AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
DAŞLIK / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 38305/07)
KARAR
STRAZBURG
13 Haziran 2017
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Daşlık / Türkiye davasında,
Başkan,
Julia Laffranque,
Yargıçlar,
Işıl Karakaş,
Nebojša Vučinić,
Paul Lemmens,
Jon Fridrik Kjølbro,
Stéphanie Mourou-Vikström,
Georges Ravarani,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm) 23 Mayıs 2017 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı Remziye Daşlık’ın (“başvuran”) 24 Ağustos 2007 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru (No. 38305/07) bulunmaktadır
2. Başvuran, Diyarbakır Barosu’na kayıtlı Avukatlar R. Yalçındağ Baydemir ve Ömer Halefoğlu tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (« Hükümet ») kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuran, gözaltında tutulduğu sırada kötü muamelelere maruz kaldığını ileri sürmüş ve bu bağlamda yürütülen soruşturmanın derinleştirilmediğini iddia etmiştir. Bunun yanı sıra başvuran, keyfi olarak gözaltında tutulduğundan şikâyet etmiştir. Başvuran Sözleşme’nin 3, 5 ve 13. maddelerini ileri sürmüştür.
4. Başvuru 6 Şubat 2013 tarihinde Hükümet’e tebliğ edilmiştir.
OLAY
I. SOMUT OLAYIN KOŞULLARI
5. Başvuran 1980 doğumludur ve Diyarbakır’da ikamet etmektedir.
A. Başvuranın yakalanması ve gözaltında tutulması
6. Başvuran, 27 Şubat 2002 tarihinde Diyarbakır’daki meskeninde arama yapıldığını ve yapılan aramanın sonunda yakalanıp, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele nezarethanesinde gözaltında tutulduğunu ifade etmektedir.
7. Hükümet, bu aramaya ilişkin tutanağa dayanarak, başvuranın 28 Şubat 2002 tarihinde yakalandığını ve saat 00.30’ a doğru gözaltına alındığını belirtmektedir.
Dosyadan, sonucunda, başvuranın saat 01:00’e doğru herhangi bir yaralanma belirtisinin bulunmadığının tespit edildiği Adli Tıp muayenesine tabi tutulduğu anlaşılmaktadır.
8. Başvuran, sicil numaraları sorgu tutanağında belirtilen iki polis tarafından 28 Şubat 2002 tarihinde sorguya alınmıştır. Bu sorgu PKK’nın (yasadışı silahlı örgüt Kürdistan İşçi Partisi) ve 11 Mayıs 1994 tarihinde kurulan ve Anayasa Mahkemesi tarafından 13 Mart 2003 tarihinde feshedilen siyasi parti HADEP’ in (Halkın Demokrasi Partisi) eylemlerine ilişkin açılan bir soruşturma kapsamında yapılmıştır (HADEP ve Demir / Türkiye, no. 28003/03, 14 Aralık 2010).
9. Başvuran, sorgu için ayrılmış bir bölümde gözleri bağlı olarak sorgulandığını ifade etmektedir. Polislerin boğazını sıktığını ve zorla itiraf ettirmek için başını duvara vurduklarını iddia etmektedir. Polisler aynı zamanda onun giysilerini soymuşlar ve ona hakaret etmişlerdir. İddiasına göre iki polis özellikle onu yere yatırmış ve biri başvuranın sırtına ayağıyla basmıştır. Ardından onu iyice döverek saçlarını çekmişlerdir. Başvuran, sorgulama bölümüne varışından itibaren bel bölgesinde bir akıntı hissettiğini, dolayısıyla tuvalete gittiğini ve külotunun tamamen kan olduğunu tespit ettiğini ileri sürmektedir. Başvuran, bir polise anormal bir durum olduğunu bildirdiğini, ardından tekrar sorgulama bölümüne götürüldüğünü, fiziksel ve psikolojik olarak baskı gördüğünü ve aşağılandığını ifade etmektedir.
10. Başvuran, 28 Şubat 2002 tarihinde önce vajinal kanaması nedeniyle Diyarbakır Devlet Hastanesine (« devlet hastanesi ») sevk edilmiştir. Taraflarca sunulan tıbbi belgelerden, dosyada belirtilmeyen bir saatte, başvuranın devlet hastanesinde pratisyen doktor M.T. tarafından muayene edildiği anlaşılmaktadır. Bu doktor tarafından düzenlenen tıbbi raporun somut olayla ilgili bölümleri şu şekildedir:
« Hastanın on gün önce adet döngüsü varmış. Şu an vajinal bir kanama mevcut. Pelvik ultrason ile kan ve idrar tahlilleri reçete edildi (...) »
Polisler hakkında başlatılan ceza soruşturmasında bu doktor tarafından verilen ifadelerden de doktorun, başvuranın jinekolojik bir muayene için kadın doğuma sevkine karar verdiği anlaşılmaktadır (aşağıdaki 26. paragraf).
Dosyada belirtilmeyen bir tarihte, başvuran Diyarbakır Kadın Doğumda Jinekolog U.D. tarafından muayene edilmiştir. U.D., vajinal muayenesi yapmamış ancak karnının görüntüsünün alınması amacıyla « acil » ibareli sevk kaydı oluşturmuştur. U.D. ayrıca ilaç reçete etmiştir.
11. Başvuran, gözaltından sorumlu iki polis memurunun, jinekolog tarafından yapılan muayene boyunca yanında hazır bulunduklarını iddia etmektedir.
Dosya, başvuranın bu bağlamda anlattıklarının doğrulanmasına ya da reddedilmesine imkân veren hiçbir unsur içermemektedir. Ancak bundan kan ve idrar tahlilleri ivedilikle yapılırken, ne herhangi bir karın görüntülemenin ne de pelvik ultrasonun o gün orada yapılmadığı anlaşılmaktadır. Bunun yanı sıra aynı gün düzenlenen tutanağa göre, reçete edilen ilaçlar da, başvuranın parası olmadığı gerekçesiyle satın alınmamıştır.
12. 1 Mart 2002 tarihinde, başvuran, sağlık sorunları nedeniyle yeni bir muayene için devlet hastanesi acil servisine götürülmüştür. Emniyet Müdürlüğü tarafından gönderilen belgeye el yazısıyla yazılmış ve saat 00.45’te hazırlanmış raporda, doktor başvuranın idrar yolları enfeksiyonu olduğunu belirtmiş ve ağrı kesici reçete etmiştir.
13. Başvuran aynı gün serbest bırakılmadan önce Adli Tıp muayenesinden geçirilmiştir. Doktor, formun ne « olaylar hakkında bilgiler » ne « muayene edilen kişinin şikâyetleri » ne de « muayene » bölümlerini doldurmadan, başvuranın depresyon geçirdiğini ve herhangi bir işkence izine rastlanmadığını belirten bir rapor hazırlamıştır.
14. 1 Mart 2002 tarihinde dosyada belirtilmeyen bir saatte başvuran serbest bırakılmıştır.
B. Başvuranın suç duyurusu
15. Başvuran 4 Mart 2002 tarihinde, Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Birimi polisleri hakkında görevi suistimal nedeniyle suç duyurusunda bulunmuştur. Başvuran, özellikle gözaltında tutulduğu sırada işkence yapıldığını ileri sürmüş ve iddia ettiği kötü muamelelerin tarifini yapmıştır (yukarıdaki 9. paragraf). Başvuran, Adli Tıp Kurumunda sintigrafik bir muayene yapılmasını talep etmiştir.
16. Diyarbakır Cumhuriyet savcısı (« Cumhuriyet savcısı ») 4 Mart 2002 tarihinde başvuranın ifadesini almış ve sağlık muayenesinden geçmesi için Diyarbakır Adli Tıp Kurumu (« Adli Tıp Kurumu ») tarafından muayene edilmesine karar vermiştir.
17. Dosyadan, Adli Tıp Kurumunun başvuranı devlet hastanesine gönderdiği aynı gün pelvik ultrason yapıldığı ve bu tetkik sırasında herhangi bir sorun tespit edilemediği anlaşılmaktadır.
18. Başvuran, sağlık durumu hakkında sağlık raporu düzenlenmesi amacıyla 10 Mart 2002 tarihinde İnsan Hakları Vakfı Diyarbakır Temsilciliğine (« İnsan Hakları Vakfı Temsilciliği ») gitmiştir.
19. Diyarbakır Savcılığı (« savcılık ») başvuranın sağlık dosyasını, 12 Nisan 2002 tarihinde kesin Adli Tıp Raporunu düzenleyen Adli Tıp Kurumuna göndermiştir. Bu raporun somut olayla ilgili bölümleri şu şekildedir:
« Diyarbakır savcılığı tarafından 8 Nisan 2002 tarihinde iletilen Remziye Daşlık’a ilişkin tıbbi belgeler incelendiğinde:
– 28 Şubat 2002 tarihli adli rapora [göre] herhangi bir işkence izine rastlanmadığı;
– Diyarbakır Devlet Hastanesi tarafından düzenlenen 28 Şubat 2002 tarihli rapora göre, hastanın on gün önce adet döngüsü olduğu, [muayene sırasında] vajinal bir kanama geçirdiği, kan ve idrar tahlillerinin yanı sıra pelvik ultrason istendiği, tüm idrar tahlili sonuçlarına göre lökosit oranının 7-8, eritrosit oranının 15-20 olduğu, kendisine reçete yazıldığı ve dinlenmesinin tavsiye edildiği;
– 1 Mart 2002 tarihli raporda, [doktorun] idrar yolları iltihabı tanısı koyduğu ve ağrı kesici reçete ettiği;
– 1 Mart 2002 tarihli adli rapora göre, (...) herhangi bir işkence izi tespit edilmediği;
– kişinin, sırt ağrısı şikâyeti nedeniyle 5 Mart 2002 tarihinde Diyarbakır Devlet Hastanesine gönderildiği, bu hastanede yapılan muayenenin sırt ağrısı tanısı konmasına imkân sağladığı, radyolojik tetkikin lomber varlığıyla uyumlu lomber axte düzleşmesi tespit ettiği; [bunun yanı sıra] kendisine bir ilaç tedavisinin reçete edildiği ve kendisine tavsiyelerde bulunulduğu anlaşılmaktadır.
Sonuç:
İş görmezliğe yol açacak nitelikte travmatik lezyon bulunmamaktadır. »
20. Cumhuriyet savcısı 29 Mayıs 2002 tarihinde Diyarbakır Valiliğinden (« Valilik ») başvuranın gözaltında tutulmasının sorumlusu iki polis I.I. ve M.Y. için soruşturma izni istemiştir.
21. Valilik, bu nedenle Diyarbakır Emniyet Müdürlüğünde komiser H.Y’ yi soruşturmacı olarak görevlendirmiştir. H.Y., 8 ve 9 Temmuz 2002 tarihlerinde söz konusu iki polisin ve başvuranın beyanlarını almıştır.
22. Valilik, soruşturmacı H.Y.’nin bildirdiği görüşe dayanarak 18 Temmuz 2002 tarihinde bahse konu polisler hakkında soruşturma izni verilmemesine karar vermiştir.
Cumhuriyet savcısının itirazı üzerine Diyarbakır Bölge İdare Mahkemesi (« bölge idare mahkemesi ») 25 Aralık 2002 tarihinde valiliğin red kararını kaldırmıştır.
23. I.I. ve M.Y. isimli iki polisin 5 Mart 2003 tarihinde savcılık tarafından ifadeleri alınmıştır. Polisler başvuranın iddialarını reddetmişlerdir.
24. 10 Mart 2003 tarihinde Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesinde (« ağır ceza mahkemesi ») işkenceyi cezalandıran Türk Ceza Kanununun 243. maddesine dayanarak iki polis hakkında ceza davası açılmıştır. Başvuran tarafından sunulan müdahillik talebi ağır ceza mahkemesi tarafından kabul edilmiştir.
25. Başvuran, 16 Haziran 2003 tarihli duruşmada sorgulanmıştır. Başvuran, Polis I.I.’yı sesinden tanımış ve gözaltındayken kendisine kötü muamelede bulunan kişilerden birisi olarak tespit etmiştir. Başvuran, sorgulama sırasında kötü muamelelere maruz kaldığını, özellikle yere yatırıldığını ve bir polisin ayağıyla sırtına bastığını; tuvalete gittiğinde külotunun kanlı olduğunu tespit ettiğini; bir polise anormal bir durum olduğunu bildirdiğini; ardından polislerin nezaretinde muayene edildiği hastaneye götürüldüğünü; bu muayene boyunca gözaltında maruz kaldığını açıkça söyleyemediğini; doktorun bazı tahliller ve radyolojik inceleme istediğini; sadece tahlillerin yapıldığını beyan etmiştir.
Başvuran, ağır ceza mahkemesinden, muzdarip olduğunu bildirdiği psikolojik travmanın kaynağının belirlenmesine yönelik ek bir muayenenin İstanbul Üniversitesi Travmatoloji Enstitüsünce yapılmasını talep etmiştir. Ağır ceza mahkemesi travmatolojik bir rapor düzenlenmesine gerek olup olmadığının daha sonra incelenmesine karar vermiştir.
26. 15 Ekim 2003 tarihli duruşmada, gözaltı sırasında 28 Şubat 2002 tarihinde (yukarıdaki 10. paragraf) başvuranı muayene eden Doktor M.T., beyanda bulunmuştur. Doktor, başvuranın sıkıntısının nedenini belirtmediğini ve kendisinin de bu konuda onu sorgulamadığını; ilgilinin jinekolojik bir muayene için kadın doğuma sevkine karar verdiğini beyan etmiştir.
27. 3 Kasım 2003 tarihli duruşmada, başvuranı 28 Şubat 2002 tarihinde (yukarıdaki 10. paragraf) ayrıca muayene eden Doktor U.D. beyanda bulunmuştur. Duruşma tutanağına göre beyanın somut olayla ilgili pasajları şu şekildedir:
« (...) İlgili kişi polis tarafından getirilmişti ve adet döngüsü on gün önce olmasına rağmen, [vajinal] bir kanama geçirdiğini ifade etmişti. Bu sıkıntının nedeni olarak [bana] hiçbir şey söylememişti. Ben de bu konuda soru sormadım. Düzensiz bir kanamanın farklı nedenleri olabilmektedir. Dolayısıyla adet döngüsü kısa süre önce meydana gelmiş olsa bile stres gebelik sırasında kanamaya neden olabilir. Vajinal muayene yapmadığım için [bu kanamanın] nedenini de araştırmadım ve bu konuda görüş belirtemem. Ancak idrar tahlili sonucunda eritrosit tespit edildiği için, bu eritrositler idrar yollarından gelebilmekte ya da vajinal bir kanamada ortaya çıkabilmektedir. »
Aynı duruşma sırasında sanıklardan biri olan Polis I.I., hakimler tarafından sorulan bir soruya cevap olarak 28 Şubat 2002 tarihinde doktorun ultrason yapılmasına karar verdiğinin doğru olduğunu beyan etmiş ve sınırlı kapasitede olan ekografiden hastanede yalnız bir adet bulunduğu gerekçesiyle bu tetkikin yapılamadığını belirtmiştir. Jinekoloğun daha önceden bir reçete verdiği gerekçesiyle bu tür bir tetkikin gerekli olduğunu düşünmediğini sözlerine eklemiştir.
28. İnsan Hakları Vakfı Temsilciliği Ağır Ceza Mahkemesinin talebi üzerine başvuranın şikâyetlerine ve verilen tedavilere ilişkin bir rapor düzenlemiştir. Bu belgeye göre başvuran, gözaltındayken, polislerin, gözlerini bağlamak, aşağılamak, ölümle tehdit etmek, darp etmek, boğazını sıkmak, vücudunun bir kısmına sürekli vurmak suretiyle kendisine kötü muamelede bulunduklarını ileri sürmüştür. 23 Ocak 2004 tarihinde Ağır Ceza Mahkemesindeki dosyaya konulan bu rapor, başvuranın post travmatik stres bozukluğundan muzdarip olduğunu ortaya koymuştur.
29. Ağır ceza mahkemesi 23 Haziran 2004 tarihli duruşmada, bilirkişi olarak öncelikle Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesinden Profesör S.O.’ yu dinlemiştir. Bu kişi, bilhassa psikolojik travmanın kaynağının belirlenmesinin zorluğuna rağmen, yoğun araştırmalarla % 90 kesinlikle bunun tespitinin mümkün olduğunu beyan etmiştir.
Ağır Ceza Mahkemesi bu duruşmanın sonunda verilen bir ara karar ile böyle bir raporun sanıklar bakımından farklı sonuçlara götüremeyeceğini değerlendirerek, başvuranın muzdarip olduğunu söylediği psikolojik travmanın kaynağının belirlenmesine yönelik bir bilirkişi raporunun elde edilmesi talebini reddetmiştir.
Hâkimlerden biri bu sonuca itiraz etmiştir. Karşı görüşünde, başvuranın anlatımının yanı sıra 23 Ocak 2004 tarihinde Ağır Ceza Mahkemesindeki dosyaya konulan İnsan Hakları Vakfı Temsilciğinin raporu göz önünde tutulduğunda, detaylı bir rapor elde etmek için ilgilinin bir hastanenin psikolojik travmatoloji servisinde muayene edilmesine karar verilmesinin yerinde olacağını değerlendirmiştir.
30. Ağır ceza mahkemesi 6 Ekim 2004 tarihli bir karar ile yeterli delil bulunmaması nedeniyle polisleri beraat ettirmiştir. Mahkeme bilhassa:
– gözaltının başında ve sonunda düzenlenen adli raporların, ilgilinin vücudunda herhangi bir travmatik lezyon bildirmediğinin;
– bilirkişi beyanlarına göre psikolojik bir travmanın kaynağının % 100 tespitinin mümkün olmadığının;
– başvuranın hemen bir tedavi merkezine gitmemesinin, iddialarının tamamıyla mesnetsiz olduğunu gösterdiğinin üzerinde durmuştur.
Bu kararın somut olayla ilgili kısımları şu şekildedir:
« (...) İlgiye gözaltındayken kötü muamelede bulunmakla suçlanan sanıklar hakkında kamu davası açılsa bile, [başvuranın] polisler tarafından işkence ya da kötü muameleye tabi tutulduğunu göstermek için müdahil tarafın asılsız iddialarının dışında kanıt bulunmadığı sürece polislerin aşağıdaki nedenlerle beraat ettirilmeleri gerekir: gözaltı işleminin başında ve sonunda düzenlenen adli raporlar [başvuranın] vücudunda herhangi bir travmatik lezyon belirtmemiştir; [bu kişiyi] muayene eden doktorlar, kendisinin vaginal bir kanamadan şikâyet etmediğini teyit etmişlerdir; bu kişi serbest bırakıldıktan sonra bir tedavi merkezine gitmemiştir; [sadece] olaylardan iki yıl sonra başvuranın kendi ifadeleri doğrultusunda bir rapor hazırlayan İnsan Hakları Vakfına başvurmuştur.
(...) Bunun yanı sıra bir terör örgütüne yardım etmekle suçlanan sonra gözaltına alınan bir kişinin psikolojik durumunun negatif olarak etkilenmemesi mümkün değildir. Müdahil taraftaki bu psikolojik iklim nedeniyle « düzensiz bir kanama » meydana gelmesinin (...) kendisinin kötü muameleye maruz kaldığını göstermez »
31. Başvuran, kararı temyiz etmiştir. Gerekçesinde bilhassa:
– 28 Şubat 2002 tarihinde doktor tarafından reçete edilen ek tetkiklerin yapılmadığını;
– gözaltında tutulduğu sırada düzenlenen sağlık raporlarının, bu raporlar düzenlenirken polislerin de kendi yanındabulunması nedeniyle İstanbul Protokol’ü tarafından getirilen kıstaslara uymadıklarını;
– 4 Mart 2002 tarihinde suç duyurusunda bulunduğunu ve sağlık durumu hakkında tıbbi rapor düzenlenmesi için hemen yani 10 Mart 2002 tarihinde İnsan Hakları Vakfına gittiğini;
– Ağır Ceza Mahkemesinin usulsüz olarak, Adalet Bakanlığı’na bağlı Adli Tıp Kurumu tarafından hazırlanan tıbbi rapor hakkındaki görüşüne dayandığını ifade ederek soruşturmanın yapılış şekline itiraz etmiştir.
32. Yargıtay, başvurana 4 Mayıs 2007 tarihinde tebliğ edilen 13 Eylül 2006 tarihli bir karar ile kararın yasaya ve yargılama kurallarına uygun olduğunu değerlendirerek alt mahkeme kararını onamıştır.
33. Başvuran, İnsan Hakları Vakfı doktorları tarafından 23 Ağustos 2007 tarihinde düzenlenen raporu Mahkeme’ye sunmuştur. Bu rapora göre adı geçen vakıf tarafından tahlillere, değerlendirmelere ve konsültasyonlara dayanarak, 2002 yılında gözaltında tutulduğu sırada işkence yapıldığını iddia eden ilgili, post travmatik stresten kaynaklanan sıkıntılardan ve depresif bozukluklardan muzdariptir.
C. Başvuran hakkında açılan ceza davası
34. 17 Eylül 2002 tarihinde yasadışı bir örgüt lehine propaganda yapmak suçundan başvuran hakkında açılan ceza davası, ilgilinin beraati ile sonuçlanmıştır. Bu karar savcılığın temyiz etmemesi sonucu 4 Ekim 2002 tarihinde kesinleşmiştir.
II. İLGİLİ ULUSLARARASI METİNLER
A. Avrupa İşkence ve Diğer Zalimane, Gayri İnsani veya Küçültücü Muamele veya Cezayı Önleme Komitesi (CPT) ikinci genel raporu
35. Aşağıdaki metinler (CPT/Inf (92) 3) 13 Nisan 1992 tarihli CPT ikinci genel raporundan alınmıştır:
« 38. (...) Polis nezaretinde tutulan kişilerin tıbbi muayenesi ile ilgili olarak, bütün muayeneler, polis memurlarının duyamayacağı, tercihen göremeyeceği bir biçimde yapılmalıdır.
Ayrıca yapılan bütün muayene sonuçlarının yanı sıra, tutuklunun konuyla ilgili ifadeleri ve doktorun ulaştığı sonuçlar da doktor tarafından resmi olarak kayda geçmeli ve bu kayıtlar gözaltındaki kişiye ve avukatına verilmelidir. »
B. Birleşmiş Milletler İstanbul Protokolü
36. (İstanbul Protokolü) « işkence ve diğer zalimane, gayri insani veya küçültücü muamele veya cezanın etkili şekilde soruşturulması amacıyla El Klavuzu » 9 Ağustos 1999 tarihinde Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliğine (HCDH) sunulmuş ve bu kılavuzda belirtilen esaslar daha sonra İnsan Hakları Komisyonu ve Genel Kurul’un çeşitli kararları arasında Birleşmiş Milletler’in desteğini almıştır. Bu kılavuz, işkence konusunda delillerin araştırılması ve ortaya konulmasına ilişkin önemli unsurların ilk kümesini oluşturur. Bu protokol işkence veya kötü muameleye uğradığını bildiren kişilerin muayene edilmesi, işkence iddialarının araştırılması ve bu araştırmaların sonuçlarının yetkili makamlar nezdinde bildirilmesi için tüm talimatları ve yapılacak uygulamaları kapsar. İşkence ve diğer zalimane, gayri insani veya küçültücü muamele veya cezanın etkili şekilde soruşturulması ve bu olayların belgelendirilmesi ilkeleri, el kılavuzu ek 1’de özetlenmiştir (bu belgenin ilgili bölümleri Batı ve diğerleri / Türkiye, no. 33097/96 ve 57834/00, §100, AİHM 2004‑IV (özetler) kararında yinelenmiştir ).
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
37. Başvuran, gözaltında tutulduğu sırada kötü muameleye maruz kaldığından şikâyet etmektedir. Başvuran, ayrıca « işkenceci » olarak tanımladığı bu kişilerin beraat etmelerini, kendisine göre ceza soruşturmalarındaki eksikliklere bağlayarak, bu bağlamda şikâyetlerini geçerli hale getirmek için etkili bir başvuru yoluna sahip olmadığını değerlendirmektedir. Başvuran, Sözleşme’nin 3 ve 13. maddelerini ileri sürmektedir. İlki şu şekildedir:
« Hiç kimse işkenceye veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele veya cezaya tabi tutulamaz. »
38. Mahkeme, olayların hukuki olarak nitelendirilmesinde takdir yetkisine sahip olduğunu hatırlatarak ve bu şikâyetlerin birleştiğini belirterek, başvuranın iddialarının yalnız Sözleşme’nin 3. maddesi altında incelenmesinin uygun olduğunu değerlendirmektedir (Bouyid / Belçika [BD], no. 23380/09, § 55, AİHM 2015).
A. Kabul edilebilirlik hakkında
39. Mahkeme, bu şikâyetin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası (a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını belirterek, başvurunun kabul edilebilir olduğunu beyan etmektedir.
B. Esas hakkında
40. Başvuran iddialarını yinelemektedir.
41. Hükümet, bu iddialara itiraz etmektedir ve:
– ilgilinin gözaltısının başında ve sonunda yapılan muayeneler sonucunda ulaşılan tespitlerin birbirleri ile uyumlu olduklarını ve bu tespitlere göre başvuranın gözaltında tutulduğu sırada kötü muameleye maruz kalmadığını;
– Hükümet’e göre bu belirtilerin psikolojik nitelikte sıkıntıların ardından baş göstermesi nedeniyle düzensiz bir kanamaya, bel ağrısına ve başvuranda mevcut idrar yolları enfeksiyonuna ilişkin tıbbi göstergelerin, kötü muamele kanıtları olarak değerlendirilemeyeceğini;
– Adlı Tıp Kurumu raporunun başvuranın vücudunda hiçbir travmatik lezyon belirtmediğini;
– İnsan Hakları Vakfı Temsilciliği tarafından başvuranın sağlık durumu hakkında düzenlenen hasta bilgi kayıt formunun tıbbi rapor olarak değerlendirilemeyeceğini ve bu nedenle mevcut başvuru kapsamında dikkate alınmamaları gerektiğini ifade etmektedir.
42. Hükümet, aynı zamanda başvuranın iddiaları hakkında yapılan araştırmanın, bağımsız ve tarafsız makamlar tarafından şeffaf ve derin bir şekilde yürütüldüğünü ileri sürmektedir. Hükümet, bu durumun yalnızca başvuran kişiye kötü muamele yapıldığı varsayımının bertaraf edildiği dosya unsurların tamamının değerlendirilmesinin bir sonucu olduğunu ifade etmektedir.
Hükümet bunun yanı sıra dosyada yer alan hiçbir delil unsurunun, güvenlik gücü mensuplarının başvuranın tıbbi muayenesi yapılırken hazırbulunduklarını ya da söz konusu polislerin bu muayeneler sırasında herhangi bir nüfuz uygulayabileceklerini göstermediğini ileri sürmektedir.
1. Şikâyetin esas yönü hakkında
43. Mahkeme, Sözleşme’nin 3. maddesine ilişkin yerleşik içtihadında (yukarıda anılan Bouyid kararı, §§ 81-90) ortaya çıkan ilkelere atıfta bulunmaktadır.
44. Mahkeme, ilk olarak Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlal edildiğini iddia eden şahısların, söz konusu ilkelerle somutlaşan karineden yararlanmak için daha önce polis ya da eşdeğer bir makamın elinde bulundukları halde kendilerinde kötü muamele izleri bulunduğunu göstermeleri gerektiğini hatırlatmaktadır. Mahkeme, incelemesine tabi pek çok davada bunu açıklığa kavuşturduğu gibi, bu kişilerin, genellikle Mahkeme’nin ispat değerini önemli olarak kabul ettiği (idem,§ 92) darp ve yaralama izlerini tanımlayan tıbbi belgeleri bu amaçla oluşturduklarını da hatırlatmaktadır.
45. Somut olayda Mahkeme, başvuranın evinde yapılan aramanın ardından yakalandığını ve 28 Şubat 2002 tarihinde gece yarısına doğru Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Birimi nezarethanesinde gözaltına alındığını tespit etmektedir. Dosyaya göre ilgili kişi sorgu başlamadan önce sabaha karşı saat 01.00’de bir doktor tarafından muayene edilmiştir. Bu muayenede herhangi bir şiddet izi tespit edilmemiştir. Aynı gün sorgulamanın ardından rahatsızlıklarının ortaya çıkmasıyla başvuran hemen devlet hastanesine sonra da kadın doğuma götürülmüştür. Her iki muayene de başvuranın vajinal bir kanama geçirdiğinin tespit edilmesini sağlamıştır. Bu muayenelerin sonucunda doktorlar, kan ve idrar tahlilleri ve pelvik ultrason ve karın bölgesi radyografisi reçete etmişler. Ancak dosyadan, Hükümet tarafından iddia edilen tezin aksine, gözaltında tutulduğu sırada sadece kan ve idrar tahlillerinin yapıldığı anlaşılmaktadır. Doktor 1 Mart 2002 tarihinde yaptığı muayenede başvuranda idrar yolları enfeksiyonu teşhis etmiştir (yukarıdaki 12. paragraf). Son olarak, başvuran Adli Tıp muyayenesinin ardından aynı gün serbest bırakılmıştır (yukarıdaki 13. paragraf).
46. Mahkeme, 28 Şubat 2002 tarihinde doktorlar tarafından reçete edilen iki ek tahlilin, 4 Mart 2002 tarihinde başvuran tarafından suç duyurusu yapılmasının ardından gerçekleştirildiğini gözlemlemektedir. Savcılığın talebi ile Pelvik ekografi hemen; radyolojik inceleme ise 12 Mart 2002 tarihinde yapılmıştır.
47. Mahkeme, pelvik ekografinin herhangi bir sorun tespit etmediğini (yukarıdaki 17. paragraf), ancak sırt ağrıları ve lomber axe düzleşmenin karın bölgesinin radyolojik incelemesinde (yukarıdaki 19. paragraf) teşhis edildiğini belirlemektedir. Ancak, Adli Tıp Kurumunun 12 Mart 2002 tarihli raporunda, ilgilinin vücudunda söz konusu belirtilere yol açacak nitelikte herhangi bir travmatik lezyon tespit edilmediği kaydedilmiştir.
48. Mahkeme, ağır ceza mahkemesinin, başvuranın anlatımının iddialarıyla örtüşmediğini ve polislerin delil yetersizliği nedeniyle beraat etmelerine karar verdiğini dikkate almaktadır. Ağır ceza mahkemesi bu sonuca varırken, bilhassa gözaltı işleminin başında ve sonunda düzenlenen tıbbi raporların ilgilinin vücudunda herhangi bir travmatik lezyon bildirmemelerini göz önünde tutmuştur. Ağır ceza mahkemesi bunun yanı sıra travmanın kaynağının %100 belirlenmesinin mümkün olmadığına ilişkin bilirkişi beyanlarını göz önünde bulundurmuştur. Ağır ceza mahkemesi aynı şekilde başvuranın serbest bırakıldıktan hemen sonra bir tedavi merkezine başvurmadığını tespit etmiş ve « müdahil tarafın bu psikolojik iklim nedeniyle « düzensiz kanama » geçirmesinin, kötü muameleye uğradığı anlamına gelmeyeceğini » değerlendirmiştir.
49. Mahkeme, Hükümet’in, başvuranda mevcut vajinal kanamaya, sırt ağrılarına ve idrar yolları enfeksiyonuna bağlı tıbbi göstergelerin kendisine göre psikolojik nitelikte sorunların ardından meydana gelebilecek olması nedeniyle hiçbir şekilde kötü muamele iddialarının kanıtı olarak gösterilmeyeceğine ilişkin argümanlarını dikkate almaktadır.
50. Mahkeme, incelemesine tabi tıbbi raporları ve ağır ceza mahkemesinin kanaatini dikkate alarak, söz konusu sorunların Doktor U.D.’nin başvurana belirttiği gibi farklı nedenleri (yukarıdaki 27. paragraf) olabileceğini ve başvuranın 28 Şubat 2002 tarihinde sorgulanırken maruz kaldığını iddia ettiği kötü muamelelerle mecburen orantılı olmayacağını kabul etmektedir. Mahkeme, başvuran tarafından tarif edildiği şekilde kötü muamelelerin –bilhassa başına aldığı darbelerin- olaylardan uzun zaman sonra bile gözle görülür bazı neticeler bırakabilecek nitelikte olduklarını değerlendirmektedir. Hâlbuki farklı birden fazla doktor tarafından düzenlenen 1, 4 ve 12 Mart 2002 tarihli tıbbi raporların hiçbirinde bu durumdan bahsedilmemiştir. Bunun yanı sıra İnsan Hakları Vakfı Temsilciliği tarafından düzenlenen iki rapor, kötü muamele iddiaları ve bu teşhis arasında herhangi bir bağ tespit etmeksizin ilgilinin post travmatik stresten kaynaklanan rahatsızlıktan muzdarip olduğunu açıklamakla yetindikleri ölçüde inandırıcı olmaktan (yukarıdaki 28 ve 33. paragraflar) uzaktırlar. Her halükarda ikinci rapor hiçbir zaman ulusal makamların bilgisine sunulmamıştır (yukarıdaki 33. paragraf). Bu nedenle, soruşturma ve bunu izleyen ceza yargılaması başvuranın rahatsızlıklarının kaynağını tespit etmemiş olsa bile, Mahkeme bu kişi tarafından şikâyet konusu yapılan olayların doğru olduğu sonucunu çıkaramaz (yukarıda anılan Bouyid § 98 kararı ile karşılaştırınız).
51. Mahkeme hiç kuşkusuz, gözaltında tutulduğu sürede başvuranın kendisini Devlet makamlarının karşısında savunmasız, güçsüz ve endişeli bir duygu içinde bulabildiğini kabul etmeye hazırdır. Bu bağlamda Mahkeme, özellikle 28 Şubat 2002 tarihinde doktor tarafından reçete edilen ek tıbbi tahlilerin yani pelvik ekografi ve radyografik tetkikin, başvuranın gözaltında bulunduğu sürede yapılmamış olduklarını gözlemlemektedir. Ancak Mahkeme, ilgilinin 1 Mart 2002 tarihinde yani yakalanışının ertesi günü serbest bırakıldığını ve bu nedenle tıbbi bir rapor düzenlenmesini talep etmek için hemen bir doktora başvurma imkânına sahip olduğunu belirlemektedir. Başvuranın 4 Mart 2002 tarihinde yani serbest bırakıldıktan üç gün sonra yukarıda belirtilen ek tetkiklerin yapılması fırsatını veren suç duyurusunda bulunduğu gerçektir. Ancak teşhis edilen sırt ağrıları ve lomber axe düzleşme dışında bu tahliller, başvuranın iddiasını destekleyebilecek tıbbi kanıt oluşturmamışlardır. Daha da önemlisi doktorlar M.T. ve U.D.’nin -Ağır Ceza Mahkemesi tarafından alınan- beyanlarından bu kişilerin başvuranın iddiasını kabul ederek iddia edilen kötü muamelenin varlığını destekledikleri belirgin değildir. (yukarıdaki 26-27. paragraflar).
52. Mahkeme bu koşullarda başvuranın gözaltında tutulmasının sorumlusu polislerin bu kişinin şikâyetçi olduğu kötü muameleleri bu kişiye yaptıklarının tespitine imkan sağlayacak hiçbir unsurun elinde bulunmadığını değerlendirmektedir (bkz., mutatis mutandis, Turan Talay / Türkiye (kabul edilebilirlik kararı), no. 45909/99, 10 Haziran 2003). Mahkeme bu nedenle Sözleşme’nin 3. maddesinin esas yönünden ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.
2. Şikâyetin usul yönü hakkında
53. Mahkeme, bilhassa Mocanu ve diğerleri / Romanya ([BD], no. 10865/09, 45886/07 ve 32431/08, §§ 316-326, AİHM 2014 (özetler)) kararında açıklanmış bulundukları şekilde genel ilkelere atıfta bulunmaktadır.
54. Mahkemenin somut olayda başvuranın kötü muamele mağduru olmadığı yönündeki tespiti (yukarıdaki 53. paragraf), başvuranın şikayetinin 3. madde bağlamında tartışılması gerekliliğini ortadan kaldırmamaktadır. Mahkemenin esas yönü hakkındaki tespiti, şikâyetin özü hakkında etkili bir soruşturma yapılması yükümlülüğünü ortadan kaldırmamaktadır (Mehmet Yaman / Türkiye, no. 36812/07, § 65, 24 Şubat 2015).
55. Hükümet, soruştumanın yapılış biçiminin yukarıda belirtilen içtihad kıstasları bakımından tatmin edici olduğunu savunmaktadır.
56. Mahkeme, bu yoruma katılmamaktadır.
57. Mahkeme ilk olarak, başvuran tarafından suç duyurusu yapılmasının akabinde şikâyetini dinleyen yetkili savcı tarafından ceza soruşturması açılmıştır. Savcı aynı zamanda ilgilinin sağlık sorunlarının kaynağının belirlenmesini teminen tıbbi bir bilirkişi görevlendirmiştir. Bunun yanı sıra dosyadan, Cumhuriyet savcısının 29 Mayıs 2002 tarihinde ifadelerini almadan valilikten başvuranın gözaltına alınmasından sorumlu iki polis için soruşturma izni istediği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bir soruşturmacı yani komiser H.Y. görevlendirilmiştir. Böylelikle 8 ve 9 Temmuz 2002 tarihlerinde yani suç duyurusundan dört ay sonra idari soruşturma kapsamında (yukarıdaki 21. Paragraf) polislerin ifadeleri alınmıştır. Valilik H.Y.’nin görüşüne dayanarak ardından polisler hakkında soruşturma açılmasına izin verilmemesine karar vermiştir. Ancak 25 Aralık 2002 tarihinde başvuranın itiraz etmesi üzerine bölge idare mahkemesi bu red kararını kaldırmıştır. Savcılık, nihayet 5 Mart 2003 tarihinde başka bir deyişle şikâyet tarihinden (yukarıdaki 23. Paragraf) yaklaşık bir yıl sonra iki polisin ifadesini almıştır. Dolayısıyla soruşturmanın ilk aşamalarında idari bir organın müdahalesi, iki polisin ifadelerinin alınmasının gecikmesiyle sonuçlanmıştır. Oysa ilgililerin ifadeleri alınmasında her türlü gerekçesiz gecikme, delillerin kaybolmasına yol açma ve olayların anısı zamanla yok olabileceğinden, tanıklar tarafından olayların tam olarak ifade edilmesini zorlaştırma riski oluşturmaktadır (bkz., mutatis mutandis, Mızrak ve Atay / Türkiye, no. 65146/12, § 62, 18 Ekim 2016).
58. Mahkeme ikinci olarak da, başvuranın sağlık durumu hakkında düzenlenen raporların basit karakterini belirlemek zorundadır.
59. Başvuran gözaltında tutulduğu sırada beliren birtakım rahatsızlıkların ardından çeşitli tıbbi incelemelere tabi tutulmuştur. Başvuranı bir sağlık merkezinde muayene eden doktorlar M.T. ve U.D.,’nin ilgilinin vajinal kanaması olduğunu belirtmekle ve gerektiğinde bu tür rahatsızların nedenlerinin belirlenmesi amacıyla ek tahliller reçete etmekle yetinmiş oldukları anlaşılmaktadır. Doktorların her ikisi de oldukça kısa tuttukları raporlarında, başvuranın kendilerine neden başvurduğunu ya da vajinal kanamasının nedenini açıklamasını isteyip istemediklerini belirtmemişlerdir. Bunun yanı sıra doktorlar, polisler hakkında yürütülen ceza soruşturması kapsamında alınan ifadelerinde de, ilgininin rahatsızlıklarının nedenini belirtmediğini ve kendisine bu konuda soru yönetmediklerini (yukarıdaki 26-27. paragraflar) beyan etmişlerdir.
60. Şüphesiz kendisinin de belirttiği gibi, başvuran bu doktorlar tarafından muayene edilirken, kötü muamelelere gözaltında tutulduğu sırada maruz kaldığından şikâyet etmemiştir. Bu tür koşullar, bir sağlık merkezinde yapılan bir muayene kapsamında düzenlenen raporların, başvuranın ifadesine ve başvuranın rahatsızlıklarının nedeni hakkında yapacağı değerlendirmeye yer vermesini çok fazla zorunlu kılmaktadır. Dahası, aynı doktorlar tarafından reçete edilen ek tetkiklerin sadece bir kısmı gerçekleştirilebilmiştir.
61. Mahkeme, başvuranın özellikle gözaltı işleminin sonunda bir adli tıp muayenesinden geçirildiğini gözlemlemektedir. Bu vesileyle daha kısa düzenlenen rapor, ilgilinin depresyon geçirdiğini ve herhangi bir işkence izi bulunmadığını belirtmektedir (yukarıdaki 13. paragraf).
62. Ancak mahkeme, 4 Mart 2002 tarihinde yani serbest bırakılmasından üç gün sonra başvuranın, kötü muamele iddialarını soruşturma makamlarına ayrıntılı olarak anlattığı bir suç duyurusunda bulunduğunu kaydetmektedir. Mahkeme, iddia edilen kötü muamele türünün, hem fiziksel hem psikolojik olarak izler bırakabileceğini fark etmektedir. Bunun yanı sıra doktorlar tarafından 28 Şubat 2002 tarihinde reçete edilen ek tetkiklerin yapılmasının ardından, başvuranın tıbbi dosyası, 12 Nisan 2002 tarihli raporunda, rahatsızlıklarına dair başvuran tarafından yapılan açıklamalar hakkında görüş belirtmeksizin ve bu açıklamalarla (gözaltı işlemi sırasında meydana gelen vajinal kanama, sırt ağrıları, lomber axe düzleşmesi) önceki raporlarda yer alan tespitlerin uyumlululuğuna ilişkin görüş bildirmeksizin, iş görmezliğe yol açacak nitelikte travmatik lezyon bulunmadığı sonucuna varan Adli Tıp Kurumuna gönderilmiştir (Barabanchtchikov / Rusya, no. 36220/02, § 59, 8 Ocak 2009 kararı ile karşılaştırınız).
63. Bu bağlamda Mahkeme, standart tıbbi bir tetkik kapsamında düzenlenen raporların, iç hukuk uyarınca düzenlenen normlara ve beraberinde İstanbul Protokolünde bazıları için sözü edilen uluslararası ve ulusal etik normlara uymalarının ilke olarak yeterli olduğunu değerlendirmektedir. Bununla birlikte Mahkeme’nin (Akkoç / Türkiye, no. 22947/93 ve 22948/93, § 118, AİHM 2000‑X) içtihadı ile benimsenen CPT normlarına göre, uygun tıbbi tetkiklerin yapılması, gözaltına alınan kişiler için kötü muameleye karşı temel bir güvence sağlamaktadır (yukarıdaki 35. paragraf). Bu tetkikler, gerekli niteliklere sahip doktorlar tarafından polis nezareti olmadan yapılmalı ve tetkik raporu yalnız tespit edilen tüm bedensel lezyonları değil aynı zamanda bunların meydana geliş biçimleri hakkında hasta tarafından verilen bilgileri ve bu bilgilerle lezyonların uyumluluğu konusunda doktorun görüşünü de bildirmelidir (Mehmet Emin Yüksel / Türkiye, no. 40154/98, § 29, 20 Temmuz 2004, Yananer / Türkiye, no. 6291/05, § 41, 16 Temmuz 2009, Özgür Uyanık / Türkiye, no. 11068/04, § 38, 23 Mart 2010, Musa Yılmaz / Türkiye, no. 27566/06, § 54, 30 Kasım 2010 ve Davitidze / Rusya, no. 8810/05, § 115, 30 Mayıs 2013). Özellikle işkence ya da kötü muamele mağduru olduğunu bildiren kişilerin muayene edilmesinin ardından düzenlenen tıbbi raporlar, Mahkeme’nin 3. madde alanındaki içtihadında geliştirilen gerekliliklere tam kapsamlı uymalıdır. Somut olayda başvuran tarafından yapılan suç duyurusunun ardından 12 Nisan 2002 tarihinde düzenlenen Adli Tıp Raporunun bu gerekliliklere uygun olmaması, bu güvencenin etkililiği ve güvenilirliğine gölge düşürdüğünü ve soruşturmanın derin karakterini kayda değer şekilde zayıflattığını tespit için yeterlidir.
64. Son olarak, Mahkeme, başvuranın taleplerine rağmen, ne sintigrafik bir tetkik ne de post travmatik tetkik yapılmadığını gözlemlemektedir (yukarıdaki 15 ve 25. paragraflar). Mahkeme bu eksikliklerden, Sözleşme’nin 3. maddesinin esası yönünden herhangi bir sonuç çıkarmasa bile, ağır ceza mahkemesinin, daha derin yapılan bazı araştırmaların sanıklar yönünden farklı sonuçlara götüremeyeceğine ( yukarıdaki 29 paragraf) (bkz., ayrıca azınlık hakimin görüşü) ilişkin argümanıyla da ikna olmamıştır. Aslında Adli Tıp Kurumu, 1 Mart 2002 tarihli raporunda, doktorun, başvuranın depresyon geçirdiğini belirtirken, 12 Nisan 2002 tarihli raporunda, ilgilinin psikolojik durumunun kötü muamele mağduru bir kişinin durumuna benzeyip benzemediğini hiçbir şekilde araştırmamıştır.
65. Bu nedenle Mahkeme, ulusal makamların başvuranın suç duyurusunun ardından etkili bir soruşturma yürütmediklerini değerlendirmektedir. Dolayısıyla Mahkeme, Sözleşme’nin 3. maddesinin usul yönünden ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
II. SÖZLEŞME’NİN 5. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
66. Sözleşme’nin 5. maddesini ileri süren başvuran, yasadışı bir örgüt yanlısı propaganda yapmak suçundan beraat etmesine sonradan karar verildiğini savunarak, keyfi olarak gözaltında tutulduğundan şikâyet etmektedir.
67. Mahkeme, yeterli iç hukuk başvuru yollarının yokluğunda, altı aylık sürenin (Abdullah Yalçın / Türkiye, no. 2723/07, § 9, 21 Nisan 2009) başvurusunda suça konu eylemden itibaren başladığını hatırlatmaktadır. Somut olaydaki ihtilaflı gözaltı işlemi 1 Mart 2002 tarihinde sona ermiştir. Bu şikâyetin Mahkeme önüne getirildiği yani 24 Ağustos 2007 tarihi dikkate alındığında, başvurunun bu kısmının, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1 ve 4. fıkraları uyarınca gecikmiş olduğunun ve reddedilmesi gerektiğinin tespit edilmesi yerinde olur.
III. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
68. Sözleşme’nin 41. Maddesi uyarınca,
« Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder. »
A. Tazminat
69. Başvuran, maruz kaldığını iddia ettiği maddi zararın tazmini için 5.000 avro (EUR) talep etmektedir. Başvuran, bu miktarın özellikle tıbbi tedavisi ile ilgili masrafları kapsadığını belirtmektedir. Başvuran, manevi zarar için ayrıca 18.000 EUR talep etmektedir.
70. Hükümet bu taleplere itiraz etmektedir.
71. Mahkeme, iddia edilen maddi zarar ile tespit edilen ihlal arasında bir nedensellik bağı kuramamakta ve bu talebi reddetmektedir. Buna karşın, hakkaniyetli karar vererek, başvurana manevi tazminat olarak 5.000 EUR öedenmesi gerektiği kanaatine varmıştır.
B. Masraf ve giderler
72. Başvuran, Mahkeme’de yaptığını belirttiği masraf ve giderlerin geri ödemesi olarak kendisine göre posta masrafları ve kendi danışma ücretlerini kapsayan 5.415 EUR talep etmektedir. Başvuran, bu bağlamda Diyarbakır Barosu’ndaki avukat ücretlerine uygulanan asgari tarifeyi referans almış ve bir saat çizelgesi sunmaktadır.
73. Hükümet bu talebe itiraz etmektedir.
74. Mahkeme, ulusal ölçek ve uygulamalardan esinlenebilse de bunlara bağlı olmadığını yinelemektedir (bkz, diğerleri arasında, M.M. / Pays‑Bas, no. 39339/98, § 51, 8 Nisan 2003). Bu nedenle, Mahkeme içtihadına göre masraf ve giderler, gerçeklikleri ifade edildiği, ihtiyaca cevap verdiği ve oranları konusunda makul oldukları takdirde Sözleşme’nin 41. maddesi bağlamında geri ödemeleri yapılabilmektedir (bkz., diğerleri arasında, Magyar Helsinki Bizottság / Macaristan [BD], no. 18030/11, § 207, AİHM 2016). Somut olayda Mahkeme elinde bulundurduğu belgeleri ve yerleşik içtihadını dikkate alarak, tüm masraflar için 2.000 EUR miktarın makul olduğu ve başvurana ödenmesi gerektiği kanaatindedir.
C. Gecikme faizi
75. Mahkeme, gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi faizlerine uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranı uygulamanın uygun olduğu sonucuna varmaktadır.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Esas ve usul yönlerinden Sözleşme’nin 3. maddesi bağlamındaki şikâyetler konusunda başvurunun kabul edilebilir olduğunu ve kalan kısmı için kabul edilemez olduğunu beyan eder;
2. Sözleşme’nin 3. maddesinin esas yönünden ihlal edilmediğine;
3. Sözleşme’nin 3. maddesinin usul yönünden ihlal edildiğine;
4. a) Davalı Devlet’in, Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki geçerli döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere ve ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere aşağıdaki miktarları başvurana ödemesine:
i. Ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, manevi tazminat olarak 5 000 EUR (beş bin avro),
ii. Kendisi tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, masraf ve giderler için 2 000 EUR (iki bin avro),
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten başlayarak, ödemenin yapıldığı tarihe kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
5. Adil tazmin talebinin kalan kısmının reddine
Karar verir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup; Mahkeme İçtüzüğünün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları gereğince 13 Haziran 2017 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Hasan BakırcıJulia Laffranque
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy