaktadır. Asgari değerlendirme görecelidir ve davanın bütün unsurlarına ve özellikle muamele süresine, fiziksel veya ruhsal sonuçlarına ve bazen de mağdurun cinsiyeti, yaşı ve sağlık durumuna bağlıdır (Svinarenko ve Slyadnev/Rusya [BD], No. 32541/08 ve 43441/08, § 114, AİHM 2014 (özetler)). Kötü muamele iddiaları, uygun delil unsurlarıyla desteklenmelidir. Bu iddiaların değerlendirilmesi için Mahkeme, genellikle “her türlü şüphenin ötesinde” delil kıstasını uygulamaktadır. Bununla birlikte, bu tür bir delil bir dizi göstergeden veya yeterince önemli, kesin ve tutarlı çürütülemez karineleri sonucunda ortaya çıkmasından kaynaklanabilir (Idalov/Rusya [BD], No. 5826/03, § 95, 22 Mayıs 2012). Mahkeme, “saatlerce ve gerek fiziksel lezyonlara gerekse fiziksel veya ruhsal şiddetli acılara [neden olan]” kasıtlı bir şekilde yapılan bir muameleyi “insanlıkdışı” olarak nitelendirmektedir. Bir muamelenin “aşağılama” sayılıp sayılmayacağını belirlerken, Mahkeme, muamelenin amacının ilgili kişiyi aşağılama veya küçük düşürme olup olmadığını ve şahsın kişiliğini yani fiziksel ile ruhsal direncini kırmak amacıyla korku, endişe veya aşağılanma duygusu gibi kötü yönde etkileyip etkilemediğini dikkate alacaktır. Mağdurun, diğer kişiler nazarında aşağılanmasa bile, kendi bakış açısına göre aşağılanmış olduğu yeterli olabilir. Son olarak, amacın mağduru aşağılama veya küçük düşürme olup olmadığı incelemek konusunu dikkate almak gerekir. Bu tür bir amacın yokluğu, Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlal edildiği yönündeki tespiti kesin bir şekilde göz ardı edemez (bk., diğer kararlar arasında, Kudła/Polonya [BD], No. 30210/96, § 92, AİHM 2000‑XI, Öcalan/Türkiye [BD], No. 46221/99, § 181, AİHM 2005‑IV, M.S.S./Belçika ve Yunanistan [BD], No. 30696/09, § 220, AİHM 2011 ve yukarıda anılan Svinarenko ve Slyadnev, §§ 114 et 115). Somut olayda, Mahkeme başvuranın gözaltısını kapsayan kuralların ve koşulların Sözleşme’nin 3. maddesinde öngörülen önem eşiğini aştğına dair iddiasını desteklemediğini gözlemlemektedir. İlgili, iddialarını destekleyen herhangi bir unsur ve delil sunmamıştır. Sonuç olarak bu şikâyet, açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir.
II. SÖZLEŞME’İN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesini ileri sürerek, savunma haklarına riayet edilmediğinden Devlet Güvenlik Mahkemesi ve Yargıtay Hâkimleri tarafından yürütülen davadan şikâyet etmektedir. Bu hüküm, somut olayda ilgili kısımlarının aşağıda bulunduğu şekliyledir:
“1. Herkes, (...) kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, (...) bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun (...) görülmesini istemek hakkına sahiptir.
(...)Her sanık özellikle şu haklara sahiptir:
c) Kendi kendini savunmak veya kendi seçeceği bir savunmacının yardımından yararlanmak ve eğer savunmacı tutmak için mali olanaklardan yoksun bulunuyor ve adaletin selameti gerektiriyorsa, mahkemece görevlendirilecek bir avukatın para ödemeksizin yardımından yararlanabilmek;
d) İddia tanıklarını sorguya çekmek veya çektirmek, savunma tanıklarının da iddia tanıklarıyla aynı koşullar altında çağırılmasının ve dinlenmesinin sağlanmasını istemek;
(...)” Hükümet, başvuranın iddiasını kabul etmemektedir.Gözaltı Sırasında Avukat Bulunmaması Hakkında Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesinin 3. fıkrasının c) bendini ileri sürerek, gözaltına alındığı sırada avukat yardımı alamamasından şikâyet etmektedir.
Kabul Edilebilirlik Hakkında
Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğine ilişkin kabul edilemezlik itirazında bulunmaktadır. Hükümet, başvuranın hakkında kabul edilen suçlamalar ve gözaltına alınmasından itibaren haklarından bilgi edindiğini ve gözaltısının uzatılmasından ya da tutuklanmasından sonra kendisinin seçtiği veya resen görevlendirilen bir avukatın yardımından faydalanabileceğini kendisine hatırlatıldığını savunmaktadır. Hükümet, ne başvuranın ne de avukatının gözaltısının uzatıldıktan sonra görüşme talebi için Cumhuriyet savcısına başvurmadığını hâlbuki ulusal hukukta bu tür imkânın verildiğini belirtmektedir. Dolayısıyla Hükümet, başvurana sunulan iç hukuk yollarını tüketmediğini değerlendirmektedir. Öte yandan Hükümet, başvuranın gözaltısından sorumlu olan polisler hakkında suç duyurusunda bulunmak için Cumhuriyet savcısına başvurmadığını ve hakkında yürütülen ceza davasının birkaç aşamasında gözaltına alındığı sırada avukat yardımı alma hakkından yoksun bırakıldığını iddia etmediğini eklemektedir. Son olarak, Hükümet, başvuranın şikâyetinin giderilmesi için yukarıda belirtilen iç hukuk yollarının etkin olmadığını savunduğu varsayıldığında, bu şikâyetin, altı aylık süreye riayet edilmemesi nedeniyle reddedilmesi gerektiği kanısındadır zira söz konusu süre gözaltı halinin sona erdiği tarihte başlamıştır. Mahkeme, başvuranın 23-28 Mayıs 2001 tarihleri arasında gözaltında bulunduğu dönemde, Türk hukukunda kendisine gözaltı sırasında bir avukatın yardımından faydalanmasına imkân verilmediğini tespit etmektedir (Salduz/Türkiye ([BD], No. 36391/02, §§ 27-28, AİHM 2008). Bu nedenle Mahkeme, iç hukuk yollarının tüketilmemesine ilişkin Hükümetin itirazını reddetmektedir. Mahkeme, somut olayda, altı aylık süreye riayet edilmemesine ilişkin itiraz ile ilgili olarak, Yargıtay tarafından 29 Eylül 2003 tarihinde verilen kararın, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrası anlamında iç hukuktaki nihai kararı oluşturduğu kanısındadır (Zeki Bayhan/Türkiye, No. 6318/02, § 25, 28 Temmuz 2009). Başvuru, bu tarihten altı aydan daha kısa bir süre önce yapıldığından, Hükümetin bu itirazının reddedilmesi gerekmektedir. Mahkeme, bu şikâyetin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında, dayanaktan yoksun olmadığını ve herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını tespit ederek, kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir.
2. Esas Hakkında Başvuran, gözaltı sırasında bir avukata erişim hakkının kendisine tanınmaması nedeniyle savunma haklarının ihlal edilmesinden şikâyet etmektedir. Başvuran, gözaltına alınan bir kişinin avukatın yardımından yararlanması hakkının temel bir hak olduğunu savunmaktadır. Hükümet, bu iddiaları kabul etmemektedir. Mahkeme, şikâyetin esası ile ilgili olarak, Salduz kararına (yukarıda anılan, §§ 45-63) ve Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası ile birlikte Sözleşme’nin 6. maddesinin 3. fıkrasının c) bendinin ihlal edildiği sonucuna varmak için bu kararda dile getirilen gerekçelere atıfta bulunmaktadır. Somut olayda Mahkeme, mevcut davada, Hükümetin farklı bir sonuca ulaştıracak herhangi bir olgu ya da ikna edici bir gerekçe sunmadığı kanısındadır. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 6. maddesinin 3. fıkrasının c) bendi ile birlikte Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası ihlal edilmiştir.
B. Aleyhte Tanıkların Sorgulanamaması veya Söz Konusu Tanıkları Sorgulatma İmkânının Olmaması Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası ile birlikte Sözleşme’nin 6. maddesinin 3 fıkrasının d) bendini ileri sürerek, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin, aleyhte tanıklık eden ve hakkında verilen mahkûmiyet kararında aleyhte unsurlara hizmet eden yirmi altı kişiyi dinlemeyi reddetmesinden şikâyet etmektedir. Başvuranın Mahkeme’ye sunduğu tutanağa atıfta bulunarak (yukarıda 26. paragraf), ilgili, söz konusu tanıklardan bazılarının kendi aleyhlerine açılan yargılamalar sırasında verdikleri ifadeyi kabul etmediklerini ve söz konusu tutanakları polis memurlarının baskısı altında imzaladıklarını ifade ettiklerini belirtmektedir. Başvuran, bu ifadelerin, yakalanmasından dokuz yıl önce ve şüphesiz, avukatının yokluğunda alındığını eklemektedir. Başvuranın avukatı, dolayısıyla bu tanıkları sorgulama imkânına sahip olmamıştır.
1. Kabul edilebilirlik hakkında
Bu şikâyetin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve diğer yandan, başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını tespit ederek Mahkeme, söz konusu şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
2. Esas hakkında Şikâyetin esası hakkında, yukarıda anılan Salduz davasında verilen 28 Mart 2006 tarihli karara atıfta bulunarak, Hükümet, ulusal mahkemelerin tanıkların dinlenmesine yönelik her türlü talebi kabul etmekle yükümlü olmadıkları kanısına varmaktadır. Hükümet, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin aleyhte tanıklar hakkında başlatılan ceza davalarının varlığı ve ilgililerin tutuklanmaları, kaçak olmaları ya da cezalarını çekmek için cezaevinde bulunmaları nedeniyle mahkeme huzuruna çıkarılmaları güç olduğundan, bu tanıkların dinlenmesi yönündeki talebi reddettiğini belirtmektedir. Mahkeme, tanık ifadelerinin delil niteliğinde olduğunun haklı olarak kabul edilip edilmediği hususunda karar vermekle görevli olmadığını, ancak delil unsurlarının sunulma şekli de dâhil olmak üzere, bir bütün olarak değerlendirilen davanın hakkaniyete uygun olup olmadığını araştırmakla yükümlü olduğunu hatırlatmaktadır (bk. diğer kararlar arasında, Van Mechelen ve diğerleri/Hollanda, 23 Nisan 1997, § 50, Karar ve Hükümler Derlemesi, 1997‑III). Mahkeme, delil unsurlarının, ilke olarak, çekişmeli bir duruşma yapılması amacıyla kamuya açık bir duruşmada sanığın önünde sunulması gerektiğini vurgulamaktadır. Bu ilke, istisnasız işlemeyecektir; ancak bu istisnalar yalnızca savunma tarafının haklarının saklı tutulması kaydıyla kabul edilebilecektir; genel kural olarak, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası ve 3. fıkrasının d) bendi, sanığa, aleyhte tanık ifadesine itiraz etmek ve bu tanığı ifadesinin alınması sırasında ya da daha sonraki aşamada sorgulamak için uygun ve yeterli bir imkân verilmesini gerektirmektedir (Al-Khawaja ve Tahery/Birleşik Krallık [BD], No. 26766/05 ve 22228/06, § 118, AİHM 2011). Dolayısıyla bir sanık, tanık ifadesine itiraz etme ve tanığı sorgulama haklarını kullanma imkânına sahip olacağını makul olarak varsayabilmektedir (Karadağ/Türkiye, No. 12976/05, § 51, 29 Haziran 2010). Mahkeme, bir mahkûmiyet kararının, yalnızca ya da belirli bir ölçüde, sanığın soruşturma aşamasında ya da duruşma sırasında sorgulama ya da sorgulatma imkânı bulamadığı bir kişi tarafından verilen ifadelere dayanması durumunda, savunma tarafının haklarının Sözleşme’nin 6. maddesine ilişkin güvencelerle bağdaşmayacak şekilde kısıtlanabileceğini hatırlatmaktadır (yukarıda anılan, Al-Khawaja et Tahery, § 119). Somut olayda, Mahkeme, başvuranın, Türkiye topraklarının bir kısmının bölünmesini amaçlayan eylemleri yürüttüğü ve terör örgütüne üye olduğu gerekçesiyle yargılandığını ve on iki yıl altı ay hapis cezasına mahkûm edildiğini tespit etmektedir. Bu bağlamda, Mahkeme, - somut olayda olduğu gibi - en ağır cezalar karşısında, adil yargılanma hakkının mümkün olan en üst düzeyde güvence altına alınması gerektiğini daha önce ifade ettiğini hatırlatmaktadır (yukarıda anılan, Salduz, 54). Mahkeme ayrıca, ihtilaf konusu aleyhte tanık ifadelerinin, yalnızca başvuranın mahkûmiyetine dayanak oluşturan delil unsurlarını teşkil etmediğini, aynı zamanda başvuranın, gözaltında bulunduğu sırada alınan ifadesinin önceden yazıldığı ve polislerce uygulanan baskı altında imzalandığı yönündeki savunmasının reddedilmesini sağladığını da tespit etmektedir. Devlet Devlet Güvenlik Mahkemesi, esasen aleyhte tanık ifadelerine dayanarak, başvuranın bütün yargılama boyunca adli merciler önünde yapılan söz konusu ikrarlara ilişkin itirazlarından ziyade, poliste yaptığı ikrarlara itimat etmeye karar vermiştir. Bu tanık ifadeleri, dolayısıyla başvuranın mahkûm edilmesinde önemli bir rol oynamıştır. Mahkeme, başvurana istinat edilen suçlamaların ağırlığını ve başvuranın aleyhine olan tanık ifadelerinin iddianamede verilen önemi dikkate alarak, ilgilinin söz konusu ifadeleri veren kişilerle en azından bazıları ile yüzleşmebilmek ve bu kişileri sorgulamak için meşru olarak beklentisinin olabileceği kanaatindedir. Öte yandan, başvuran tarafından sunulan dinlenme talebi, başvuranın aleyhine tanıklık eden bazı kişilerin verdikleri ilk ifadelerine dönmeleri nedeniyle, dayanaktan yoksun olduğu anlaşılmakta zira bu ifadeler polisler tarafından yapılan baskı altında verilmiştir. Diğer yandan başvuran, yerel mahkemeler önünde dava boyunca yukarıda tanıkların belirttiği şekliyle polisler tarafından baskıya maruz kaldığını belirterek, gözaltına alındığı sırada bir avukat yardımı alamadığı diğer soruşturma işlemlerine sürekli olarak verdiği ilk ifadeye itiraz etmiştir. Mahkeme, yukarıda belirtilenleri dikkate alarak, dava aşamasında başvuranın aleyhine tanıklık edenlerin ifade vermesinin, başvuranı adil yargılanma gerekliliklerini karşılayan koşullarda iddiasını ileri sürme imkânından yoksun bıraktığı kanaatindedir. Dolayısıyla Mahkeme, Sözleşme’nin 6. maddesinin 3. fıkrasının d) bendi ile birlikte Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
C. Yargıtay Nezdinde Cumhuriyet Savcısının Görüşünün Tebliğ Edilmemesi Hakkında
Başvuran, söz konusu mahkeme önünde dava sırasında Yargıtay nezdinde Cumhuriyet sacısının yazılı görüşlerinin tebliğ edilmemesinden şikâyet etmektedir. Kabul edilebilirlik Hakkında Mahkeme, bu şikâyetin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında dayanaktan yoksun olmadığını ve öte yandan herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını tespit ederek, kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir. Esas Hakkında Mahkeme, söz konusu savcının görüşlerinin niteliğini ve yargılanabilir kişi için yazılı olarak yanıt verme imkânının bulunmamasını dikkate alarak, Yargıtay nezdinde Cumhuriyet savcısının görüşünün tebliğ edilmemesi nedeniyle başvuran tarafından sunulan şikâyete benzer bir şikâyeti incelediğini ve sonucuna vardığını hatırlatmaktadır (Göç/Türkiye [BD], No. 36590/97, § 58, AİHM 2002‑V). Mahkeme, somut olayda Hükümetin mevcut davada farklı sonuçlara ulaştırabilecek herhangi bir veya ikna edici bir gerekçe sunmadığını değerlendirmektedir. Dolayısıyla Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası ihlal edilmiştir.
D. Sözleşme’nin 6. Maddesine İlişkin Diğer Şikâyetler Hakkında Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası alanında, davanın esasına bakan Devlet Güvenlik Mahkemesi Hâkimlerinin, bozma kararından sonra davanın yeniden incelenmesine katılmaması gerektiğini iddia etmektedir. Başvuran, bu durumun adli yargılanma hakkının ihlalini teşkil ettiğini iddia etmektedir. Başvuran, söz konusu hâkimlerin delil unsurlarını taraflı ve hakkaniyete uygun olmayan bir şekilde değerlendirdiklerini belirtmektedir. Sonuç olarak başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesinin 3. fıkrasının b) bendi ile birlikte Sözleşme’nin 14. maddesini ileri sürerek, adil bir şekilde kendisini savunamaması ve avukatıyla kolayca görüşememesiyle ilgili olarak Nazilli Cezaevi ve Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne sevkini kapsayan koşullarından şikâyet etmektedir. Mahkeme, bu şikâyetlerin yalnızca Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. ve 3. fıkraları açısından incelenmesi gerektiği kanaatindedir. Mahkeme, bu şikâyetleri başvuran tarafından sunulan şekliyle incelemiştir. Mahkeme, ileri sürülen iddiaları değerlendirmye yetkili olduğundan elde ettiği bütün unsurları dikkate alarak, Sözleşme ile güvence altına alınan hak ve özgürlüklerde herhangi bir ihlal görünümü tespit etmemiştir. Sonuç olarak başvurunun bu kısmı, Sözleşme’nin 35. maddesinin 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir
III. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca,
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
Başvuran, verilen sürede adil tazmine ilişkin taleplerini sunmamıştır. Dolayısıyla Mahkeme, bu bağlamda başvurana bir meblağ ödemenin gerektirmediği kanaatindedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Yargıtay nezdinde Cumhuriyet savcısının görüşünün tebliğ edilmemesi, başvuranın aleyhine tanıklık eden kişilerin sorgulanmaması veya sorgulatma imkânının bulunmaması, gözaltı sırasında bir avukat bulunmaması ile ilgili olarak, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ve 3. fıkrasının c) ile d) bendine ilişkin şikâyetler bakımından, başvurunun kabul edilebilir ancak diğer şikâyetlerin kabul edilemez olduğuna;
2. Gözaltı sırasında bir avukat bulunmaması nedeniyle, Sözleşme’nin 6. maddesinin 3. fıkrasının c) bendi ile birlikte Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğine;
3. Aleyhte tanıkların sorgulanmaması veya sorgulatma imkânının bulunmaması nedeniyle, Sözleşme’nin 6. maddesinin 3. fıkrasının d) bendi ile birlikte Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğine;
4. Yargıtay Cumhuriyet savcısının görüşünün tebliğ edilmemesi nedeniyle, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğine
karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş; İçtüzüğün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkraları uyarınca, 1 Eylül 2015 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Abel CamposNebojša Vučinić
Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
Full & Egal Universal Law Academy