AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
DELİBAŞ / TÜRKİYE
(Başvuru no. 34764/07)
KARAR
STRAZBURG
14 Kasım 2017
İşbu karar nihaidir; fakat bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Delibaş/Türkiye davasında,
Başkan,
Julia Laffranque,
Yargıçlar,
Jon Fridrik Kjølbro,
Stéphanie Mourou-Vikström,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 17 Ekim 2017 tarihinde yapılan kapalı müzakereler sonucunda aynı tarihte aşağıdaki kararı vermiştir.
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan davanın temelinde bir Türk vatandaşı olan Mehmet Delibaş’ın (“başvuran”) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (“AİHM” veya “Mahkeme”), İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca, 3 Ağustos 2007 tarihinde yapmış olduğu (34764/07 no’lu) başvuru bulunmaktadır.
2. Başvuran, Mahkeme önünde, Düzce Barosuna bağlı Avukat A. Şenol tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuru, 5 Temmuz 2013 tarihinde, Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamında Hükümete iletilmiştir.
OLAYLAR
A. DAVANIN KOŞULLARI
4. Başvuran 1945 doğumlu olup, Manisa’da ikamet etmektedir.
5. Başvuranın kızı, Nesrin Delibaş, 17 Ağustos 1999 tarihinde bir deprem sonucu Düzce’de kaldığı binanın yıkılması üzerine hayatını kaybetmiştir (söz konusu depreme ilişkin daha fazla bilgi için bk. M. Özel ve Diğerleri/Türkiye, no. 14350/05 ve 2 diğer dava, § 16, 17 Kasım 2015). Resmi kayıtlara göre, aynı binanın yıkılması sonucunda 14 kişi daha hayatını kaybetmiştir.
A. Ceza yargılamaları
6. Olaydan kısa bir süre sonra, söz konusu binanın müteahhidi (H.E.) ve mimarı (S.D.) hakkında ceza soruşturmaları başlatılmıştır. H.E. ve S.D., 27 Ağustos ve 31 Ağustos 1999 tarihlerinde sırasıyla polis ve Düzce Cumhuriyet savcısı tarafından sorgulanmış ve binanın yıkılması ile ilgili tüm suçlamaları reddetmişlerdir.
7. Binanın kalıntıları üzerinde yapılan 26 Ağustos 1999 tarihli bilirkişi incelemesi esnasında, binanın demir donatıları ile ilgili bazı sorunlar tespit edilmiştir. Metal desteklerin kirişlere düzgün bir şekilde bağlanmadığı da kaydedilmiştir. Haklarında binanın çöküşü ile ilgili hâlihazırda davalar açılmış olan H.E. ve S.D. dışında, bilirkişiler bir inşaat mühendisi olan T.A. ve Düzce Belediyesi (“Belediye”) Fen İşleri Müdürü İ.Ö.’nün de ilgili inşaat projesinin hazırlanması ve onaylanmasında payı olduğunu tespit etmiştir.
8. Belediye’nin Fen İşleri Müdürü İ.Ö., 31 Ağustos 1999 tarihinde polis tarafından sorgulanmış ve binanın yıkılması ile ilgili tüm suçlamaları reddetmiştir.
9. 7 Eylül 1999 tarihli bir diğer rapora göre, çöken binaya ilişkin gerçekleştirilen bilirkişi incelemesi, binada kullanılan betonun granülometrisinin oldukça düşük olduğunu, betonda çok yüksek oranda çakıl taşı bulunduğunu, beton karışımındaki su-çimento oranının uygun olmayışının betonda gözenekler oluşmasına neden olduğunu ve metal destekler aşındığından demir iskeletin gevşeyerek betondan ayrıldığını ortaya çıkarmıştır.
10. Başvuran 14 Eylül 1999 tarihinde yargılamalara müdahil taraf olarak katılma talebinde bulunmuştur. İnşaat ve iskânını onaylayan kamu görevlileri dâhil olmak üzere, ayıplı binanın inşasında kendi alanlarında rol almış tüm şahıslar hakkında suç duyurusunda bulunmak istediğini eklemiştir.
11. Düzce Cumhuriyet savcısı 23 Eylül 1999 tarihinde, Memurlar ve Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun (4483 sayılı Kanun) kapsamında memurların yargılanmasında uyulması gereken özel adli usulü göz önüne alarak, Belediye’nin Fen İşleri Müdürü (İ.Ö.) hakkında yürütülen soruşturmayı, H.E. ve S.D. hakkında yürütülen soruşturmalardan ayırmıştır.
12. Düzce Cumhuriyet Savcılığı, 24 Eylül 1999 tarihinde H.E. ve S.D. hakkında Düzce Ağır Ceza Mahkemesi’nde, 17 Ağustos 1999 tarihinde ilgili binanın yıkılması nedeniyle gerçekleşen ölümlere ilişkin bir iddianame düzenlenmiştir. Cumhuriyet savcısı, H.E. ve S.D.’yi, özellikle bilirkişiler tarafından belirlenen binadaki yapısal eksikliklere vurgu yaparak, söz konusu dönemde yürürlükte olan Türk Ceza Kanunu’nun (765 sayılı Kanun) 383 § 2 maddesi uyarınca dikkatsizlik, ihmal veya tecrübesizlikten ötürü başkalarının hayatını tehlikeye atmakla suçlamıştır (bk. yukarıda par. 7 ve 9).
13. Başvuran, 21 Ekim 1999 tarihli duruşmada, ilgili teknik düzenlemelere uygun olmadığı halde binanın inşasını ve iskânını onaylayan tüm belediye görevlileri hakkında soruşturma açılmasını talep etmiştir. Ceza yargılamaları boyunca başvuran bu talebini en az on kez tekrarlamıştır.
14. Ceza davası dosyasına 29 Nisan 2001 tarihinde eklenen bilirkişi raporunda, belediye sınırları içerisinde gerçekleştirilen özel sektöre ait inşaatlardan aşağıdaki kişilerin sorumlu olduğu belirtilmiştir: (i) projenin teknik standartlar ve iş güvenliği standartlarına uygun olarak gerçekleştirilmesinden sorumlu olan müteahhit; (ii) ilgili tüm kural ve düzenlemelere uyma da dâhil olmak üzere, projenin tüm teknik yönlerinden sorumlu olan proje mühendisi; (iii) hesaplamaları ve proje yöneticisi tarafından hazırlanan planı incelemek, yürürlükteki yönetmeliklerle projenin uyumluluğunu doğrulamak ve projeyi onaylamaktan sorumlu olan belediye temsilcisi; ve (iv) Belediye adına inşaat işlerini denetlemekten sorumlu olan teknik uygulama görevlisi. Bu temelde, bilirkişiler H.E ve S.D’nin sırasıyla %25 ve %37,5 oranında binanın yıkılmasında kusurlu olduklarına kanaat getirmişlerdir. Ancak, bilirkişiler davadaki iki sanık (H.E. ve S.D.) dışında diğer şahısların kusuru hakkında görüş sunamayacaklarını belirtmişlerdir.
15. Düzce Ağır Ceza Mahkemesi, 21 Haziran 2001 tarihinde, H.E. ve S.D.’nin binanın yıkılmasından cezai olarak sorumlu tutulabilecekleri yasal sürenin 1985’te, yani binaya ait son resmi izin alındığında başlamış olduğuna ve depremin gerçekleştiği tarihte bu sürenin çoktan sona ermiş olduğuna hükmetmiştir. Dolayısıyla, dava zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle düşürülmüştür. Başvuran temyize gitmiştir.
16. Yargıtay, 21 Ekim 2002 tarihinde ilk derece mahkemesinin kararını bozmuş ve yasal sürenin, söz konusu suçun işlendiği, yani binanın yıkıldığı tarih olan 17 Ağustos 1999 tarihinden itibaren hesaplanması gerektiğine hükmetmiştir.
17. Söz konusu binanın yapımında rol oynayan inşaat mühendisi T.A hakkında 14 Ağustos 2003 tarihinde ek iddianame düzenlenmiştir (bk. yukarıda par. 7). İddianamede, T.A.’nın, yapımından sonra binaya çıkılan kaçak katı güvence altına almak adına ruhsatlar temin ettiği belirtilmiştir.
18. Düzce Ağır Ceza Mahkemesi, 11 Aralık 2003 tarihinde, H.E., S.D. ve T.A.’nın suçunu sabit bulmuş ve her birisini 10 ay hapis cezası ve para cezasına mahkûm etmiştir, ancak Cezaların İnfazı Hakkında Kanun’un (647 sayılı Kanun) 6. maddesi uyarınca cezaların infazının ertelenmesine karar vermiştir. Başvuran bu kararı temyize götürmüştür ve binanın yıkılması konusunda ilgili belediye görevlilerinin kusuruna ilişkin soruşturma açılmasını tekrar talep etmiştir.
19. Yargıtay, 6 Temmuz 2004 tarihinde, ilk derece mahkemesinin başvuranın sonradan T.A aleyhine başlatılan yargılamalara müdahil taraf olarak katılma talebine ilişkin herhangi bir karar vermediği gerekçesiyle, mahkemenin kararını bir kez daha bozmuştur.
20. Düzce Ağır Ceza Mahkemesi, 5 Ekim 2004 tarihinde, İstanbul’da bulunan Yıldız Teknik Üniversitesi’ni yeni bir bilirkişi raporu hazırlamak üzere görevlendirmiştir. Akabinde, 21 Nisan 2005 tarihinde yayınlanan bilirkişi raporu, söz konusu binanın önceki bilirkişi raporlarında belirtilen yapısal sorunlar ve inşaat sonrasında yapılan kaçak kat nedeniyle yıkılmış olduğunu ortaya koymuştur. Dahası, sanıkların binanın yıkılmasından müştereken %75 oranında kusurlu oldukları da raporda belirtilmiştir. Geriye kalan %25 kusurun ise, iskân için gerekli izinleri vermeden önce binayı usulüne uygun olarak incelemedikleri gerekçesiyle Belediye görevlilerine ait olduğu ifade edilmiştir.
21. Düzce Ağır Ceza Mahkemesi, 7 Haziran 2005 tarihinde H.E., S.D. ve T.A.’nın suçunu sabit bulmuş ve her birini bir kez daha 10 ay hapis cezası ve para cezasına mahkûm etmiştir. Cezaların infazı, yeni Ceza Kanunu’nun (5237 sayılı Kanun) uyarınca ertelenmiştir. Binanın yıkılması ile ilgili belediye görevlilerine ilişkin sonradan düzenlenen bilirkişi raporunun bulgularına dayanarak mahkeme, Düzce Cumhuriyet Savcılığına ilgili görevliler hakkında suç duyurusunda bulunulması gerektiğine karar vermiştir. Sanık H.E. bu kararı temyiz etmiştir.
22. Yargıtay, 5 Aralık 2005 tarihinde kararı üçüncü kez bozmuş ve ağır ceza mahkemesinin davayı, 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren yeni Türk Ceza Kanunu’nu (5237 sayılı Kanun) göz önüne alarak değerlendirmediğine hükmetmiştir.
23. Düzce Ağır Ceza Mahkemesi 21 Şubat 2007 tarihinde, ilgili suçun kovuşturmasının zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle, 3 sanık aleyhindeki ceza davasının düşürülmesine karar vermiştir.
24. Yargıtay, 23 Ekim 2007 tarihinde, ilk olarak, haklarında 23 Ekim 2007 tarihinde verilen karar temyize gitmedikleri için kesinleştiğinden, ilk derece mahkemesinin kararının S.E. ve T.A. bakımından hükümsüz olduğuna karar vermiş ve kararı sadece davanın H.E. bakımından düşürülmesi yönünden onamıştır.
B. İdari yargılamalar
25. Başvuran, eşi ve diğer kızıyla 16 Ağustos 2000 tarihinde Sakarya İdare Mahkemesi önünde Bayındırlık ve İskân Bakanlığı, Düzce Valiliği ve Düzce Belediyesi aleyhine, kızı Nesrin Delibaş’ın ölümüne ilişkin tazminat davası açmıştır. Başvuran ve eşi maddi tazminat olarak kişi başı 2.000 Türk Lirası (TL) ve manevi tazminat olarak 1.000 TL talep etmişlerdir. Kızları ise sadece manevi tazminat olarak 500 TL talep etmiştir.
26. Sakarya İdare Mahkemesi, 29 Aralık 2005 tarihinde, binanın yıkılmasında idarenin kusur oranını belirlemek adına bir bilirkişi raporu hazırlanmasını talep etmiştir.
27. Ceza davası dosyasına ilişik raporlardaki bulgulara ilişkin olarak, bilirkişiler yapımda kullanılan beton kalitesinin ve binaya ait bazı yapısal unsurların gerekli standardın altında olduğunu tespit etmiştir. Ayrıca binaya, yapım aşamasından sonra kaçak kat yapılmıştır. Belediye görevlileri yapım aşamasında veya iskân için gerekli izni vermeden önce usulüne uygun olarak inceleme yapmamış, bölgede zemin etüdü gerçekleştirmemiş ve bina yüksekliği kısıtlaması amacına yönelik olarak deprem halinde muhtemel “afet bölgeleri”ni belirlememiştir. Bilirkişiler, bu aksaklıkları göz önünde bulundurarak, Belediye’nin söz konusu binanın yıkılmasında %50 oranda kusurlu olduğu kanaatine varmıştır. Öte yandan bilirkişiler, diğer iki sanığın kusurlu olmadığını saptamışlardır.
28. Sakarya İdare Mahkemesi, bu bilirkişi raporuna dayanarak, 27 Haziran 2007 tarihinde başvuranın Belediye’ye yönelttiği taleplerini kısmen kabul etmiş ve istemi doğrultusunda manevi tazminat olarak kendisine, faizi hariç, 1.000 TL ödenmesine hükmetmiştir. Mahkeme, başvuranın eşi ve kızına da manevi tazminat olarak sırasıyla 1.000 TL ve 500 TL ödenmesine hükmetmiştir. Dayanaksız oldukları gerekçesiyle, Mahkeme, maddi tazminat taleplerini reddetmiştir.
29. Başvuran ve ailesine 14 Eylül 2007 tarihinde, Belediye tarafından tazminat olarak toplam 11.371,80 TL (söz konusu zamanda yaklaşık 6.455 avro) ödenmiştir. Bununla birlikte, Belediye, Sakarya İdare Mahkemesi’nin kararını temyiz etmiştir.
30. Danıştay, 23 Mayıs 2012 tarihinde ilk derece idare mahkemesinin kararını onamıştır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
31. Başvuran, Sözleşme’nin 1 ve 6. maddeleri kapsamında, yetkili makamların kızının ölümünden sorumlu kişiler hakkında etkin bir ceza soruşturması yürütmediği gerekçesiyle şikâyetçi olmuş, olaya ilişkin ceza yargılamalarının aşırı derecede uzun sürdüğünü ve bu nedenle davanın düşürüldüğünü ileri sürmüştür.
32. Hükümet, başvuranın iddialarına itiraz etmiş, başvuran şikâyetlerini ceza yargılamalarının etkililiği ile sınırlandırdığından, şikâyetlerinin Sözleşme ile konu bakımından (ratione materiae) bağdaşmadığı gerekçesiyle reddedilmesi gerektiğini iddia etmiştir. Ancak, kasıtsız adam öldürme söz konusu olduğunda, uygun hukuk yolu, hukuk yargılamalarının başlatılmasıdır. Ayrıca Hükümet, başvuranın istemine uygun olarak Sakarya İdare Mahkemesi tarafından manevi tazminata hükmedildiği ve, kendisine bu doğrultuda ödeme yapıldığı gerekçesiyle mağdur sıfatının ortadan kalktığını ileri sürmüştür.
33. Başvuran buna yanıt olarak, maruz kaldığı zarar için tazminat almış olmasının, Devletin, etkili ve caydırıcı ceza yargılamaları yoluyla, kızının ölümünde sorumluluğu bulunan tüm Devlet yetkililerini belirleme yükümlülüğünü ortadan kaldırmadığını öne sürmüştür.
34. Mahkeme ilk olarak başvuranın şikâyetlerinin yalnızca Sözleşme’nin 2. maddesi açısından değerlendirilmesi gerektiğinin altını çizer. Ayrıca, Hükümet tarafından öne sürülen ilk itirazların başvuranın şikâyetlerinin esası ile doğrudan bağlantılı olduğu kanaatindedir. Dolayısıyla bu hususları da esasa eklemiştir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Codarcea/Romanya, no. 31675/04, § 100, 2 Haziran 2009, ve Oyal/Türkiye, no. 4864/05, § 59, 23 Mart 2010). Mahkeme, başvuranın şikâyetlerinin Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun veya başka herhangi bir gerekçeden ötürü kabul edilemez olmadığını belirtmektedir. Dolayısıyla söz konusu şikâyetin kabul edilebilir olduğunun beyan edilmesi gerekmektedir.
35. Davanın esası ile ilgili olarak Mahkeme, yaşam hakkının kasıtsız ihlallere karşı korunması da dâhil olmak üzere, Devletin yaşam hakkını koruma pozitif yükümlülüğüne ilişkin temel ilkelerin Öneryıldız/Türkiye ([BD], no. 48939/99, §§ 89-96, AİHM 2004‑XII) kararında Büyük Daire tarafından ortaya konduğunu ve Budayeva ve Diğerleri/Rusya (no. 15339/02 ve 4 diğer dava, §§ 128-145, AİHM 2008 (alıntılar)) davasında detaylandırıldığını gözlemlemektedir. Bu bağlamda, Mahkeme, Devletin yaşam hakkını koruma pozitif yükümlülüğünün doğal afetlerden kaynaklanan ölümlerde de doğabildiğine ilişkin karar verilmiş olduğunu hatırlatır (örneğin bk. yukarıda anılan, Budayeva ve Diğerleri, §§ 128-130; M. Özel ve Diğerleri/Türkiye, no. 14350/05 ve 2 diğer başvuru, §§ 170-172, 17 Kasım 2015).
36. Mahkeme, başvuranın, davalı Devlette, deprem bölgelerindeki inşaat faaliyetlerine ve bunların Devlet yetkilileri tarafından denetlemesine ilişkin bir düzenleyici çerçeve bulunmadığından şikâyetçi olmadığını gözlemlemektedir. Başvuran daha ziyade, özellikle kızının ölümünden sorumlu olabilecek kamu görevlileri hakkında herhangi bir soruşturma açılmamasından şikâyetçi olup, şikâyetlerini kızının ölümü hakkında yürütülen ceza soruşturmasının etkililiği ile sınırlandırmıştır. Buna uygun olarak, Mahkeme, incelemesini 17 Ağustos 1999 tarihinde gerçekleşen depremde başvuranın kızının ölümü sonrasında ilgili makamlar tarafından verilen adli yanıtın etkililiği ile sınırlandıracaktır.
37. Mahkeme, bu bağlamda, ciddi yaralanma veya ölümlerde, Sözleşme’nin 2. maddesinden doğan yükümlülüğün, olay ve olguların açığa çıkarılmasına, kusurluların sorumlu tutulmalarına ve mağdura uygun tazminat sağlanmasına imkân verecek nitelikte etkin ve bağımsız bir yargı sisteminin kurulmasını gerektirdiğini ifade eder. Bu yükümlülük her vakada bir ceza hukuku kapsamında bir hukuk yolu gerektirmese de (örneğin bk., Ciechońska/Polonya, no. 19776/04, § 66, 14 Haziran 2011), “tehlikeli faaliyetler” bağlamında kamu yetkililerinin sorumluluğu altında gerçekleşen olaylar sonucunda can kaybı söz konusu ise, Sözleşme’nin 2. maddesi yetkili makamların resmi bir soruşturma yürütmesini zorunlu kılar (bk. yukarıda anılan Öneryıldız, § 93; ve yukarıda anılan Budayeva ve Diğerleri, § 188). Mahkeme, Hükümetin yukarıdaki 32. paragraftaki beyanlarının aksine, tehlikeli faaliyetlerden kaynaklanan olayları takip eden adli yanıta dair geliştirilen ilkelerin, Devletin pozitif önleyici eylem sorumluluğunu devreye sokan olaylar sonucunda can kayıplarının gerçekleştiği afet yardımı alanında da uygulanabildiğini belirtmek ister (bk. yukarıda anılan Budayeva ve Diğerleri, §§ 142 ve 143; yukarıda anılan M. Özel ve Diğerleri, § 189 ve 190).
38. Somut davada, başvuranın kızının hayatına mal olan binanın yapımında doğrudan rol oynamış üç gerçek kişi hakkında ceza yargılamaları başlatılmıştır. Olaydan kısa bir süre sonra başlatılan bu yargılamalar, yaklaşık 8 yıl sonra, 23 Ekim 2007 tarihinde sanıklardan yalnızca ikisi hakkında mahkûmiyet kararı verilmesi ve bu sanıklara verilen cezaların ertelenmesi ile sona ermiştir. Bu süreçte, Yargıtay, son ikisi yalnızca usuli gerekçelerle olmak üzere, üç kez ilk derece mahkemesinin kararlarını bozmuştur. Binanın müteahhidi (H.E.) hakkında yürütülen ceza yargılamaları, her ne kadar ilk derece mahkemesinin önceki kararlarında binanın yıkılmasındaki kusuru sabit bulunmuş olsa da, zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle düşürülmüştür.
39. Mahkeme, geçen zamanla birlikte mevcut delillerin niceliği ve niteliğinin azalacağının ve gereken titizliğin gösterilmediğine dair bir görünümün soruşturmanın iyi niyetinden şüphe duyulmasına ve müştekilerin sıkıntılarının da uzamasına neden olacağının altını çizer (bk. Paul ve Audrey Edwards/Birleşik Krallık, no. 46477/99, § 86, AİHM 2002‑II). Bu nedenle, bu tür ceza yargılamalarını gereken titizlik gösterilerek ve ivedilikle gerçekleştirmek elzemdir. Mahkeme, adli makamların söz konusu ceza yargılamalarındaki eylemlerinde böyle bir titizlik ve ivediliği göstermediği kanaatindedir.
40. Mahkeme, bu bağlamda, Düzce Ağır Ceza Mahkemesi’nin, söz konusu suçun kovuşturmasının zamanaşımına uğradığına dair ilk ve anlaşıldığı kadarıyla hatalı kararına varmasının iki sene sürdüğünü ifade eder (bk. yukarıda par. 15). Hükümetten herhangi bir açıklama olmadığından, bu gecikme gerekçesiz kalmaya devam etmektedir. İkinci olarak, Mahkeme söz konusu ceza yargılamalarının herhangi bir özel karmaşıklık barındırmadığını, yalnızca bir binanın yıkılması sonrasında on beş kişinin ölümünü konu edindiğini belirtir (yukarıda anılan, emlak müteahhitleri hakkında ceza yargılamalarının yaklaşık on yedi binanın yıkılması sonucu 195 kişinin ölümüne ilişkin olduğu M. Özel ve Diğerleri davasındaki koşullarla karşılaştırınız, §§ 17 ve 195). Söz konusu binanın yıkılmasına yol açan kusurlar ve diğer faktörler ile bunlara ilişkin sorumluluk sahipleri 1999’un sonlarında bilirkişi raporları ile büyük oranda belirlenmiştir. Ancak, ilk derece mahkemesinin S.D. ve T.A. hakkında nihai kararını vermesi altı yıl sürmüş ve diğer sanık (H.E.) zamanaşımından faydalanmıştır. Mahkeme, T.A.’nın söz konusu binanın yapımındaki rolü 26 Ağustos 1999 gibi oldukça erken bir tarihte belirlenmiş olsa da yargılamalara dahil edilmesinin bir ek iddianame yoluyla 14 Ağustos 2003 tarihinde gerçekleşmesini kayda değer bulmaktadır. Mahkeme, bu bağlamda, 6 Temmuz 2004 tarihinde ağır ceza mahkemesinin kararının ikinci kez bozulmasının, T.A.’nın davaya sanık olarak sonradan eklenmesi sonucu doğan usuli sorunlarla ilgili olduğunu kesin bir şekilde gözlemlemektedir.
41. Dahası, Mahkeme, belediye görevlilerinin konuya ilişkin kusurları bilirkişi raporları ile belirlenmiş ve ilgili belediye görevlilerinin soruşturulması için Düzce Cumhuriyet Savcılığı ve Düzce Ağır Ceza Mahkemesi tarafından, birbirinden ayrı olarak, ilk adımlar atılmış olsa da (bk. yukarıda par. 11 ve 21) dava dosyasındaki bilgilere göre, bu çabalar belediye görevlileri hakkında gerçek bir soruşturma yürütülmesini sağlamamıştır. Bu durum, başvuranın, kızının hayatına mal olan binanın yıkılması ile bir bağlantısı olan çeşitli kamu yetkililerinin kusurlarının soruşturulmasına ilişkin ısrarcı taleplerine rağmen vuku bulmuştur (bk. yukarıda par. 13). Dolayısıyla, yukarıda 37. paragrafta da belirtildiği üzere, Sözleşme’nin 2. maddesi gerekliliklerine aykırı olarak, olaya ilişkin ilgili Devlet yetkililerinin kusur oranları belirsizliğini korumuştur. Bu bağlamda Mahkeme, M. Özel ve Diğerleri (yukarıda anılan, § 198) davasında Türk hukukundaki Devlet memurlarının kovuşturulması önündeki engellere ilişkin yapmış olduğu eleştirilere atıfta bulunmak ister.
42. Yukarıdaki açıklamalar ışığında, Mahkeme söz konusu ceza yargılamalarının Sözleşme’nin 2. maddesinde zorunlu kılınan titizlik ve ivedilikle yürütülmediği kanaatindedir.
43. Mahkeme, başvuranın, kızının ölümü ile ilgili olarak Sakarya İdare Mahkemesi önünde idare aleyhine de bir dava açtığını belirtmek ister. Söz konusu yargılamalar, Düzce Belediyesi’nin söz konusu binanın yıkılmasındaki kusurunun sabit bulunması ve manevi tazminat olarak belirli bir miktarda tazminata hükmedilmesi ile sonuçlanmıştır. Mahkeme, bir doğal afetten kaynaklanan hasarda Devletin kusurunun tespiti bağlamına özel olarak, başarılı idari yargılamaların başvuranın mağdur sıfatını ortadan kaldırmak için yeterli görülebileceğine dair önceden bir kararının mevcut olduğunu hatırlatır (bk. Murillo Saldias ve Diğerleri/İspanya (k.k.), no. 76973/01, 28 Kasım 2006, ve yukarıda anılan Budayeva ve Diğerleri, § 111). Ancak Mahkeme, yaklaşık on iki yıl sürdüğü göz önünde bulundurulduğunda, somut davada idari yargılamaların Sözleşme’nin 2. maddesinin gerekliliklerini karşılamaktan ve başvuranın mağdur sıfatını ortadan kaldırmaktan uzak olduğu kanaatindedir (benzer şekilde bk. yukarıda anılan M. Özel ve Diğerleri, § 199). Dolayısıyla idari yargılamaların süreleri, söz konusu yargılamaların başvurana şikâyetlerine ilişkin etkin bir telafi sağlama yetisine gölge düşürmüştür (aksi yönde bir karar için bk., Zaharieva/Bulgaristan (k.k.), no. 6194/06, §§ 70 ve 83, 20 Kasım 2012). Mahkeme, başvuranın tazminat yargılamaları sonuçlanmadan yaklaşık beş yıl önce kendisine tazminat ödemesinin yapıldığının bilincindedir (bk. yukarıda par. 29); ancak ödeme yapılmadan önce geçmiş olan zaman göz önüne alındığında, Mahkeme başvuranın mağdur sıfatı ve ilgili yargılamaların etkisizliği konusundaki kararını değiştirmemektedir.
44. Mahkeme, benzer koşulların M. Özel ve Diğerleri (yukarıda anılan, §§ 191-200) davasında Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlaline yol açtığını kaydetmektedir. Mahkeme o davadaki kararından ayrılmayı gerektirecek bir durum görmemektedir. Buna uygun olarak ve yukarıdaki açıklamaları göz önünde tutan Mahkeme, Hükümet’in yukarıda 32. paragrafta belirtilen ilk itirazlarını reddetmektedir ve Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlal edildiği kanaatindedir.
II. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
45. Başvuran kendisi ve eşi için manevi tazminat olarak kişi başı 20.000 avro talep etmiş, başka herhangi bir tazminat talebinde bulunmadığı gibi, masraf ve giderler bakımından da kendisinin bir talebi olmamıştır.
46. Hükümet bu tazminat talebine dayanaksız ve aşırı olduğu gerekçesiyle itiraz etmiştir.
47. Mahkeme, ilk olarak, başvuranın eşinin somut başvuruda başvuran olmadığını belirtmek ister. Bu nedenle başvuranın eşinin manevi tazminat talebi kabul edilemez. Ancak, Mahkeme, başvuranın yalnızca bir ihlalin tespiti ile yeterince giderilemeyecek manevi zarar gördüğünü değerlendirmektedir. Mahkeme hakkaniyet temelinde karar vererek ve tespit edilen ihlali göz önünde bulundurarak, miktara yansıtılabilecek her türlü vergi hariç olmak üzere, manevi tazminat olarak başvurana 15.000 avro ödenmesine hükmetmiştir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
1. Hükümet’in başvuranın mağdur sıfatına ve şikâyetlerinin Sözleşme ile konu bakımından bağdaşmadığına (ratione materiae) ilişkin itirazlarını Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamındaki şikâyetin esasına eklemiş ve reddetmiştir;
2. Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;
3. Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlal edildiğine;
4. (a) Davalı Devlet tarafından, başvurana, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden manevi tazminat olarak, miktara yansıtılabilecek her türlü vergi hariç olmak üzere, 15.000 avro (on beş bin avro) ödenmesine;
(b) Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren, ödeme gününe kadar, yukarıda bahsedilen miktarlara, Avrupa Merkez Bankasının söz konusu dönem için geçerli olan marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oranda basit faiz uygulanmasına;
5. Başvuranın adil tazmine ilişkin diğer taleplerinin reddedilmesine karar vermiştir.
İşbu karar, İngilizce olarak tanzim edilmiş ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. maddesi uyarınca 14 Kasım 2017 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Hasan BakırcıJulia Laffranque
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy