© Avrupa Konseyi/Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 2014. Bu çeviri, Avrupa Konseyi İnsan Haklarına Destek Fonu’nun desteğiyle hazırlanmıştır (/humanrightstrustfund). Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Daha fazla bilgi için, bu belgenin sonunda bulunan yazarın telif hakkı ile ilgili kısmı okuyabilirsiniz.
© Council of Europe/European Court of Human Rights, 2014. This translation was commissionned with the support of the Human Rights Trust Fund of the Council of Europe (/humanrightstrustfund). It does not bind the Court. For further information see the full copyright at the end of this document.
© Conseil de l’Europe/Cour européenne des droits de l’homme, 2014. La présente traduction a été effectuée avec le soutien du Fonds fiduciaire pour les droits de l’homme du Conseil de l’Europe (/humanrightstrustfund). Elle ne lie pas la Cour. Pour plus de renseignements veuillez lire l’indication de copyright/droits d’auteur à la fin du présent document.
BÜYÜK DAİRE
DEL RÍO PRADA/İSPANYA DAVASI
(Başvuru no. 42750/09)
KARAR
[Alıntılar]
STRAZBURG
21 Ekim 2013
Bu karar nihaidir, fakat şekli düzeltmelere tabi olabilir.
Del Río Prada/İspanya kararında,
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Büyük Daire olarak, aşağıdaki yargıçlarla toplanmıştır:
Başkan: Dean Spielmann
Üyeler: Guido Raimondi,
Ineta Ziemele,
Mark Villiger,
Isabelle Berro-Lefèvre,
Elisabeth Steiner,
George Nicolaou,
Luis López Guerra,
Ledi Bianku,
Ann Power-Forde,
Işıl Karakaş,
Paul Lemmens,
Paul Mahoney,
Aleš Pejchal,
Johannes Silvis,
Valeriu Griţco,
Faris Vehabović,
ve Daire Yazı İşleri Müdürü: Michael O’Boyle,
20 Mart 2013 ve 12 Eylül 2013 tarihlerinde kapalı olarak müzakerede bulunan Mahkeme bahsi geçen ikinci tarihte aşağıdaki kararı kabul etmiştir:
USUL
1. Bu dava İnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri Korumaya dair Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesine göre, bir İspanyol vatandaşı olan Sayın Inés del Río Prada (“başvurucu”) tarafından 3 Ağustos 2009 tarihinde İspanya Krallığı’na karşı Mahkeme’ye yapılan bir başvurudan (no. 42750/09) kaynaklanmıştır.
2. Başvurucu Londra’da avukatlık yapmakta olan Sayın S. Swaroop, Sayın M. Muller ve Sayın M. Ivers, Bayonne’de avukatlık yapmakta olan Sayın D. Rouget, Pamplona’da avukatlık yapmakta olan Sayın A. Izko Aramendia ve San Sebastian’da avukatlık yapmakta olan Sayın U. Aiartza Azurtza tarafından temsil edilmiştir. İspanyol Hükümeti (“Hükümet”) Vekili Sayın F. Sanz Gandásegui ve Müşterek Vekili, Hükümet’in Baş Hukuk Danışmanı Sayın I. Salama Salama tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvurucu bilhassa, sürmekte olan alıkonma durumunun 3 Temmuz 2008 tarihinden beri Sözleşme’nin 5 § 1. maddesi tarafından şart koşulduğu üzere “yasaya uygun” veya “yasanın öngördüğü usule uygun” olmadığını öne sürmüştür. 7. maddeye dayanarak da, Yüksek Mahkeme tarafından kendisinin mahkûmiyetinden sonra benimsenen yeni yaklaşımın geçmişe yürütülerek uygulanması olarak adlandırdığı işlemin hapiste geçireceği süreyi neredeyse 9 yıl uzatmış olmasından yakınmıştır.
4. Bu başvuru Mahkeme’nin Üçüncü Dairesi’ne tevzi edilmiştir (Mahkeme İçtüzüğü’nün 52 § 1. maddesi). 19 Kasım 2009 tarihinde Üçüncü Daire Başkanı başvuruyu Hükümet’e bildirmeye karar vermiştir. Ayrıca başvuruya dair hem kabuledilebilirlik hem esas yönünden aynı anda hükme varılmasına da karar verilmiştir (Sözleşme’nin 29 § 1. maddesi). 10 Temmuz 2012 tarihinde söz konusu Daire yargıçlar Josep Casadevall, President, Corneliu Bîrsan, Alvina Gyulumyan, Egbert Myjer, Ján Šikuta, Luis López Guerra, Nona Tsotsoria ve Daire Yazı İşleri Müdürü Santiago Quesada ile toplanarak kararını vermiştir. Oybirliğiyle, Sözleşme’nin 7. maddesi ve 5 § 1. maddesi kapsamındaki şikâyetlerin kabuledilebilir olduğunu ve başvurunun geri kalanının kabuledilemez olduğunu beyan etmiş, ardından da söz konusu hükümlere yönelik bir ihlal tespitine girişmiştir.
5. 4 Ekim 2012 tarihinde Mahkeme’ye, Hükümet’ten davanın Büyük Daire’ye sevk edilmesi yönünde bir talep gelmiştir. 22 Ekim 2012 tarihinde Büyük Daire’nin bir heyeti davanın Büyük Daire’ye sevkine karar vermiştir (Sözleşme’nin 43. maddesi).
6. Büyük Daire’nin teşekkülü Sözleşme’nin 26 §§ 4 ve 5. maddesi ve İçtüzüğün 24. maddesi hükümleri uyarınca kararlaştırılmıştır.
7. Başvurucu ve Hükümet esasa dair ek yazılı görüşler sunmuşlardır (İçtüzük 59 § 1. madde).
8. Bunun yanı sıra, Büyük Daire Başkanı’nın yazılı yargılama usulüne müdahil olmasına izin vermiş olduğu Uluslararası Hukukçular Komisyonu (International Commission of Jurists – ICJ) adına Sayın Róisín Pillay’den müdahil görüşü alınmıştır (Sözleşme’nin 36 § 2. maddesi ve İçtüzüğün 44 § 3. maddesi).
9. 20 Mart 2013 tarihinde Strasburg’taki İnsan Hakları Binası’nda aleni bir duruşma gerçekleştirilmiştir (İçtüzüğün 59 § 3. maddesi).
Söz konusu duruşmada Mahkeme huzurunda hazır bulunanlar:
(a) Hükümet adına
SayınI. Salama Salama, Müşterek Vekil,
SayınF. Sanz Gandásegui, Vekil,
SayınJ. Requena Juliani,
SayınJ. Nistal Buron, Danışmanlar;
(b) başvurucu adına
SayınM. Muller,
SayınS. Swaroop,
SayınM. Ivers,Avukat,
SayınD. Rouget,
SayınA. Izko Aramendia,
SayınU. Aiartza Azurtza, Danışmanlar.
Mahkeme başvurucular adına Sayın Muller’in, Sayın Swaroop’un, Sayın Ivers’in ve Sayın Salama Salama’nın sunumlarını dinlemiş ve ayrıca sorduğu sorulara Sayın Muller’den, Sayın Swaroop’tan, Sayın Ivers’ten ve Sayın Sanz Gandásegui’den yanıtlar almıştır.
DAVANIN ESASI
I. DAVA KONUSU OLAYLAR
10. Başvurucu 1958 yılında doğmuştur. Şu anda Galiçya bölgesinde hapis cezasını çekmektedir.
11. Başvurucu, Audiencia Nacional[1] huzurundaki sekiz ayrı ceza yargılamasında şu cezalara çarptırılmıştır:
- 18 Aralık 1988 tarihli ve 77/1988 sayılı kararda: bir terör örgütüne üye olmaktan ötürü sekiz yıl hapis cezası; yasadışı silah bulundurmaktan ötürü yedi yıl hapis cezası; patlayıcı bulundurmaktan ötürü sekiz yıl hapis cezası; sahtecilikten ötürü dört yıl hapis cezası; ve sahte kimlik belgeleri kullanmaktan ötürü altı yıl hapis cezası;
- 27 Ocak 1989 tarihli ve 8/1989 sayılı kararda: altı ağır yaralama, bir yaralamaya sebebiyet ve dokuz hafif yaralamaya sebebiyet ile birlikte mala zarar vermekten ötürü on altı yıl hapis cezası;
- 22 Nisan 1989 tarihli ve 43/1989 sayılı kararda: ölümle sonuçlanan bir saldırıdan ve bir cinayetten ötürü yirmi dokuzar yıl hapis cezası;
- 7 Kasım 1989 tarihli ve 54/1989 sayılı kararda: ölümle sonuçlanan bir saldırıdan ötürü otuz yıl hapis cezası; on bir cinayetten ötürü yirmi dokuzar yıl hapis cezası; yetmiş sekiz cinayete teşebbüsten ötürü yirmi dörder yıl hapis cezası; ve mala zarar vermekten ötürü on bir yıl hapis cezası. Audiencia Nacional 1973 tarihli Ceza Kanunu’nun 70.2. maddesi uyarınca hapiste geçirilecek azami mahkûmiyet süresinin (condena) otuz yılı aşmamasını emretmiştir;
- 25 Kasım 1989 tarihli ve 58/1989 sayılı kararda: ölümle sonuçlanan bir saldırıdan ve iki cinayetten ötürü yirmi dokuzar yıl hapis cezası. Audiencia Nacional 1973 tarihli Ceza Kanunu’nun 70.2. maddesi uyarınca hapiste geçirilecek azami mahkûmiyet süresinin (condena) otuz yılı aşmamasını emretmiştir;
- 10 Aralık 1990 tarihli ve 75/1990 sayılı kararda: ölümle sonuçlanan bir saldırıdan ötürü otuz yıl hapis cezası; dört cinayetten ötürü otuzar yıl hapis cezası; on bir cinayete teşebbüsten ötürü yirmişer yıl hapis cezası; ve terörizm suçlamasıyla sekiz yıl hapis cezası. Kararda, hapis cezası hükümleri bakımından, 1973 tarihli Ceza Kanunu’nun 70.2. maddesinde öngörülen azami ceza süresinin dikkate alınması gerektiği belirtilmiştir;
- 18 Nisan 1995 tarihli ve 29/1995 sayılı kararda: ölümle sonuçlanan bir saldırıdan ötürü yirmi sekiz yıl hapis cezası ve cinayete teşebbüsten ötürü yirmi yıl bir gün hapis cezası. Mahkeme yine Ceza Kanunu’nun 70. maddesinde öngörülen sınırlara atıfta bulunmuştur.
- 8 Mayıs 2000 tarihli ve 24/2000 sayılı kararda: öldürme niyeti taşıyan bir saldırıdan ötürü otuz yıl hapis cezası; cinayetten ötürü yirmi dokuz yıl hapis cezası; on yedi cinayete teşebbüsten ötürü yirmi dörder yıl hapis cezası; ve mala zarar vermekten ötürü on bir yıl hapis cezası. Kararda, hapiste geçirilecek ceza süresinin 1973 tarihli Ceza Kanunu’nun 70.2. maddesinde öngörülen sınırı geçmemesi gerektiği belirtilmiştir. Audiencia Nacional, hangi ceza kanununun uygulanacağını belirlerken (söz konusu zamanda geçerli olan 1973 tarihli Ceza Kanunu veya daha sonra çıkartılan 1995 tarihli Ceza Kanunu), 1973 tarihli Kanun’un 70.2. maddesinde öngörülen hapiste geçirilecek azami sürenin yanı sıra alıkonduğu sürece yapılan işlerden ötürü 100. maddede öngörülen ceza indirimleri göz önüne alındığında söz konusu Kanun’un daha esnek olduğuna kanaat getirmiştir.
12. Toplam olarak, başvurucunun 1982 ile 1987 yılları arasında işlenmiş olan söz konusu suçlardan ötürü çarptırıldığı hapis cezası 3000 yılı aşmaktaydı.
13. Başvurucu 6 Temmuz 1987’den 13 Şubat 1989’a kadar tutuklu tutulmuş ve mahkûm edildikten sonra ilk cezasını 14 Şubat 1989 tarihinde çekmeye başlamıştır.
14. Audiencia Nacional 30 Kasım 2000 tarihli bir kararla, başvurucuya, mahkûm edilmiş olduğu suçlar arasındaki hukuki ve kronolojik bağlantılardan ötürü, bunların, söz konusu suçların işlenmiş olduğu tarihte yürürlükte olan 1973 tarihli Ceza Kanunu’nun 70.2. maddesi ile birlikte ele alındığında Ceza Usul Kanunu’nun (Ley de Enjuiciamiento Criminal) 988. maddesinde öngörüldüğü şekilde bir arada gruplandırılmasının (acumulación de penas) mümkün olduğunu bildirmişti. Audiencia Nacional başvurucu tarafından hakkındaki birleştirilmiş tüm cezalar için hapiste geçirilecek azami süreyi otuz yıl olarak belirlemiştir.
15. Audiencia Nacional 15 Şubat 2001 tarihli bir kararla, başvurucunun cezasını tümüyle yerine getirmiş sayılacağı tarihi (liquidación de condena) 27 Haziran 2017 olarak belirlemiştir.
16. Başvurucunun cezasını çekmekte olduğu Murcia Cezaevi makamları, kendisinin 1987 yılından beri yapmış olduğu işlerden dolayı hak kazandığı 3282 günlük iyi hal indirimini dikkate alarak, 24 Nisan 2008 tarihinde, Audiencia Nacional’e başvurucunun 2 Temmuz 2008 tarihinde tahliyesini önermiştir. Hükümet tarafından Mahkeme’ye sunulan belgeler, başvurucuya 1993, 1994, 1997, 2002, 2003 ve 2004 yıllarında, cezaevini, hücresini ve ortak alanları temizlemek ve üniversite çalışmalarında bulunmaktan ötürü, cezaların infazından sorumlu hakimlerin (ilk derece aşamasında Jueces de Vigilancia Penitenciaria ve temyiz aşamasında Audiencias Provinciales) kararlarına istinaden olağan ve olağanüstü indirimler verilmiş olduğunu göstermektedir.
17. Ancak, 19 Mayıs 2008 tarihinde Audiencia Nacional bu teklifi reddetmiş ve cezaevi makamlarından, başvurucunun tahliyesi için, Yüksek Mahkeme’nin 28 Şubat 2006 tarihli ve 197/2006 sayılı kararında getirilen yeni bir emsale (“Parot doktrini” olarak bilinen) dayalı yeni bir tarih sunmasını istemiştir. Bu yeni yaklaşıma göre, ceza ayarlamaları (beneficios) ve iyi hal indirimleri artık otuz yıllık azami hapis cezasına değil, verilen her bir hapis cezasına müteselsilen uygulanacaktır (bkz. “İlgili iç hukuk ve uygulama”, aşağıdaki paragraf 39-42).
18. Audiencia Nacional bu yeni yaklaşımın yalnızca, 1973 tarihli Ceza Kanunu kapsamında hüküm giymiş olup, kanunun 70.2. maddesi tatbik edilmiş olan kişilere uygulandığını açıklamıştır. Başvurucu bu kategoriye girdiğinden, kendisinin tahliye tarihinin buna göre değiştirilmesi gerekecekti.
19. Başvurucu bu karara itiraz (súplica) etmiştir. Başka şeylerin yanı sıra, Yüksek Mahkeme’nin kararının uygulamaya konmasının sanık açısından daha az lehte olan ceza kanunu hükümlerinin geriye yürümezliği ilkesine aykırı olduğunu, zira bu durumda, alıkonduğu sürece yapılan işlerden dolayı tanınan ceza indirimlerinin hapiste geçirilecek azami süre olan otuz yıla uygulanmak yerine verilen her bir karara uygulanacağını öne sürmüştür. Böyle bir uygulamanın, fiilen hapiste geçireceği süreyi neredeyse dokuz yıl uzatacağını iddia etmiştir. Mahkeme bu itirazın sonucu hakkında bilgilendirilmiş bulunmamaktadır.
20. Audiencia Nacional, cezaevi makamları tarafından sunulan yeni bir öneriye dayanarak, 23 Haziran 2008 tarihli bir kararla, başvurucunun nihai tahliye tarihini (licenciamiento definitivo) 27 Haziran 2017 olarak belirlemiştir.
21. Başvurucu 23 Haziran 2008 tarihli karara karşı bir súplica itirazında bulunmuştur. Audiencia Nacional, 10 Temmuz 2008 tarihli bir kararla başvurucunun itirazını reddederken, meselenin hapis cezalarına getirilecek sınırlama meselesi olmayıp, bir mahkûmun tahliye tarihi tespit edilirken iyi hal indirimlerinin nasıl tatbik edileceğine dair bir mesele olduğunu ifade etmiştir. Bu indirimler bundan böyle müstakil olarak her bir cezaya uygulanacaktı. Son olarak, Audiencia Nacional, bu davada tatbik edilen ceza kanununun tatbik edildiği esnada yürürlükte olan kanun olması sebebiyle geriye yürümezlik ilkesinin ihlal edilmemiş olduğu kanaatine varmıştır.
22. Başvurucu, Anayasa’nın 14. maddesi (ayrımcılık yasağı), 17. maddesi (özgürlük hakkı), 24. maddesi (etkili yargısal korunma hakkı) ve 25. maddesi (hukukilik ilkesi) hükümlerine dayanarak, Anayasa Mahkemesi’ne bir amparo (hak arama) başvurusunda bulunmuştur. Anayasa Mahkemesi 17 Şubat 2009 tarihli bir kararla, başvurucunun şikâyetlerinin anayasal temellerini kanıtlamamış olması sebebiyle bu başvuruyu kabuledilemez ilan etmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMA
...
HUKUK AÇISINDAN
I. SÖZLEŞME’NİN 7. MADDESİNİN İHLALİ İDDİASI
56. Başvurucu, kendisinin mahkûm edilmesinden sonra Yüksek Mahkeme’nin içtihadından sapma teşkil eden bir uygulamanın geçmişe yürütülmesi olarak gördüğü bir kararla mahkûmiyet süresinin neredeyse dokuz yıl uzatılmış olmasının Sözleşme’nin aşağıdaki hükmü taşıyan 7. maddesine aykırı olduğunu iddia etmiştir:
“1. Hiç kimse, işlendiği zaman ulusal veya uluslararası hukuka göre suç oluşturmayan bir eylem veya ihmalden dolayı suçlu bulunamaz. Aynı biçimde, suçun işlendiği sırada uygulanabilir olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.
2. Bu madde, işlendiği zaman uygar uluslar tarafından tanınan genel hukuk ilkelerine göre suç sayılan bir eylem veya ihmalden suçlu bulunan bir kimsenin yargılanmasına ve cezalandırılmasına engel değildir.”
A. Daire kararı
57. Daire, 10 Temmuz 2012 tarihli kararında, Sözleşme’nin 7. maddesine yönelik bir ihlal tespitinde bulunmuştur.
58. Daire bu tespite ulaşmadan önce evvela, ceza indirimlerine ve bir kişinin hapiste geçirebileceği azami süreye –söz konusu Kanun’un 70. maddesi uyarınca otuz yıl– ilişkin 1973 tarihli Ceza Kanunu hükümlerinin bir miktar muğlaklık içermesine karşın, fiiliyatta cezaevi makamlarının ve İspanyol mahkemelerinin azami hukuki hapis süresine, alıkonduğu sürece yapılan işlerden dolayı ceza indirimi gibi ayarlamaların tatbik edilmesi gereken yeni, müstakil bir cezaymış gibi yaklaşma eğilimi sergilediğini kaydetmiş bulunmaktadır. Söz konusu suçların işlendiği zamandaki ve cezaları birleştirme kararının verilmiş olduğu zamandaki (30 Kasım 2000) ilgili İspanyol hukukunun, içtihat da dahil olmak üzere bir bütün olarak ele alındığında, başvurucunun, verilen cezanın kapsamını ve infaz edilme biçimini makul bir dereceye kadar kavrayabilmesine imkân verecek netlikte formüle edilmiş olduğu sonucuna varmıştır (kararın 55. paragrafı, aksi yöndeki Kafkaris/Kıbrıs [BD], no 21906/04, § 150, ECHR 2008 davasına atıfla).
59. Daire ikinci olarak, başvurucunun olayında, Yüksek Mahkeme tarafından 2006 yılında ceza indirimlerinin tatbik edileceği yönteme ilişkin getirilen yeni yorumun, geçmişe yürütülerek, başvurucuyu alıkonduğu sürece yaptığı işlerden dolayı aksi takdirde hak kazanmış olacağı ceza indirimlerinden yoksun bırakmak suretiyle, başvurucunun hapis süresinin neredeyse dokuz yıl uzamasına yol açtığı gözleminde bulunmuştur. Hal böyleyken, söz konusu tedbirin yalnızca başvurucunun cezasının infazıyla ilgili olmayıp, aynı zamanda 7. madde amaçları bakımından “ceza”nın kapsamı üzerinde belirleyici bir etki yarattığı kanaatine varmıştır (kararın 59. paragrafı).
60. Daire üçüncü olarak, Yüksek Mahkeme’nin yaklaşım değişikliğinin içtihatlarda hiçbir dayanağı bulunmadığını ve cezaevleri ve mahkemeler tarafından daha önce uygulanan yöntemin başvurucu açısından daha lehte olmuş olacağının bizzat Hükümet tarafından da kabul edilmiş olduğunu kaydetmiştir. Önceki uygulamadan sapmanın, alıkonma süresince yapılan işlerden dolayı ceza indirimlerine son verip uzun süreli birçok hapis cezasına çarptırılmış mahkûmlara yönelik ceza ayarlamalarına dair yeni –daha katı– kurallar getirmiş olan 1995 tarihli yeni Ceza Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden sonra ortaya çıkmış olduğuna işaret etmiştir. Ulusal mahkemelerin, suçun işlenmesinden sonra getirilen mevzuat değişikliklerinin ardında yatan ceza politikasını geçmişe dönük olarak ve söz konusu kişinin zararına olacak şekilde uygulamaması gerektiğini vurgulamıştır (kararın 62. paragrafı). Başvurucunun, söz konusu tarihte ve ayrıca tüm cezaların birleştirilip azami bir hapis süresinin belirlendiği tarihte, Yüksek Mahkeme’nin 2006 yılında önceki içtihadından sapıp ceza indirimlerinin tatbik edilme biçimini değiştireceğini, bu içtihat değişikliğinin kendisine de uygulanacağını ve bunun sonucu olarak, kendisinin hapiste yatacağı sürenin esaslı bir oranda uzayacağını tahayyül etmesinin güç ve hatta imkânsız olduğu sonucuna varmıştır (kararın 63. paragrafı).
B. Tarafların Büyük Daire’ye sunduğu görüşler
1. Başvurucu
61. Başvurucu, cezaların birleştirilmesine ve hapiste geçirilecek süreye dair bir üst sınır getirilmesine yönelik 30 Kasım 2000 tarihli kararla belirlenen otuz yıllık azami hapis süresinin yeni bir ceza ve/veya başvurucunun cezasına dair nihai bir hüküm oluşturduğunu öne sürmüştür. O esnadaki bu uygulamanın, başvurucuda, hapis cezasını çekerken, 1987 yılından beri yaptığı işlerden ötürü hak kazandığı ceza indirimlerinin otuz yıllık azami hapis cezası süresine tatbik edileceği yönünde meşru bir beklenti uyandırdığı şeklindeki Daire tespitine katılmıştır.
62. Hal böyleyken, başvurucu, Yüksek Mahkeme’nin 197/2006 sayılı kararında içtihadından yaptığı sapmanın kendi olayına tatbikiyle, yalnızca cezanın infazıyla ilgili bir tedbir olarak tanımlanması mümkün olmayan ek bir cezanın geçmişe yürütülerek dayatılması neticesinin ortaya çıktığını öne sürmüştür. Bu yaklaşım değişikliği sonucunda, 30 Kasım 2000 tarihli kararla belirlenmiş olan ve aynı gün başvurucuya bildirilmiş bulunan otuz yıllık süre, artık yeni, müstakil ve/veya nihai bir ceza olarak görülmeyip, 1988 ile 2000 yılları arasında yapılan sekiz yargılamada kendisine verilmiş olan çeşitli cezalar (toplamda üç bin yıldan fazla hapis cezasına tekabül eden), bir anlamda, yeniden yürürlüğe konmuştur. Başvurucu, iyi hal indirimlerinin kendisine verilmiş olan cezaların her birine ayrı ayrı uygulanması neticesinde İspanyol mahkemelerinin kendisini kazanmış olduğu ceza indirimlerinden mahrum bırakmış ve hapis süresine dokuz yıl eklemiş olduğunu ileri sürmüştür. Söz konusu mahkemeler bunu yaparken, sadece ceza indirimleri açısından geçerli olan kuralları değiştirmekle kalmamış, aynı zamanda başvurucuya çekeceği bildirilmiş olan “ceza”yı da yeniden tanımlamış ve/veya esaslı oranda değiştirmiştir.
63. Başvurucu, Yüksek Mahkeme’nin 197/2006 sayılı kararında içtihadından yaptığı sapmanın, önceki uygulama ve içtihat ışığında makul olarak öngörülebilir olmadığını ve 1973 tarihli Ceza Kanunu’nda alıkonma süresince yapılan işlerden dolayı öngörülen ceza indirimlerini onun konumundaki insanlar açısından her halükârda yoksun kılmış olduğunu iddia etmiştir. Başvurucunun görüşüne göre, 1995 tarihli yeni Ceza Kanunu’nu hazırlayanlar, 1973 tarihli Ceza Kanunu’nda öngörülen ceza indirimlerini söz konusu Kanun kapsamında mahkûm edilmiş bulunan herkes açısından muhafaza etme niyeti taşımasına karşın, bahsi geçen karar 1995 tarihli yeni Ceza Kanunu’nun ardında yatan ceza politikasının başvurucunun olayına uygulanması sonucunu doğurmuş bulunmaktaydı.
64. Alternatif görüş olarak da, başvurucunun söz konusu suçları işlediği sırada İspanyol hukukunun, başvurucunun kendisine verilen cezanın kapsamını ve infaz edilme biçimini, mevcut koşullar altında makul bir dereceye kadar kavrayabilmesine imkân sağlayacak netlikte formüle edilmemiş olduğu hususu inkâr edilmemiştir (başvurucu Kafkaris davasına atıfta bulunmuştur, yukarıda adı geçen karar, § 150). Başvurucunun iddiasına göre, 1973 tarihli Ceza Kanunu, otuz yıllık azami hapis süresinin yeni, müstakil bir ceza mı olduğu, cezaların birleştirildikten sonra ayrı ayrı varlıklarını sürdürüp sürdürmediği ve yapılan işlerden dolayı hak kazanılan iyi hal indirimlerinin hangi cezaya uygulanması gerektiği konularını ayrıntılı olarak açıklamadığı için muğlak bir nitelik taşımaktaydı. 197/2006 sayılı karar da, Yüksek Mahkeme’nin, 1973 tarihli Ceza Kanunu’nun 70.2. maddesinde öngörülen cezaların birleştirilmesi usulüne göre cezanın kararlaştırılması ile ilgili olarak verdiği 25 Mayıs 1990 tarihli kararı açıkça iptal etmemiş olması sebebiyle, cezanın kararlaştırılması meselesine açıklık getirmemekteydi.
Ayrıca, şayet söz konusu karar halen yürürlükte olsaydı, Audiencia Nacional’in ceza indirimlerinin muhtemel olarak tatbik edilebileceği çeşitli cezalar arasından birini, yani ya otuz yıllık azami süreyi ya da müstakil cezaları seçmesi gerekecekti. Scoppola/İtalya (no. 2) kararında ([BD], no. 10249/03, 17 Eylül 2009), olayın kendine özgü koşullarına atıfta bulunularak, Audiencia Nacional’in daha esnek olan ceza kanununu uygulamış olması gerekeceği sonucuna varılmıştır.
65. Bundan başka, ceza ile infazı arasındaki ayrım pratikte her zaman net değildi. Bilhassa bu muğlaklık Devlet’in kanunlarını hazırlama veya uygulama biçiminden kaynaklandığında, söz konusu ayrımın belirli bir olayda geçerli olduğunu kanıtlama ödevi, bu ayrıma dayanan Hükümet’e düşmekteydi. Somut dava, erken tahliye yönünde takdiri tedbirlerle veya cezanın yeniden tanımlanmasına yol açmayan tedbirlerle ilgili davalardan ayrı tutulmalıdır (başvurucu Hogben, yukarıda adı geçen karar, Hosein/Birleşik Krallık, no. 26293/95, 28 Şubat 1996 tarihli Komisyon kararı; Grava, yukarıda adı geçen karar; ve Uttley/Birleşik Krallık (dec.), no. 36946/03, 29 Kasım 2005 davalarına atıfta bulunmuştur). Alternatif olarak da, hukukun niteliği açısından bakıldığında, somut dava, kısmen ceza indirimine ilişkin kuralların yorumlanma ve uygulanma biçiminden dolayı cezanın kapsamına ve esasına ilişkin muğlaklık bakımından daha ziyade Kafkaris davasına benzemekteydi. Her halükârda, Kafkaris kararından açıkça anlaşılmaktadır ki, “hukukun niteliği” şartı, hele ki cezanın esası ve infazı birbiriyle yakından bağlantılı olduğu hallerde, hem cezanın kapsamı hem de cezanın infaz edilme biçimi açısından geçerliydi.
66. Son olarak, ceza konularındaki içtihada ilişkin olarak, mahkemelerin toplumsal değişiklikleri takip etmek amacıyla yaklaşımlarını değiştirmelerinin meşru olduğu varsayılsa dahi, Hükümet bu yeni yaklaşımın neden geçmişe yürütülerek uygulandığını izah etmemiştir. Her halükârda, ne Hükümet ne de mahkemeler 2006 yılında benimsenen bu yeni yaklaşımın başvurucuya “yeni toplumsal gerçeklikler”e cevaben tatbik edilmiş olduğunu öne sürmüş bulunmaktadır.
2. Hükümet
67. Hükümet, başvurucunun ETA suç örgütünün bir üyesi olduğunu ve 1982 yılından 1987 yılında tutuklanmasına dek çok sayıda terörist saldırıda rol oynamış olduğunu yinelemiştir. Ayrıca, başvurucunun işlediği suçlardan ötürü, yirmi üç cinayet, elli yedi cinayete teşebbüs ve başka suçlarla ilgili olarak 1988 ile 2000 yılları arasında toplamda 3000 yılı aşan hapis cezasına çarptırılmış olduğunu eklemiştir. Başvurucuyu mahkûm eden farklı kararların, söz konusu suçların işlenmiş olduğu tarihlerde yürürlükte bulunan ve farklı suçlara ve bu suçların karşılığı olan cezalara dair son derece net bir tanım sunan 1973 tarihli Ceza Kanunu’na dayanmış olduğunu dile getirmiştir. Cezaların birleştirilmesine ve azami bir hapis süresi belirlenmesine ilişkin 30 Kasım 2000 tarihli kararın yanı sıra, başvurucunun mahkûm edildiği kararlardan beş tanesinde de, başvurucuya, Ceza Kanunu’nun 70.2. maddesi uyarınca çekeceği hapis cezasının toplam süresinin otuz yıl olduğu açıkça bildirilmiş bulunmaktaydı. Hükümet ayrıca, Audiencia Nacional’in başvurucunun cezasını çekmesinin sona ereceği tarih olarak 27 Haziran 2017 tarihini belirleyen kararının tarihi olan 15 Şubat 2001 tarihinde, başvurucunun halihazırda alıkonduğu sürece yaptığı işlerden dolayı dört yılı aşan bir ceza indiriminin tahakkuk etmiş olduğuna işaret etmiştir. Ve başvurucu bu karara itiraz etmemiş olup, Audiencia Nacional tarafından belirlenen tahliye tarihini kabullendiği düşünülmüştür.
68. 1973 tarihli Ceza Kanunu hükümleri kapsamında, otuz yıllık azami hapis süresinin bir ceza olarak değil, en ağırdan başlayarak müteselsilen çekilmesi gereken verilmiş çeşitli cezalara ilişkin toplam hapis süresine üst sınır getiren bir tedbir olarak –buna göre söz konusu üst sınırdan artakalan cezalar ortadan kalkmaktadır– görülmesi gerektiği son derece açıktı. Cezaların birleştirilmesi ve bunlara bir üst sınır getirilmesinde tek amaç, farklı yargılamalarda verilen cezaların tümü neticesinde çekilmesi gereken fiili hapis süresinin belirlenmesiydi. Bunun yanı sıra, 1973 tarihli Ceza Kanunu’nun 100. maddesi, alıkonma süresince yapılan işlerden dolayı hak kazanılan iyi hal indiriminin “verilen cezaya”, bir başka deyişle azami süreye ulaşılana dek verilen cezaların her birine tatbik edileceğini aynı netlikte ortaya koymaktaydı.
69. Yüksek Mahkeme’nin 197/2000 tarihli kararından önce, İspanyol cezaevleri ve mahkemelerinin, pratikte, alıkonma süresince yapılan işlerden dolayı tanınan ceza indirimlerini otuz yıllık azami hapis süresine tatbik etme eğilimi sergilediği doğru olmakla birlikte, bu uygulama cezanın kararlaştırılmasıyla değil, infazıyla ilgiliydi. Dahası, bu uygulamanın alıkonma süresince yapılan işlerden dolayı tanınan ceza indirimlerinin tatbik edilme biçimine dair yerleşik bir prensibin yokluğu sebebiyle, Yüksek Mahkeme içtihatlarında hiçbir dayanağı bulunmamaktaydı. Bu konuda Yüksek Mahkeme tarafından 1994 yılında verilmiş tek karar da İspanyol hukuku kapsamında buyurucu bir emsal oluşturmaya yetmemekteydi. Yüksek Mahkeme’nin bu konudaki içtihadı, Ceza Dairesi’nin 197/2006 sayılı karara varmasına dek yerleşik bir nitelik kazanmış değildi. Üstelik, Hükümet’in iddiasına göre, bu içtihat 29 Mart 2012 yılında verilen ve Mahkeme’nin “ceza” ile “infazı” arasındaki farka ilişkin içtihadına yönelik birçok atıf içeren çok sayıdaki kararla tüm Anayasa Mahkemesi tarafından da tasdik edilmiş bulunmaktaydı.
70. Hükümet’in görüşüne göre, Daire hatalı bir değerlendirme yaparak, 1973 Ceza Kanunu kapsamında hüküm giymiş mahkûmlara alıkonma süresince yapılan işlerden dolayı tanınan ceza indirimlerinin “Parot doktrini”nin tatbiki neticesinde her anlamda yoksun kılınmış olduğu sonucuna varmıştır. Ceza indirimleri uygulanmaya devam etmekteydi, ancak azami süreye ulaşılana dek, her bir cezaya ayrı ayrı uygulanmaktaydı. Ancak, başvurucunun işlemiş olduklarına benzer en ağır türden suçlar söz konusu olduğunda, alıkonduğu sürece yapılan işlerden dolayı tanınan ceza indirimlerinden önce ulaşılan otuz yıl sınırı verilen cezaları esaslı miktarda azaltmaktaydı. Daire yine, Yüksek Mahkeme’nin 1995 ve 2003 tarihli yasal reformların ardında yatan politikayı geçmişe yürütmüş olduğu sonucuna da hatalı bir değerlendirme sonucunda varmış bulunmaktaydı. Söz konusu reformların, alıkonma süresince yapılan işlerden dolayı hak kazanılan ceza indirimlerinin tatbik edilme yollarından hiç bahsetmediği, 1995 tarihli Ceza Kanunu’nda bu indirimlerin yürürlükten kaldırılmış olduğu apaçıktı. 2003 tarihli kanunun ardında yatan ceza politikası geçmişe yürütülerek uygulanmış olsaydı, başvurucu azami kırk yıllık bir süre boyunca hapis yatmakla yükümlü olmuş olurdu.
71. Daire söz konusu kararında, Mahkeme’nin bir “ceza”ya yol açan tedbirler ile bir cezanın “infazı” ile ilgili tedbirler arasındaki ayrıma ilişkin içtihadından sapmış bulunmaktaydı. Söz konusu içtihat uyarınca, ceza indirimiyle ilgili bir tedbir veya şartlı tahliye sisteminde yapılan bir değişiklik 7. maddenin anlamı dahilinde “ceza”nın ayrılmaz bir parçası sayılmamaktaydı (Hükümet bu noktada Grava, yukarıda adı geçen karar, § 51; Uttley, yukarıda adı geçen karar; Kafkaris, yukarıda adı geçen karar, § 142; ve aynı zamanda yukarıda adı geçen Hogben kararına atıfta bulunmuştur). Kafkaris davasında Mahkeme, geçmişe yürütülerek uygulanan ve müebbet hapis cezası almış mahkûmları alıkonma süresince yapılan işlerden dolayı ceza indirimine hak kazanmaktan men eden bir cezaevleri hukuku reformunun verilen “ceza”ya değil cezanın infazına ilişkin olduğunu beyan etmiş bulunmaktaydı (§ 151). Somut davada Hükümet, cezaevleri hukukunda hiçbir değişiklik yapılmamış olduğunu öne sürmüştür. Yüksek Mahkeme’nin alıkonma süresince yapılan işlerden dolayı ceza indirimleriyle ilgili 197/2006 sayılı kararının tek etkisi, başvurucuya verilen cezanın arttırılması değil, başvurucunun tahliye tarihinin dokuz yıl öne çekilmesinin engellenmesi olmuştur.
72. Somut dava, cezanın infazıyla değil de açıkça cezayla ilgili olan davalardan ayrılmaktadır (Hükümet yukarıda adı geçen Scoppola (no. 2); Gurguchiani; ve M./Almanya davalarına atıfta bulunmuştur). İhtilaf konusu tedbir, verilen cezalara ilişkin olarak yatılabilecek azami hapis süresiyle değil –ki bu süre değişmemiştir–, iyi hal ceza indirimleriyle veya “erken tahliye” ile ilgiliydi. Alıkonma süresince yapılan işlerden dolayı hak kazanılan ceza indirimleri, mahkûmların iş veya başka ücretli faaliyetler aracılığıyla genel toplumsal düzene geri dönme yönünde istekliliğini ortaya koyması kaydıyla, tüm cezaları çekilmeden salıverilmesine izin verdiğinden, cezanın kendisi ile aynı amaçları gütmeyip, cezanın infazıyla ilgili tedbirleri oluşturmaktaydı. Hal böyle olunca, alıkonma süresince yapılan işlerden dolayı hak kazanılan ceza indirimlerinin bir “suç”tan ötürü mahkûm edilmeyi müteakip uygulanan tedbirlere benzetilmesi mümkün olmayıp, bunlar, mahkûmun cezasını çekerken sergilediği davranışlarla ilgili tedbirler niteliğindedir. Her halükârda, bunlar tahliye tarihini öne çekmek suretiyle daima söz konusu mahkûmun yararına işlediğinden, herhangi bir “ağırlık” söz konusu değildi.
73. Hükümet ayrıca, Daire kararının, bir kişinin, bir suç işlerken, kendisine verilecek hapis cezasının tam anlamıyla süresini ne oranda öngörebilmesi gerektiği konusundaki Mahkeme içtihadıyla da tutarsızlık arz ettiği iddiasındaydı. Alıkonma süresince yapılan işlerden doğan ceza indirimleri yalnızca bir cezaevi konusunu oluşturduğundan, Yüksek Mahkeme’nin ceza indirimlerinin tatbikine ilişkin daha evvelki uygulamadan sapmış olmaktan ötürü eleştirilmesi mümkün değildi, zira bu değişiklik 7. madde ile korunan haklar üzerinde hiçbir etki yaratmamıştı. Mahkeme hiçbir zaman, öngörülebilirlik şartını, cezanın infazını etkileyen ceza ayarlamaları, iyi hal indirimleri, aflar ve diğer her türlü faktörü dikkate alarak çekilecek cezanın tam anlamıyla süresini kapsayacak şekilde genişletmiş değildi. Zira bu tür faktörlerin önceden (ex ante) öngörülüp hesaplanması mümkün değildi.
74. Hükümet son olarak, Daire kararının etkilerinin bizzat Mahkeme’nin ceza ve cezaevi konularındaki içtihadına yüklemiş olduğu değer ve amaca gölge düşürmüş olması sebebiyle tartışmaya açık olduğunu öne sürmüştür (Streletz, Kessler ve Krenz/Almanya [BD], no. 34044/96, 35532/97 ve 44801/98, § 50, ECHR 2001‑II). Daire 1994 yılında verilmiş tek bir kararın –idari pratik tarafından teyit edilmiş olsa da hatalı olan bir karar– Yüksek Mahkeme tarafından tesis edilmiş bulunan içtihattan üstün tutulması ve Anayasa Mahkemesi tarafından onaylanması gerektiği kanaatine varmıştı; oysa ki Anayasa Mahkemesi içtihadı ilgili tarihte yürürlükte olan kanunun lafzına çok daha uygundu. Geçerli kanunun lafzına itibar eden bir yargı yorumunun, prensip olarak, öngörülemez nitelik taşıdığı söylenemez.
C. Müdahil görüşleri
75. Uluslararası Hukukçular Komisyonu, Sözleşme’nin 7. maddesinde ve başka uluslararası antlaşmalarda korunan kanunsuz ceza olmaz prensibinin hukukun üstünlüğü ilkesinin ayrılmaz bir parçasını oluşturduğuna işaret etmiştir. Bu prensibe uygun olarak ve hukukun uygulanmasında her türlü keyfiyeti yasaklayan 7. maddenin hedef ve amacı doğrultusunda, müstakil “hukuk” ve “ceza” kavramlarının, bir ceza kanununun veya cezanın hüküm giymiş bir insanın zararına olacak şekilde gizlice geçmişe yürütülerek tatbikini önlemeye yetecek genişlikte yorumlanması gerektiğini dile getirmiştir. Bir kanunda veya kanun yorumunda yapılan değişikliklerin, bir cezayı veya ceza indirimini, cezanın ilk verildiği sırada öngörülemeyecek bir şekilde, hüküm giymiş kişinin veya o kişinin Sözleşme’den kaynaklanan haklarının zararına olacak tarzda ciddi biçimde değişmesi sonucunu yaratacak şekilde etkilediği hallerde, söz konusu değişikliklerin, bizzat kendi nitelikleri gereği, cezanın infazına ilişkin usulü veya düzenlemeleri değil, cezanın özünü ilgilendirdiğini ve dolayısıyla geçmişe yürümezlik kapsamına dahil olduğunu öne sürmüştür. Uluslararası Hukukçular Komisyonu ulusal seviyede ceza usulünü veya cezanın infazını düzenleyen kurallar olarak sınıflandırılan birtakım yasa maddelerinin, bireysel haklar açısından öngörülmesi imkânsız mahrum edici etkiler yarattığını ve nitelikleri gereği, geçmişe dönük etki yaratan bir ceza kanunu veya ceza ile benzer veya eşdeğer olduğunu dile getirmiştir. Bu nedenledir ki, geçmişe yürümezlik ilkesi bu tür hükümler açısından da geçerli olmalıdır.
76. Uluslararası Hukukçular Komisyonu, geçmişe yürümezlik ilkesinin sanığın ve mahkûmun haklarını ciddi biçimde etkileyen usul kuralları veya ceza infazını düzenleyen kurallar açısından da geçerli olması gerektiği savına destek olarak, uluslararası ve mukayeseli hukukun çeşitli kaynaklarına atıfta bulunmuştur (uluslararası ceza mahkemelerinin tüzükleri ve usul kuralları, Portekiz, Fransız ve Hollanda mevzuatı ve içtihadı).
D. Mahkeme’nin değerlendirmesi
1. Mahkeme içtihadıyla getirilen prensipler
(a) Kanunsuz suç ve ceza olmaz
77. Hukukun üstünlüğü ilkesinin temel öğelerinden biri olan 7. madde ile getirilen güvencenin Sözleşme’nin koruma sisteminde son derece önemli bir yer tuttuğu, 15. madde kapsamında savaş veya ulusun hayatını tehdit eden başka bir olağanüstü hal esnasında dahi bu hakkın askıya alınmasının mümkün olmaması ile de vurgulanmaktadır. Bu madde, taşıdığı amaç ve hedeften de anlaşılacağı üzere, keyfi kovuşturma, mahkûmiyet ve cezalandırmaya karşı etkili güvenceler sağlayacak şekilde yorumlanmalı ve uygulanmalıdır (bkz. S.W./Birleşik Krallık ve C.R./Birleşik Krallık, 22 Kasım 1995, sırasıyla § 34, Seri A no. 335-B ve § 32, Seri A no. 335-C ve Kafkaris, yukarıda adı geçen karar, § 137).
78. Sözleşme’nin 7. maddesi ceza kanununun sanığın dezavantajına olacak şekilde geriye yürütülmesi yasağı ile sınırlı değildir (bir cezanın geriye yürütülerek uygulanması ile ilgili olarak bkz. Welch/Birleşik Krallık, 9 Şubat 1995, § 36, Seri A no. 307‑A; Jamil/Fransa, 8 Haziran 1995, § 35, Seri A no. 317‑B; Ecer ve Zeyrek/Türkiye, no. 29295/95 ve 29363/95, § 36, ECHR 2001‑II; ve Mihai Toma/Romanya, no. 1051/06, §§ 26-31, 24 Ocak 2012). Aynı zamanda, daha genel anlamda, bir suçun ancak kanun ile tanımlanıp, bir cezanın ancak kanun ile öngörülebileceği prensibini içermektedir (kanunsuz suç ve ceza olmaz - nullum crimen, nulla poena sine lege) (bkz. Kokkinakis/Yunanistan, 25 Mayıs 1993, § 52, Seri A no. 260-A). Özel olarak, mevcut suçların kapsamını daha önceden suç olarak sayılmayan eylemleri içine alacak şekilde genişletmeyi yasaklarken, aynı zamanda ceza kanununun örneğin analoji yoluyla sanığın zararına olacak şekilde geniş bir biçimde yorumlanmaması gerektiği prensibini de getirmektedir (bkz. Coëme ve diğerleri/Belçika, no. 32492/96, 32547/96, 32548/96, 33209/96 ve 33210/96, § 145, ECHR 2000-VII; bir cezanın analoji yoluyla tatbikine örnek olarak bkz. Başkaya ve Okçuoğlu/Türkiye [BD], no. 23536/94 ve 24408/94, §§ 42‑43, ECHR 1999‑IV).
79. Buradan hareketle, suçların ve onlara ilişkin cezaların kanun tarafından açıkça tanımlanması gerektiği sonucuna varılmaktadır. Bu şart, kişinin, ilgili hükmün lafzından, gerekirse mahkemelerin söz konusu hükme ilişkin yorumundan yararlanarak ve uygun hukuki danışmanlığı da edindikten sonra, hangi eylem ve ihmallerin onu cezai olarak sorumlu kılacağını ve bu durumda hangi cezayla karşı karşıya kalacağını bilebilmesi halinde yerine getirilmiş sayılmaktadır (bkz. Cantoni/Fransa, 15 Kasım 1996, § 29, Reports of Judgments and Decisions 1996‑V ve Kafkaris, yukarıda adı geçen karar, § 140).
80. Dolayısıyla Mahkeme’nin, bir sanığın kovuşturulmasına ve mahkûm edilmesine yol açan eylemi işlediği sırada, söz konusu eylemi cezalandırılabilir kılan bir kanun hükmünün yürürlükte olduğunu ve verilen cezanın söz konusu hükümle getirilen sınırları aşmadığını teyit etmesi gerekmektedir (bkz. Coëme ve diğerleri, yukarıda adı geçen karar, § 145 ve Achour/Fransa [BD], no. 67335/01, § 43, ECHR 2006‑IV).
(b) “Ceza” kavramı ve kapsamı
81. Sözleşme’nin 7 § 1. maddesinde yer alan “ceza” kavramı, tıpkı 6 § 1. maddedeki “medeni hak ve yükümlülükler” ve “cezai alanda yöneltilen suçlamalar” kavramları gibi, kendine has, özerk bir Sözleşme kavramıdır. 7. maddenin getirdiği korumanın etkin kılınması için, Mahkeme’nin görünür olanın ötesine geçip belirli bir tedbirin, 7. madde anlamı dahilinde özü itibariyle bir “ceza” oluşturup oluşturmadığını değerlendirmekte özgür davranması gerekmektedir (bkz. Welch, yukarıda adı geçen karar, § 27 ve Jamil, yukarıda adı geçen karar, § 30).
82. 7 § 1. maddenin ikinci cümlesinin lafzı, bir cezanın varlığına ilişkin her türlü değerlendirmede başlangıç noktasının, söz konusu tedbirin “cezai nitelik taşıyan bir suç”tan ötürü verilen bir mahkûmiyetin ardından dayatılıp dayatılmadığı şeklinde olduğunu belirtmektedir. Bu bağlamda ilgi arz ettiği için dikkate alınabilecek diğer faktörler, tedbirin niteliği ve amacı; ulusal hukuk kapsamında nasıl nitelendirildiği; tedbirin alınmasında ve uygulanmasındaki usuller ve tedbirin ağırlığıdır (bkz. Welch, yukarıda adı geçen karar, § 28; Jamil, yukarıda adı geçen karar, § 31; Kafkaris, yukarıda adı geçen karar, § 142; ve M./Almanya, yukarıda adı geçen karar, § 120). Ancak, önleyici fakat cezai nitelik taşımayan birçok tedbir söz konusu kişi üzerinde esaslı bir etki yaratabildiğinden, kararın ağırlığı tek başına belirleyici değildir (bkz. Welch, yukarıda adı geçen karar, § 32 ve Van der Velden/Hollanda (dec.), no. 29514/05, ECHR 2006‑XV).
83. Hem Komisyon hem de Mahkeme, içtihatlarında, özü itibariyle “ceza” teşkil eden bir tedbir ile “ceza”nın “infazı” veya “icrası”nı ilgilendiren bir tedbir arasında ayrım yapmış bulunmaktadır. Bu nedenledir ki, bir tedbirin niteliği ve amacı bir cezanın indirilmesiyle veya erken tahliye rejimindeki bir değişiklikle ilgili olduğunda, bu tedbir 7. madde anlamı dahilinde “ceza”nın bir parçasını oluşturmamaktadır (bkz., başka kararların yanı sıra, Hogben, yukarıda adı geçen karar; Hosein, yukarıda adı geçen karar; L.-G.R./İsveç, no. 27032/95, 15 Ocak 1997 tarihli Komisyon kararı; Grava, yukarıda adı geçen karar, § 51; Uttley, yukarıda adı geçen karar; Kafkaris, yukarıda adı geçen karar, § 142; Monne/Fransa (dec.), no. 39420/06, 1 Nisan 2008; M./Almanya, yukarıda adı geçen karar, § 121; ve Giza/Polonya (dec.), no. 1997/11, § 31, 23 Ekim 2012). Örneğin Uttley davasında Mahkeme, başvurucunun mahkûmiyetinin ardından erken tahliye kurallarında yapılan değişikliğin başvurucuya “dayatılmış” olmayıp, mahkûmlara uygulanan genel rejimin bir parçasını oluşturduğu ve bu “tedbir”in nitelik ve amacının, cezalandırıcı olmak şöyle dursun, erken tahliyeye imkân vermek olduğunu, dolayısıyla tabiatı gereği “ağır” addedilemeyeceğini tespit etmiştir. Bundan dolayıdır ki Mahkeme, yeni erken tahliye rejiminin başvurucuya tatbikinin, ona dayatılan “ceza”nın bir parçasını oluşturmadığı sonucuna varmıştır.
84. Cezaevi mevzuatında yapılan değişikliklerin, müebbet hapis cezası çeken mahkûmları –başvurucunun da aralarında yer aldığı– ceza indirimi hakkından yoksun bırakmış olduğu Kafkaris davasında Mahkeme, yapılan değişiklikleri, başvurucuya verilen ve müebbet hapis olmayı sürdüren cezanın aksine, bu cezanın infazıyla ilgili görmüştür. Cezaevi mevzuatında ve tahliye koşullarında yapılan değişikliklerin başvurucunun hapis cezasını ağırlaştırmış olabileceğini kabul etmekle birlikte, bu değişikliklerin davayı gören mahkemenin verdiğinden daha ağır bir “ceza” dayattığı şeklinde bir yoruma varılamayacağını açıklamıştır. Bu bağlamda, tahliye politikaları, bu politikaların uygulanması ve bunların ardında yatan gerekçeler ile ilgili meselelerin, Sözleşme’ye Taraf Devletlerin kendi ceza politikalarını belirleme yetkisi dahiline girdiğini yinelemiştir (bkz. Achour, yukarıda adı geçen karar, § 44 ve Kafkaris, yukarıda adı geçen karar, § 151).
85. Ancak Mahkeme aynı zamanda, fiiliyatta “ceza” teşkil eden bir tedbir ile “ceza”nın “infazı” veya “icrası”nı ilgilendiren bir tedbir arasındaki ayrımın her zaman net olmayabileceğini de teslim etmiş bulunmaktadır (bkz. Kafkaris, yukarıda adı geçen karar, § 142; Gurguchiani, yukarıda adı geçen karar, § 31; ve M./Almanya, yukarıda adı geçen karar, § 121). Kafkaris davasında, cezaların infazıyla ilgili Cezaevi Yönetmeliklerinin, başvurucunun çekmekte olduğu müebbet hapis cezası bakımından anlaşılma ve uygulanma biçiminin basit bir ceza infazının ötesine geçmiş olduğunu kabul etmiştir. Davaya bakan mahkeme, başvurucuyu müebbet hapis cezasına çarptırırken, Cezaevi Yönetmelikleri bunun aslında yirmi yıl hapis cezası anlamına geldiğini ve cezaevi makamlarının bu süreye her türlü ceza indirimini uygulayabileceğini açıklamıştır. Mahkeme, “dolayısıyla, bir müebbet hapis cezasının kapsamı ile bu cezanın infaz edilme biçimi arasındaki ayrımın kolayca anlaşılabilir bir ayrım olmadığı” kanaatine varmıştır (§ 148).
86. Gurguchiani davasında Mahkeme, çekilmekte olan bir hapis cezasının yerine, ülkeye on yıl süreyle girme yasağı ile birlikte sınır dışı edilmenin, başvurucuya mahkûm edilmiş olduğu sırada verilen cezaya benzer bir ceza teşkil ettiği kanaatine varmıştır.
87. M./Almanya davasında Mahkeme, başvurucunun önleme amaçlı tutukluluğunun cezaların infazından sorumlu mahkemeler tarafından, başvurucunun suçunu işlemiş olmasından sonra çıkartılan bir kanun marifetiyle uzatılmasının, başvurucuya geriye dönük olarak verilen ek bir ceza teşkil ettiği kanaatine varmıştır.
88. Mahkeme, ikinci cümlede yer alan “verilme” kelimesinin, cezanın resmen açıklanmasından sonra çıkartılan tüm tedbirleri 7 § 1. maddenin kapsamı dışında bırakır şekilde yorumlanamayacağını vurgulamak istemektedir. Bu bağlamda, Sözleşme’nin içerdiği hakları teorik ve hayali değil, pratik ve etkili kılacak şekilde yorumlanması ve uygulanmasının hayati önem taşıdığını yinelemektedir (bkz. Hirsi Jamaa ve diğerleri/İtalya [BD], no. 27765/09, § 175, ECHR 2012 ve Scoppola (no. 2), yukarıda adı geçen karar, § 104).
89. Yukarıda dile getirilen hususlar ışığında Mahkeme, nihai cezanın verilmesinden sonra veya ceza çekilmekte iken yasakoyucu, idari makamlar veya mahkemeler tarafından alınan tedbirlerin, davayı gören mahkeme tarafından verilmiş olan “ceza”nın kapsamının yeniden tanımlanmasına veya tadiline yol açabilme ihtimalini reddetmemektedir. Böyle bir durum hasıl olduğunda, Mahkeme, söz konusu tedbirlerin Sözleşme’nin 7 § 1. maddesinin son kısmında korunan, cezaların geriye yürütülerek uygulanması yasağı kapsamına girmesi gerekip gerekmediğini değerlendirmektedir. Aksi takdirde, Devletler –örneğin kanunu değiştirerek veya yerleşik düzenlemeleri yeniden yorumlayarak– verilen cezanın kapsamını geçmişe dönük olarak, mahkûm edilen kişinin suçu işlediği veya cezaya çarptırıldığı zamanda böyle bir gelişmeyi tahayyül edemeyeceği bir şekilde, zararına olacak tarzda yeniden tanımlayan tedbirler almakta özgür olacaktır. Böyle bir durumda 7 § 1. madde, cezaları dezavantajlı olacak şekilde makabline şamil değişen mahkûmlar açısından her türlü faydalı etkiden mahrum olacaktır. Mahkeme, bu tür değişikliklerin, cezanın infaz biçiminde yapılıp da 7 § 1. maddenin son kısmı kapsamına girmeyen değişikliklerden ayırt edilmesi gerektiğine işaret etmektedir.
90. Mahkeme, bir cezanın infazı sırasında alınan bir tedbirin yalnızca cezanın infaz edilme biçimiyle mi ilgili olduğunu, yoksa, bunun aksine, cezanın kapsamını mı etkilediğini tespit edebilmek için, her bir olayda, verilen “ceza”nın ilgili tarihte yürürlükte olan iç hukuk kapsamında fiilen ne içerdiğini, yahut başka bir deyişle, cezanın esas niteliğinin ne olduğunu incelemesi gerekmektedir. Bunu yaparken iç hukuku bir bütün olarak ele alması ve ilgili tarihte tatbik edilme biçimine önem vermesi gerekmektedir (bkz. Kafkaris, yukarıda adı geçen karar, § 145).
(c) Ceza hukukunun öngörülebilirliği
91. 7. madde “hukuk”tan bahsederken, Sözleşme’nin başka bir yerinde bu terimi kullanılırken işaret edilen kavramın aynısını kastetmektedir; yani içtihadın yanı sıra yazılı hukuku içine alan ve başta erişilebilirlik ve öngörülebilirlik olmak üzere niteliksel gereklilikleri de kapsayan bir kavrama işaret etmektedir (bkz. Kokkinakis, yukarıda adı geçen karar, §§ 40-41; Cantoni, yukarıda adı geçen karar, § 29; Coëme ve diğerleri, yukarıda adı geçen karar, § 145; ve E.K./Türkiye, no. 28496/95, § 51, 7 Şubat 2002). Bu niteliksel gereklilikler hem bir suçun tanımı, hem de o suçun beraberinde getirdiği ceza bakımından karşılanmalıdır.
92. Yasaların lafzının her zaman net olmayışı, kanunların genel uygulamaya dair olması prensibi gereğinin mantıksal bir sonucudur. Kurallarla düzenleme yapmanın standart tekniklerinden biri, tam kapsamlı listeler yerine genel kategorilerin kullanılmasıdır. Bu nedenledir ki, birçok kanunda kaçınılmaz olarak, şu ya da bu oranda muğlak nitelik taşıyan ve yorumu ve tatbiki açısından pratik meselelere dönüşen ifadelere yer verilmektedir (bkz. Kokkinakis, yukarıda adı geçen karar, § 40 ve Cantoni, yukarıda adı geçen karar, § 31). Ceza hukuku da dahil olmak üzere hangi hukuk sisteminde olursa olsun, bir kanun hükmü ne kadar net kaleme alınırsa alınsın, bir yargı yorumu unsuru her durumda kaçınılmaz olarak bulunacaktır. Her zaman şüpheli noktaların giderilmesi ve değişen koşullara uyarlama gereği olacaktır. Aynı şekilde, netlik son derece makbul olmakla birlikte, aşırı bir katılığı beraberinde getirebilir ve kanunun değişen koşullara ayak uydurabilmesi şarttır (bkz. Kafkaris, yukarıda adı geçen karar, § 141).
93. Mahkemelerin üzerine düşen yargılama görevi tam da geriye kalabilecek bu türden yorumsal şüpheleri gidermeyi içermektedir (a.g.k.). Yargının hukuk yaratma işlevi aracılığıyla ceza hukukunun müterakki gelişimi, Sözleşme Devletlerindeki hukuk geleneğinin yerleşik ve gerekli bir parçasını oluşturmaktadır (bkz. Kruslin/Fransa, 24 Nisan 1990, § 29, Seri A no. 176‑A). Sözleşme’nin 7. maddesini, neticede ortaya çıkan gelişmenin suçun özüyle tutarlılık arz etmesi ve makul olarak öngörülebilir nitelik taşıması kaydıyla, cezai sorumluluk kurallarının davadan davaya yargısal yorum yoluyla tedrici olarak netleştirilmesine imkân tanımayan bir tarzda yorumlamak mümkün değildir (bkz. S.W. ve C.R./Birleşik Krallık, yukarıda adı geçen karar, sırasıyla § 36 ve § 34; Streletz, Kessler ve Krenz, yukarıda adı geçen karar, § 50; K.-H.W./Almanya [BD], no. 37201/97, § 85, ECHR 2001-II (alıntılar); Korbely/Macaristan [BD], no. 9174/02, § 71, ECHR 2008; ve Kononov/Letonya [BD], no. 36376/04, § 185, ECHR 2010). Erişilebilir ve makul ölçüde öngörülebilir bir yargısal yorumun bulunmayışı, sanığın 7. madde kapsamındaki haklarına yönelik bir ihlal tespitine dahi yol açabilir (bkz. suçun kurucu unsurları ile ilgili Pessino/Fransa, no. 40403/02, §§ 35-36, 10 Ekim 2006 ve Dragotoniu ve Militaru-Pidhorni/Romanya, no. 77193/01 ve 77196/01, §§ 43-44, 24 Mayıs 2007; cezaya ilişkin olarak bkz. Alimuçaj/Arnavutluk, no. 20134/05, §§ 154-162, 7 Şubat 2012). Aksi takdirde bu maddenin konusu ve amacı –yani kimsenin keyfi kovuşturma, mahkûmiyet veya cezaya tabi tutulmaması gerektiği– yenilgiye uğratılmış olacaktır.
2. Yukarıda dile getirilen prensiplerin somut davaya uygulanması
94. Mahkeme, en başta, başvurucu hakkında verilmiş olan çeşitli mahkûmiyet kararlarının ve hapis cezalarının yasal dayanağının, suçların işlenmiş olduğu tarihte (1982-1987) geçerli ceza kanunu olan 1973 tarihli Ceza Kanunu olduğunu ve başvurucunun da bu konuda mutabık olduğunu kaydetmektedir.
95. Mahkeme, tarafların dilekçelerinin büyük oranda, bir tarafta başvurucunun birleştirilmiş cezalara ilişkin azami hapis süresini ilgilendiren kurallar uyarınca başvurucunun çekmesi gereken toplam hapis cezası süresinin hesaplanmasıyla, diğer tarafta ise 1973 Ceza Kanunu’nda öngörüldüğü haliyle alıkonma süresince yapılan işlerden dolayı ceza indirimine hak kazanma sistemiyle ilgili olduğunu görmektedir. Mahkeme bu bağlamda, Ceza Usul Kanunu’nun 988. maddesi ile 1973 tarihli Ceza Kanunu’nun 70.2. maddesine dayanılarak 30 Kasım 2000 tarihinde verilen bir kararla, Audiencia Nacional’in başvurucunun hakkında verilen tüm hapis cezalarına ilişkin olarak çekmesi gereken azami hapis cezası süresini otuz yıl olarak sabitlemiş bulunduğunu kaydetmektedir (bkz. yukarıdaki paragraf 14). Ayrıca, başvurucuya alıkonduğu süre boyunca yaptığı işlerden dolayı tanınan ceza indirimlerinin söz konusu otuz yıllık azami süreden düşülmesinin ardından, 24 Nisan 2008 tarihinde Murcia Cezaevi yetkililerinin, Audiencia Nacional’e başvurucunun nihai tahliye tarihi olarak 2 Temmuz 2008 tarihini önermiş olduğunu da kaydetmektedir (bkz. yukarıdaki paragraf 16). 19 Mayıs 2008 tarihinde Audiencia Nacional, cezaevi makamlarından, önerdikleri tarihi değiştirmelerini ve başvurucunun tahliyesi için, Yüksek Mahkeme tarafından 28 Şubat 2006 tarihli ve 197/2006 sayılı kararla benimsenmiş olan ve cezaya uygulanabilecek her türlü ayarlama ve indirimin, mahkûmun otuz yıllık azami hapis süresini tamamlaması bitene dek her bir müstakil cezaya müteselsilen tatbik edilmesi gerektiğini söyleyen yeni yaklaşımına –“Parot doktrini”– dayalı olarak yeni bir tarih hesaplamalarını istemiştir (bkz. paragraf 17, 18 ...). Son olarak, Mahkeme, Audiencia Nacional’in bu yeni içtihadı uygulayarak başvurucunun nihai tahliye tarihini 27 Haziran 2017 olarak belirlemiş olduğunu görmektedir (bkz. yukarıdaki paragraf 20).
(a) Verilen cezanın kapsamı
96. Somut davada Mahkeme’nin görevi, başvurucuya verilen “ceza”nın, beraberindeki yorumlayıcı içtihat ışığında okunduğunda bilhassa kanunun lafzı esas alınmak suretiyle iç hukuk kapsamında neyi gerektirdiğini saptamaktır. Bunu yaparken, aynı zamanda iç hukuku bir bütün olarak ele alması ve ilgili tarihte tatbik edilme biçimine önem vermesi gerekmektedir (bkz. Kafkaris, yukarıda adı geçen karar, § 145).
97. Başvurucu bu suçları işlediğinde, 1973 tarihli Ceza Kanunu’nun 70.2. maddesinin çoklu cezalar halinde çekilecek azami süre (condena) olarak otuz yıllık hapis cezası sınırı getirdiği doğrudur ... Dolayısıyla “çekilecek süre” (condena) kavramı ile başvurucuyu mahkûm eden çeşitli kararlarda fiilen açıklanan veya verilen müstakil cezalar (penas) arasında bir ayrım varmış gibi görünmektedir. Aynı zamanda, 1973 tarihli Ceza Kanunu’nun yapılan işlerden dolayı tanınan ceza indirimleri hakkındaki 100. maddesi, alıkonan kişinin “verilen ceza”yı çekerken yaptığı her iki günlük iş için bir gün ceza indirimine hak kazandığını dile getirmekteydi ... Ancak bu maddede, toplamda üç bin yıla varan hapis cezasının söz konusu hükmün uygulanmasıyla otuz yıla indirildiği başvurucunun örneğinde olduğu gibi, Ceza Kanunu’nun 70.2. maddesi kapsamında öngörüldüğü üzere çoklu cezalar birleştirildiğinde ve azami bir toplam hapis süresi belirlendiğinde ceza indirimlerinin nasıl tatbik edileceği konusunda özel bir kılavuzluk yer almamaktaydı. Mahkeme, ceza ayarlamalarının tatbikine ilişkin olarak istisnai hallerde, kanunen öngörülmüş olan azami süre yerine, verilen cezaların toplam süresinin dikkate alınabileceğinin, 1995 tarihli yeni Ceza Kanunu’nun 78. maddesi çıkartılana dek kanun tarafından açıkça dile getirilmemiş olduğunu görmektedir ...
98. Mahkeme ayrıca, 1973 tarihli Ceza Kanunu’nun ilgili hükümlerinin yorumlanmasına ilişkin içtihat ve pratiği de göz önünde bulundurmak durumundadır. Mahkeme, Hükümet’in de kabul etmiş olduğu üzere, 197/2006 sayılı Yüksek Mahkeme kararından önce, bir kişiye çok sayıda hapis cezası verilip de bu cezaların birleştirilmesine ve çekilecek azami bir hapis süresi tespit edilmesine karar verildiğinde, cezaevi makamlarının ve İspanyol mahkemelerinin alıkonma süresince yapılan işlerden dolayı hak kazanılan ceza indirimlerini 1973 tarihli Ceza Kanunu’nun 70.2. maddesi kapsamında çekilecek azami hapis süresine tatbik ettiğini kaydetmektedir. Dolayısıyla, cezaevi ve yargı makamları alıkonma süresince yapılan işlerden dolayı hak kazanılan ceza indirimlerini tatbik ederken otuz yıllık azami yasal hapis süresini dikkate almaktaydı. 8 Mart 1994 tarihli bir kararda (bu konudaki ilk kararı – ...) Yüksek Mahkeme, otuz yıllık azami yasal hapis süresinden, şartlı tahliye veya ceza indirimi gibi kanunen öngörülen ayarlama olanaklarının tatbik edilmesi gereken “yeni, müstakil bir ceza” olarak bahsetmiştir. Yüksek Mahkeme’nin de aralarında yer aldığı İspanyol mahkemeleri, hangi ceza kanununun daha esnek olduğunu tespit etmek amacıyla, önceki kanun kapsamında halihazırda tanınmış olan her türlü ceza indirimini dikkate alarak, sırasıyla 1995 tarihli Ceza Kanunu ile eski Kanun kapsamında çekilmesi gereken cezaları karşılaştırırken de aynı yaklaşımı benimsemiştir ... Son olarak, Yüksek Mahkeme’nin 197/2006 sayılı kararına dek, 1973 tarihli Ceza Kanunu kapsamında hüküm giyip alıkonma süresince yaptıkları işlerden dolayı tanınan indirimler otuz yıllık azami hapis süresinden düşülmüş olan pek çok mahkûma bu yaklaşım tatbik edilmiştir ...
99. Tıpkı Daire gibi, Büyük Daire de, 1973 tarihli Ceza Kanunu’nun ilgili maddelerindeki muğlaklığa ve Yüksek Mahkeme’nin bu muğlaklığı 1994 yılına dek gidermemiş olmasına rağmen, İspanyol cezaevi ve yargı makamlarının benimsediği pratikten, çekilecek hapis süresini (condena), yani 1973 tarihli Ceza Kanunu’nun 70.2. maddesinde öngörülen otuz yıllık azami süreyi, alıkonma süresince yapılan işlerden dolayı tanınan ceza indirimleri gibi birtakım ayarlamaların tatbik edilmesi gereken yeni, müstakil bir ceza gibi gördüklerinin açıkça anlaşılmakta olduğu kanaatindedir.
100. Hal böyleyken, başvurucu hapis cezasını çekerken –ve bilhassa Audiencia Nacional’in 30 Kasım 2000 tarihinde başvurucunun cezalarını birleştirip azami bir hapis süresi belirlemeye karar vermesinin ardından– kendisine verilen cezanın azami süre olan otuz yıl hapis cezası olduğuna ve alıkonma boyunca yapılan işlerden dolayı tanınabilecek her türlü ceza indiriminin bu süreden düşüleceğine inanmak için her türlü gerekçeye sahipti. Nitekim, Audiencia Nacional de başvurucuyu mahkûm eden ve cezaların birleştirilmesine karar veren kararın alınmasından önce verilen 8 Mayıs 2000 tarihli son kararında, hangi Ceza Kanunu’nun –ilgili tarihte geçerli olan Kanun mu, yoksa 1995 tarihli Ceza Kanunu mu– başvurucu açısından daha lehte olduğunu tespit ederken, 1973 tarihli Ceza Kanunu’nda öngörülen azami hapis cezası süresini, aynı Kanun’un 100. maddesinde öngörülen alıkonma süresince yapılan işlerden dolayı tanınan ceza indirimleri sistemi ile birleştirmek suretiyle dikkate almıştır (bkz. yukarıdaki paragraf 11). Bu koşullar altında, Hükümet’in öne sürmüş olduğunun aksine, başvurucunun cezasını çekmeyi tamamlayacağı tarihi (liquidación de condena) 27 Haziran 2017 olarak belirleyen 15 Şubat 2001 tarihli Audiencia Nacional kararına itiraz etmemiş olması belirleyici değildir; zira söz konusu karar halihazırda kazanılmış olan ceza indirimlerini dikkate almamaktaydı ve dolayısıyla ceza indirimlerinin nasıl uygulanması gerektiği meselesi bakımından ilgi arz etmemekteydi.
101. Mahkeme ayrıca, alıkonma süresince yapılan işlerden dolayı tanınan ceza indirimlerinin yönetmelikler tarafından değil, açıkça kanun tarafından öngörülmüş olduğunu (1973 tarihli Ceza Kanunu’nun 100. maddesi) kaydetmektedir (karş. Kafkaris, yukarıda adı geçen karar). Dahası, cezalar ve ceza indirimleri aynı Kanun’da öngörülmekteydi. Mahkeme bundan başka, böylesi ceza indirimlerinin, yalnızca iyileştirilmiş veya daha esnek ceza infazı koşulları amacıyla öngörülen şartlı tahliyenin aksine, çekilecek hapis cezası süresinde –toplam cezanın üçte birine dek varabilen– esaslı indirimler sağladığını da kaydetmektedir (bkz. örneğin Hogben ve Uttley, her ikisine de yukarıda atıf yapılmaktadır; ayrıca bkz. Yargıç A. Asua Batarrita’nın Anayasa Mahkemesi’nin 40/2012 sayılı kararına eklediği karşıt görüşü, ...). Alıkonma süresince yapılan işlerden dolayı tanınan ceza indirimleri mahsubu cezaların infazından sorumlu hakim (Juez de Vigilancia Penitenciaria) tarafından belirli aralıklarla onaylandıktan sonra, cezayı veren mahkeme tarafından tasdik edilmiş olan tahliye tarihinde ceza tam olarak ve nihai biçimde çekilmiş olmaktaydı. Dahası, cezanın infazını etkileyen diğer tedbirlerin aksine, alıkonma süresince yapılan işlerden dolayı ceza indirimleri elde etme hakkı cezaların infazından sorumlu hakimin takdirine bağlı değildi: Söz konusu hakimin görevi, cezaevi makamları tarafından sunulan önerileri esas alarak, mahkûmun ne kadar tehlikeli addedildiği veya topluma yeniden entegrasyonu olasılığı gibi kriterlere bakmaksızın, sadece kanunu uygulamak suretiyle ceza indirimlerini belirlemekti (...; karş. Boulois/Lüksemburg [BD], no. 37575/04, §§ 98-99, ECHR 2012 ve Macedo da Costa/Lüksemburg (dec.), no. 26619/07, 5 Haziran 2012). Bu bağlamda, 1973 tarihli Ceza Kanunu’nun 100. maddesinin iki hususi durum dışında –mahkûmun kaçması veya kaçma teşebbüsünde bulunması ve mahkûmun uygunsuz hareketler sergilemesi (ki, 1956 Cezaevi Yönetmelikleri’nin 65. maddesine göre uygunsuz hareket, iki veya daha çok sayıda ağır veya çok ağır disiplin ihlali anlamına gelmekteydi; ...) – alıkonma süresince yapılan işlerden dolayı hapis süresinde otomatik indirim öngördüğü belirtilmelidir. Bahsi geçen iki durumda dahi, hakim tarafından halihazırda izin verilmiş olan ceza indirimlerinin geçmişe dönük olarak geri alınması mümkün değildi; zira halihazırda tanınmış olan ceza indiriminin mahkûmun hukuka uygun biçimde müktesep ettiği haklarının bir parçasını oluşturduğu düşünülmekte ve ceza süresinden çekilmiş sayılmaktaydı ... Somut dava bu bağlamda, tutukluluklarının başlangıcında müebbet hapis mahkûmlarına tanınan beş yıllık ceza indiriminin iyi hal sergilemeleri koşuluna bağlı olduğu Kafkaris davasından ayrı bir yere konulmalıdır (bkz. Kafkaris, yukarıda adı geçen karar, §§ 16 ve 65).
102. Mahkeme ayrıca, 1995 tarihli Ceza Kanunu’nda gelecekte mahkûm edilecek kişiler açısından alıkonma süresince yapılan işlerden dolayı ceza indirimleri kaldırılmış olmakla birlikte, aynı kanunun geçici hükümlerinde 1973 tarihli eski Ceza Kanunu kapsamında hüküm giymiş olan mahkûmlara –başvurucu gibi– lehlerine olması halinde bu çerçeve dahilindeki avantajlardan yararlanmaya devam etme izni tanınmış olmasını önemli bulmaktadır ... Öte yandan, 7/2003 sayılı Kanun, yürürlüğe girmesinden önce hüküm giymiş mahkûmlar açısından dahi şartlı tahliye konusunda daha ağır şartlar getirmiştir ... Mahkeme buradan hareketle, İspanyol yasakoyucunun, geçici bir tedbir olarak, alıkonma süresince yapılan işlerden dolayı ceza indirimleriyle ilgili kuralların etkisini muhafaza etmeyi tercih etmesinden ve en esnek ceza kanununun tespiti amaçları bakımından, bu kuralları maddi ceza hukukunun bir parçası olarak gördüğü, yani sadece cezaların infazını değil, cezanın esas itibariyle netleştirip sabitlenmesini etkileyen hükümlerden saydığı sonucunu çıkarmaktadır.
103. Yukarıdaki hususlar ışığında Büyük Daire, tıpkı Daire gibi, başvurucunun kovuşturulmasına yol açan suçları işlediği sırada ve cezaların birleştirilip azami bir hapis cezası süresinin belirlendiği karar alındığı sırada geçerli olan İspanyol hukukunun, içtihat da dahil olmak üzere bir bütün olarak ele alındığında, başvurucunun, kendisine verilen cezanın kapsamını, 1973 tarihli Ceza Kanunu’nun 70.2. maddesinde öngörülen otuz yıllık azami hapis süresi meselesini ve aynı Kanun’un 100. maddesinde öngörülen alıkonma süresince yapılan işlerden dolayı tanınan ceza indirimlerini de göz önünde bulundurarak, mevcut koşullarda makul sayılabilecek bir ölçüde kavramasına elverecek denli net bir şekilde formüle etmiş olduğu kanaatindedir (Kafkaris davasının aksine, yukarıda adı geçen karar, § 150). Yani başvurucuya verilen ceza azami otuz yıllık bir hapis cezasına tekabül etmekteydi ve alıkonma süresince yapılan işlerden dolayı hak kazanılan her türlü ceza indirimi bu azami cezadan düşülecekti.
(b) “Parot doktrini”nin başvurucuya tatbikinin yalnızca cezanın infaz yollarını mı, yoksa fiili kapsamını mı değiştirdiği meselesi
104. Mahkeme şimdi, “Parot doktrini”nin başvurucuya tatbikinin yalnızca verilen cezanın infaz edilme biçimiyle mi ilgili olduğuna, yoksa bilakis kapsamını mı etkilediğini tespit etmek durumundadır. Başvurucuyu mahkûm eden mahkemenin –yani Audiencia Nacional’in– 19 Mayıs ve 23 Haziran 2008 tarihli kararlarında, cezaevi makamlarının başvurucunun nihai tahliye tarihi olarak, ceza indirimlerini tatbik eden eski yöntemi kullanarak 2 Temmuz 2008 tarihini belirleme yönündeki önerisini reddetmiş olduğunu kaydetmektedir (bkz. yukarıdaki paragraf 17, 18 ve 20). Audiencia Nacional, Yüksek Mahkeme tarafından 28 Şubat 2006 tarihinde –yani suçların işlenmesinden, cezaların birleştirilmesinden ve azami bir hapis süresinin sabitlenmesinden epey sonra– verilen 197/2006 sayılı kararda tesis edilen “Parot doktrini”ne dayanarak, tarihi 27 Haziran 2017’ye atmıştır (bkz. yukarıdaki paragraf 20). Mahkeme, Yüksek Mahkeme’nin 197/2006 sayılı kararında, daha önceki 1994 tarihli bir kararında benimsemiş olduğu yorumdan sapmış olduğunu kaydetmektedir ... Yüksek Mahkeme’nin çoğunluğu, alıkonma süresince yapılan işlerden dolayı tanınan ceza indirimlerinin –daha önce olduğu gibi otuz yıllık azami süre yerine– müstakil cezaların her birine uygulanması gerektiği yönündeki yeni kuralın, “ceza” (pena) ile “çekilecek süre” (condena) arasında bir ayrım yapan 1973 tarihli Ceza Kanunu hükümlerinin gerçek lafzına daha uygun olduğu kanaatine varmıştır.
105. Mahkeme, ulusal mahkemelerin ulusal hukuku yorumlama ve uygulama konusunda en iyi konuma sahip olduğunu en baştan kabul etmekle birlikte, bu yorumun yine de, Sözleşme’nin 7. maddesinde yer aldığı üzere, suçun ve cezanın ancak kanunla tanımlanıp öngörülebileceği şeklindeki prensiple tutarlılık arz etmesi gerektiğini yinelemektedir.
106. Mahkeme ayrıca, başvurucu tarafından alıkonma süresince yapılan işlerden dolayı hak kazanılan ceza indirimleri hesabının –yani, alıkonma boyunca çalışılan gün sayısının ve başvurucunun cezasından düşülebilecek indirim günlerinin sayısının– hiçbir zaman ihtilaf konusu olmadığını da kaydetmektedir. Cezaevi makamları tarafından tespit edildiği üzere, bu ceza indirimlerinin süresi –toplamda 3282 gün– davayı ele alan mahkemelerin tümü tarafından kabul edilmiştir. Örneğin Audiencia Nacional, Yüksek Mahkeme’nin “Parot doktrini”ni uygulayan kararında, başvurucuya alıkonma boyunca yaptığı işlerden dolayı tanınan ceza indirimlerinin miktarını değiştirmemiştir. Bu kararın, başvurucunun, örneğin cezasının infazıyla ilgili koşullar veya sergilediği davranışlar ışığında indirimleri hak edip etmediği ile ilgili değildi. Bu kararın amacı, ceza indirimlerinin tatbik edilmesi gereken ceza unsurunu saptamaktı.
107. Mahkeme, “Parot doktrini”nin başvurucunun durumuna uygulanmasının, başvurucuyu, kanunen ve cezaların infazından sorumlu hakimlerin nihai kararları uyarınca hak kazanmış olduğu, alıkonma boyunca yapılan işlerden dolayı elde edilen ceza indirimlerinin fayda sağlayan her türlü etkisinden mahrum bıraktığını kaydetmektedir. Diğer bir deyişle, başvurucu ilk başta birtakım uzun süreli hapis cezalarına çarptırılmış, sonra bunlar birleştirilerek otuz yıllık fiili bir hapis süresi ile sınırlandırılmışken, başvurucunun hak kazanmış olması gereken ceza indirimlerinin bu sınırlandırılmış süre üzerinde hiçbir etkisi olmayacaktı. Hükümet’in başvurucuya alıkonulduğu süre boyunca yaptığı işlerden dolayı tanınan ceza indirimlerinin, başvurucunun hapis cezası süresi üzerinden herhangi bir etkisi olup olmadığını –veya olup olmayacağını– belirtememiş olması da dikkat çekicidir.
108. Hal böyleyken, Mahkeme, ceza ayarlamaları yapmak gibi düzenlemelerin 7. maddenin kapsamı dışında kaldığı konusunda Hükümet’e katılmasına karşın, 1973 tarihli Ceza Kanunu hükümlerinin somut davadaki uygulanma biçiminin basit bir cezaevi politikasının ötesine geçtiği kanaatindedir.
109. Mahkeme, yukarıdaki hususlara ve genel olarak İspanyol hukukuna binaen, somut olayda, alıkonma boyunca yapılan işlerden dolayı hak kazanılan ceza indirimlerinin tatbikine “Parot doktrini”yle getirilen yeni yaklaşımın benimsenmesinin, Hükümet’in öne sürmüş olduğu üzere, sadece başvurucuya verilen cezanın infazını ilgilendiren bir tedbir olarak görülemeyeceği kanaatine varmaktadır. Başvurucuyu mahkûm eden mahkeme tarafından alınan bu tedbir aynı zamanda, verilen “ceza”nın kapsamının yeniden tanımlanmasına da yol açmıştır. “Parot doktrini” neticesinde, otuz yıllık azami hapis cezası süresi, alıkonma süresince yapılan işlerden dolayı hak kazanılan ceza indirimlerinin uygulanacağı müstakil bir ceza olmaktan çıkmış, onun yerine, üzerine fiilen böylesi hiçbir indirimin uygulanmayacağı otuz yıllık bir ceza haline gelmiştir.
110. Dolayısıyla söz konusu tedbir, Sözleşme’nin 7 § 1. maddesinin son cümlesi kapsamına girmektedir.
(c) “Parot doktrini”nin makul olarak öngörülebilir olup olmadığı meselesi
111. Mahkeme, Audiencia Nacional’in, suçların işlendiği ve başvurucunun mahkûm edildiği tarihte kullanılmakta olan yöntem yerine, alıkonma boyunca yapılan işlerden dolayı tanınan ceza indirimlerinin tatbikine “Parot doktrini”yle getirilen yeni yöntemi kullanmış, böylece başvurucuyu kanun uyarınca hak kazanmış olduğu ceza indirimlerinden yararlanma yönünde gerçek bir olasılıktan mahrum bırakmış olduğunu kaydetmektedir.
112. Ceza indirimlerinin tatbik edilme sistemindeki bu değişiklik, bir mevzuat değişikliğinden değil, Yüksek Mahkeme’nin önceki içtihadından sapması sonucunda ortaya çıkmıştır. Hal böyleyken şimdi, 1973 tarihli Ceza Kanunu’nun ilgili hükümlerine yönelik, suçların işlenmesinden ve başvurucunun mahkûm edilmesinden çok sonra –ve hatta cezaların birleştirilmesine ve azami bir hapis süresi belirlenmesine ilişkin 30 Kasım 2000 tarihli karardan dahi sonra– benimsenmiş olan bu yeni yorumun başvurucu açısından makul olarak öngörülebilir olup olmadığının, yani bu yorumun içtihat gelişimi açısından anlaşılması mümkün bir çizgiyi yansıtıyor sayılıp sayılamayacağının saptanması gerekmektedir (bkz. S.W. ve C.R./Birleşik Krallık, ...). Bunun tespiti için Mahkeme’nin, başvurucunun mahkûm edildiği sırada ve ayrıca, cezaları birleştirme ve azami bir hapis süresi belirleme kararı kendisine bildirildiği tarihte –gerekirse, uygun hukuki danışmanlığı da aldıktan sonra–, kendisine verilen cezanın, 1973 tarihli Ceza Kanunu’nun 100. maddesinde öngörülen, alıkonma boyunca yapılan işlerden dolayı tanınan ceza indirimlerinden ötürü hiçbir indirim yapılmaksızın, fiili olarak otuz yıl süreli hapse dönüşebileceğini öngörmüş olup olamayacağını incelemesi gerekmektedir.
Bunu yaparken, ilgili tarihte geçerli olan hukuku ve özellikle de Yüksek Mahkeme’nin 28 Şubat 2006 tarihli kararıyla getirilen “Parot doktrini”nden önceki yargısal ve idari pratiği göz önünde bulundurması gerekmektedir. Mahkeme bu bağlamda, bahsi geçen kararda atıfta bulunulan tek ilgili emsal kararın, Yüksek Mahkeme’nin aksi yöndeki yaklaşımı, yani otuz yıllık azami hapis süresinin kanunen öngörülmüş tüm ceza indirimlerinin uygulanacağı “yeni, müstakil bir ceza” oluşturduğu şeklindeki yaklaşımı benimsemiş olduğu 8 Mart 1994 tarihli bir karar olduğunu görmektedir ... Mahkeme’nin görüşüne göre, İspanyol hukuku uyarınca tek bir kararın emsal oluşturmaması ... kesin bir kural olamaz. Dahası, 28 Şubat 2006 tarihli kararda karşıt görüş bildiren hakimlerin işaret etmiş olduğu üzere, 18 Temmuz 1996 tarihinde Yüksek Mahkeme’nin genel kurul olarak kabul ettiği bir anlaşma, sırasıyla yeni ve eski Ceza Kanunları uyarınca çekilecek cezalar kıyaslanırken 1973 tarihli Ceza Kanunu kapsamında tanınan ceza indirimlerinin dikkate alınması gerekeceği kararlaştırılmış bulunmaktaydı ... 1995 tarihli Ceza Kanunu’nun yürürlüğe girmesinin ardından, İspanyol mahkemelerinin, alıkonma süresince yapılan işlerden dolayı ceza indirimi sisteminin hüküm üzerindeki etkilerini dikkate alarak, hangi Ceza Kanunu’nun daha esnek olduğunu belirlemek amacıyla her bir olayda bu kriteri kullanması gerekmekteydi.
113. Bizzat Hükümet, Yüksek Mahkeme bu konuda ilk kararını ancak 1994 yılında vermiş olmasına karşın, “Parot doktrini” öncesinde cezaevi ve yargı makamları pratiğinin, alıkonma süresince yapılan işlerden dolayı hak kazanılan ceza indirimlerinin otuz yıllık azami hapis süresine uygulanması yönünde olduğunu kabul etmiş bulunmaktadır.
114. Mahkeme ayrıca, Yüksek Mahkeme’nin 2006 yılına dek, yani ilgili kanunun ilga edilmesinin üzerinden on yıl geçene dek içtihadından sapmamış olmasına da önem atfetmektedir. Yani Yüksek Mahkeme fiilen, artık yürürlükte bulunmayan bir kanunun, 1995 tarihli Ceza Kanunu ile ilga edilmiş bulunan 1973 tarihli Ceza Kanunu’nun hükümleri hakkında yeni bir yorum getirmiştir. Bunun yanı sıra, yukarıda dile getirildiği üzere (bkz. paragraf 102), 1995 tarihli Ceza Kanunu’nun geçici hükümleri, 1973 tarihli Ceza Kanunu kapsamında mahkûm edilmiş kişilere –başvurucu gibi– yönelik olarak adı geçen Kanun tarafından getirilmiş olan alıkonma boyunca yapılan işlerden dolayı tanınan ceza indirimleri sisteminin etkilerinin, tam da daha katı nitelikteki ceza kanununun geriye yürütülmesini yasaklayan kurallara uyulması amacıyla muhafaza edilmesi niyeti taşımaktaydı. Oysa ki, Yüksek Mahkeme’nin halihazırda tanınmış olan her türlü ceza indirimini etkisiz kılan yeni yorumu, pratikte başvurucunun ve benzer durumda olan diğer kişilerin indirim sisteminin sağladığı faydalardan mahrum bırakılmasına yol açmaktaydı.
115. Dahası, Mahkeme’nin, Hükümet tarafından ileri sürülen ve Yüksek Mahkeme’nin yorumunun öngörülebilir olduğu, zira 1973 tarihli Ceza Kanunu’nun lafzına daha uygun olduğunu dile getiren savı kabul etmesi de mümkün değildir. Mahkeme, kendisinin görevinin söz konusu Kanun’un hükümlerinin iç hukukta nasıl yorumlanması gerektiğini belirlemek değil, daha ziyade bu yeni yorumun başvurucu tarafından ilgili tarihte geçerli olan “hukuk” kapsamında makul ölçüde öngörülebilir olup olmadığını incelemek olduğunu yinelemektedir. Bahsi geçen “hukuk” –Sözleşme’de kullanıldığı haliyle, yazılı olmayan hukuku ve içtihadı da kapsar şekilde gerçek, maddi anlamda “hukuk”– cezaevi ve yargı makamları tarafından, “Parot doktrini” yeni bir yol açana dek yıllar boyunca tutarlı bir şekilde uygulanmış bulunmaktaydı. Yukarıda atıfta bulunulan S.W. ve C.R./Birleşik Krallık davasında konu edilen yargısal yorumların aksine, somut davadaki içtihat değişikliği içtihat gelişimi açısından anlaşılması mümkün bir çizgiyi izleyen bir ceza hukuku yorumu oluşturmamaktaydı.
116. Son olarak, Mahkeme, Yüksek Mahkeme tarafından dayanak olarak gösterilen ceza politikası mülahazalarının böylesi bir içtihat değişikliğini haklı kılmaya yetmediği görüşündedir. Mahkeme, Yüksek Mahkeme’nin 1995 tarihli Ceza Kanunu’nda değişiklik yapan 7/2003 sayılı Kanun’u geçmişe dönük olarak uygulamamış olduğunu kabul etmekle birlikte, Yüksek Mahkeme tarafından sunulan gerekçeden açıkça anlaşıldığı üzere, Yüksek Mahkeme’nin amacı yukarıda bahsi geçen kanunun amacı ile, yani azami yasal hapis süresinin uzun süreli birçok cezaya çarptırılmış olan kişiler tarafından tam ve fiili olarak çekilmesini güvence altına alma amacıyla aynıydı ... Bu bağlamda, Mahkeme, Devletlerin örneğin suçlara uygulanacak cezaları arttırmak gibi kendi ceza politikalarını belirlemek konusunda özgür olduğunu kabul etmekle birlikte (bkz. Achour, yukarıda adı geçen karar, § 44), bunu yaparken 7. madde şartlarına uymaları gerekmektedir (Maktouf ve Damjanović/Bosna Hersek [BD], no. 2312/08 ve 34179/08, § 75, 18 Temmuz 2013). Bu noktada Mahkeme, Sözleşme’nin 7. maddesinin, bir sanık açısından dezavantaj yaratacak olması halinde ceza hukukunun geriye yürütülmesini koşulsuz olarak yasakladığını tekrarlamaktadır.
117. Mahkeme yukarıdaki hususlar ışığında, başvurucunun mahkûm edildiği sırada ve cezaları birleştirme ve azami bir hapis süresi belirleme kararı kendisine bildirildiği tarihte, içtihat gelişimi açısından Yüksek Mahkeme’nin 28 Şubat 2006 tarihli kararına paralel nitelikte anlaşılması mümkün bir çizgiye dair hiçbir emare bulunmadığı kanaatine varmaktadır. Dolayısıyla başvurucunun, Yüksek Mahkeme’nin önceki içtihadından sapacağını ve bunun sonucu olarak Audiencia Nacional’in başvurucuya tanınmış olan ceza indirimlerini çekilecek otuz yıllık azami hapis süresiyle ilgili olarak değil, başvurucunun almış olduğu her bir cezaya ilişkin olarak müteselsilen uygulayacağını düşünmek için hiçbir sebebi bulunmamaktaydı. Mahkeme’nin yukarıda kaydetmiş olduğu üzere (bkz. paragraf 109 ve 111), bu içtihat değişikliği, verilen cezanın kapsamını başvurucunun zararına olacak şekilde değiştiren bir etki yaratmıştır.
118. Bu nedenledir ki, Sözleşme’nin 7. maddesine yönelik bir ihlal söz konusudur.
II. SÖZLEŞME’NİN 5 § 1. MADDESİNİN İHLALİ İDDİASI
119. Başvurucu, 3 Temmuz 2008 yılından beri “hukuka uygunluk” ve “kanunun öngördüğü bir usul” şartlarına aykırı olarak alıkonulmuş olduğunu iddia etmiştir. Sözleşme’nin, ilgili kısımları aşağıdaki ifadeleri taşıyan 5. maddesine dayanmıştır:
“1. Herkes özgürlük ve güvenlik hakkına sahiptir. Aşağıda belirtilen haller dışında ve yasanın öngördüğü usule uygun olmadan hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz:
(a) Kişinin, yetkili bir mahkeme tarafından verilmiş mahkûmiyet kararı sonrasında yasaya uygun olarak tutulması;
...”
A. Daire kararı
120. Daire, verdiği kararda, Sözleşme’nin 7. maddesine yönelik bir ihlal tespitinde bulunmasına yol açan değerlendirmeler ışığında, ilgili tarihte başvurucunun hapis cezasının fiili olarak çekilecek süresinin neredeyse dokuz yıl arttırılacağını ve bir içtihat değişikliğinin ardından ceza indirimlerinin tatbikine dair getirilen yeni bir yöntemin kendisine de geçmişe dönük olarak uygulanacağını makul bir ölçü çerçevesinde öngörmüş olamayacağını dile getirmiştir. Daire bu nedenle, 3 Temmuz 2008 tarihinden beri başvurucunun alıkonulmasının “hukuka uygun” olmadığı ve dolayısıyla Sözleşme’nin 5 § 1. maddesini ihlal ettiği sonucuna varmıştır (kararın 75. paragrafı).
B. Tarafların Büyük Daire’ye sunduğu görüşler
1. Başvurucu
121. Başvurucu, Sözleşme’nin 5 § 1. maddesinin aynı zamanda, özgürlükten yoksun bırakma izni veren bir ulusal kanunun, nasıl tatbik edileceği konusunda yeterince açık, net ve öngörülebilir olması gerektiği anlamına gelen hukukun niteliğine dair şartlar da getirdiğini dile getirmiştir. Bunun yanı sıra, erken tahliye hakkını tesis eden yasal hükümlerin bu hakkı bir koşula veya takdire bağlamayıp, belirli hukuki kazanım koşullarını yerine getiren herkes açısından uygulanabilir kılması halinde, bu tedbirin 7. madde amaçları bakımından uygun cezayla mı, yoksa infazıyla mı ilgili olduğuna bakılmaksızın, bir mahkûmun erken tahliye hakkı açısından da 5. maddenin geçerli olduğunu öne sürmüştür (Grava, yukarıda adı geçen karar, §§ 31-46). Cezanın ve/veya fiili ceza süresinin uzatılmasının makul ölçüde öngörülebilir olmadığını ve, alternatif olarak, verilen cezanın esasının ve/veya infaz edilme biçiminin ve/veya fiili süresinin de makul olarak öngörülebilir olmadığını savunmuştur.
2. Hükümet
122. Hükümet, Daire kararının, bilhassa yukarıda atıfta bulunulan Kafkaris ve M./Almanya kararlarında ortaya konulduğu üzere, Sözleşme’nin 5. maddesi ile ilgili Mahkeme içtihadından sapmış olduğunu ileri sürmüştür. Somut olayda, başvurucunun işlemiş olduğu çok sayıdaki ağır suç için verilen cezalar ile cezaevinde kaldığı sürenin uzunluğu arasında tam bir illiyet bağı bulunduğunu savunmuştur. Başvurucuyu mahkûm eden kararlarda, başvurucunun cezaevinde otuz yıl geçirmesi gerekeceği dile getirilmiş bulunuyordu; aynı şey, cezaların birleştirilmesine ve azami bir hapis süresi belirlenmesine ilişkin 2000 tarihli kararda ve başvurucunun tahliye tarihini 27 Haziran 2017 olarak belirleyen 2001 tarihli kararda da dile getirilmekteydi.
C. Mahkeme’nin değerlendirmesi
1. Mahkeme içtihadıyla getirilen prensipler
123. Sözleşme’nin 5 § 1. maddesi (a) – (f) bentleri, özgürlükten yoksun bırakılmaya kabul edilebilir kılan gerekçelere dair sınırlayıcı bir liste içermektedir ve bir özgürlükten mahrumiyet bu gerekçelerden birine dahil edilemiyorsa hukuka uygun olmayacaktır (bkz. M./Almanya, yukarıda adı geçen karar, § 86). 5 § 1. madde (a) bendi “kişinin, yetkili bir mahkeme tarafından verilmiş mahkûmiyet kararı sonrasında yasaya uygun olarak tutulması”na izin vermektedir. Fransızca metine bakılırsa, “mahkûmiyet” kelimesinin, 5 § 1. madde (a) bendi amaçları bakımından, hem kanunen bir suçun varlığı tesis edildikten sonra varılan bir cürüm tespitine (bkz. Guzzardi/İtalya, 6 Kasım 1980, § 100, Seri A no. 39), hem de özgürlükten mahrumiyeti içeren bir ceza verilmesine veya başkaca bir tedbir alınmasına (bkz. Van Droogenbroeck/Belçika, 24 Haziran 1982, § 35, Seri A no. 50) işaret eder şekilde anlaşılması gerekmektedir.
124. Dahası, (a) bendinde yer alan “sonrasında” kelimesi de sadece alıkoymanın zamansal olarak “mahkûmiyetin” ardından gelmesi gerektiği anlamına gelmemektedir: Bunun yanı sıra, “alıkoyma (tutulma)” “mahkûmiyet”ten kaynaklanmalı, “mahkûmiyet”in “ardından gelip ona dayanmalı” veya “mahkûmiyet yüzünden” meydana gelmelidir. Kısacası, bu ikisi arasında yeterli bir illiyet bağı bulunması gerekmektedir (bkz. Weeks/Birleşik Krallık, 2 Mart 1987, § 42, Seri A no. 114, § 42; Stafford/Birleşik Krallık [BD], no. 46295/99, § 64, ECHR 2002‑IV; Kafkaris, yukarıda adı geçen karar, § 117; ve M./Almanya, yukarıda adı geçen karar, § 88). Ancak zaman geçtikçe, ilk baştaki mahkûmiyet ile özgürlükten yoksun bırakılma süresinin uzaması arasındaki bağlantı giderek gücünü yitirmektedir (bkz. Van Droogenbroeck, yukarıda adı geçen karar, § 40). 5 § 1. madde (a) bendi kapsamında gereken illiyet bağı, cezaya hükmeden mahkemenin hedeflediği amaçlarla tutarlılık arz etmeyen gerekçelerle veya bu amaçlar bakımından makul olmayan bir değerlendirmeye dayanılarak bir kişinin salıverilmemesi veya yeniden tutulması yönünde bir noktaya varılacak olursa, zamanla kopabilmektedir. Hal böyle olduğunda, başlangıçta hukuka uygun nitelik taşıyan bir alıkoyma, keyfi ve dolayısıyla da 5. madde ile bağdaşmayan bir özgürlükten mahrumiyete dönüşecektir (bkz. Weeks, yukarıda adı geçen karar, § 49 ve Grosskopf/Almanya, no. 24478/03, § 44, 21 Ekim 2010).
125. Tüm özgürlükten yoksun bırakma hallerinin yalnızca (a) ila (f) bentlerinde yer alan istisnalardan birine dayanmakla kalmayıp aynı zamanda “hukuka uygun” da olması gerektiği, 5 § 1. maddeye ilişkin Mahkeme içtihadında sağlam bir şekilde tesis edilmiş bulunmaktadır. “Yasanın öngördüğü usul”e uyulmuş olup olmadığı sorusu da dahil olmak üzere bir alıkoymanın “hukuka uygunluğu” konu edildiğinde, Sözleşme esasen ulusal hukuka atıfta bulunmakta ve ulusal hukukun maddi ve usul kurallarına uyulması yükümlülüğünü getirmektedir. Bu da, öncelikle, herhangi bir yakalama veya alıkoymanın iç hukukta bir yasal dayanağı bulunmasını gerektirmektedir, ancak aynı zamanda, Sözleşme’nin tüm maddelerinde içkin bir kavram olan hukukun üstünlüğü ilkesiyle bağdaşır olmasını gerektiren hukukun niteliği ile ilgilidir (bkz. Kafkaris, yukarıda adı geçen karar, § 116 ve M./Almanya, yukarıda adı geçen karar, § 90). “Hukukun niteliği”, özgürlükten mahrumiyete izin veren bir ulusal kanunun, her türlü keyfiliği önlemek amacıyla tatbiki bakımından yeterince erişilebilir, net ve öngörülebilir olması gerektiği anlamına gelmektedir (bkz. Amuur/Fransa, 25 Haziran 1996, § 50, Reports 1996‑III). Sözleşme tarafından getirilen “hukuka uygunluk” standardı, tüm kanunların, kişinin – gerekirse, uygun hukuki danışmanlığı da alarak– belirli bir eylemin neden olabileceği sonuçları, mevcut koşullarda makul sayılacak bir ölçüde, öngörmesine elverecek netlikte olmasını gerektirmektedir (bkz. Baranowski/Polonya, no. 28358/95, § 52, ECHR 2000‑III; M./Almanya, yukarıda adı geçen karar, § 90; ve Oshurko/Ukrayna, no. 33108/05, § 98, 8 Eylül 2011). Özgürlükten mahrumiyet söz konusu olduğunda, iç hukukun alıkonulma koşullarını açık ve net bir şekilde tanımlaması şarttır (bkz. Creangă/Romanya [BD], no. 29226/03, § 120, 23 Şubat 2012).
126. Son olarak, Mahkeme, Sözleşme’nin 5 § 1. maddesi (a) bendinin, kendi başına, bir mahkûmun, ister şartlı ister kesin nitelikte olsun, erken tahliye hakkını güvence altına almamakla birlikte (bkz. İrfan Kalan/Türkiye (dec.), no. 73561/01, 2 Ekim 2001 ve Çelikkaya/Türkiye (dec.), no. 34026/03, 1 Haziran 2010), yetkili makamların, hiçbir takdir yetkisine sahip olmaksızın, kanunda yazan hak kazanım koşullarını yerine getiren herkes açısından böyle bir tedbiri uygulamakla yükümlü olduğu hallerde durumun değişebileceğini yinelemektedir (bkz. Grava, yukarıda adı geçen karar, § 43; Pilla/İtalya, no. 64088/00, § 41, 2 Mart 2006; ve Şahin Karataş/Türkiye, no. 16110/03, § 37, 17 Haziran 2008).
2. Yukarıda dile getirilen prensiplerin somut davaya uygulanması
127. Mahkeme, öncelikle, başvurucunun doğru bir şekilde işaret ettiği üzere, Sözleşme’nin 7. maddesi amaçları bakımından “ceza” ile cezanın “infazı” arasında yapılan ayrımın 5 § 1. maddenin (a) bendi ile bağlantılı olarak belirleyici olmadığını dile getirmektedir. Bir cezanın infazıyla veya düzenlenmesiyle ilgili tedbirler, fiili özgürlükten mahrumiyet süresi, başka şeylerin yanı sıra, bu tedbirlerin tatbikine bağlı olduğundan, 5 § 1. madde tarafından korunan özgürlük hakkını etkileyebilmektedir (bkz. örneğin Grava, yukarıda adı geçen karar, §§ 45 ve 51 ve hükümlülerin Devletler arasında devri konusunda, Szabó/İsveç (dec.), no. 28578/03, ECHR 2006-VIII). 7. madde hükme varan mahkeme tarafından verilen “ceza” açısından geçerli olurken, 5. madde bunun neticesinde ortaya çıkan alıkoyma açısından geçerlidir.
128. Somut davada Mahkeme’nin, başvurucunun, Sözleşme’nin 5 § 1. maddesi (a) bendi anlamı dahilinde, yasayla öngörülmüş bir usul uyarınca yetkili bir mahkeme tarafından mahkûm edilmiş olduğu konusunda hiçbir şüphesi bulunmamaktadır. Nitekim, başvurucu da, cezaevi makamları tarafından nihai tahliyesi için ilk önerilen tarih olan 2 Temmuz 2008’e dek alıkonulmasının hukuka uygunluğuna karşı çıkmamıştır. Dolayısıyla Mahkeme, başvurucunun söz konusu tarihten sonra süregiden alıkonulma durumunun Sözleşme’nin 5 § 1. maddesi anlamı dahilinde “hukuka uygun” olup olmadığını tespit etmesi gerekmektedir.
129. Mahkeme, Audiencia Nacional’in başvurucuyu sekiz farklı yargılamada terörist saldırılarla bağlantılı çeşitli cürümlerden ötürü suçlu bulduğunu kaydetmektedir. Suçların işlendiği tarihte yürürlükte olan Ceza Kanunu uygulanmak suretiyle, başvurucuya toplamda 3000 yılı aşan hapis cezaları verilmiştir (bkz. yukarıdaki paragraf 11-12). Audiencia Nacional bu kararların çoğunda ve yanı sıra, cezaların birleştirilmesine ve azami bir hapis süresi belirlenmesine ilişkin 30 Kasım 2000 tarihli kararda, başvurucunun 1973 tarihli Ceza Kanunu’nun 70.2. maddesi uyarınca azami otuz yıllık bir hapis cezası çekeceğini belirtmiştir (bkz. yukarıdaki paragraf 11 ve 14). Mahkeme, başvurucunun alıkonulmasının henüz bu azami süreye ulaşmamış bulunduğunu kaydetmektedir. Başvurucunun giydiği hükümler ile 2 Temmuz 2008 tarihinden sonra süregiden ve sırasıyla hakkındaki mahkûmiyet kararlarından ve 30 Kasım 2000 tarihinde belirlenen azami otuz yıllık hapis cezasından kaynaklanan alıkonulması arasında açıkça bir illiyet bağı mevcuttur (bkz. mutatis mutandis (gerekli değişikliklerle), Kafkaris, yukarıda adı geçen karar, § 120).
130. Ancak Mahkeme’nin, başvurucunun 2 Temmuz 2008 tarihinden sonra süregiden alıkonulma durumuna izin veren “kanun”un tatbiki bakımından yeterince öngörülebilir olup olmadığını incelemesi gerekmektedir. Öngörülebilirlik şartına uyulup uyulmadığı, ilk mahkûmiyet sırasında ve müteakip alıkonma süresi boyunca yürürlükte olan “kanun”a istinaden incelenmelidir. Mahkeme, Sözleşme’nin 7. maddesine yönelik bir ihlal tespitine varmasına yol açan değerlendirmeler ışığında, başvurucunun hüküm giydiği, alıkonma süresince çalıştığı ve cezaların birleştirilmesine ve azami bir hapis süresi belirlenmesine ilişkin karardan haberdar edildiği tarihlerde, alıkonma süresince yapılan işlerden dolayı hak kazandığı ceza indirimlerinin tatbikinde kullanılan yöntemin, 2006 yılında Yüksek Mahkeme tarafından yapılan bir içtihat değişikliği neticesinde değişeceğini ve bu yeni yaklaşımın kendisine uygulanacağını makul bir ölçüye dek öngörmüş olabilmesinin mümkün olmadığı kanaatindedir.
131. Mahkeme, içtihat değişikliğinin başvurucunun durumuna uygulanmasının, başvurucunun tahliye tarihini fiilen neredeyse dokuz yıl ertelemiş olduğunu kaydetmektedir. Dolayısıyla başvurucu, mahkûmiyeti tarihinde yürürlükte olan ulusal mevzuat uyarınca, halihazırda kendisine kanuna uygun bir şekilde tanınmış olan ceza indirimleri hesaba katıldığında çekmiş olması gereken hapis süresinden daha uzun bir süre hapis yatmış olmaktadır (bkz. mutatis mutandis (gerekli değişikliklerle), Grava, yukarıda adı geçen karar, § 45).
132. Mahkeme, 3 Temmuz 2008 tarihinden beri başvurucunun alıkonulmasının, Sözleşme’nin 5 § 1. maddesine aykırı bir şekilde “hukuka uygun” olmadığı sonucuna varmaktadır.
III. SÖZLEŞME’NİN 46. MADDESİ
133. Sözleşme’nin 46. maddesinin ilgili kısımları şu ifadeleri taşımaktadır:
“1. Yüksek Sözleşmeci Taraflar, taraf oldukları davalarda Mahkeme’nin kesinleşmiş kararlarına uymayı taahhüt ederler.
2. Mahkeme’nin kesinleşmiş kararı, kararın uygulanmasını denetleyecek olan Bakanlar Komitesi’ne gönderilir.
...”
A. Daire kararı
134. Davanın kendine özgü koşullarına ve Sözleşme’nin 7. maddesine ve 5 § 1. maddesine yönelik ihlale son verilmesi yönündeki acil ihtiyaca binaen, Daire, başvurucunun mümkün olan en erken tarihte salıverilmesini sağlamanın davalı Devlet’e düşen bir görev olduğu kanaatine varmıştır (kararın 83. paragrafı).
B. Tarafların Büyük Daire’ye sunduğu görüşler
1. Başvurucu
135. Başvurucu, Mahkeme’nin şimdiye dek benzer bir davada bireysel tedbirler bildirme yönündeki istisnai yetkisini hiç kullanmamış olmasının mevzu dışı olduğunu savunmuştur. Mahkeme’nin alınacak tedbirleri bildirme yetkisi bulunduğunu ve tespit edilen ihlalin niteliği “bu ihlali gidermek için gereken tedbirlere dair gerçekte hiçbir seçeneğe” yer bırakmadığında tek bir tedbir bildirmeye karar verebileceğini dile getirmiştir. Aynı zamanda, Mahkeme’nin 5. ve 7. maddelere yönelik ihlal tespit etmesi halinde, kendisinin salıverilmesi dışında hangi hukuk yollarının bulunduğu konusunda bildirimde bulunmadığı için Hükümet’i eleştirmiştir.
2. Hükümet
136. Hükümet, hüküm giymiş bir kişinin alıkonulma süresinin uzatılması ile sonuçlanan mevzuat değişikliklerinin geçmişe dönük olarak uygulanmasıyla ilgili benzer davalarda Mahkeme’nin, verdiği kararın infazı için bireysel tedbirler bildirme yönündeki istisnai yetkisini hiçbir zaman kullanmamış olduğunu dile getirmiştir (M/Almanya kararına atıfta bulunmuşlardır, yukarıda adı geçen karar). Bu bağlamda, Kafkaris davasında (yukarıda adı geçen karar) mevzuatın gerekli standardı karşılamaması sebebiyle 7. maddeye yönelik bir ihlal tespit etmiş olmasına karşın, Mahkeme’nin karar verildiği sırada halen cezaevinde bulunan başvurucunun salıverilmesiyle ilgili herhangi bir tedbir bildirmemiş olduğuna işaret etmiştir (Hükümet ayrıca Kafkaris/Kıbrıs (dec.), no. 9644/09, 21 Haziran 2011 kararına da atıfta bulunmuştur).
C. Mahkeme’nin değerlendirmesi
137. Sözleşme’nin 46. maddesi gereğince, Yüksek Sözleşmeci Taraflar, tarafı oldukları her davada Mahkeme tarafından verilen ve infazı Bakanlar Komitesi tarafından denetlenmekte olan nihai karara uymayı taahhüt etmektedir. Yani Mahkeme bir ihlal tespit ettiğinde, davalı Devlet, sadece 41. madde uyarınca adil karşılık yoluyla hükmedilen meblağları ödeme yönünde değil, aynı zamanda Mahkeme tarafından tespit edilen ihlale son vermek ya da başvurucuyu, mümkün olan ölçüde, Sözleşme şartları ihlal edilmemiş olsaydı içinde bulunmuş olacağı duruma getirmek amacıyla ihlalin etkilerini telafi etmek için kendi iç hukuk düzeninde bireysel ve/veya uygun hallerde genel tedbirler almak yönünde de yasal bir yükümlülük altındadır (bkz. başka birçok kararın yanı sıra, Scozzari ve Giunta/İtalya [BD], no. 39221/98 ve 41963/98, § 249, ECHR 2000‑VIII; Verein gegen Tierfabriken Schweiz (VgT)/İsviçre (no. 2) [BD], no. 32772/02, § 85, ECHR 2009; ve Scoppola (no. 2), yukarıda adı geçen karar, § 147).
138. Prensipte, davalı Devlet’in Sözleşme’nin 46. maddesi kapsamındaki yasal yükümlülüğünü yerine getirme araçlarını seçmekte, söz konusu araçlar Mahkeme kararında dile getirilen sonuçlarla bağdaşır nitelikte olduğu sürece özgür olduğu doğrudur (bkz. Scozzari ve Giunta, yukarıda adı geçen karar, § 249). Ancak, kimi özel durumlarda, davalı Devlet’e 46. madde kapsamındaki yükümlülüklerini yerine getirmek konusunda yardımcı olmak amacıyla, Mahkeme bir ihlal tespitine yol açan duruma son verilmesi amacıyla alınabilecek bireysel ve/veya genel tedbirlerin türünü belirtmek isteyebilir (bkz. Broniowski/Polonya [BD], no. 31443/96, § 194, ECHR 2004‑V ve Stanev/Bulgaristan [BD], no. 36760/06, §§ 255-258, ECHR 2012). Kimi istisnai davalarda ise, tespit edilen ihlalin niteliği, söz konusu ihlalin giderilmesi için gereken tedbirler konusunda gerçekten bir seçeneğe yer bırakmayacak nitelikte olabilir ve bu durumda Mahkeme söz konusu tek tedbiri bildirmeye karar verebilir (bkz. Assanidze/Gürcistan [BD], no. 71503/01, §§ 202-203, ECHR 2004‑II; Aleksanyan/Rusya, no. 46468/06, §§ 239-240, 22 Aralık 2008; ve Fatullayev/Azerbaycan, no. 40984/07, §§ 176-177, 22 Nisan 2010).
139. Büyük Daire, Daire’nin tespitlerine katılmaktadır ve somut davanın yukarıda bahsedilen son kategoriye girdiği kanaatindedir. Davanın kendine özgü koşullarına ve Mahkeme’nin tespit ettiği Sözleşme ihlallerine son verilmesi yönündeki acil ihtiyaca binaen, Büyük Daire davalı Devlet’e düşen görevin başvurucunun mümkün olan en yakın tarihte salıverilmesini sağlamak olduğu düşüncesindedir.
IV. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
140. Sözleşme’nin 41. maddesi şu hükmü taşımaktadır:
“Mahkeme, Sözleşme’nin veya Protokollerin ihlal edildiğini tespit ederse, ve ilgili sözleşmeci tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen giderme imkânı veriyorsa, Mahkeme gerekli görürse zarara uğrayan tarafa adil bir karşılık verilmesine hükmeder.”
141. Başvurucu uğradığını öne sürdüğü manevi zarardan ötürü tazminat ve ayrıca yaptığı masraf ve harcamaların kendisine geri ödenmesini talep etmiştir. Hükümet manevi zarara ilişkin iddiaya karşı çıkmıştır.
A. Daire kararı
142. Daire, kararında, başvurucuya manevi zarara ilişkin olarak 30.000 Euro tazminata hükmetmiştir. Ayrıca huzurundaki yargılamalarda yapılan masraf ve harcamalar için 1500 Euro’ya hükmetmiştir.
B. Tarafların Büyük Daire’ye sunduğu görüşler
1. Başvurucu
143. Başvurucu; Daire tarafından halihazırda hükmedilmiş olan miktarların yanı sıra, süregittiğini iddia ettiği manevi zarardan ötürü 60.000 Euro ve ayrıca Büyük Daire huzurundaki yargılamalarda yaptığı masraf ve harcamaların kendisine geri ödenmesini talep etmiştir. Büyük Daire huzurundaki yargılamalarda yapılan masraf ve harcamalara dair hiçbir makbuz sunmamıştır.
2. Hükümet
144. Hükümet, başvurucunun işledikleri kadar kanlı eylemlerde bulunmuş bir kişi hakkında –adil yargılanma şartlarının tümünü yerine getiren yargılamalar neticesinde suçlu bulunmuş olan– Mahkeme tarafından tazminata hükmedilmesinin zor olacağını öne sürmüştür. Kafkaris kararında (yukarıda adı geçen karar) Mahkeme’nin “davanın tüm koşullarını göz önüne bulundurarak” Sözleşme’nin 7. maddesine yönelik bir ihlal tespitinde bulunulmasının, çekilen her türlü manevi zarara ilişkin olarak kendi başına yeterli bir adil karşılık oluşturduğu kanaatine varmış olduğunu savunmuştur.
C. Mahkeme’nin değerlendirmesi
1. Manevi zarar
145. Mahkeme, Kafkaris kararında bir ihlal tespitinde bulunulmasının çekilen her türlü manevi zarara ilişkin olarak kendi başına yeterli adil karşılık oluşturduğu kanaatine vardığını kabul etmektedir. Ne var ki, bahsi geçen kararda 5 § 1. maddeye yönelik bir ihlal tespit edilmemiş olup, 7. maddeye yönelik ihlal tespiti de yalnızca hukukun niteliği ile ilgiliydi. Mahkeme başvurucunun 2 Temmuz 2008 tarihinden sonraki süregiden alıkonulma durumunun 5 § 1. maddeye aykırı olduğunu ve Sözleşme’nin 7. maddesi göz ardı edilerek, başvurucunun kendisine verilmiş olan cezadan daha ağır bir cezayı çekmek zorunda bırakıldığını tespit etmiş olduğundan, somut dava farklılık arz etmektedir (bkz. mutatis mutandis (gerekli değişikliklerle), M./Almanya, yukarıda adı geçen karar, § 141). Bu durum başvurucunun, yalnızca bu ihlal tespitleriyle tazmin edilemeyecek bir manevi zarara uğramasına yol açmış olmalıdır.
146. Mahkeme, davanın tüm koşullarını göz önünde tutarak ve hakkaniyet temeline dayalı bir değerlendirme yaparak, başvurucuya bu başlık altında 30.000 Euro tazminat ödenmesine hükmetmektedir.
2. Masraflar ve harcamalar
147. Mahkeme içtihadına göre, fiilen yapılmış oldukları, zorunlu olarak yapılmış oldukları ve miktar olarak makul bulundukları ispatlanmadığı sürece 41. madde kapsamında masraf ve harcamalara hükmedilmeyecektir (bkz. örneğin Iatridis/Yunanistan (adil karşılık) [BD], no. 31107/96, § 54, ECHR 2000‑XI).
148. Büyük Daire, başvurucuya Daire huzurundaki yargılamalarda yaptığı masraf ve harcamalar için 1500 Euro ödenmesine hükmedilmiş olduğunu kaydetmektedir. Büyük Daire huzurundaki yargılamalarda yapılan masraf ve harcamalara kanıt oluşturan yazılı bir belge sunmamış olduğundan (karş. Tănase/Moldova [BD], no. 7/08, § 193, ECHR 2010), tüm masraf ve harcamalara ilişkin olarak kendisine 1500 Euro ödenmesine hükmedilmesi gerekmektedir.
3. Temerrüt faizi
149. Mahkeme, temerrüt faizi oranının, Avrupa Merkez Bankası’nın uyguladığı marjinal kredi faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek orana dayandırılmasının uygun olduğuna kanaat getirmektedir.
BU GEREKÇELERLE MAHKEME
1. İkiye karşı on beş oyla, Sözleşme’nin 7. maddesine yönelik bir ihlal bulunduğuna karar vermektedir;
2. Oybirliğiyle, 3 Temmuz 2008 tarihinden beri başvurucunun alıkonulmasının “hukuka uygun” olmadığına ve Sözleşme’nin 5 § 1. maddesini ihlal ettiğine karar vermektedir;
3. Bire karşı on altı oyla, davalı Devlet’in başvurucunun mümkün olan en kısa tarihte salıverilmesini sağlaması gerektiğine karar vermektedir;
4. Yediye karşı on oyla, davalı Devlet’in başvurucuya manevi zararı için, üç ay içinde, miktara yansıtılabilecek her türlü vergiyle birlikte 30.000 Euro (otuz bin Euro) ödemesine karar vermektedir;
5. Oybirliğiyle, davalı Devlet’in başvurucuya masraf ve harcamalar için, üç ay içinde, miktara yansıtılabilecek her türlü vergiyle birlikte 1500 Euro (bin beş yüz Euro) ödemesine karar vermektedir;
6. Oybirliğiyle, yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin sona ermesinden ödeme tarihine dek geçen süre için, yukarıdaki 4. ve 5. hususlarda belirtilen miktarlara ilişkin olarak, temerrüt süresi boyunca Avrupa Merkez Bankası’nın uyguladığı marjinal kredi faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oranda basit faiz ödenmesine karar vermektedir;
7. Oybirliğiyle, başvurucunun geri kalan adil karşılık taleplerini reddetmektedir.
İşbu karar İngilizce ve Fransızca olarak kaleme alınmış ve 21 Ekim 2013’te, Strazburg’taki İnsan Hakları Binası’nda yapılan bir açık duruşmada ilan edilmiştir.
Michael O’BoyleDean Spielmann
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Sözleşme’nin 45 § 2. maddesi ve Mahkeme İçtüzüğü’nün 74 § 2. maddesi uyarınca, aşağıdaki müstakil görüşler işbu karara eklenmektedir:
(a) Yargıç Nicolaou’nun katılan görüşü;
(b) Yargıç Villiger, Steiner, Power‑Forde, Lemmens ve Griţco’nun ortak kısmen karşıt görüşü;
(c) Yargıç Mahoney ve Vehabović’in ortak kısmen karşıt görüşü;
(d) Yargıç Mahoney’in kısmen karşıt görüşü.
D.S.
M.O.B.
Bu görüşlerin çevirisi yapılmamıştır, İngilizce veya Fransızcasına, Mahkeme içtihadının veritabanı olan HUDOC’tan ulaşılabilir.
© Avrupa Konseyi/Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 2014.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin resmi dilleri Fransızca ve İngilizcedir. Bu çeviri, Avrupa Konseyi’nin İnsan Haklarına Destek Fonu’nun desteğiyle hazırlanmıştır (/humanrightstrustfund). Mahkeme’yi bağlamamaktadır ve Mahkeme, kalitesi konusunda herhangi bir sorumluluk kabul etmemektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarının veritabanı olan HUDOC üzerinden () veya HUDOC’un bildirdiği başka veritabanları üzerinden yüklenebilir. Davanın isminin tamamen yazılması, yukarıdaki telif hakkıyla ilgili ifadelerin kullanılması ve insan haklarına destek Fonu’na referans yapılması şartıyla ticari olmayan amaçlarla kullanılabilir. Bu çevirinin tamamını veya bir kısmını ticari amaçlarla kullanmak isteyen herkesin, bu durumu belirtilen adrese bildirmesi rica olunur: publishing@.
© Council of Europe/European Court of Human Rights, 2014.
The official languages of the European Court of Human Rights are English and French. This translation was commissionned with the support of the Human Rights Trust Fund of the Council of Europe (/humanrightstrustfund). It does not bind the Court, nor does the Court take any responsibility for the quality thereof. It may be downloaded from the HUDOC case–law database of the European Court of Human Rights () or from any other database with which the Court has shared it. It may be reproduced for non–commercial purposes on condition that the full title of the case is cited, together with the above copyright indication and reference to the Human Rights Trust Fund. If it is intended to use any part of this translation for commercial purposes, please contact publishing@.
© Conseil de l’Europe/Cour européenne des droits de l’homme, 2014.
Les langues officielles de la Cour européenne des droits de l’homme sont le français et l’anglais. La présente traduction a été effectuée avec le soutien du Fonds fiduciaire pour les droits de l’homme du Conseil de l’Europe (/humanrightstrustfund) Elle ne lie pas la Cour, et celle–ci décline toute responsabilité quant à sa qualité. Elle peut être téléchargée à partir de HUDOC, la base de jurisprudence de la Cour européenne des droits de l’homme (), ou toute autre base de données à laquelle HUDOC l’a communiquée. Elle peut être reproduite à des fins non commerciales, sous réserve que le titre de l’affaire soit cité en entier et s’accompagne de l’indication de copyright ci–dessus ainsi que de la référence au Fonds fiduciaire pour les droits de l’homme. Toute personne souhaitant se servir de tout ou partie de la présente traduction à des fins commerciales est invitée à le signaler à l’adresse suivante: publishing@.
[1] Madrid’de bulunan ve, başka konuların yanı sıra, terör davalarında yargılama yetkisine sahip Mahkeme.
Full & Egal Universal Law Academy