AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
DEMİR / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 324/10)
KARAR
STRAZBURG
7 Ocak 2020
İşbu karar kesinleşmiştir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Demir / Türkiye davasında,
Başkan
Julia Laffranque,
Hâkimler
Ivana Jelić,
Arnfinn Bårdsen
ve Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla, 10 Aralık 2019 tarihinde Komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), gerçekleştirilen müzakerelerin ardından, yine bu tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı olan Şevket Demir’in (“başvuran”) 4 Aralık 2009 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru (No. 324/10) bulunmaktadır.
2. Başvuran, Mahkeme önünde Şanlıurfa Barosuna bağlı Avukat A. Arıcı tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuranın ifade özgürlüğü hakkına yapıldığı iddia edilen ihlale ilişkin şikâyet, 12 Nisan 2018 tarihinde Hükümet’e bildirilmiş ve başvurunun geri kalan kısmının, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 54. maddesinin 3. fıkrası uyarınca kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.
OLAY VE OLGULAR DAVANIN KOŞULLARI
4. Başvuran, 1965 doğumludur ve Şanlıurfa’da ikamet etmektedir.
5. Başvuran, olayların meydana geldiği tarihte, haftalık olarak yayınlanan Birecik’in Sesi isimli yerel gazetenin imtiyaz sahibi ve yazı işleri müdürüdür.
6. Başvuran, bu gazetede, 15 Şubat 2008 tarihinde bir polis memurunun bazı hareketlerini suçlayan “Polis misin yoksa ağa mısın?” başlıklı makaleyi yayımlamıştır. İhtilaf konusu makalenin somut olayla ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“(...)
İlçemizde beş yıldan beri bir emniyet müdürü atanmadı. (...) Bu durum ise ilçe emniyet müdürlüğünde bir boşluk oluşturmaktadır. Bu boşluktan faydalanmakta olanlar ise hırsızlar ve kötü niyeti insanlar olduğu gibi temel görevini savsaklayan görevliler de bu boşluktan faydalanmaktadırlar (...) İşte bu görevini kötüye kullanan Fırat Polis Karakolunda görevli F.Ç. adındaki polis memuru. Bu görevli karakolun içinde vatandaşın yakasına yapışarak dışarı atma cüretini gösterdiği gibi ben buranın ağasıyım, özel torpilliyim cesaretini de göstermiştir. Bu konuda elimizde bulunan bir vatandaşın kaymakamlık ve diğer yetkililere vermiş olduğu şikâyet, dilekçelerde açıkça belirtilmiş ve şikâyetçi olmuşlardır. (...)
(...)
Sen F.Ç. bey (ağa), kim oluyorsun da bir avukatı dinlemeyeceksin, dairede ayak ayak üstüne atacaksın (...) ? (...) Sen ilk önce (...), karakola gelen kim olursa olsun ayağa kalkacaksın ve vatandaşı dinleyeceksin. Şikâyet [şikâyette bulunmak] için karakola gelen vatandaşın yakasına yapışamazsın. Fırat Karakol Merkezi vatandaşın vergisi ile yapılan bir kamu yeridir. Senin babanın çiftliği değil orası, halkın en güvendiği yerdir [yer söz konusudur]. Senin özel torpilin varmış, (...) Fakat şunu iyi bilmeni isterim ki sen bu göreve başlarken 657’ye tabi olduğunu bilmen gerektiğini unutmuşsun (...) 657’уe tabi olan ağa olmaz, tacir olmaz, esnaf olmaz, memur olur, kamu çalışanı olur.
Bu gibi şahıslar, topluma, amirine, kurumuna ve Türkiye Cumhuriyetine zarar vermektedir.
(...)
F.Ç.’nin psikolojik sorunları veya başka sıkıntıları olabilir. Bu konulardan amirlerinin veya yetkililerin haberi olmayabilir. Sık sık toplantılar yapılarak bu gibi konular bertaraf edilebilir. (...) Beyler, bu ülke, bu ilçe sahipsiz değildir. Bence toplumda cesur olmak yetmez, namuslu cesur olmak gerekir. ”
7. Birecik Cumhuriyet savcısı, 27 Mart 2008 tarihinde, başvuranı, ilgili makale sebebiyle, basın yoluyla hakaret etmekle suçlamıştır. Cumhuriyet savcısı, yürüttüğü soruşturma sonucunda, ilgilinin, yazdığı makalede F.Ç. hakkında ileri sürdüğü iddiaları destekleyen herhangi bir delil unsuru bulunmadığını ve bu makalenin, kabul edilebilir eleştirinin sınırlarını aştığını ve F.Ç.’nin haysiyetine, onuruna ve itibarına zarar verdiğini tespit etmiştir.
8. Birecik Asliye Ceza Mahkemesi (“Asliye Ceza Mahkemesi”), 15 Ocak 2009 tarihinde, başvuranın kendisine isnat edilen fiilden suçlu olduğuna ve Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesi gereğince, iki yıl, on beş gün hapis cezasına mahkûm edilmesine ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar vermiştir. Asliye Ceza Mahkemesi, dosyada yer alan unsurların ve tanık ifadelerinin tamamını dikkate alarak, ihtilaf konusu makalede F.Ç.’ye isnat edilen suçların doğruluğunun tespit edilmediğini ve ifade özgürlüğünün şüphesiz yasa ile korunduğunu, ancak bu özgürlüğün kullanımında yayınlanan makale ve fotoğrafların, bir kişiyi kamuoyu nazarında aşağılamaması, kişilik haklarına ve kişisel özgürlük ve haklara zarar vermemesi gerektiğini, bunların içeriklerinin yasayla güvence altına alınan hak ve özgürlüklere riayet etmesi gerektiğini gözlemlemektedir. Asliye Ceza Mahkemesi, başvuranın, basın yoluyla hakaret suçunu işlediğinin sabit olduğu sonucuna varmıştır.
9. Şanlıurfa Ağır Ceza Mahkemesi, 5 Haziran 2009 tarihinde, Asliye Ceza Mahkemesinin kararının usule ve yasaya uygun olduğu kanaatine vararak, başvuranın, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına karşı yapmış olduğu itirazı reddetmiştir. İLGİLİ İÇ HUKUK KURALARI
10. Türk Ceza Kanunu’nun (1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı ve 26 Eylül 2004 tarihli Kanun) 125. maddesinin “hakaret” başlığı altında yer alan, somut olayla ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“ Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden ya da yakıştırmalarda bulunmak veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır. (...)
Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur.
(...) ”
HUKUKİ DEĞERLENDİRME SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
11. Başvuran, gazetesinde yayımladığı bir makale sebebiyle, konu olduğu ceza davasının, ifade özgürlüğü hakkını ihlal ettiğini iddia etmektedir. Başvuran, Sözleşme’nin 10. maddesini ileri sürmektedir.
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
12. Hükümet, iki kabul edilemezlik itirazı ileri sürmektedir. Hükümet, ilk olarak, hükmün açıklanmasının geri bırakılması tedbiri dikkate alındığında, başvuranın kendisine karşı yürütülen davadan etkilenmediğini ve bu sebeple, ifade özgürlüğü hakkının kullanımına yapılmış bir müdahale dolayısıyla, mağdur sıfatına sahip olmadığını ileri sürmektedir.
13. Hükümet, ikinci olarak, başvuranın, yazmış olduğu makalede bir polis memurunu ismiyle anarak ve çalıştığı yeri belirterek hedef gösterdiğini ve dolayısıyla bu türden bir makalenin, ifade özgürlüğünün koruma alanına girmediğini iddia etmektedir.
14. Başvuran, bu iddialar hakkında görüş bildirmemiştir.
15. Mahkeme, ilk itirazla ilgili olarak, ilgilinin, ifade özgürlüğüne yapılan ihlal nedeniyle, doğrudan zarara maruz kaldığı ceza davasının sonuçlarını telafi etmek veya önlemek için hükmün açıklanmasının geri bırakılması tedbirinin, uygun bir tedbir olmadığı kanaatine vardığını hatırlatmaktadır (bk. gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla (mutatis mutandis), Aslı Güneş/Türkiye (k.k.), No. 53916/00, 13 Mayıs 2004, Yaşar Kaplan/Türkiye, No. 56566/00, §§ 32 ve 33, 24 Ocak 2006 ve Ergündoğan/Türkiye, No. 48979/10, § 17, 17 Nisan 2018). Dolayısıyla bu itiraz reddedilmelidir.
16. Mahkeme, ikinci itirazla ilgili olarak, Sözleşme’nin 10. maddesine ilişkin şikâyetin, esas yönünden incelenmesini gerektiren hususlar içerdiği kanaatindedir.
17. Mahkeme, başvurunun Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını tespit ederek, başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
B. Esas Hakkında
1. Tarafların İddiaları
18. Başvuran, makalesinde, ifade özgürlüğünü kullanan bir gazeteci olarak, kamu yararına ilişkin sosyal bir konu hakkında eleştirilerini ve endişelerini belirttiğini ileri sürmektedir.
19. Hükümet, somut olayda hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiğini dikkate alarak, başvuranın ifade özgürlüğünün kullanımına müdahalede bulunulmadığını ileri sürmektedir. Hükümet, müdahalenin var olması durumunda bile, bu müdahalenin, Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesi ile öngörüldüğünü ve itibarın korunması veya başkasının haklarının korunması meşru amacını izlediğini eklemektedir.
20. Hükümet, ulusal mahkemelerin, başvuranın makalesinin olgusal dayanaktan yoksun ve gerçeğe uygun olmayan iddialar içerdiği ve polis memuru F.Ç.’nin itibarına zarar verdiği sonucuna vardığını ileri sürmektedir. Hükümet, bu mahkemelerin, başvuranın ifade özgürlüğü hakkı ile karşı tarafın özel hayatına saygı hakkı arasında adil bir denge gözettikleri ve ihtilaf konusu müdahalenin, demokratik bir toplumda gerekli olduğu ve izlenen meşru amaçla orantılı olduğu kanaatindedir.
2. Mahkemenin Değerlendirmesi
21. Mahkeme, somut olayda bir gazetenin sahibi ve yazı işleri müdürü olan başvuranın, gazetesinde yayımladığı bir makalede, bir polis memuru hakkında çeşitli iddialar ve eleştiriler ileri sürmekten, hapis cezasına mahkûm edildiğini ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiğini kaydetmektedir.
22. Mahkeme, makale yayımladığı için başvurana verilen bu cezanın, başvuranın ifade özgürlüğünün kullanımına bir müdahale teşkil ettiği kanaatindedir (Erdoğdu/Türkiye, No. 25723/94, § 72, AİHM 2000‑VI, Dilipak/Türkiye, No. 29680/05, § 51, 15 Eylül 2015, Ergündoğan/Türkiye, No. 48979/10, § 26, 17 Nisan 2018 ve Selahattin Demirtaş/Türkiye (No. 3), No. 8732/11, § 26, 9 Temmuz 2019, ayrıca aksi yönde bir karar için bk. Otegi Mondragon/İspanya, No. 2034/07, § 60, AİHM 2011.
23. Mahkeme ardından, bu müdahalenin, kanunla, yani daha açıkça Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesiyle öngörüldüğü (yukarıdaki 10. paragraf) ve Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası bakımından, itibarın ve başkasının haklarının korunması meşru amacını izlediği hususlarına taraflarca itiraz edilmediğini gözlemlemektedir.
24. Mahkeme, müdahalenin gerekliliğiyle ilgili olarak, özel hayatın ve ifade özgürlüğünün korunması konularında oluşturduğu içtihatlardan doğan ilkeleri hatırlatmaktadır. Bu ilkeler, özellikle Couderc ve Hachette Filipacchi Associés/Fransa ([BD], No. 40454/07, §§ 83-93, AİHM 2015 (özetler)) ve Tarman/Türkiye (No. 63903/10, §§ 3638, 21 Kasım 2017) kararlarında özetlenmiştir. Mahkeme ayrıca, ulusal makamlar tarafından, başvuranın ifade özgürlüğü hakkı ile karşı tarafın itibarının korunması hakkı arasında, içtihatlarından doğan ilkelere riayet edilerek bir denge gözetilip gözetilmediğini değerlendirmek için (yukarıda anılan Tarman, § 38) ulusal mahkeme tarafından ileri sürülen gerekçeyi dikkate alması gerektiğini hatırlatmaktadır (ibidem, § 40).
25. Somut olayda, Asliye Ceza Mahkemesi, 15 Ocak 2009 tarihli kararında, dosyada yer alan unsurları dikkate alarak, ilgili makalede başvuran tarafından polis memuru F.Ç. hakkında ileri sürülen iddiaların, gerçeğe uygun olmadığı ve sonuç olarak, makalenin polisin itibarına zarar verdiği sonucuna varmıştır (yukarıdaki 8. paragraf).
26. Asliye Ceza Mahkemesinin karar gerekçesi, ulusal hâkimlerin, Mahkeme içtihatlarında belirtilen bütün ilgili kriterleri dikkate alarak, başvuranın ifade özgürlüğü hakkı ile karşı tarafın özel hayata saygı hakkı arasında adil bir denge gözettiklerini belirtmeye imkân vermemektedir (yukarıda anılan Tarman, § 38). Ayrıca Asliye Ceza Mahkemesi, başvuranın iddialarının olgusal bir dayanağı bulunup bulunmadığı konusundan bağımsız olarak, karşı tarafın özel hayatına saygı hakkının, somut olayın koşullarında, başvuranın cezaya mahkûm edilmesi sebebiyle, ifade özgürlüğü hakkının kullanımına yapılan müdahaleyi haklı gösterip göstermediğini araştırmamıştır. Özellikle Asliye Ceza Mahkemesi, başvurana verilen hapis cezası ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının, izlenen amaçla orantılı olup olmadığını araştırmamış veya bu türden bir cezanın, mesleği gazetecilik olan başvuran için doğurabileceği caydırıcı etkiyi incelememiştir (bu bağlamda bk. Cumpănă ve Mazăre/Romanya [BD], No. 33348/96, § 116, AİHM 2004‑XI ve Dilipak/Türkiye, No. 29680/05, § 70, 15 Eylül 2015).
27. Mahkeme, yukarıda belirtilenler bakımından, somut olayın koşullarında, ulusal makamların, söz konusu menfaatler arasında, içtihatlarında belirtilen kriterlere uygun bir denge gözetmedikleri kanaatine varmaktadır.
28. Mahkeme sonuç olarak, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
29. Başvuran, maddi tazminat ile mevcut başvuruya konu olan ceza davası sonucunda makalesinde hedef aldığı kişi tarafından kendisi hakkında açılan tazminat davası kapsamında ödemek zorunda kaldığı yargılama masraf ve giderleri için toplam 13.030 Türk lirası (TRY) talep etmektedir. Başvuran ayrıca, maruz kaldığı kanaatine vardığı manevi zarar bağlamında 20.000 avro (EUR) talep etmektedir. Başvuran son olarak, avukatlık ücreti için 1.071 avro ve tercüme masrafları için 400 avro talep etmektedir. Bu talepler bağlamında kanıtlayıcı herhangi bir belge sunmamaktadır.
30. Hükümet, bir taraftan, başvuranın, iddia edilen ihlal sebebiyle maruz kaldığını söylediği maddi zararı kanıtlamadığını ve diğer taraftan, bu bağlamda herhangi bir ödeme belgesi ibraz etmediğini ileri sürmektedir. Hükümet ayrıca, manevi tazminat bağlamında talep edilen miktarın aşırı olduğu ve Mahkeme içtihatlarına uygun olmadığı kanaatindedir. Hükümet son olarak, başvuranın ödediğini iddia ettiği tercüme masrafları ve avukatlık ücreti için kanıtlayıcı ödeme belgesi veya avukatı ile kendi arasında imzalanan herhangi bir sözleşme ibraz etmediğini iddia etmektedir.
31. Mahkeme, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi zarar arasında herhangi bir nedensellik bağının bulunmadığı kanaatine varmakta ve bu talebi reddetmektedir. Buna karşın, Mahkeme, başvurana manevi zarar bağlamında 2.500 avro ödenmesinin uygun olduğu kanaatindedir. Mahkeme, masraf ve giderlere ilişkin olarak sunulan talebi, başvuranın bu bağlamda gerekli kanıtlayıcı belgeler ibraz etmemiş olması sebebiyle, reddetmektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;
2. Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;
3. a) Davalı Devlet tarafından başvurana, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki geçerli döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek ve bu miktar üzerinden ödenecek her türlü vergiden muaf olmak üzere, manevi tazminat olarak 2.500 avro (iki bin beş yüz avro) ödenmesine;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu miktara, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına,
4. Başvurunun geri kalan kısmı için adil tazmin taleplerinin reddine
karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları gereğince 7 Ocak 2020 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıJulia Laffranque
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy