Olaylar – Bir gazeteci olan başvuran, silahlı kuvvetlere mensup bazı komutanların hükümet politikasına ilişkin müdahalelerini eleştiren bir haber makalesi yayınlamıştır. Başvuran, söz konusu makaleyi yayınlamak suretiyle, “silahlı kuvvetler içerisindeki hiyerarşik yapıya” zarar vermiş olma (Askeri Ceza Kanunu) ya da “silahlı kuvvetleri” aşağılama (Ceza Kanunu) ile suçlanmıştır. Yargılamalar, altı ay ile üç yıl arasında bir hapis cezası ihtimali söz konusu olarak, iki mahkeme önünde toplamda altı yıl beş ay sürmüştür. Yargılamalar sona erdiğinde, suçun kovuşturulmasının zamanaşımına uğramış olduğu yönünde bir hüküm kurulmuştur.
Hukuki Değerlendirme –10. Madde
(a) Kabul edilebilirlik hakkında – Hükümet, başlatılan ceza davasının zamanaşımına uğramış olduğu gerekçesiyle düşürülmesi ve başvuranın hakkında hiçbir askeri mahkeme ya da başka mahkeme tarafından mahkûmiyetine hükmedilmemiş olması sebebiyle, başvuranın mağdur statüsüne haiz olmadığını ileri sürmüştür. Mahkeme, Hükümetin itirazının başvuranın ifade özgürlüğü hakkını kullanmasına ilişkin olası bir müdahalenin incelenmesi ve dolayısıyla Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamında ileri sürülen şikâyetlerin özü ile yakından bağlantılı meselelere sebebiyet verdiğini değerlendirmiştir. Dolayısıyla, Mahkeme, Hükümetin itirazını esasa ilişkin incelemeyle birleştirmeye karar vermiştir.
(b) Esas hakkında – Mahkeme, daha önce sonuçlandırmış olduğu davalarda, ifade özgürlüğü üzerinde bir caydırıcı etki yaratan belirli koşulların, yargılamalar sonucunda herhangi bir mahkûmiyet almamış olan kişilere ifade özgürlüğü hakkına müdahalede bulunulmuş kişilere tanınan mağdur statüsünü kazandırdığına hükmetmiştir.
Dolayısıyla, belirli bir cezai mevzuata dayandırılan davaların usuli gerekçelerle düşürüldüğü ve ilgili kişinin suçlu bulunma ve cezalandırılma riskinin devam ettiği hallerde, söz konusu kişi, bahse konu mevzuattan doğrudan etkilendiğini ve bu nedenle Sözleşme’nin ihlal edilmiş olduğunu iddia edebilir. Esasında, bir birey, tutumunu değiştirmesinin gerektiği ya da kovuşturma geçirme riski altında olduğu veya mevzuattan doğrudan etkilenme riski bulunan bir kategorideki kişilere mensup olduğu hallerde, belirli bir durumun icrasının gerçekleştirilmemesi durumlarda dahi bir kanunun kendisinin haklarını ihlal ettiğini ve dolayısıyla Sözleşme’nin 34. maddesinin anlamı dâhilinde bir “mağdur” olduğunu ileri sürebilir. Böyle bir durum karşısında, çok geniş anlamda, belirli düşünceleri ifade edilebilir olarak nitelendiren ve bu tür düşünce açıklaması yapacak kişilerin kendi ifadelerini sansürlemesine yol açan bir mevzuatın varlığı ifade özgürlüğüne yönelik bir müdahale anlamına gelebilir.
Başvuranın kendisi hakkında başlatılan yargılamalardan şikâyetçi olarak Mahkeme’ye başvuru yaptığı tarihte, davası halen yerel mahkemeler önünde derdest bulunmaktaydı. Başvuranın altı ay ile üç yıl arasında bir hapis cezasına mahkûm edilme riski söz konusuydu. Altı buçuk yıl süren ceza yargılamaları, nihayetinde kovuşturmanın zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle sonlandırılmıştır. Bununla birlikte, aşırı uzun olmasa da, kayda değer bir süre boyunca başvuran hakkındaki cezai suç isnadı derdest kalmıştır; ayrıca, başvuranın ne söz konusu ceza yargılaması sırasında ne de gelecekte, bir gazeteci ve siyaset yazarı olarak silahlı kuvvetler ile ulusal politika arasındaki ilişki konusunda başka haber makaleleri yazması halinde hakkında dava açılmayacağına dair herhangi bir güvence bulunmamaktadır.
Başvuran hakkındaki yargılamaların caydırıcı etkisi, bu yargılamaların başvuran için yalnızca varsayımsal risklerden ibaret olduğunun söylenemeyeceği, daha ziyade, kendi içlerinde gerçek ve etkili kısıtlamalar içerdikleri anlamına gelmiştir. Kovuşturmanın zamanaşımına uğradığına dair karar, yalnızca yukarıda bahsi geçen risklerin sona ermesini sağlamış ancak, bunların başvuranı belirli bir süre boyunca baskıya maruz bırakmış olduğu gerçeğini değiştirmemiştir.
Bu nedenle, Mahkeme, Hükümetin başvuranın mağdur statüsünün olmadığı şeklindeki itirazını reddetmiş ve başvuran hakkındaki yargılamaların, Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamında koruma altına alınmış olan ifade özgürlüğü hakkını kullanmasına ilişkin bir “müdahale” teşkil ettiğine hükmetmiştir. Söz konusu tedbirlere yönelik erişilebilir bir yasal dayanak mevcuttu ve şikâyet konusu müdahale ulusal güvenliğin ve düzenin korunması meşru amaçlarını gözetmekteydi.
Başvuran, dava konusu haber makalesinde, generallerin siyasi planlarını ve Türkiye’deki toplumsal meselelere dair yaklaşımlarını sert bir şekilde eleştirmiştir. Yetkili makamlar, başvuran hakkında dava açılmasında ve ceza yargılamalarının sürdürülmesinde, başvuranın generallere yönelik eleştirisinin ordu içerisindeki hiyerarşiye zarar verilmesi ya da ilgili generallere olan güvenin zedelenmesi veya daha geniş anlamda silahlı kuvvetlerin aşağılanması amacını güttüğü şeklinde bir görüş benimsemişlerdir. Yetkili makamlar bu nedenle, silahlı kuvvetlerde görevli bazı generallerin ülkedeki siyasi duruma ilişkin bazı bakış açılarını eleştirmesi sebebiyle, başvuran hakkında kovuşturma yürütmüşlerdir.
Ancak, başvuran, generaller tarafından yapılan açıklamalara dair tepkisini ifade ederken (ki kendisi askeri makamların siyasete müdahalede bulunmasının uygun olmadığı görüşündedir), demokratik bir toplumda kamu menfaatini ilgilendirdiği tartışmasız olan bir konuya dair kendi fikir ve görüşlerini iletmekteydi. Mahkeme bu konuda, silahlı kuvvetlere mensup bazı generaller politika meselelerine ilişkin kamu açıklaması yaktıklarında, karşılığında kendilerini tıpkı siyasetçiler ya da söz konusu meseleye ilişkin tartışmaya katılan başka herhangi biri gibi eleştiri ve muhalif bakış açıları içerebilecek yorumlara maruz bırakmış olduklarını değerlendirmiştir. Demokratik bir toplumda, üst düzey askeri yetkililer, bu özel bağlamda, olası eleştirilere karşı bağışık olduklarını iddia edemezler.
Başvuranın yazmış olduğu haber makalesi konusunda ise, makalenin hiçbir şekilde “gereksiz bir şekilde incitici” ya da aşağılayıcı olmadığı ve başkalarını şiddete veya nefrete teşvik etmediği değerlendirilmiştir. Yorumlar içerisinde hiçbir aşağılayıcı veya yanlış iddialara dayalı hakaret içerikli ifade ya da başkalarını silahlı kuvvetler mensuplarına karşı şiddete teşvik eden ifade yer almamıştır.
Bu koşullar altında, yetkili makamların ceza davası açmadaki amaçlarının rahatsız edici ve sarsıcı olduğu değerlendirilen ancak, siyaset meselelerine ilişkin olarak açık bir şekilde dile getirilmiş görüşlere cevap niteliğinde olan görüşlere yönelik cezai yaptırımlar uygulamak olduğu anlaşılmaktadır.
Bu nedenle, adli makamlar, başvuran hakkındaki ağır suçlardan ötürü yürütülen yargılamalara uzun bir süre devam ederek, başvuranın kamu yararını ilgilendiren meselelere dair görüş açıklama isteği üzerinde caydırıcı bir etkide bulunmuşlardır. Bu tür bir dava açılması, hem başvuranın kendisini hem de silahlı kuvvetler mensuplarının ulusal politikalara ilişkin eylem ve beyanlarına dair yorum yapmayı planlayan her gazeteciyi etkileyen bir oto-sansür ortamı oluşturmaya eğilimlidir. Devlet kurumlarının sahip oldukları hakim konum, özellikle, medya tarafından yapılan haksız saldırılara ve eleştirilere karşı yanıt verme anlamında başka yolların mevcut olduğu durumlarda, ceza yargısı yoluna başvurma konusunda kendilerini sınırlamalarını gerektirmektedir.
Şikâyetçi olunan tedbir, diğer bir deyişle, başvuran hakkındaki olası bir hürriyeti bağlayıcı ceza uygulanmasının söz konusu olduğu ciddi cezai suç isnatlarına dayalı yargılamalarının uzun bir süre boyunca devam ettirilmesi, acil bir toplumsal gereksinimle haklı olarak gerekçelendirilmemiştir, gözetilen meşru amaçlarla hiçbir şekilde orantılı olmamıştır ve dolayısıyla da demokratik bir toplumda gerekli değildir.
Sonuç: ihlal (ikiye karşı beş oyla).
Madde 41: herhangi bir tazminat talep edilmemiştir.
(Ayrıca bk. Financial Times Ltd ve Diğerleri / Birleşik Krallık, 821/03, 15 Aralık 2009, 125 Sayılı Bilgi Notu; ve 176 Sayılı Bilgi Notunda özetlenmiş olan 8 Temmuz 2014 tarihli Nedim Şener / Türkiye, 38270/11, ve Şık / Türkiye, 53413/11 kararları)
Full & Egal Universal Law Academy