AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
DİLEK ASLAN / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 34364/08)
KARAR
STRAZBURG
20 Ekim 2015
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup, bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Dilek Aslan / Türkiye kararında,
Başkan
András Sajó,
Yargıçlar
Işıl Karakaş,
Nebojša Vučinić,
Helen Keller,
Egidijus Kūris,
Robert Spano,
Jon Fridrik Kjølbro
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla oluşturulan ve Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 22 Eylül 2015 tarihinde gerçekleştirilen kapalı müzakerelerin ardından, aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir.
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı Dilek Aslan’ın (“başvuran”) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (“AİHM” veya “Mahkeme”) 10 Temmuz 2008 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru (no. 34364/08) bulunmaktadır.
2. Başvuran, Mahkeme önünde, Kars Barosuna kayıtlı Avukat O. Gündoğdu tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuru 8 Temmuz 2010 tarihinde Hükümet’e tebliğ edilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
A. Giriş
4. Başvuran 1984 doğumlu olup, Kars’ta ikamet etmektedir.
5. Dava konusu olaylar konusunda taraflar arasında ihtilaf bulunduğundan, olaylar ayrı olarak belirtilecektir. Olaylar, başvuran tarafından ileri sürüldüğü haliyle aşağıda B Bölümünde belirtilmektedir (aşağıda 5-9. paragraflar). Olaylara ilişkin Hükümet’in beyanları aşağıda C Bölümünde özetlenmektedir (aşağıda 10-13. paragraflar). Başvuran ve Hükümet tarafından ibraz edilen delil niteliğinde belgeler ise D Bölümünde özetlenmektedir (Bk. aşağıda 14-30. paragraflar).
B. Başvuranın olaylara ilişkin beyanları
6. Başvuran ve üç arkadaşı 21 Ekim 2006 tarihinde Kars ilinde bir meskûn bölgede TAYAD (Tutuklu ve Hükümlü Aileleleri ile Dayanışma Derneği) tarafından hazırlanan bildirileri dağıtmaktaydı.
7. Sivil kıyafetli bir erkek şahıs gelmiş ve polis memuru olduğunu gösteren kimlik belgelerini göstermeksizin bildirilere el koyma girişiminde bulunmuştur. Başvuran ve arkadaşları söz konusu şahsın talebini yerine getirmeyi reddettiğinde, şahıs başvuranın iki arkadaşını ensesinden tutmuştur. Akabinde yaklaşık otuz polis memuru olay yerine gelmiş ve başvuran ile arkadaşlarını gözaltına almıştır. Polis memurları gözaltına alma esnasında güç kullanmış ve başvuranı polis aracına bindirmeden önce başvuranın vücudunun çeşitli yerlerine vurmuşlardır. Bir polis memuru aracın içerisinde başvuranın kafasının üzerine oturmuş ve başvurana vurmaya devam etmiştir. Birtakım polis memurları da başvuranın vücudunun çeşitli yerlerine dokunmuş ve cinsel ima içeren yorumlarda bulunmuştur.
8. Başvuran hastaneye götürülmüş ve burada kafasında, yüzünde, omuzlarında, belinde, karnında ve bileğinde cilt tahrişi, kızarlıklık (eritem) ve hassas bölgeler bulunduğunu tespit eden bir doktor tarafından muayene edilmiştir. Doktor, yaraların hayati tehlike içermediği ve yaraların tedavi edilmesi için basit bir tıbbi muamelenin yeterli olacağı sonucuna varmıştır.
9. Bunun üzerine başvuran karakola götürülmüş, burada dövülmeye devam etmiş ve polis memurlarından biri tarafından tecavüzle tehdit edilmiştir. Başvuranın gözaltına alınma gerekçeleri hakkında bilgi ve avukat talepleri reddedilmiştir. Başvuranın taleplerini her yineleyişinde polis memurları saldırgan bir dil kullanmışlardır.
10. Aynı gün öğleden sonra karakola gelen bir avukat başvuranın serbest bırakılmasını sağlamıştır.
C. Hükümet’in olaylara ilişkin beyanları
11. Polis memurları 21 Ekim 2006 tarihinde saat 11:00 civarında TAYAD üyelerinin Kars’ta bir meskûn bölgede bildiri dağıttığı bilgisini almışlardır. İki polis memuru V.G. ve H.Ö. bildirilerin içeriğinin yasal olup olmadığını teyit etmek üzere saat 11:15’te olay yerine gelmiştir. Polis memurlarından biri olan V.G. başvurana ve arkadaşlarına yaklaşarak polis memuru olduğunu söylemiş ve bildirilerin içeriğini ve kimlik belgelerini görmeyi talep etmiştir. Başvuran ve arkadaşlarının talebi yerine getirmeyi reddetmeleri, saldırgan bir dil kullanmaya ve polis memuruna vurmaya başlamaları nedeniyle ikinci bir polis memuru müdahale etmiştir. Akabinde polis memurları olay yerine gelen diğer polis memurlarından yardım istemişlerdir. Polis memurları başvuranı ve arkadaşlarını gözaltına almış ve kendilerini bir polis aracına bindirme girişiminde bulunmuşlardır. Ancak gözaltına alınan kişiler direnmiş ve araç içerisinde de polis memurlarına vurmaya devam etmişlerdir. Gözaltına alınan kişiler ve polis memurları arasında yaşanan fiziksel mücadele sırasında V.G. yaralanmıştır.
12. Başvuran saat 11:30’da bir doktor tarafından muayene edilmiş ve doktor başvuranın kafasında, omuzlarında ve bileğinde hafif yaralanmalar tespit etmiştir. V.G. de aynı doktor tarafından tıbbi muayeneye tabi tutulmuştur. V.G. hakkında düzenlenen tıbbi rapora göre, V.G.’nin belinde ağrı ve hassasiyet ile ayaklarında uyuşma mevcuttu. Doktor, hem başvuranın hem de V.G.’nin yaralarının tedavi edilmesi için basit bir tıbbi prosedürün yeterli olduğunu değerlendirmiştir.
13. Kars Cumhuriyet savcısının talimatları üzerine başvuran ve arkadaşları saat 13:00’te karakola götürülmüşlerdir. Başvuran ve arkadaşları polise ifade vermeyi reddetmişlerdir.
14. Başvuran ve arkadaşları polis gözaltısının saat 16:00’da sonlandırılması üzerine serbest bırakılmış ve tıbbi muayene olmak üzere bir hastaneye götürülmüşlerdir. Başvuranı muayene eden doktor, aynı gün saat 11:30’da düzenlenen raporda kaydedilenlerle aynı yaralanmaları tespit etmiştir.
D. Taraflarca ibraz edilen delil niteliğinde belgeler
15. Saat 11:30 ve 16:00’da başvuran hakkında düzenlenen tıbbi raporların sırasıyla “yaralara ilişkin bulgular” ve “muayene sonucu” başlıklı bölümlerinde başvuranın uğradığı fiziksel yaralanmalara ilişkin bilgiler ve doktorların yaraların ciddiyetine ilişkin görüşleri yer almıştır (Bk. yukarıda 8, 12 ve 14. paragraflar). Raporların “muayene koşulları”, “olaya ilişkin bilgiler”, “muayene edilen kişinin şikâyetleri” ve “psikiyatrik muayene bulguları” başlıklı bölümleri tamamlanmamıştır.
16. Polis 21 Ekim 2006 tarihinde saat 13:30’da bir gözaltına alma tutanağı düzenlemiştir. Söz konusu tutanağa göre, polis memurları TAYAD üyelerinin bildiri dağıttığı bilgisini almaları dolayısıyla olay yerine gitmişlerdir. Başvuran ve arkadaşları, polis memurlarının bildirilerin gösterilmesini talep etmesi üzerine bildirileri çantalarına koymuş ve kimlik belgelerini göstermeyi reddetmişlerdir. Raporda ayrıca, başvuranın ve arkadaşlarının polis memurlarına direnmeleri ve eylemlerini sürdürmeleri nedeniyle zor kullanılarak gözaltına alınmak zorunda kalındığı belirtilmiştir. Rapora göre, gözaltına alınan kişiler kendilerini yere atmak ve slogan atmak suretiyle polis memurlarına saldırmışlardır. Ardından güç kullanılarak polis aracına bindirilen başvuran ve arkadaşları kafalarını arabanın camına ve kapısına vurmak suretiyle kendilerini yaralamışlardır.
17. V.G.’nin ifadesi saat 11:40’ta diğer bir polis memuru tarafından alınmıştır. V.G. başvuran ve arkadaşları tarafından yaralandığını iddia etmiş ve haklarında bir soruşturma yürütülmesini talep etmiştir.
18. Başvuran ve arkadaşlarının kişisel eşyaları saat 16:10’da, arama tutanağı düzenleyen dört polis memuru tarafından aranmıştır. Söz konusu tutanağa göre, gözaltına alınan kişilerden ikisinin çantasında bildirinin birer kopyası bulunmuştur. Polis memurları, arama sırasında bulunan tüm eşyaları, başvuran ve arkadaşlarının polis gözaltısının saat 16:00’da sona erdirilmesi üzerine serbest bırakılmaları esnasında iade etmişlerdir.
19. Kars Cumhuriyet savcısı 2006 yılının Kasım ayında başvuran ve arkadaşları hakkında soruşturma başlatmıştır. Söz konusu soruşturma kapsamında, Cumhuriyet savcısı 17 Kasım 2006 tarihinde V.G. ve H.Ö.’nün ifadelerini almıştır. Polis memurları, başvuran ve arkadaşlarının V.G.’yi dövme girişiminde bulunmaları nedeniyle, kendilerine yardım etmek üzere gelen diğer polis memurlarıyla birlikte güç kullanmak mecburiyetinde kaldıklarını ileri sürmüşlerdir. Polis memurları, başvuran ve arkadaşları hakkında suç duyurusunda bulunmak istemediklerini belirtmişlerdir.
20. Başvuran 23 Kasım 2006 tarihinde Kars Cumhuriyet savcısına şüpheli sıfatıyla ifade vermiştir. Başvuran ifadesinde kötü muamele ve cinsel saldırıları tarif etmiş ve Cumhuriyet savcısından yaşadığı sıkıntının sorumluları olan polis memurlarının kovuşturulmalarını talep etmiştir. Başvuran ayrıca kendisinin ve arkadaşlarının bildirileri internetten indirdiklerini ve yazdırdıklarını kaydetmiştir. Başvuran, söz konusu bildirilerin içeriğinin yasa dışı olmadığını ve herhangi bir suç işlemediklerini belirtmiştir. Başvuranın yasal temsilcisi de odada hazır bulunmuştur ve Cumhuriyet savcısına müvekkilinin bildiri dağıtırken Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki görüşlerini ve kanaatlerini yayma özgürlüğünü kullandığını belirtmiştir. Başvuranın temsilcisi müvekkilini gözaltına alan polis memurlarının başvurana kimlik belgelerini göstermediklerinden ve başvuranı hakları konusunda bilgilendirmediklerinden şikâyetçi olmuştur. Başvuranın temsilcisi ayrıca, polis memurlarının müvekkiline karşı şiddet uyguladıkları gerekçesiyle görevi kötüye kullanma suçunu işlediklerinden şikâyetçi olmuştur.
21. Aynı gün başvuranın iki arkadaşı S.P. ve B.K. de Kars Cumhuriyet savcısına şüpheli sıfatıyla ifade vermiştir. Hem S.P., hem de B.K. polis memurları tarafından kötü muameleye maruz bırakıldıklarını iddia etmiş ve uğradıkları kötü muamelenin sorumluları olan polis memurları hakkında soruşturma başlatılmasını talep etmiştir.
22. Kars Cumhuriyet savcısı 13 Ağustos 2007 tarihinde Kars Asliye Ceza Mahkemesi’ne iddianamesini sunmuş ve Ceza Kanunu’nun 265 § 1 maddesi uyarınca başvuran ile üç arkadaşını polis memurlarının görevlerini yerine getirmelerine engel olmakla suçlamıştır. Cumhuriyet savcısı başvuranın ve arkadaşlarının polis memurlarına “faşitler”, “katiller” ve “halk düşmanları” dediklerini, polis memurlarına kimlik belgelerini göstermeyi reddettiklerini ve el çantalarıyla polis memurlarına vurduklarını iddia etmiştir. Bir dava dosyası açılmış ve söz konusu dosya 2007/220 olarak numaralandırılmıştır.
23. Kars Asliye Ceza Mahkemesi 4 Aralık 2007 tarihinde davaya ilişkin ilk duruşmayı gerçekleştirmiştir.
24. Asliye Ceza Mahkemesi 24 Mart 2008 tarihinde müşteki polis memuru V.G.’yi, başvuranın ve müşterek sanıkların gıyabında dinlemiştir. V.G. başvuranın ve arkadaşlarının sloganlar attıklarını, gözaltına alınmamak için direndiklerini ve çantalarıyla kendisine vurduklarını iddia etmiştir.
25. Başvuran 27 Mart 2008 tarihinde ilk derece mahkemesi önünde ifade vermiştir. Başvuran slogan atmadıklarını ve polis memurlarını dövmediklerini belirtmiştir. Başvuran kendilerinin söz konusu şahısların polis memuru olduklarını bilmediklerini ve her hâlükârda V.G.’nin bildirilerin içeriğini görmeyi talep etmediğini belirtmiştir. Başvurana göre, V.G. yalnızca kendisini ve arkadaşlarından bir tanesini yakalamış ve gözaltına alma işlemini gerçekleştirmek üzere diğer polis memurlarından yardım istemiştir. Başvuran kendilerinin V.G.’nin bir polis memuru olduğunu anlayamadan saldırıya uğradıklarını ve gözaltına alındıklarını kaydetmiştir. Başvuranın avukatı aynı duruşma sırasında, başvuranın bildiri dağıtmaktan ötürü yargılanmasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde yer alan haklarına ve özellikle ifade ve gösteri hakkına aykırı olduğunu ileri sürmüştür.
26. Müşterek sanıklar çeşitli tarihlerde Kars Asliye Ceza Mahkemesi önünde ifade vermişlerdir. Müşterek sanıkların tamamı, kendilerinden bildirileri veya kimlik belgelerini göstermelerinin istenmediğini; fakat direnmedikleri halde güç kullanılarak gözaltına alındıklarını ileri sürmüştür.
27. Kars Asliye Ceza Mahkemesi 17 Mart 2009 tarihinde başvuranı Ceza Kanunu’nun 265 § 1 maddesi uyarınca polis memurlarının görevlerini yerine getirmelerini engellemekten ve polis memurlarına hakaret etmekten mahkûm etmiş ve başvurana on bir ay yirmi gün hapis cezası vermiştir. İlk derece mahkemesi polis memurlarının TAYAD üyelerinin bildiri dağıttığı bilgisini almaları üzerine olay yerine gittiklerini kaydetmiştir. Kars Asliye Ceza Mahkeemsi polis tutanağını imzalayan polis memurlarının ifadeleri, tıbbi raporlar ve gözaltına alma tutanağının ışığında, sanığın polis memurlarına hakaret ettiğinin, bağırarak kimliklerini asla göstermeyeceklerini ve bildirileri vermeyeceklerini söylediğinin ve çantalarıyla vurmak suretiyle V.G.’yi yaraladıklarının sabit olduğuna hükmetmiştir. Başvuranın sabıka kaydı olmadığını, kişilik özelliklerini ve duruşmalar sırasındaki tutumunu dikkate alan ilk derece mahkemesi, başvuranın başka herhangi bir suç işlemeyeceği kanaatine varmıştır. Dolayısıyla ilk derece mahkemesi 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 231. maddesi uyarınca başvuran hakkındaki hükmün açıklanmasının beş yıl geri bırakılmasına karar vermiştir.
28. 17 Mart 2009 tarihli karar 26 Mayıs 2009 tarihinde kesinleşmiştir.
29. Bu arada Kars Cumhuriyet savcısı, başvuran ve arkadaşları tarafından yapılan suç duyuruları üzerine V.G. ve H.Ö. hakkında görevi kötüye kullanmaktan soruşturma başlatmıştır.
30. Kars Cumhuriyet savcısı 11 Ağustos 2007 tarihinde, polis memurları hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Cumhuriyet savcısı, başvuranın yaralarının kendisinin ve arkadaşlarının, görevlerini ifa eden polis memurlarına direnmelerinden kaynaklanmış olmasının muhtemel olduğu kanaatine varmıştır. Cumhuriyet savcısı söz konusu kararında, polis memurlarından bazılarının da olay sırasında yaralandıklarını kaydetmiştir.
31. Başvuranın avukatı 4 Aralık 2007 tarihinde Cumhuriyet savcısının yukarıda belirtilen kararına karşı itirazda bulunmuştur. Avukat dilekçesinde söz konusu kararın kendisine veya müvekkiline tebliğ edilmediğini ve bu durumdan kendisinin aynı gün dava dosyasındaki belgeleri okumak üzere adliyeye gitmesi üzerine haberdar olduklarını kaydetmiştir. Başvuranın avukatı ayrıca, başvuranın polis tarafından şiddete uğradığını ve polis memurlarına vurmadığını kaydetmiştir.
32. Ardahan Ağır Ceza Mahkemesi, yapılan esastan incelemenin ardından, başvuranın Kars Cumhuriyet savcısının kararına karşı itirazını 21 Aralık 2007 tarihinde reddetmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi polis memurları tarafından kullanılan gücün, başvuranın direnişine kırmak için gerekli olanın ötesinde olmadığını değerlendirmiştir. Başvuran söz konusu kararın kendisine veya avukatına tebliğ edilmediğini ve soruşturma dosyasına eklendiğini iddia etmiştir. Başvuranın avukatı söz konusu dosyaya 21 Ocak 2008 tarihinde baktığında karardan haberdar olmuştur. 11 Ağustos 2007 ve 21 Aralık 2007 tarihli kararların başvurana veya avukatına tebliğ edildiğini ortaya koyan herhangi bir belge Hükümet tarafından ibraz edilen soruşturma dosyasında mevcut değildir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK
33. Olayların meydana geldiği tarihteki haliyle 2559 sayılı Polis Vazife ve Salâhiyet Kanunu’nun 9. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Polis, millî güvenlik ve kamu düzeninin, genel sağlık ve genel ahlâkın veya başkalarının haklarının korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, taşınması veya bulundurulması yasak olan her türlü silâh, patlayıcı madde veya eşyanın tespiti amacıyla usulüne göre verilmiş hâkim kararı veya bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde mahallin en büyük mülkî amirinin vereceği yazılı emirle;
...
E. Umumî veya umuma açık yerlerde,
...
Suçun önlenmesi amacıyla kişilerin üstlerini, araçlarını, özel kâğıtlarını ve eşyasını arar; suç unsurlarına el koyar ve evrakı ile birlikte Cumhuriyet savcılığına tevdi eder.”
34. Olayların meydana geldiği tarihte polisin kişilerden kimlik sorma yetkisi 2559 sayılı Kanun’un 17. maddesinde ve Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliği’nin (1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 25832 sayılı Yönetmelik) 18 (e) maddesinde düzenlenmiştir:
2559 Sayılı Kanun’un 17. Maddesi
“...
Polis suç işlenmesini önlemek veya işlenmiş suçların faillerini ele geçirmek için kişilerden (kendisinin polis olduğunu belirleyen belgeyi gösterdikten sonra) kimliğini sorabilir.
Bu istem karşısında herkes nüfus hüviyet cüzdanı, pasaport veya resmi bir belgeyi göstererek kimliğini belirlemek zorundadır.
...”
25832 Sayılı Yönetmeliğin 18(e) Maddesi
“Aşağıda belirtilen denetimler şartları oluştuğunda kolluk tarafından kendiliğinden yapılabilir:
...
(e) Suç işlenmesini önlemek için kişilerden kimlik sorma;
...”
35. 1983 tarihli ve 2908 sayılı eski Dernekler Kanunu’nun 44. maddesine göre, dernekler tarafından dağıtılacak olan bildirimlerin birer örneğinin, yayımın ihbarı amacıyla, mahallin en büyük mülki amirliğine ve Cumhuriyet savcılığına verilmesi zorunlu olup, bildiri, beyanname ve benzeri yayınlar, mahallin en büyük mülki amirliğine verilişinden itibaren 24 saat geçmedikçe dağıtılamaz. 5253 sayılı yeni Dernekler Kanunu 23 Kasım 2004 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Yeni Dernekler Kanunu’nda, derneklerin bildirilerinin içeriği veya dağıtımı konusunda Devlet makamlarını bilgilendirme konusunda herhangi bir yükümlülük öngörülmemektedir.
36. Ceza Kanunu’nun 265 § 1 maddesi şu şekildedir:
Görevi yaptırmamak için direnme
“Madde 265 - (1) Kamu görevlisine karşı görevini yapmasını engellemek amacıyla, cebir veya tehdit kullanan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 3. MADDESİNİN İHLALLERİNİN MEYDANA GELDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
37. Başvuran Sözleşme’nin 3 ve 13. maddeleri kapsamında, polis memurlarının sebebiyet verdiği ızdırabın kötü muamele anlamına geldiğinden ve kötü muamele iddialarının ulusal makamlar tarafından etkin bir şekilde soruşturulmadığından şikâyetçi olmuştur.
Mahkeme, söz konusu şikâyetlerin Sözleşme’nin 3. maddesi açısından incelenmesi gerektiğini değerlendirmektedir. Sözleşme’nin 3. maddesi şu şekildedir:
“Hiç kimse işkenceye veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele veya cezaya tabi tutulamaz.”
38. Hükümet söz konusu savlara itiraz etmiştir.
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
39. Hükümet, Mahkeme’den Sözleşme’nin 35 § 1 maddesi kapsamındaki iç hukuk yollarının tüketilmesi koşuluna riayet edilmediği gerekçesiyle söz konusu şikâyetleri reddetmesini talep etmiştir. Bu bakımdan Hükümet, Kars Cumhuriyet savcısının 11 Ağustos 2007 tarihli kararının başvurana tebliğ edildiğini ve başvuranın söz konusu karara karşı itirazda bulunmuş olması gerektiğini belirtmiştir. Hükümet, alternatif olarak, başvuranın Mahkeme’ye başvurusunu, Kars Cumhuriyet savcısının karar tarihinden itibaren altı ay içerisinde yapmış olması gerektiğini ileri sürmüştür.
40. Hükümet’in başvuranın yararlanabileceği iç hukuk yollarını tüketmediği yönündeki itirazına ilişkin olarak Mahkeme, başvuranın 11 Ağustos 2007 tarihli karara itiraz ettiğini ve yapılan esastan incelemenin ardından söz konusu itirazın Ardahan Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedildiğini gözlemlemektedir. Hükümet tarafından iddia edildiği üzere Kars Cumhuriyet savcısının kararı daha erken bir tarihte başvurana veya avukatına resmen tebliğ edilmiş olsaydı, ağır ceza mahkemesi başvuranın itirazını süre sınırlarına uyulmadığı gerekçesiyle usul gerekçelerinden ötürü reddederdi. Mahkeme ayrıca, Hükümet’in başvuranın 11 Ağustos 2007 tarihli karardan, avukatının söz konusu karardan haberdar olduğunu iddia ettiği 4 Aralık 2007 tarihinden önce haberdar olduğunu ortaya koyan herhangi bir bilgi veya belge sunmadığını kaydetmektedir. Dolayısıyla Mahkeme, Hükümet’in bu başlık altındaki itirazını reddetmiştir.
41. Hükümet’in altı aylık süre sınırı kuralına dair beyanlarına ilişkin olarak Mahkeme, Türkiye’de Cumhuriyet savcılarının kovuşturmaya yer olmadığına dair kararlarına itiraz etmenin, ilke olarak, Sözleşme’nin 35 § 1 maddesi anlamında etkin ve erişilebilir bir iç hukuk yolu olduğunu hatırlatmaktadır (Bk. Epözdemir/Türkiye (k.k.), no. 57039/00, 31 Ocak 2002; Saraç/Türkiye (k.k.), no. 35841/97, 2 Eylül 2004; Hıdır Durmaz/Türkiye, no. 55913/00, §§ 29-30, 5 Aralık 2006; Pad ve Diğerleri/Türkiye (k.k.), no. 60167/00, § 67, 28 Haziran 2007; Nurettin Aldemir ve Diğerleri/Türkiye, no. 32124/02, 32126/02, 32129/02, 32132/02, 32133/02, 32137/02 ve 32138/02, § 52, 18 Aralık 2007; ve İnan ve Diğerleri/Türkiye, no. 19637/05, 43197/06 ve 39164/07, § 30, 13 Ekim 2009). Bu bağlamda Mahkeme, başvuranın Kars Cumhuriyet savcısının kararına itirazda bulunmak suretiyle söz konusu hukuk yoluna başvurduğunu gözlemlemektedir. Dolayısıyla, başvuranın Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamındaki iddialarına ilişkin nihai karar, Ardahan Ağır Ceza Mahkemesi’nin 21 Aralık 2007 tarihli kararı olmuştur.
42. Mahkeme ayrıca, başvuranın beyanlarına göre, Ardahan Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararının başvurana veya avukatına hiçbir zaman tebliğ edilmediğini kaydetmektedir. Başvuran, söz konusu kararın içeriğinin, avukatının soruşturma dosyasına baktığı 21 Ocak 2008 tarihinde avukatı tarafından öğrenildiğini iddia etmiştir. Buna karşılık Hükümet, başvuranın beyanlarının doğruluğunu sorgulamamıştır. Ayrıca Hükümet, söz konusu kararın başvurana veya avukatına tebliğ edildiğini ortaya koyan herhangi bir açıklama veya belgeyi Mahkeme’ye ibraz etmemiştir. Hükümet’in başvuranın iddialarına itiraz etmediğini ve çürütmediğini dikkate alarak ve başvuranın Mahkeme’ye 10 Temmuz 2008 tarihinde, yani 21 Ocak 2008 tarihinden itibaren altı ay içerisinde başvuruda bulunduğunu göz önünde bulundurarak Mahkeme, başvuranın Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamındaki şikâyetleri bakımından altı aylık süre sınırına riayet ettiği kanaatine varmıştır. Dolayısıyla Mahkeme, Hükümet’in başvuranın kötü muameleye ilişkin iddialarını, Kars Cumhuriyet savcısının karar tarihinden itibaren altı ay içerisinde Mahkeme’ye sunmuş olması gerektiği yönündeki iddiasını reddetmiştir.
43. Mahkeme, başvurunun bu kısmının Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını kaydetmektedir. Mahkeme ayrıca, başvurunun başka herhangi bir gerekçeyle kabul edilemez olarak nitelendirilemeyeceğini kaydetmektedir. Dolayısıyla, başvurunun kabul edilebilir olduğu beyan edilmelidir.
B. Esas Hakkında
1. Sözleşme’nin 3. maddesinin esas yönü ışığında davalı Devletin sorumluluğu
44. Başvuran hem gözaltına alınması esnasında, hem de polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada fiziksel ve psikolojik şiddete maruz kaldığını ileri sürmüştür. Özellikle, başvuran ve arkadaşları otuz polis memuru tarafından dövülmüş, tehdit edilmiş ve gözaltına alma işlemini gerçekleştiren polis memurları tarafından cinsel tacize uğramışlardır.
45. Hükümet, polis memurlarının başvuranın ve arkadaşlarının gözaltına alınmamak için direnmeleri nedeniyle güç kullanmak mecburiyetinde kaldıklarını ve uygulanan gücün aşırı olmadığını ileri sürmüştür. Hükümet ayrıca, 21 Ekim 2006 tarihinde saat 11:30 ve 16:00’da düzenlenen tıbbi raporların içeriğinin de tamamen aynı yönde olduğunu ve başvuranın polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada kötü muameleye maruz bırakılmadığını ortaya koyduğunu kaydetmiştir.
46. Mahkeme ilk olarak, 21 Ekim 2006 tarihinde saat 11:30’da düzenlenen tıbbi raporda başvuranın aynı gün gözaltına alındığı sırada maruz kaldığı yaralanmaların kaydedildiği hususunda taraflar arasında ihtilaf bulunmadığını gözlemlemektedir. Bu bağlamda Mahkeme, Sözleşme’nin 3. maddesinin gözaltına alma işleminin gerçekleştirilmesi için güç kullanılmasını yasaklamadığını hatırlatmaktadır. Ancak, bu türden bir güce ancak kaçınılmaz olması halinde ve aşırı olmamak kaydıyla başvurulabilir (Ivan Vasilev/Bulgaristan, no.48130/99, § 63, 12 Nisan 2007 ve bu kararda anılan davalar).
47. Mahkeme, başvuranın söz konusu yaralanmalara ne şekilde maruz kaldığına ilişkin birbiriyle çelişen iki anlatımla karşı karşıyadır. Başvuran, polis memurları tarafından dövüldüğünü, cinsel saldırıya maruz kaldığını, tehdit edildiğini ve hakarete uğradığını iddia etmiş; Hükümet ise başvuranın gözaltına alınmamak için direndiğini ve kendi eylemleri sonucunda yaralandığını ileri sürmüştür.
48. Mahkeme bu bağlamda, başvuran ve arkadaşlarının gözaltına alınmalarının ardından düzenlenen tıbbi raporlara göre, hem gözaltına alınan kişilerin, hem de polis memurlarının yaralandıklarını kaydetmektedir. Başvuranı ve polis memurunu muayene eden doktor, her ikisinin de yaralarının kalıcı sonuçlarının olmadığbını değerlendirmiştir (Bk. yukarıda 8 ve 12. paragraflar). Mahkeme, başvuran tarafından tarif edilen muamelenin, başvuranın vücudunda daha ciddi izler bırakmış olması gerektiğini değerlendirmektedir (Bk. Tüzün/Türkiye, no.24164/07, § 37, 5 Kasım 2013). Ayrıca, başvuranın polis gözaltısında birkaç saat tutulduğu göz önünde bulundurulduğunda, başvuranın gözaltısı sona erdirilerek serbest bırakılmasının ardından, iddialarını desteklemek üzere diğer bir tıbbi rapor alma yoluna gitmesi gerekirdi.
49. Diğer yandan Mahkeme, başvuranın darp, cinsel saldırı ve tehdit iddialarını hem ulusal makamlar, hem de Mahkeme önünde ileri sürdüğünü; Mahkeme’ye sunulan tıbbi raporların ayrıntılı olmadığını ve kötü muameleye ilişkin davaları incelerken Mahkeme tarafından sürekli dikkate alınan Avrupa İşkencenin ve İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Ceza veya Muamelenin Önlenmesi Komitesi (CPT) tarafından tavsiye edilen standartlar (Bk., diğer kararlar arasında, Akkoç/Türkiye, no. 22947/93 ve 22948/93, § 118, AİHM 2000‑X) ve “İstanbul Protokolü”nde belirtilen ana esaslar (Bk. Batı ve Diğerleri/Türkiye, no. 33097/96 ve 57834/00, § 100, AİHM 2004‑IV (alıntılar)) bakımından yetersiz olduğunu gözlemlemektedir. Bu itibarla Mahkeme, başvuranın kötü muamele iddialarının kanıtlanması veya çürütülmesi için söz konusu tıbbi raporlara delil olarak dayanılamayacağını değerlendirmektedir (Bk. Mehmet Eren/Türkiye, no. 32347/02, §§ 40-42, 14 Ekim 2008; Gülbahar ve Diğerleri/Türkiye, no. 5264/03, § 53, 21 Ekim 2008; ve Ballıktaş/Türkiye, no. 7070/03, § 28, 20 Ekim 2009).
50. Mahkeme yukarıda hususları ve başka herhangi bir kanıt bulunmadığını dikkate alarak, başvuranın gözaltına alınması ve gözaltında tutulması sırasında polis memurları tarafından kötü muameleye maruz bırakıldığı iddiasını doğrulayan veya çürüten hiçbir delilin mevcut olmadığını değerlendirmektedir. Dolayısıyla Mahkeme’nin, başvuranın yaralarının kötü muameleden mi, yoksa iddia edildiği gibi polis memurları tarafından orantsız güç kullanılmasından, cinsel saldırıya uğramasından veya tehdit edilmesinden mi kaynaklandığı hususunda makul şüphenin ötesinde karar vermesi mümkün değildir.
Dolayısıyla Sözleşme’nin 3. maddesi esas yönünden ihlal edilmemiştir.
2. Sözleşme’nin 3. maddesinin usul yönü ışığında davalı Devletin sorumluluğu
51. Başvuran kötü muamele iddialarının ulusal makamlar tarafından etkin bir şekilde soruşturulmadığından şikâyetçi olmuştur.
52. Hükümet, başvuranın kötü muameleye maruz bırakılıp bırakılmadığını tespit etmek ve kötü muamele yapılmış ise sorumluların kimliklerini belirlemek ve cezalandırmak amacıyla başvuranın kötü muamele iddialarına ilişkin bir soruşturmanın derhal başlatıldığını belirterek başvuranın beyanlarına itiraz etmiştir.
53. Mahkeme, Sözleşme’nin 3. maddesinin, kötü muamele iddialarının "tartışmaya açık" ve "makul şüphe uyandırıcı" olması durumunda yetkililerin iddiaları araştırmasını gerektirdiğini yinelemektedir (Özellikle bk. Ay/Türkiye, no. 30951/96, §§ 59-60, 22 Mart 2005).
54. Mevcut davada, Mahkeme kanıt yetersizliği sebebiyle, başvurana kötü muamelede bulunulduğunun ispatlanamadığını belirtmiştir. Ancak bu, önceki davalarda karar verildiği gibi, başvuranın 3. maddeyle ilgili şikayetinin, araştırma yükümlülüğü bakımından "tartışmaya açık" olmasına engel değildir (Bk., diğer pek çok karar arasında Yaşa/Türkiye, 2 Eylül 1998, § 112, Hüküm ve Kararlar Derlemeleri 1998-VI; yukarıda anılan Ay; yukarıda anılan Gülbahar ve Diğerleri, § 72; Böke ve Kandemir/Türkiye, no. 71912/01, 26968/02 ve 36397/03, § 54, 10 Mart 2009; Gök ve Güler/Türkiye, no. 74307/01, § 39, 28 Temmuz 2009; ve Aysu/Türkiye, no. 44021/07, § 40, 13 Mart 2012). Mahkeme, başvuranın yaralarının ve başvuran tarafından yetkili yerel makamlara yapılan şikâyetlerin, söz konusu fiziksel yaraların en azından aşırı güç kullanımı veya kötü muameleden kaynaklanmış olabileceğine dair makul şüphe uyandırdığını değerlendirmektedir. Bu itibarla başvuranın şikâyetleri, ulusal makamların etkin bir soruşturma yürütmekle yükümlü olduğu, tartışmaya açık bir iddia teşkil etmiştir.
55. Bu bağlamda Mahkeme, başvuran ve arkadaşlarının kötü muamele iddialarına ilişkin bir soruşturma yürütülmesine yönelik talepte bulunmalarının ardından Kars Cumhuriyet savcısının iki polis memuru V.G. ve H.Ö. hakkında soruşturma başlattığını kaydetmektedir (Bk. yukarıda 20, 21 ve 29. paragraflar). Ancak Mahkeme, başvuranın iddialarının aşağıdaki nedenlerden ötürü yerel makamlar tarafından etkin bir şekilde soruşturulmadığını değerlendirmektedir.
56. İlk olarak, Kars Cumhuriyet savcısı şüpheli polis memurlarının ifadelerini almamıştır. Özellikle, V.G. ve H.Ö.’ye destek vermek üzere olay yerine gelen polis memurlarının ifadeleri Cumhuriyet savcısı tarafından dinlenmemiştir. Ayrıca, V.G. ve H.Ö. soruşturmada şüpheli sıfatıyla sorgulanmamış; fakat başvuran ve arkadaşları aleyhine başlatılan diğer soruşturmada müşteki sıfatıyla Cumhuriyet savcısına ifade vermişlerdir (Bk. yukarıda 19. paragraf).
57. İkinci olarak, Mahkeme’nin yukarıda belirttiği üzere, başvuran hakkında düzenlenen tıbbi raporlar ayrıntılı olmayıp, CPT tarafından önerilen standartlar ve “İstanbul Protokolü”nde belirtilen ana esaslar bakımından yetersizdir. Özellikle, 21 Ekim 2006 tarihli tıbbi raporlarda sadece başvuranın vücudundaki fiziksel yaralanmalar kaydedilmiştir. Başvuranı muayene eden doktorlar raporların “olaya ilişkin bilgiler” ve “muayene edilen kişinin şikâyetleri” başlıklı bölümlerde başvuranın olaylara ilişkin anlatımını kaydetmedikleri gibi, psikiyatrik muayene gerçekleştirmemiş ve “psikiyatrik muayene” başlıklı bölümü tamamlamamışlardır. Mahkeme, başvuran sonradan ulusal makamlar ve Mahkeme önünde ileri sürdüğü şikâyetlerinin herhangi birini belirtmemiş olsaydı, tıp doktorlarının başvuranın söz konusu bölümlerle ilgili herhangi bir yorumda bulunmadığını kaydetmiş olması gerektiğini değerlendirmektedir. Doktorlar ayrıca başvuranın yaralarının sebebine ilişkin görüşlerini eklememişlerdir. Mahkeme, Kars Cumhuriyet savcısının kararını söz konusu raporlara dayandırmadan önce raporların mahiyetini incelemiş olması veya diğer bir tıbbi muayene yapılmasını talep etmiş olması gerektiği kanaatindedir.
58. Bunun da ötesinde, Kars Cumhuriyet savcısı muhtemel tanıkların tespit edilmesi için kendi inisiyatifini kullanarak herhangi bir adım atmamıştır. Mahkeme’ye göre, söz konusu olayların Kars’ta bir meskûn bölgede meydana geldiği ve başvuranların söz konusu bölgenin sakinlerine bildiri dağıttıkları göz önünde bulundurulduğunda, Cumhuriyet savcısı söz konusu muhitte ikamet eden kişilerin ifadelerini alabilirdi.
59. Özetle Mahkeme, başvuranın kötü muamele iddialarının Sözleşme’nin 3. maddesinin gerektirdiği şekilde yeterli ve etkin bir soruşturmaya tabi tutulmadığı kanaatine varmıştır.
Dolayısıyla Sözleşme’nin 3. maddesi usul yönünden ihlal edilmiştir.
II. SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
60. Başvuran Sözleşme’nin 10. maddesine dayanarak, ifade özgürlüğü hakkını kullanmasının güç kullanılmak suretiyle engellendiğinden şikâyetçi olmuştur.
61. Mahkeme, başvuranın bu başlık altındaki iddialarına ilişkin olarak, Hükümet’ten Sözleşme’nin hem 10. hem de 11. maddeleri kapsamında yöneltilen bir soruya yanıt vermesi talep edilmiştir. Ancak, başvuranın TAYAD üyesi olduğunu iddia etmediği ve kendi görüşlerini yansıttığı gerekçesiyle bildiri dağıttığını belirttiği göz önünde bulundurulduğunda Mahkeme, başvurunun bu kısmının sadece Sözleşme’nin 10. maddesi açısından incelenmesi gerektiği kanaatindedir.
Sözleşme’nin 10. maddesi şu şekildedir:
“1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, Devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.
2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.”
62. Hükümet başvuranın savına itiraz etmiştir.
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
63. Mahkeme, başvurunun bu kısmının Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını kaydetmektedir. Mahkeme ayrıca, başvurunun başka herhangi bir gerekçeyle kabul edilemez olarak nitelendirilemeyeceğini kaydetmektedir. Dolayısıyla, başvurunun bu kısmının kabul edilebilir olduğu beyan edilmelidir.
B. Esas Hakkında
1. Tarafların beyanları
64. Başvuran kendi görüşlerini yansıtan bildirileri dağıtırken polis tarafından müdahalede bulunulmasının, ifade özgürlüğü hakkının ihlalini teşkil ettiğinden şikâyetçi olmuştur.
65. Hükümet, polisin başvuran ve arkadaşlarına, bildirilerin içeriğini öğrenmek ve kimlik kontrolü yapmak amacıyla yaklaştığı yanıtını vermiştir. Başvuran ve arkadaşları direndiğinden, güvenlik güçleri kendilerini gözaltına almak zorunda kalmışlardır. Hükümet’e göre, ne başvuranın gözaltına alınmasının, ne de başvuran aleyhine dava açılmasının gerekçesi başvuranın bildiri dağıtması olmuştur. Dolayısıyla Hükümet, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edilmediği kanatiindedir.
2. Mahkeme’nin değerlendirmesi
a. Müdahale olup olmadığı hakkında
66. Mahkeme öncelikle, başvuranın ifade özgürlüğüne bir müdahalede bulunulup bulunulmadığı hususunda taraflar arasında ihtilaf bulunduğunu kaydetmektedir. Başvuran bildiri dağıtmasına polis tarafından yapılan müdahalenin ifade özgürlüğüne yönelik bir müdahale teşkil ettiğini iddia etmiş; Hükümet ise başvuran ve arkadaşlarının, polis memurlarının bildirilerin içeriğini ve kimlik belgelerini kendilerine göstermeleri talebine riayet etmedikleri gerekçesiyle gözaltına alındıklarını belirtmiştir. Hükümet, başvuranın bildirilerin içeriği nedeniyle yargılanmadığını kaydetmiştir.
67. Mahkeme önceki kararlarında, protestocuların gözaltına alınmalarının ve tutulmalarının ifade özgürlüğü haklarına yönelik bir müdahale teşkil edebileceğine hükmettiğini vurgulamaktadır (Bk. Chorherr/Avusturya, 25 Ağustos 1993, § 23, A Serisi no. 266‑B; Lucas/Birleşik Krallık (k.k.), no. 39013/02, 18 Mart 2003; ve Açık ve Diğerleri/Türkiye, no. 31451/03, § 40, 13 Ocak 2009). Mahkeme ayrıca, Fatma Akaltun Fırat/Türkiye (no. 34010/06, §§ 51 ve 52, 10 Eylül 2013) davasına ilişkin kararında, bir sendika tarafından yayınlanan bildirilerin dağıtılmasına polis tarafından müdahalede bulunulmasının ve söz konusu sendikanın bir üyesi olan başvuranın gözaltında tutulmasının, başvuranı sendikası tarafından yayınlanan bilgileri yaymaktan alıkoyduğuna ve böylelikle başvuranın Sözleşme’nin 11. maddesi kapsamındaki haklarına yönelik bir müdahale teşkil ettiğine hükmettiğini hatırlatmaktadır.
68. Mahkeme mevcut davada, başvuranın söz konusu bildirilerin yazarı olmamasına rağmen, dağıtmak suretiyle bildirilerin yayılmasında yer aldığını ve böylelikle bilgi ve görüşlerini açıklama hakkını kullandığını gözlemlemektedir (Bk. Andrushko/Rusya, no. 4260/04, § 42, 14 Ekim 2010). Polis müdahalesinin başvuranın Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki haklarına yönelik bir müdahale teşkil edip etmediği meselesine ilişkin olarak Mahkeme, yukarıda belirtilen hükümlerdeki ve karardaki kanaatlerinden ayrılması için herhangi bir gerekçe görmemektedir. Polisin müdahalesi ve başvuranın gözaltına alınması için ne gerekçe gösterilirse gösterilsin, her iki tedbir de başvuranın görüşlerini ifade etmesine ve bilgiyi yaymasına engel olmuş ve dolayısıyla başvuranın Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki haklarına yönelik bir müdahale teşkil etmiştir. Mahkeme, bildirilerin içeriği nedeniyle başvuran aleyhine ceza davası açılmamış olmasının, başvuranın ifade özgürlüğü hakkına yönelik bir müdahalede bulunulduğu gerçeğini değiştirmeyeceği kanaatindedir.
b. Müdahalenin haklı olup olmadığı hakkında
69. Mahkeme, herhangi bir müdahalenin “yasayla öngörülmüş” olmaması, Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrasında yer alan meşru hedeflerden birini veya daha fazlasını izlememesi ve söz konusu hedeflere ulaşılması için “demokratik bir toplumda gerekli” olmaması halinde Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlalini teşkil edeceğini hatırlatmaktadır (Bk., diğer pek çok karar arasından Ahmet Yıldırım/Türkiye, no. 3111/10, § 56, AİHM 2012).
70. Mahkeme, öncelikle “yasayla öngörülme” ifadesinin, ihtilaf konusu tedbirin iç hukukta yasal bir dayanağının bulunması ve aynı zamanda bu dayanağın kanun kavramının niteliklerini taşıması gerektiğini hatırlatmaktadır: bu nitelikler, ilgili yasanın herkes için ulaşılabilir, bazı sonuçları öngörebilir ve aynı zamanda hukukun üstünlüğü ilkesi ile de bağdaşır olmasıdır (Bk., diğer pek çok karar arasında Dink/Türkiye, no. 2668/07, 6102/08, 30079/08, 7072/09 ve 7124/09, § 114, 14 Eylül 2010). Mahkeme’nin içtihadına göre, kanun, yeteri kadar erişilebilir ve “öngörülebilir olmalıdır”, yani kanun bireyin gerekirse uygun tavsiyeler alarak, tutumunu ayarlayabilmesi için yeteri kadar açık olmalıdır (Bk., diğer pek çok karar arasında, yukarıda anılan Ahmet Yıldırım/Türkiye, § 57).
71. Davanın koşullarına dönülecek olursa Mahkeme, Hükümet’in polis memurlarının başvuran ve arkadaşlarına yaklaştıkları esnada bildirilerin içeriği hakkında bilgi edinme niyetinde olduklarını ileri sürdüğünü kaydetmektedir.
72. Olayların meydana geldiği tarihte yürürlükte olan ve polise, belirli koşullara tabi olmak üzere, suç işlenmesinin engellenmesi veya bir suçun faillerinin yakalanması için kişileri arama ve kişilerden kimlik belgesi sorma yetkisi veren 2559 sayılı Kanun’un 9. maddesi ve 25832 sayılı Yönetmeliğin 18 (e) maddesi dikkate alındığında (Bk. yukarıda 33 ve 34. paragraflar) ve yerel yargılamalarda polis müdahalesi ile başvuranın akabinde gözaltına alınmasının hukuka aykırılığına ilişkin herhangi bir bulgunun mevcut olmadığı göz önünde bulundurulduğunda (Bk. yukarıda 27, 30 ve 32. paragraflar), Mahkeme başvuranın ifade özgürlüğü hakkına yönelik müdahalenin yasayla öngörülmüş olduğunu kabul etmeye hazırdır.
73. Mahkeme ayrıca, ulusal makamların kamu düzeninin korunması ve suç işlenmesinin önlenmesi meşru hedefini izlemiş olduğunun değerlendirilebileceği görüşündedir. Mevcut davada mesele, müdahalenin “demokratik bir toplumda gerekli” olup olmadığıdır.
74. Mahkeme, dava konusu müdahaleye ilişkin incelemesini yaparken, şikâyetçi olunan müdahaleyi davanın tamamının ışığında ele alması ve müdahalenin “izlenen meşru hedefle orantılı” olup olmadığını ve ulusal makamların müdahaleyi gerekçelendirmek için ileri sürdükleri nedenlerin “ilgili ve yeterli” olup olmadığını tespit etmesi gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu tespitte bulunurken Mahkeme’nin ulusal makamların Sözleşme’nin 10. maddesinde yer alan ilkelere uygun standartları uyguladığı ve ayrıca ilgili olaylara ilişkin kabul edilebilir bir değerlendirmeye dayandığı hususlarında tatmin olması gerekmektedir (Bk. Morice/Fransa [BD], no. 29369/10, § 124, 23 Nisan 2015).
75. Mevcut davada, polisin TAYAD üyelerinin meskûn bir bölgede bildiri dağıttığına ilişkin bilgi alması üzerine birtakım polis memurlarının olay yerine gittiği hususu dava dosyasındaki belgelerden açıkça anlaşılmaktadır. Akabinde gerçekleşen olaylar silsilesi konusunda adli merciler önünde, başvuran dâhil olmak üzere gözaltına alınan kişiler ve polis memurları arasında ihtilaf söz konusu olmuştur. Kars Asliye Ceza Mahkemesi, Kars Cumhuriyet savcısı ve Ardahan Ağır Ceza Mahkemesi kararlarında polis memurlarının olaylara ilişkin anlatımını isabetli bularak başvuran ve arkadaşlarının polis memurlarına direndiklerine ve hakaret ettiklerine, kimlik belgelerini ve bildirileri göstermeyi reddettiklerine ve çantalarıyla vurmak suretiyle bir polis memurunu yaraladıklarına hükmetmiştir (Bk. yukarıda 27, 30 ve 32. paragraflar). Başvuran aleyhine açılan ceza davasının sonunda Kars Asliye Ceza Mahkemesi başvuranı polis memurlarının görevlerini yerine getirmelerini engellemekten ve polis memurlarına hakaret etmekten mahkûm etmiştir.
76. Mahkeme, polisin kamu düzenini koruma ve suç işlenmesini engelleme konusunda genel bir yükümlülüğünün olduğunu ve ayrıca yerel mevzuat uyarınca kimlik kontrolü yapma yetkisinin bulunduğunu kaydetmektedir (Bk. yukarıda 33, 34 ve 73. paragraflar). Bu bağlamda Mahkeme, adli mercilerin, özellikle de Kars Asliye Ceza Mahkemesi’nin başvuranın ve arkadaşlarının kendilerinden talep edildiğinde polise kimlik belgelerini ve bildirileri göstermeleri gerektiğini ve talebi yerine getirmemelerinin güvenlik güçleri tarafından meşru bir müdahalede bulunmasıyla sonuçlandığını değerlendirdiğini gözlemlemektedir. Mahkeme, yerel makamların olayları incelemek, yorumlamak (Bk. Florian Goldstein ve S.C. Ring Press SRL/Romanya (k.k.), no. 877/04, 10 Nisan 2012) ve ulusal mevzuatı uygulamak için daha uygun bir konumda olduğunu hatırlatmaktadır. Mevcut davada adli mercilerin olaylara ilişkin kabul edilebilir bir değerlendirmede bulunduğu dikkate alındığında Mahkeme, adli mercilerin tespitlerinden ayrılmak için herhangi bir gerekçe görmemektedir. Dolayısıyla Mahkeme, polis memurlarının hukuka uygun talimatlarına uymamakla ve güvenlik güçlerine direnmekle başvuranın ve arkadaşlarının gözaltına alınmalarından ötürü sorumlu olduklarına karar vermiştir. Diğer bir deyişle, başvuran bildiri dağıttığı için veya dağıtılan bildirilerin içeriği nedeniyle değil; polis memurlarına karşı davranışları sonucunda gözaltına alınmıştır. Sonuç olarak, başvuranın ifade özgürlüğü hakkına yönelik müdahalenin polis operasyonu sonucunda meydana gelen tesadüfî bir etki olarak ve dolayısıyla izlenen meşru hedefle orantılı bir tedbir olarak değerlendirilmesi gerekmektedir.
77. Özetle Mahkeme, hem polis müdahalesinin 21 Ekim 2006 tarihli gözaltına alma tutanağında kaydedilen gerekçelerinin, hem de güvenlik güçlerinin eylemlerini ve kararlarını inceleme imkânı bulan adli mercilerin kararlarının içeriğinin başvuranın ifade özgürlüğüne yönelik müdahaleyi gerekçelendirmek için ilgili ve yeterli nedenler barındırdığına karar vermiştir. Dolayısıyla söz konusu müdahale “demokratik bir toplumda gerekli” olmuştur.
78. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmemiştir.
III. SÖZLEŞME’NİN 5. MADDESİNİN İHLALLERİNİN MEYDANA GELDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
79. Başvuran hukuka ve Sözleşme’nin 5 § 1 maddesine aykırı olarak özgürlüğünden yoksun bırakıldığından şikâyetçi olmuştur. Başvuran ayrıca Sözleşme’nin 5 § 2 maddesi kapsamında, gözaltına alınma gerekçeleri hakkında bilgilendirilmediğinden şikâyetçi olmuştur.
80. Hükümet söz konusu savlara itiraz etmiştir.
81. Mahkeme, yerleşik içtihadına göre, herhangi bir hukuk yolunun mevcut olmaması veya hukuk yollarının etkili olmadığının değerlendirilmesi halinde, altı aylık süre sınırının ilke olarak, Sözleşme’nin ihlalini teşkil eden eylem tarihinden itibaren işlemeye başladığını hatırlatmaktadır; ancak devam eden bir durumun söz konusu olması halinde, altı aylık dönem ilgili durumun sona erdiği tarih itibariyle başlamaktadır (Bk. Ege/Türkiye (k.k.), no. 47117/99, 10 Şubat 2004; ve Narin/Türkiye, no. 18907/02, § 41, 15 Aralık 2009).
82. Bu bağlamda Mahkeme, başvuranın söz konusu iddialarını ulusal makamlara sunmadığını gözlemlemektedir. Özellikle, Kars Cumhuriyet savcısı önündeki 23 Kasım 2006 tarihli beyanlarında ve Kars Ağır Ceza Mahkemesi önündeki beyanlarında başvuran ve avukatı, başvurana kötü muamelede bulunulduğu ve ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiği iddiasıyla şikâyetçi olmuşlardır. Başvuran ve avukatı, başvuranın gözaltında tutulmasının hukuka aykırı olduğu iddiasına ilişkin herhangi bir beyanda bulunmamıştır. Başvuran hukuka aykırılık iddiasına ilişkin olarak Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141. maddesi uyarınca tazminat davası da açmamıştır. Davanın koşulları içerisinde Mahkeme, başvuranın Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamındaki şikâyetlerini yerel makamların dikkatine sunma konusunda eylemsiz kalmasının, başvuranın söz konusu iç hukuk yollarının etkili olmadığını değerlendirmesinden kaynaklandığı sonucuna varmıştır. Bu koşullar altında ve yukarıda belirtilen içtihat ışığında Mahkeme, başvuranın polis gözaltısının sona ermesinin ardından altı ay içerisinde söz konusu şikâyetlerini ileri sürmüş olması gerektiğini değerlendirmektedir. Başvuranın gözaltısı 21 Ekim 2006 tarihinde sona ermiş ve başvuru 10 Temmuz 2008 tarihinde yapılmış olduğundan, Mahkeme söz konusu şikâyetlerin zamanında ileri sürülmediğine ve dolayısıyla Sözleşme’nin 35 §§ 1 ve 4 maddeleri uyarınca reddedilmesi gerektiğine karar vermiştir.
IV. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
83. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
84. Başvuran adil tazmine ilişkin herhangi bir talepte bulunmamıştır. Dolayısıyla Mahkeme, başvurana bu nedenle herhangi bir miktar ödenmesine gerek olmadığı kanaatindedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME,
1. Oy birliğiyle, Sözleşme’nin 3 ve 10. maddeleri kapsamındaki şikâyetlerin kabul edilebilir olduğunu ve başvurunun geri kalanının kabul edilemez olduğunu beyan etmiştir.
2. Oy birliğiyle, Sözleşme’nin 3. maddesinin esas yönünden ihlal edilmediğine;
3. Oy birliğiyle, Sözleşme’nin 3. maddesinin usul yönünden ihlal edildiğine;
4. Dörde karşı üç oyla, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edilmediğine karar vermiştir.
İşbu karar İngilizce olarak tanzim edilmiş ve Mahkeme İçtüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca 20 Ekim 2015 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley NaismithAndrás Sajó
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
Sözleşme’nin 45 § 2 maddesi ve Mahkeme İçtüğüzünün 74 § 2 maddesi uyarınca, aşağıdaki ayrık görüşler işbu karara eklenmiştir:
(a) Yargıç Kjølbro’nun mutabık görüşü;
(b) Yargıçlar Sajo, Keller ve Kuris’in müşterek kısmi muhalif görüşü.
A.S.
S.H.N.
YARGIÇ KJØLBRO’NUN MUTABIK GÖRÜŞÜ
1. Mahkeme’nin kararının başvuran hakkında düzenlenen tıbbi raporun eleştirildiği 49 ve 57. paragraflarda ifade edilen görüşlere katılmıyorum.
2. Tıbbi raporlar Sözleşme’nin 3. maddesine aykırı kötü muamele iddialarına ilişkin davalarda büyük önem arz etmektedir. Polis tarafından gözaltında tutulan kişilerin tıbbi muayeneleri, kötü muameleye karşı bir güvence ve delillerin korunması için etkili bir araç görevi görüp, böylelikle kötü muameleden ötürü hesap verilebilirliği sağlamaktadır. Tıbbi muayenelerin bağımsız doktorlar tarafından yapılması ve muayenenin derinlemesine ve doktorların iyi uygulamalarına uygun bir şekilde gerçekleştirilmesi de önemlidir. Bu kapsamda, Mahkeme’nin içtihadında da onaylandığı üzere, CPT tarafından tavsiye edilen standartlar ve “İstanbul Protokolü”nde belirtilen ana esaslar büyük önem arz etmektedir (Bk. işbu kararın 49 ve 57. paragraflarında anılan davalar).
3. Ancak bu durumdan, CPT ve “İstanbul Protokolü” tarafından önerilen tüm standartları karşılamayan herhangi bir tıbbi muayenenin, Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlal edildiği iddiasına ilişkin davalarda Mahkeme tarafından eleştirilebileceği sonucu çıkmamaktadır. Diğer bir deyişle, bir tıbbi raporun “hastanın yaralanmaların nasıl meydana geldiğine dair ifadelerini ve bu ifadelerin yaralanmalarla tutarlı olup olmadığına ilişkin doktorun görüşünü” içermemesi (Akkoç/Türkiye, no. 22947/93 ve 22948/93, § 118, AİHM 2000‑X), tıbbi raporun eleştirilmesini tek başına haklı kılmamaktadır. Tıbbi raporun kötü muamelenin “makul şüphenin ötesinde” kanıtlanıp kanıtlanılmadığına ilişkin bir değerlendirme bağlamında (Sözleşme’nin 3. maddesinin esas yönü) veya iç hukuk düzeyinde gerçekleştirilen soruşturmanın etkinliğine ilişkin bir değerlendirme bağlamında (Sözleşme’nin 3. maddesinin usul yönü) Mahkeme tarafından eleştirilip eleştirilemeyeceği hususunun davanın kendine özgü koşullarına bağlı olması gerektiği görüşündeyim.
4. Başvuran 21 Ekim 2006 tarihinde saat 11:15’ten kısa bir süre sonra polis memurları tarafından gözaltına alınmıştır. Başvuran 15 dakikadan az bir süre sonra, saat 11:30’da bir doktor tarafından muayene edilmiş ve doktor gözlemlenen yaralanmaları açıklamıştır (kararın 11. paragrafı). Tıbbi raporun “muayene koşulları”, “olaya ilişkin bilgiler”, “muayene edilen kişinin şikâyetleri” ve “psikiyatrik muayene bulguları” başlıklı kısımları tamamlanmamıştır (kararın 14. paragrafı).
5. Davada, başvuranın doktor tarafından muayene edildiği sırada kötü muamele hakkında herhangi bir şikâyette bulunduğuna işaret eden herhangi bir bilgi mevcut değildir. Başvuran Mahkeme’ye yaptığı şikâyetinde, gözaltına alınması sırasında kötü muameleye maruz bırakıldığı iddiası hakkında doktoru bilgilendirdiğini de ileri sürmemiştir.
6. Ayrıca, başvuran saat 13:00’de, yani gözaltına alındıktan yaklaşık bir buçuk saat sonra polis tarafından sorgulandığı sırada polise ifade vermeyi reddetmiştir (kararın 12. paragrafı). Başvuran ancak gözaltına alındıktan birkaç ay sonra 23 Kasım 2006 tarihinde şüpheli sıfatıyla Cumhuriyet savcısına ifade verdiğinde, “kötü muameleyi tarif etmiş ve ... Cumhuriyet savcısından sorumlu polis memurlarının kovuşturulmasını talep etmiştir ...” (Bk. kararın 19. paragrafı).
7. Bu koşullar altında, düzenlenen tıbbi raporları eleştirmek için herhangi bir dayanak görmemekteyim. Tıbbi raporların istisnasız olarak “yalnız tespit edilen yaralanmalara ilişkin ayrıntıları değil, aynı zamanda hastanın bu yaralanmaların nasıl meydana geldiğine dair ifadelerini ve bu ifadelerin yaralanmalarla tutarlı olup olmadığına ilişkin doktorun görüşünü de içermesini” gerekli kılmanın aşırı bir yük anlamına geleceği kanaatindeyim. Bunun, gözaltına alınan kişinin yaptığı açıklamalar, ileri sürdüğü iddialar veya gözaltına alınma koşulları dâhil olmak üzere davanın kendine özgü koşullarına bağlı olması gerektiği görüşündeyim.
8. Dolayısıyla, kararın 49 ve 57. paragraflarında Mahkeme tarafından dile getirilen eleştiriyi desteklemediğimi saygılarımla belirtirim. Ancak bu husus haricinde Mahkeme’nin kararına tamamen katılıyorum.
YARGIÇLAR SAJÓ, KELLER VE KŪRIS’İN MÜŞTEREK KISMİ MUHALİF GÖRÜŞÜ
1. Maalesef, mevcut davada Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edilmediği yönündeki tespit bakımından çoğunluğa katılmamız mümkün değildir.
2. Hükümet’in olaylara ilişkin anlatımı şu şekilde olmuştur: Polis TAYAD üyelerinin bildiri dağıttığı yönünde bilgi almıştır. Polis memurlarından biri başvuran ve arkadaşlarına yaklaşarak onlara kendisinin bir polis memuru olduğunu belirtmiş; bildirilerin içeriğini ve kimlik belgelerini görmeyi talep etmiştir. Başvuran ve arkadaşları talebe riayet etmeyip, saldırgan bir dil kullanmaya ve söz konusu polis memuruna vurmaya başladığından, ikinci bir polis memuru müdahale bulunmuştur. Başvuran, olaylara ilişkin bu anlatıma itiraz etmektedir.
Başvuran, polis memurlarının görevlerini yerine getirmelerini engellemek ve kendilerine hakaret etmek suçundan mahkûm edilmiştir. Mahkeme, kötü muamele iddialarının ulusal makamlar tarafından etkin bir şekilde soruşturulmadığına karar vermiştir. Sırf bu nedenden ötürü, broşürlerin dağıtımına yapılan söz konusu müdahalenin hukuka uygun olup olmadığı hâlihazırda sorgulanabilir bir husustur.
3. Fakat anlaşmazlığımız daha temel bir meseleyi gündeme getiriyor. Başvuranın Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki hakkına yapılan müdahalenin, polisin dağıtıma müdahalede bulunmasından ve başvuranın gözaltına alınmasından ibaret olduğu konusunda çoğunluğa katılıyoruz. Bununla beraber, çoğunluk, başvuranın kimlik belgesini göstermediği ve polis talimatına direndiği için cezalandırıldığı görüşündedir. Fakat bu husus, bildirilerin dağıtımına polis tarafından yapılan müdahale bakımından konu dışıdır.
4. Gözaltına alınma koşulları konusunda ihtilaf söz konusu olduğundan, öncelikle polisin aldığı bilgi üzerine harekete geçerek bildirilerin dağıtımı hakkında bilgi almaya gitmesinden ve bildirileri dağıtan şahıslardan kimlik belgelerini göstermelerini istemesinden ibaret olan ilk müdahaleyi değerlendireceğiz. Başvuranın ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin yasal dayanağını ortaya koyan herhangi bir bilginin dava dosyasında mevcut olmaması veya davalı Hükümet’in buna ilişkin ayrıntılı beyanlarının bulunmaması dolayısıyla, polis müdahalesinin ve başvuranın gözaltına alınmasının herhangi bir kanun hükmüne dayalı olup olmadığı konusunda ciddi şüphelerimiz bulunmaktadır.
5. Bu davanın temelinde polisin bildiri dağıtımına odaklı bir fiilinin bulunduğu varsayımından yola çıkıyoruz (Bk. kararın 11. paragrafı). Adına bildiri dağıtılan örgütün veya bildirilerin kendisinin yasa dışı olmamasına rağmen polisin, TAYAD üyelerinin bildiri dağıtmasının polisi ilgilendiren bir mesele olduğuna karar vermiş olması belirleyici öneme sahiptir. Bu Mahkeme hâlihazırda Türk makamlarının TAYAD üyelerinin bildiri dağıtmasına odaklı fiilleri meselesini ele almış ve bu türden bir müdahalenin Sözleşme’nin 10. maddesine aykırı olduğuna hükmetmiştir (Bk. Kara/Türkiye, no. 22766/04, 30 Eylül 2009; TAYAD’ın dâhil olduğu bir gösteride Sözleşme’nin 3. maddesinin hem usul hem de esas yönünden ihlalinin yanı sıra Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlaline neden olan polis fiili için bk. Özalp Ulusoy/Türkiye, no. 9049/06, 4 Haziran 2013).
6. Pek çok hukuk sisteminde polisin talebi üzerine kimlik belgesi gösterme koşulunun bulunduğu ve polisin kanunla belirlenen durumlarda bu türden bir kimlik belgesini sorma yetkisinin bulunduğu doğrudur. Söz konusu hükümlerin makul bir biçimde uygulanması gerektiği gayet açıktır. Polis sistematik olarak göstericilerin kimlik kontrollerini yapmak suretiyle tüm gösterileri dağıtabilseydi, bu kamusal alanda ifade özgürlüğünün sonu anlamına gelirdi. Çoğunluk, Hükümet’in savına katılarak, kamu düzenini sağlama ve suç işlenmesini engelleme konusundaki menfaatin polis müdahalesi için yeterli gerekçe teşkil ettiğini değerlendirmiştir. Bu yaklaşımın kapsamının, kimlik kontrolü söz konusu olduğunda polise kayıtsız ve şartsız yetki (carte blanche) vermesi dolayısıyla çok geniş olduğu görüşündeyiz. Hukukun üstünlüğü uyarınca polisin, ifade özgürlüğü dâhil olmak üzere temel insan haklarına saygı göstermesi gerektiği yönündeki açık düsturdan yola çıkıyoruz. Bu Mahkeme’nin içtihadına göre, bir müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı değerlendirilmeksizin, soyut kamu düzeni adına temel bir insan hakkının kullanılmasına yapılan bir müdahale, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlali anlamına gelmektedir.
Mevcut davada Mahkeme’nin içtihadının bu standart koşulunun göz ardı edilmesinden endişe duymaktayız. Tarihten alınan dersler dikkate alındığında, özellikle benzer polis uygulamalarının caydırıcı etkisi olacağı konusunda endişe duymaktayız. Devlet makamlarının gösterilere katılan veya resmi olarak yasaklanmamış bildiri veya diğer belgeleri dağıtan kişilerin listelerini oluşturabilmesi ve bu kişisel bilgileri söz konusu kişiler veya onlarla bağlantılı olduğu iddia edilen kişiler aleyhine farklı bağlamlarda kullanabilmesi mümkündür. Dolayısıyla, ifade özgürlüklerini bildiri dağıtmak suretiyle kullanan kişilerin, özellikle söz konusu bildirilerin hükümeti eleştirmesi halinde, kimliklerini açıklamaktan korkmaları anlaşılabilir bir husustur.
7. Yukarıda, özellikle belirli koşullar içerisinde ifade özgürlüğünün etkin bir şekilde korunmasına yönelik temel bir değerlendirme yer almaktadır (Bk. yukarıda anılan Kara). Belirli bir hedefe yönelik polis fiilinin neden olduğu önemli kısıtlamanın üzerinin, yasal formaliteler ve polis talimatlarına uyulmadığı iddiası ile örtülmesi, başvuranın bildiri dağıtma özgürlüğünün polis tarafından göz ardı etmesi nedeniyle ortaya çıkmış talihsiz bir durumdur. Polisin başvuranın ve arkadaşlarının kimlik belgelerini göstermelerini talep etmesinin tek sebebi, bildirilerin polisin TAYAD üyesi veya destekçisi olduğundan şüphelendiği kişiler tarafından dağıtılıyor olmuş olmasıdır.
8. Basit bir durumda tarafsız bir kanunun tarafsız bir şekilde uygulanması kisvesi altındaki ve görünürde önemsiz olan bu olayın, temel bir özgürlüğün kullanılmasının makamlar gerekli saygıyı ve hoşgörüyü göstermedikçe mümkün olmaması dolayısıyla, Mahkeme tarafından önemle dikkate alınması gerektiği kanaatindeyiz (Kıyaslayın ve karşılaştırın Éva Molnár/Macaristan, no. 10346/05, 7 Ekim 2008, § 43). Mahkeme, Devletlerin yalnızca bildiri dağıtma hakkını, Sözleşme’nin 10. maddesi ile korunan ifade özgürlüğünün bir tezahürü olarak güvence altına almasını değil, fakat ayrıca söz konusu hakka dolaylı kısıtlamalar getirmekten çekinmesini sağlama konusunda daima dikkatli olmak zorundadır. Sözleşme’nin 10. (ve 11.) maddesinin esas hedefi, kişileri kamu makamlarının korunan hakların kullanımına karşı keyfi müdahalesine karşı korumaktır (Bk., gerekli değişiklikler yapılmak üzere, Oya Ataman/Türkiye, no. 74552/01, 5 Aralık 2006, § 36). Bu kararla, söz konusu hedef dikkate alınmamıştır.
Full & Egal Universal Law Academy