Olaylar – Başvuran hakkında, 1988 ve 2000 seneleri arasında yürütülen sekiz yargılama evresi boyunca, terörist saldırılarıyla bağlantılı çeşitli suçlar nedeniyle toplamda 3.000 yıldan fazla hapis cezasına hükmedilmiştir. İlgili suçlar arasındaki yakın hukuki ve kronolojik bağlantılar göz önüne alınarak, İspanya Ulusal Mahkemesi (Audiencia Nacional), 2000 yılının Kasım ayında, başvurana verilen hapis cezalarını birleştirmiş ve ilgili zamanda yürürlükte olan 1973 tarihli Ceza Kanunu’nda öngörülen üst sınır doğrultusunda, toplam hapis cezasını otuz yıl olarak belirlemiştir. Başvuranın tutulduğu cezaevindeki yetkililer, başvuranın 1987 yılında başlayan tutukluluk süresinin başından beri cezaevinde yapmış olduğu işleri dikkate alarak, hapis cezasına indirim uygulamış ve 2008 yılının Nisan ayında, başvuranın salıverileceği tarihi 2008 Temmuz olarak belirlemişlerdir. Sonradan, 2008 yılının Mayıs ayında, İspanya Ulusal Mahkemesi, cezaevi yetkililerinden başvuranın planlanmış olan salıverilme tarihini yeniden gözden geçirmelerini ve bu tarihi, Yüksek Mahkemenin Şubat 2006 tarihli bir kararında hayata geçirilmiş olan yeni bir yaklaşımı (Parot doktrini olarak bilinmektedir) temel alarak, yeniden hesaplamalarını istemiştir. Bu doktrine göre; hapis cezası düzenlemeleri ve indirimleri her bir ceza üzerinden ayrı ayrı yapılacak olup, otuz yıl azami hapis cezası üzerinden uygulanmayacaktır. Sonuç olarak, başvuranın tahliye edileceği tarih 27 Haziran 2017 olarak belirlenmiştir. Başvuranın bundan sonraki itirazları başarısız olmuştur.
Mahkeme Dairelerinden biri, 10 Temmuz 2012 tarihinde, oybirliğiyle verdiği bir kararda (Bk. 154 sayılı Bilgi Notu), ceza indiriminin hesaplanmasında yeni yöntemin kullanılmasının başvuranın mahkûm edildiği dönemde öngörülebilir olmadığını ve suçlar işlendikten sonra gerçekleştirilen bir değişikliğin, başvuranın aleyhinde olacak şekilde, geriye dönük olarak uygulanması anlamına geldiğini değerlendirerek, Sözleşme’nin 5. ve 7. maddelerinin ihlal edildiğine karar vermiştir.
Hukuki Değerlendirme – 7. Madde: Tarafların başlıca beyanları; hem hapis cezalarının birleştirilmesine hem de azami sürenin belirlenmesine ilişkin kurallar ve 1973 tarihli Ceza Kanunu’nda öngörülen “tutukluluk süresince yapılan işler nedeniyle cezaya uygulanacak indirim sistemi” doğrultusunda, başvuranın cezaevinde geçireceği toplam sürenin hesaplanmasına ilişkin olmuştur.
(a) Verilen cezanın kapsamı – Suçların işlendiği dönemde yürürlükte olan 1973 tarihli Ceza Kanunu uyarınca, azami otuz yıl hapis cezası süresi, ilgili birden çok suçun söz konusu olması halinde hükmedilebilecek azami süreye karşılık gelmiştir; ayrı bir kavram olan “cezalar”, suçlunun mahkûmiyetine hükmedilen çeşitli kararlarda dile getirilmiş veya uygulanmıştır. Ayrıca mahpuslar, “uygulanan cezanın” indirilmesi amacıyla, her iki gün yaptıkları iş için birer gün ceza indirimi hakkına sahip olmuşlardır. Ancak başvuranın davasında toplamda üç bin yıla tekabül eden hapis cezasının otuz yıla düşürülmesi gibi, birden çok cezanın birleştirilip, toplam azami hapis cezası süresinin belirlenmesi halinde, cezaya indirimin nasıl uygulanacağı hakkında herhangi bir özel kural bulunmamaktaydı. Hukukta 1995 tarihli Ceza Kanunu tasarısı oluşturuluncaya kadar, ceza düzenlemelerine ilişkin olarak, istisnai hallerde, kanun doğrultusunda belirlenebilecek olan azami süreden ziyade, verilen cezanın toplam süresinin dikkate alınabileceği açıkça belirtilmemiştir. Bir mahpusun cezalarının birleştirilip toplam azami sürenin belirlenmiş olduğu Yüksek Mahkeme’nin 2006 yılında verdiği bir karardan önce, 1973 tarihli Ceza Kanunu’nun ilgili hükümlerinin yorumlanmasına ilişkin içtihat ve uygulamaları göz önünde bulundurarak, cezaevi yetkilileri ve mahkemeler, cezaevinde geçirilecek azami süre üzerinden, tutuklu bulunulan dönemde yapılmış olan işlerin karşılık geldiği her türlü ceza indirimi uygulamışlardır. Bu suretle yetkililer, tutuklu bulunulan dönemde yapılan işlerden dolayı indirim uygularken, azami otuz yıl yasal hapis cezası süresini dikkate almışlardır. Mart 1994 tarihli bir kararda Yüksek Mahkeme, azami otuz yıl yasal hapis cezası süresini, kanunda öngörülmüş her türlü düzenlemenin yapılabileceği “yeni, bağımsız bir ceza” olarak nitelendirmiştir. Dolayısıyla, 1973 tarihli Ceza Kanunu’nun ilgili hükümlerinin belirsizliğine ve Yüksek Mahkeme’nin, 1994 tarihine kadar söz konusu hükümleri netleştirme girişiminde bulunmamasına rağmen, cezaevinde geçirilecek olan süreyi işleme sokmak, cezaevi yetkilileri ve adli makamların uygulamasına tabi olmuştur; bunun kaynağı ise, tutuklu bulunulan dönemde yapılan işler nedeniyle cezaya indirim uygulanması gibi bazı düzenlemelerin yapıldığı yeni ve bağımsız bir ceza olan otuz yıl üst sınırının getirilmiş olmasıdır. Söz konusu uygulama ışığında başvuran, hapis cezası infaz edilirken verilen cezanın, tutuklu bulunulan dönemde yapılan işlere tekabül eden indirimin düşüleceği azami otuz yıl süresi üzerinden belirleneceğine inanma hakkına haiz olmuştur. Ayrıca tutuklu bulunulan dönemde yapılan işlerden dolayı ceza indiriminin uygulanması, yazılı hukukta açıkça öngörülmüş olup, söz konusu indirimin uygulanabilmesi için, mahpusun cezaevinden kaçmamış veya kaçmaya teşebbüs etmemiş ya da kötü davranışlar sergilememiş olması gerekmiştir. Bu iki durumda bile bir hâkim tarafından, cezaya indirim yapılmasına ilişkin önceden verilmiş olan karar, geriye dönük bir şekilde iptal edilemez, zira önceden verilmiş olan hapis cezasına uygulanan indirimlere karşılık gelen günlerin, cezaevinde geçirilmiş ve mahpusun yasal olarak sahip olduğu hakların bir kısmını oluşturmuş olduğu kabul edilir.
1995 tarihli Ceza Kanunu’nun gelecekte mahkûmlar için, tutuklu bulunulan dönemde yapılan işlerden dolayı cezaya indirim uygulanması prosedürünü ortadan kaldırmasına rağmen; geçici hükümleri, eski 1973 tarihli Ceza Kanunu uyarınca mahkûm edilenlerin – başvuran gibi – lehine olacaksa, bu tür düzenlemelerden faydalanmaya devam etmelerine izin vermiştir. Ancak kanunda, kanun yürürlüğe girmeden mahkûm edilen mahpuslar için bile, şartlı tahliye uygulanmasına ilişkin daha sert koşullar öngörülmüştür. Mahkeme buna dayanarak, yasama organının, geçici bir tedbir olarak tutukluluk süresince yapılmış olan işler nedeniyle ceza indiriminin uygulanması hakkındaki kuralların etkilerinin sürdürülmesine karar verirken ve daha yumuşak bir ceza hukuku belirleme amacına yönelik olarak, bu kuralları esas ceza kanunun, diğer bir deyişle, cezanın belirlenmesini etkileyen hükümlerin bir parçası olduğunu değerlendirdiği kanaatine varmıştır.
Yukarıdakiler ışığında başvuranın, kovuşturmaya konu olan suçları işlediği ve cezaların birleştirilmesine ve azami hapis cezası süresinin belirlenmesine karar verildiği dönemde, ilgili kanun bütünüyle ele alındığında başvuranın, 1973 tarihli Ceza Kanunda öngörülmüş olan otuz yıl azami yasal süreyi ve tutukluyken yapılan işlerin cezadan düşürülmesini göz önünde bulundurarak, kendisine verilen cezanın kapsamını, mevcut koşullara göre makul sayılabilecek ölçüde fark edebilmesini sağlayacak yeterli kesinliği taşımaktaydı. Dolayısıyla başvurana verilen ceza, otuz yıl azami hapis cezasına tekabül etmiştir; buradan anlaşılmıştır ki, başvuranın tutuklu bulunduğu sırada yapmış olduğu işlerden dolayı uygulanan indirim, söz konusu süreden düşülecektir.
(b) Başvuran hakkında “Parot doktrininin” uygulanmasının, yalnızca cezanın infaz edilmesine veya fiili kapsamına ilişkin bir değişikliği ortaya koyup koymadığı hakkında – İspanya Ulusal Mahkemesi, Mayıs 2008’de; suçlar işlendikten, cezalar birleştirildikten ve azami hapis cezası süresi belirlendikten sonra, Yüksek Mahkeme’nin Şubat 2006 tarihli kararında kabul edilmiş olan “Parot doktrinine” dayanmak yerine, başvuranın tahliye edilmesine ilişkin belirlenen son tarih olan 2 Temmuz 2008 önerisini reddetmiştir. Ulusal Mahkeme, tutuklu bulunulan sırada yapılan işler nedeniyle uygulanan indirimin, önceden olduğu gibi otuz yıl azami süreye uygulanması yerine, her bir ceza için ayrı ayrı uygulanmasını öngören kuralın, 1973 tarihli Ceza Kanunu’nun esasına daha uygun düştüğünü gözlemlemiştir. Başvuranın mevcut durumu hakkında “Parot doktrininin” uygulanması, başvuranın kanun yoluyla ve cezalarının infazına bakan hâkimlerin nihai kararlarıyla kendisine tanınmış bir hak olarak, tutuklu bulunduğu dönemde yaptığı işlerden dolayı cezasına indirim uygulanmasını etkisiz kılmıştır. Sonuç olarak, azami otuz yıl hapis cezası süresi, tutuklu bulunulan dönemde yapılan işlerden dolayı cezaya indirim uygulanmasına tabi tutulan bağımsız bir ceza olmaktan çıkmış ve bu tür bir indirime uygulamada tabi olamayacak otuz yıllık bir hapis cezası haline gelmiştir.
(c) “Parot doktrininin” makul bir şekilde öngörülebilir olup olmadığı hakkında – Ceza indiriminin uygulanması sistemindeki değişiklik, mevzuattaki bir değişikliğin aksine, Yüksek Mahkeme’nin önceki içtihatlardan sapmasından kaynaklanmıştır. Yüksek Mahkeme Mart 1994’te, azami otuz yıllık hapis cezasının, kanunda öngörülmüş tüm ceza indirimlerinin uygulanabileceği “yeni, bağımsız bir ceza” olduğunu gözlemlemiştir. Her halükarda, tutuklu olunan dönemde yapılan işten dolayı uygulanan ceza indirimlerinin azami otuz yıl hapis cezası süresine uygulanması, “Parot doktrini” öncesinde, cezaevi yetkilileri ve adli makamlarca gerçekleştirilmiştir. Yüksek Mahkeme, 2006 yılına kadar (atıfta bulunduğu kanunun feshedilmesinden on yıl sonra), önceki içtihadından sapmamıştır. Yüksek Mahkeme bu suretle, artık yürürlükte olmayan 1973 tarihli Ceza Kanunu’nun (yerine 1995 tarihli Ceza Kanunu getirilmiştir) hükümlerine yeni bir yaklaşım getirmiştir. Ayrıca, 1995 tarihli Ceza Kanunu’nun geçici hükümlerinde; 1973 tarihli Kanunu uyarınca mahkûm edilmiş olanlar hakkında aynı Kanun uyarınca ortaya konmuş olan, tutuklu bulunulan sırada yapılan işlerden dolayı ceza indirimi uygulanması sisteminin etkilerinin sürdürülmesi istenmiştir, bunun amacı açık olarak, daha katı ceza kanununun geriye dönük olarak uygulanmasını yasaklayan kurallara uygun düşmektir. Ancak Yüksek Mahkeme’nin hâlihazırda verilmiş olan her türlü cezanın indirime uğramasının etkisiz kılınacağı yönündeki düşüncesi, başvuranın ve benzer durumdaki diğer kişilerin indirim sisteminin faydalarından uygulamada mahrum bırakılmaları anlamına gelmiştir.
Mahkeme son olarak, Yüksek Mahkemenin, 1995 tarihli Ceza Kanunu’nda değişiklik yapan kanunu geriye dönük bir şekilde uygulamadığını kabul ederken, Yüksek Mahkeme’nin öne sürdüğü gerekçelere bakıldığında, yine de söz konusu kanunla aynı hedefleri izlediği net olarak anlaşılmaktadır. Söz konusu hedef, uzun süreli olan birkaç hapis cezasının infazı gerçekleştirilen mahkûmlar hakkında, yasal azami hapis cezası süresinin tam ve etkili bir şekilde uygulanmasını güvence altına almak şeklindedir. Bu bağlamda Devletlerin, ceza gerektiren suçlara uygulanan cezanın arttırılması gibi, kendi ceza politikalarını değiştirme konusunda özgür davranabilmelerine rağmen, bunu yaparken yine de Sözleşme’nin 7. maddesini dikkate almaları gerekmektedir. Söz konusu maddeye göre;, bir sanığın aleyhinde olacak şekilde ceza kanununun geriye dönük olarak uygulanması koşulsuz olarak yasaklanmıştır.
Yukarıdakiler ışığında, başvuran hakkında cezaya hükmedilen ve cezalarının birleştirildiğine ve azami hapis cezası süresinin belirlendiğine ilişkin kararın başvurana bildirildiği dönemlerde, Yüksek Mahkeme’nin 2006 tarihli kararı ile bağlantı kurularak içtihat oluşturulmasının öngörülebileceği hakkında herhangi bir belirti bulunmamıştır. Başvuran bu nedenle, Yüksek Mahkeme’nin içtihadından sapacağının veya İspanya Ulusal Mahkemesi’nin sonuç olarak, başvurana verilen cezaya uygulanacak indirimi azami otuz yıl süre ile ilişkili olarak değil de kendisine verilen cezalarla ayrı ayrı ilişkilendirerek gerçekleştireceğinin tahmin edilebilmesine dair herhangi bir gerekçe görmemiştir. Belirtildiği şekilde içtihattan sapılması, başvuranın zararına olacak şekilde, uygulanan cezanın kapsamını değiştirmiştir.
Sonuç: ihlal (ikiye karşı on beş oy).
5 § 1 Maddesi: Başvuran, yetkili bir mahkeme tarafından, kanunda öngörülmüş bir usul uyarınca mahkum edilmiş ve kendisine toplamda 3.000 yılı geçen hapis cezaları verilmiştir. İspanya Ulusal Mahkemesi, ilgili birçok kararda ve Kasım 2000’de vermiş olduğu ve suçların birleştirilmesine ve toplam süre için azami sınırın belirlenmesine hükmettiği kararında, 1973 tarihli Ceza Kanunu uyarınca, başvuranın azami otuz yıl süreli hapis cezasının infaz edileceğini ifade etmiştir. Başvuranın suçlu bulunması nedeniyle mahkûm edilmesi ve azami otuz yıl hapis süresinin kabul edilmesinin ardından 2 Temmuz 2008 tarihinden sonra da devam eden tutukluluğu arasında net bir illiyet bağı bulunmuştur.
Mahkeme, Sözleşme’nin 7. maddesinin ihlal edildiğine karar vermesini sağlayan koşullar ışığında, başvuranın mahkum edildiği, tutukluyken çalıştığı dönemlerde ve cezalarının birleştirildiği ve hapis cezası için azami sürenin belirlendiği kararının kendisine bildirildiği dönemde, başvuranın, 2006 yılında Yüksek Mahkemenin içtihada ayrı düşmesi neticesinde, tutuklu bulunulan dönemde yapılan iş nedeniyle cezaya indirim uygulanmasına ilişkin usulün değiştirileceğini ve yeni yaklaşımın kendisi açısından uygulanacağını makul surette öngörmüş olamayacağını değerlendirmiştir. Bu uygulama, başvuranın tahliyesini yaklaşık dokuz yıl geciktirmiştir. Başvuran bu nedenle, mahkum edildiği dönemdeki iç hukuk uyarınca, cezasına yapılmış olan indirimler de dikkate alındığında kendisine o dönemde verilmiş olan hapis cezasından daha fazla süre cezaevinde kalmıştır. Dolayısıyla başvuranın 3 Temmuz 2008 tarihinden itibaren cezaevinde tutulması “kanuna uygun” değildir.
Sonuç: ihlal (oybirliğiyle).
46. Madde: Davanın özel koşulları ve mevcut davada tespit edilen Sözleşme ihlallerinin ivedilikle giderilmesi gereği göz önüne alındığında, başvuranın mümkün olan en erken tarihte serbest bırakılmasına ilişkin yükümlülük davalı Devlete aittir.
41. Madde: Manevi tazminat olarak, 30,000 avro ödenmesine hükmedilmiştir.
Full & Egal Universal Law Academy