AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ.
İKİNCİ BÖLÜM
DİNÇ VE SAYGILI / TÜRKİYE DAVASI
Başvuru No. 17923/09
KARAR
STRAZBURG
31 Ocak 2023
İşbu karar kesinleşmiştir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Dinç ve Saygılı / Türkiye davasında,
Başkan
Egidijus Kūris,
Hâkimler
Pauliine Koskelo,
Frédéric Krenc,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Dorothee von Arnim’in katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), Komite halinde toplanarak,
1978 ve 1958 doğumlu iki Türk vatandaşı olan, İstanbul’da ikamet eden ve İstanbul Barosuna bağlı Avukatlar S. Akkılıç ve F. Kılıçgün Yeşil tarafından temsil edilen Cem Dinç ve Kanber Saygılı’nın (“başvuranlar”) 9 Mart 2009 tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Mahkemeye yapmış olduğu (17923/09 no.lu) başvuruyu,
Başvurunun, Türkiye temsilcisi olan, Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilen Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesine ilişkin kararı,
Tarafların görüşlerini,
Hükümetin başvurunun bir komite tarafından incelenmesine ilişkin itirazının Mahkeme tarafından reddedildiğini belirten kararı dikkate alarak,
10 Ocak 2023 tarihinde kapalı oturumda gerçekleştirilen müzakerelerin ardından,
Söz konusu tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
DAVANIN KONUSU
1. Dava, sendika gösterisi sırasında güvenlik güçlerinin müdahalesi, başvuranların uğradıkları kötü muameleler ve gösterinin ardından başvuranların cezaya mahkûm edilmeleriyle ilgilidir.
2. Başvuran Cem Dinç, DİSK’e (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) bağlı Limter-İş Sendikasının başkanıdır. Başvuran Kanber Saygılı, bu Sendikanın üyesidir.
3. Emniyet Müdürlüğü, 10 Haziran 2006 tarihinde, saat 09.00’da bir tutanak düzenlemiştir ve bu tutanağa göre, başvuranlar ve Limter-İş Sendikası, 23 Mayıs 2006 tarihinden beri, işçilerin maaşlarını almalarını talep ederek, Desan Tersanesinin (Desan Denizcilik İnşaat Sanayi Şirketi) önünde eylemler yapmışlardır; güvenlik güçleri şirketin çevresinde konumlandırılmışlardır ve başvuranlar, yönetimle görüşeceklerini ve herhangi bir kişinin kendilerini engelleyemeyeceğini belirtmişlerdir; başvuranlar güvenlik güçlerine saldırmışlardır; güvenlik güçleri, olağan uyarılarda bulunmuşlardır; polis memurları ile başvuranlar arasında bir arbede yaşanmıştır; ve başvuranlar kaçmadan önce direnmişlerdir. Güvenlik güçlerinin müdahalesi sırasında, başvuranları yakalayan polis memurlarından ikisi yaralanmıştır.
4. Emniyet Müdürlüğü, 10 Haziran 2006 tarihinde, Cumhuriyet savcısının onayıyla, başvuranları güvenlik güçlerine karşı şiddet uyguladıkları gerekçesiyle gözaltına almıştır.
5. Aynı tarihte, saat 10.15’te düzenlenen tıbbi raporda, Cem Dinç’in polis tarafından darp edildiğini belirttiği ve ilgilinin iki omzunda travmatik kızarıklıkların, alnında travmatik kızarıklık ve sıyrığın ve alnın sol yan bölgesinde travmatik kızarıklığın bulunduğu ifade edilmiştir.
6. Aynı tarihte saat 16.15’te düzenlenen bir diğer tıbbi raporda, Kanber Saygılı’nın sağ omzunda 0,5 cm çapında bir ekimozun ve sağ çenesinde bir kızarıklığın bulunduğu belirtilmiştir.
7. Yine 10 Haziran 2006 tarihinde, Cem Dinç ve Kanber Saygılı’nın ifadeleri, sırasıyla saat 11.10 ve 17.36’da Emniyet Müdürlüğü tarafından dinlenmiştir. Her ikisi de avukatlarından yardım almayı talep etmiş ve bir müdafinin bulunmaması nedeniyle sessiz kalmıştır.
8. Aynı gün, polis memurları, iki tersane gözetmeninin ve aralarında Ü.K.nin de bulunduğu iki polis memurunun ifadelerini dinlemişlerdir. Söz konusu iki polis memuru, işçi grubunun, yönetimle görüşmek için tersaneye gireceklerini, bunun engellenmesi durumunda başka bir gemiyi yakacaklarını ve polisleri patronun “bekçi köpekleri” olarak gördüklerini megafonla bildirdiğini belirtmişlerdir.
9. Cumhuriyet savcılığı, 11 Haziran 2006 tarihinde bir tutanak düzenlemiş ve bu bağlamda, başvuranlar hakkında 10 Haziran 2006 tarihinde polislerin fiziksel bütünlüğüne zarar verdikleri gerekçesiyle kamu davasının açılmasını talep etmiştir.
10. Cumhuriyet savcılığı aynı gün, sırasıyla avukatlarından yardım alan başvuranların ifadelerini dinlemiştir. Kanber Saygılı, sendika üyesi olduğunu ve sendika üyesi olan, maaşları ödenmeyen, Desan şirketinin bazı işçilerinin tersanenin önünde bir haftadan beri toplandıklarını; bu işçilere yönelik destek ziyaretlerinde bulunduğunu; bir önceki gün, polis memurları, işçiler ve sendika başkanının tersanenin önünde grev gözcüsünün yerini belirlediklerini; kendisi ve Cem Dinç’in 10 Haziran 2006 tarihinde polislerle ortak bir anlaşma sonucu belirlenen yerde tersanedeki işçilere katıldıklarını; polislerin aniden Cem Dinç’e saldırarak, ilgiliyi darp ettiklerini; bunları ayırmak için kendisinin araya girdiğini; ve polisler hakkında şikâyette bulunduğunu belirtmiştir. Cem Dinç, sendikanın Tuzla Şubesi başkanı olduğunu; işçilerin şirketin girişine yaklaşık yüz metre mesafede beklemeleri nedeniyle, kendisi ve Kanber Saygılı’nın 10 Haziran 2006 tarihinde tersaneye gittiklerini; işçilerin polisler tarafından etrafı çevrilmiş bir halde bulunduklarını; polislerin kendisinden ve Kanber Saygılı’dan işçilerin bulundukları yerde beklemelerini istediklerini; ardından polislerin kendilerine saldırarak, kafalarına coplarla vurduklarını; ve kendisini yaralayan polis memurları hakkında şikâyette bulunduğunu ifade etmiştir.
11. Tuzla Cumhuriyet savcısı, 11 Haziran 2006 tarihinde, suç işlemeye tahrik ve bir şirketin binasına şiddet kullanarak saldırmaya teşebbüs ve kamu görevlisine hakaret suçlarından başvuranlar hakkında ceza davası açmış ve başvuranların tutuklanmalarını talep etmiştir. Asliye Ceza Mahkemesi, aynı gün, başvuranların tutuklanmalarına karar vermiştir.
12. Tuzla Asliye Ceza Mahkemesi, 10 Ekim 2006 tarihinde, başvuranların tahliye edilmelerine hükmetmiştir.
13. Cumhuriyet savcılığı, 22 Şubat 2008 tarihinde, başvuranların kendilerine atfedilen suçlardan dolayı mahkûm edilmelerini talep ederek, esasa ilişkin mütalaasını sunmuştur.
14. Başvuranlar, 27 Mart 2008 tarihinde, savunma dilekçelerini sunmuşlardır. Başvuranlar, özellikle Sözleşme’nin 11. maddesini ileri sürerek, sendikal faaliyette bulunma özgürlüğü haklarının ihlal edildiğini iddia etmişler ve beraat edilmelerini talep etmişlerdir. Başvuranlar, Mahkemenin içtihadına atıfta bulunarak, görüşlerinin ifade edilmesi ve protesto yürüyüşleri nedeniyle kişilerin yakalanmaları ve tutuklanmalarının ifade özgürlüklerini ihlal edebileceğini hatırlatmışlardır. Başvuranlar aynı zamanda, Yargıtayın, kendi içtihadı bağlamında, basın açıklaması yapmanın 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu kapsamında suç teşkil etmediği sonucuna vardığını ileri sürmüşlerdir. Son olarak, başvuranlar, katılmadıkları tesadüfi bir duruşma sırasında alınan, polis memuru Ü.K.nin ifadesine itiraz etmişlerdir.
15. Tuzla Asliye Ceza Mahkemesi, 28 Mart 2008 tarihinde, başvuranları atfedilen suçlardan suçlu bulmuştur. Tuzla Asliye Ceza Mahkemesi, başvuranları, suç işlemeye tahrik suçundan beş ay hapis cezasına (Türk Ceza Kanunu’nun 214. maddesinin 1. fıkrası); bir şirketin binasına şiddet kullanarak saldırmaya teşebbüs suçundan iki yıl, on beş gün hapis cezasına (Türk Ceza Kanunu’nun 116. maddesinin 4. fıkrası); ve kamu görevlisine hakaret suçundan beş ay hapis cezasına (Türk Ceza Kanunu’nun 265. maddesinin 1. fıkrası) mahkûm etmiştir. Tuzla Asliye Ceza Mahkemesi, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 231. maddesinin 5 ve 8. fıkralarına dayanarak, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar vermiş ve başvuranların beş yıl süreyle denetime tabi tutulmalarına hükmetmiştir. Hükmedilen hapis cezalarıyla birlikte, bir yıl süreyle ülkeden ayrılma yasağının uygulanmasına karar verilmiştir.
16. Kartal Ağır Ceza Mahkemesi, 12 Ağustos 2008 tarihinde, Asliye Ceza Mahkemesinin kararının hukuk ve usul kurallarına uygun olarak verildiği gerekçesiyle, bu kararı onaylamıştır.
17. Başvuranlar, belirtilmeyen bir tarihte, kötü muameleler nedeniyle polis memurları hakkında şikâyette bulunmuşlardır.
18. Tuzla Cumhuriyet savcısı, 22 Nisan 2008 tarihinde, polis memurlarının kanuna uygun olarak görevlerinin sınırları içinde hareket ettikleri gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir.
19. Başvuranlar, 30 Haziran 2008 tarihinde, haklarında düzenlenen ve Cumhuriyet savcılığı tarafından ileri sürülen gerekçelere itiraz eden tıbbi raporları ileri sürerek, Kartal Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde bu karara itiraz etmişlerdir. Kartal Ağır Ceza Mahkemesi, sunulan itirazı 9 Ocak 2009 tarihinde reddetmiştir.
20. Başvuranlar, Sözleşme’nin 11. maddesini ileri sürerek, sendika faaliyetleri nedeniyle cezaya mahkûm edilmelerinden şikâyetçi olmaktadırlar. Başvuranlar, herkesin kamu düzenini bozmayan toplantılar yapma, dernekler kurma ve kendi menfaatlerini korumak için başkalarıyla birlikte sendikalar kurma ve bunlara üye olma hakkına sahip olduğunu belirtmektedirler.
21. Başvuranlar, Sözleşme’nin 13. maddesini ileri sürerek, gösterileri ve yakalanmaları sırasında Sözleşme’nin 3. maddesine aykırı muamelelerden şikâyet etmekte ve polis tarafından kendilerine karşı şiddet uygulandığı iddiaları konusunda Cumhuriyet savcılığı tarafından yürütülen soruşturmanın etkin olmadığını ileri sürmektedirler. Başvuranlar ayrıca, Sözleşme’nin 6. maddesinin ihlal edilmesinden şikâyet etmektedirler.
MAHKEMENİN DEĞERLENDİRMESİ
SÖZLEŞME’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA22. Mahkeme, bu şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun veya Sözleşme’nin 35. maddesinde belirtilen başka bir gerekçeden dolayı kabul edilemez olmadığını tespit ederek, şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
Şikâyetin Esas Yönü Hakkında23. Yüksek Sözleşmeci Taraflar’ın, Sözleşme’nin 3. maddesi uyarınca kendi yetki alanları içinde bulunan kişileri polisle karşı karşıya kaldıkları sırada insanlık dışı veya aşağılayıcı muamelelere tabi tutmama yükümlülüğüne ilişkin genel ilkeler, Bouyid/Belçika ([BD], no. 23380/09, AİHM 2015) davasında Mahkemenin kararının 81 ila 90. paragraflarında ayrıntılı olarak belirtilmiştir. Bir yakalama sırasında fiziksel güç kullanımına ilişkin olarak, Mahkeme, Sözleşme’nin 3. maddesinin yasaya uygun bir yakalamayı gerçekleştirmek için güç kullanımını yasaklamadığını hatırlatmaktadır. Bununla birlikte, bu güç yalnızca zorunlu olması halinde kullanılabilmektedir ve aşırı olmamalıdır (bk. Kuchta ve Mętel/Polonya, no. 76813/16, § 66, 2 Eylül 2021, ve atıfta bulunulan içtihat).
24. İspat yüküne ilişkin kurallar (bk. yukarıda anılan Bouyid kararı, §§ 81-90) ve Mahkemeye sunulan unsurlar dikkate alındığında, polis tarafından kullanılan gücün gereksiz ya da orantısız olduğu kanıtlanmamıştır.
25. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 3. maddesi esas yönünden ihlal edilmemiştir.
Şikâyetin Usul Yönü Hakkında26. Mahkeme, Devletlerin, kötü muamelelerle ilgili savunulabilir iddialar hakkında etkin bir soruşturma yürütme yükümlülüğüne ilişkin genel ilkelerini, diğer kararlar arasında, El-Masri/Eski Yugoslav Makedonya Cumhuriyeti ([BD], no. 39630/09, §§ 182‑185, AİHM 2012) ve Mocanu ve diğerleri/Romanya ([BD], no. 10865/09 ve diğer 2 başvuru, §§ 316-326, AİHM 2014 (özetler)) kararlarında tekrarlamıştır. Özellikle etkin olması için, soruşturma, ivedi, ayrıntılı -yetkili makamların ne olduğunu öğrenmek için her zaman ciddi bir çaba göstermeleri ve soruşturmalarını sonlandırmak için gelişigüzel ya da dayanaktan yoksun sonuçlara dayanmamaları gerektiği anlamına gelmektedir- ve sorumluların belirlenmesini ve gerektiği takdirde, cezalandırılmasını sağlayabilecek nitelikte olmalıdır (bk. yukarıda anılan Kuchta ve Mętel kararı, § 83).
27. Bu bağlamda, Mahkeme öncelikle, Sözleşme’nin 3. maddesinin esas yönü bakımından davalı Devletin sorumluluğunu, Tuzla Asliye Ceza Mahkemesi nezdindeki dava dosyasının içeriği ışığında incelediğini kaydetmektedir (yukarıda 15. paragraf). Her ne kadar Tuzla Asliye Ceza Mahkemesine sunulan dava dosyası, Mahkemenin başvuranların yakalanmalarına ilişkin olgusal koşullar hakkında kendi değerlendirmesini yapmasına imkân verse de, söz konusu mahkeme önündeki yargılamanın, başvuranların şu bağlamdaki şikâyetiyle ilgili olduğu kabul edilemeyecektir: Tuzla Asliye Ceza Mahkemesi nezdindeki davanın konusu, başvuranlar ile polis arasında yaşanan arbede ve ardından başvuranların kaçmalarından önce polise karşı direndikleri iddiasıyla ilgilidir -ki başvuranların bu konuya ilişkin ifadeleri, Cumhuriyet savcılığı tarafından dinlenmiştir (bk. yukarıda 10. paragraf)- ve başvuranların kötü muamelelere uğradıkları yönündeki iddialarıyla ilgili değildir. Mahkeme, Sözleşme’nin 3. maddesinin usul yönü bağlamında Hükümetin sorumluluğunun incelenmesi çerçevesinde dikkate alınması gereken resmi soruşturmanın, Cumhuriyet savcısının 22 Nisan 2008 tarihli kararıyla sona erdirilen, başvuranların kötü muamelelere maruz kaldıkları iddialarına ilişkin Tuzla Cumhuriyet savcısı tarafından yürütülen soruşturma olduğu kanısına varmaktadır (bk. Tüzün/Türkiye, no. 24164/07, §§ 42-43, 5 Kasım 2013).
28. Bu bağlamda Mahkeme, başvuranların şikâyetlerinin ardından açılan soruşturma sırasında, Tuzla Cumhuriyet savcısının başvuranların ifadelerini bizzat almadığını, suçlanan polislerin ifadelerini göz önünde bulundurmadığını ve ayrıca tanıkları sorgulamadığını gözlemlemektedir.
29. Mahkeme, yukarıda belirtilen hususları göz önünde bulundurarak, başvuranların kötü muamelelere uğradıkları yönündeki iddialarının, Sözleşme’nin 3. maddesinin gerektirdiği üzere, ulusal makamlar tarafından etkin bir soruşturmaya konu edilmediği sonucuna varmaktadır.
30. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 3. maddesi usul yönünden ihlal edilmiştir.
SÖZLEŞME’NİN 11. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA31. Başvuranlar, haklarında başlatılan ceza yargılamasının sendika faaliyetleriyle ilgili olmadığının kabul edilemeyeceğini ileri sürmektedirler. Başvuranların ifadesine göre, gerçekte, bütün faaliyetleri yalnızca sendika faaliyeti kapsamında barışçıl toplanma haklarının kullanılmasını teşkil etmiştir; iş yerini işgal etme, işi engelleme, güç kullanma, tehdit ve hakaretler gibi eylemlerin hiçbiri başvuranlar tarafından gerçekleştirilmemiştir. Başvuranlar, aksine, barışçıl toplanma haklarını kullandıkları gerekçesiyle tehdit, hakaret ve şiddete maruz kaldıklarını ve birçok defa yakalandıklarını vurgulamaktadırlar. Başvuranlar, sendika yöneticileri olarak, işten çıkarılan üyelerinin talebi üzerine, üyelerinin yanında yer aldıklarını ve Anayasa ve Kanun uyarınca haklarını kullandıklarını ileri sürmektedirler.
32. Mahkeme, söz konusu şikâyetin dile getirilme şeklini ve olayların meydana geldiği koşulları göz önünde bulundurarak, şikâyeti yalnızca Sözleşme’nin 11. maddesi tarafından güvence altına alınan barışçıl toplanma özgürlüğü hakkı açısından inceleyecektir.
33. Mahkeme, bu şikâyetin, açıkça dayanaktan yoksun veya Sözleşme’nin 35. maddesinde belirtilen başka bir gerekçeyle kabul edilemez olmadığını tespit ederek, şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
33. Bilhassa toplanma özgürlüğü hakkına yönelik bir müdahalenin “demokratik bir toplumda gerekli” olup olmadığı hususuna ilişkin genel ilkeler, Kudrevičius ve diğerleri/Litvanya ([BD], no. 37553/05, §§ 142 ila 160, AİHM 2015) kararında belirtilmektedir.
34. Orantılılık, Sözleşme’nin 11. maddesinin 2. fıkrasında sıralanan amaçların gereklilikleri ile sokakta veya diğer kamuya açık yerlerde toplanan kişilerin görüşlerinin söz, jest veya hatta sessizlikle özgürce ifade edilmesinin gerekleri arasında bir dengenin kurulmasını gerektirmektedir. Söz konusu dengenin Mahkemenin içtihadında düzenlenen kriterlere uygun olarak kurulup kurulmadığını değerlendirmek için, Mahkeme esasen, ulusal hâkim tarafından kabul edilen gerekçeyi dikkate almalıdır (Öğrü ve diğerleri/Türkiye, no. 60087/10 ve diğer 2 başvuru, § 66, 19 Aralık 2017). Mahkeme ayrıca, barışçıl bir gösterinin ilke olarak, cezai yaptırım tehdidine tabi tutulmaması gerektiğini hatırlatmaktadır (Lütfiye Zengin ve diğerleri/Türkiye, no. 36443/06, § 57, 14 Nisan 2015).
35. Mahkeme öncelikle, tarafların başvuranların cezaya mahkûm edilmelerinin, Sözleşme’nin 11. maddesi tarafından güvence altına alındığı şekliyle, toplanma özgürlüğü haklarına yönelik bir müdahale olarak incelenmesine itiraz etmediklerini tespit etmektedir. Bu durum, aynı zamanda Mahkemenin de değerlendirmesidir. Mahkeme, müdahalenin “kanun tarafından öngörüldüğünü” (bk. yukarıda 15. paragraf) ve bunun kamu düzeni ve başkalarının haklarının korunmasıyla ilgili olduğunu tespit etmektedir.
36. Müdahalenin orantılılığına ilişkin olarak, Mahkeme, mevcut davada, Tuzla Asliye Ceza Mahkemesi nezdindeki davanın konusunun başvuranların toplanma özgürlüğü hakkıyla ilgili olmaması nedeniyle, ulusal mahkemelerin, bu konuda herhangi bir inceleme gerçekleştirmediklerini saptamaktadır. Mahkeme, Emniyet Müdürlüğü tarafından düzenlenen tutanağa göre, başvuranlar ve Limter-İş sendikasının işçilerin maaşlarının ödenmesine ilişkin bir anlaşmazlık nedeniyle Desan tersanesinin önünde eylemler yaptıklarını ve güvenlik güçlerinin konumlandırılmalarından önce, gösterinin barışçıl koşullarda gerçekleşmediğini belirten herhangi bir unsurun bulunmadığını kaydetmektedir. Tutanaklarda veya mahkeme kararlarında açıkça ayrıntılı bir şekilde belirtilmeyen nedenlerle, polisler ile başvuranlar arasında bir arbede yaşanmıştır; ve başvuranlar, kaçmadan önce direnmişlerdir. Güvenlik güçlerinin müdahalesi sırasında, başvuranları yakalayan polis memurlarından ikisi yaralanmıştır (yukarıda 3. paragraf).
37. Mahkeme, suç işlemeye tahrik, bir şirketin binasına şiddet kullanarak saldırmaya teşebbüs ve kamu görevlisine hakaret suçlarından başvuranlar hakkında açılan ceza davasının (yukarıda 11. paragraf ve devamı) nihayetinde başvuranlar hakkında mahkûmiyet kararının verilmesiyle sonuçlandığını tespit etmektedir (yukarıda 15. paragraf). Bu yargılama bağlamında, ulusal mahkemeler, başvuranların barışçıl toplanma haklarına yönelik müdahaleyle ilgili hususu incelememişlerdir. Özellikle Mahkeme, Tuzla Asliye Ceza Mahkemesinin kararının kamu düzenini ve başkalarının haklarını korumak için demokratik bir toplumda cezaya mahkûm edilme gerekliliği ilkesine atıfta bulunmadığını tespit etmektedir.
38. Mahkeme, Öğrü ve diğerleri (yukarıda anılan karar, §§ 65-70) kararında dile getirdiği görüşler gibi, ulusal mahkemelerin mevcut olan farklı menfaatler arasında herhangi bir denge kurmamaları nedeniyle, bu mahkemelerin Sözleşme’nin 11. maddesinde yer alan ilkelere uygun kuralları uyguladıklarının ya da ilgili olayların kabul edilebilir bir değerlendirmesine dayandıklarının kabul edilemeyeceğini gözlemlemektedir. Mahkeme nazarında, ulusal makamlar, başvuranların barışçıl toplanma hakkına ilişkin hususu incelemeyerek ve ulusal makamlar tarafından mevcut olan farklı menfaatleri değerlendirmeyerek, ilgili ve yeterli gerekçeler sunmamışlardır ve dolayısıyla, müdahalenin “demokratik bir toplumda gerekli” olduğu tespit edilmemiştir.
39. Bu unsurlar, davanın koşullarında, Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmak için yeterlidir.
DİĞER ŞİKÂYETLER HAKKINDA40. Başvuranlar ayrıca, Tuzla Asliye Ceza Mahkemesi nezdinde yürütülen yargılamanın hakkaniyete uygun olmadığından şikâyet ederek ve polisler tarafından kendilerine karşı şiddet uygulandığı iddiaları konusunda Cumhuriyet savcılığı tarafından yürütülen soruşturmanın etkin olmadığını iddia ederek, Sözleşme’nin 6 ve 13. maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmektedirler. Mahkeme, davaya ilişkin olay ve olguları, tarafların iddialarını ve yukarıda varılan sonuçları göz önünde bulundurarak, Sözleşme’nin 6 ve 13. maddeleri açısından ayrı bir sorunun ortaya çıkmadığı kanaatine varmaktadır.
SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
41. Başvuranların her biri, manevi tazminat olarak 15.000 avro talep etmektedir.
42. Başvuranlar aynı zamanda, yaptıkları masraf ve giderler bağlamında 630 Türk lirası (TRY) ve avukatlık hizmet ücreti bağlamında 12.000 avro talep etmektedirler. Başvuranlar, kanıtlayıcı belge olarak, avukat ücret sözleşmelerini ve saatlik ücret dekontuna ilişkin bir tabloyu sunmaktadırlar.
43. Hükümet, bu taleplerin tamamına itiraz etmektedir.
44. Mahkeme, bu meblağ üzerinden ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, manevi tazminat olarak başvuranların her birine, 3.900 avro ödenmesinin makul olduğu kanısına varmaktadır.
45. Mahkeme, elinde bulunan belgeleri ve kendi içtihadını dikkate alarak, başvuranlara müştereken, kendileri tarafından bu meblağ üzerinden ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, bütün masraflar bağlamında 3.000 avro ödenmesinin makul olduğuna karar vermektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
Sözleşme’nin 3 ve 11. maddelerine ilişkin şikâyetlerin kabul edilebilir olduğuna;Sözleşme’nin 3. maddesinin esas yönünden ihlal edilmediğine;Sözleşme’nin 3. maddesinin usul yönünden ihlal edildiğine;Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlal edildiğine;Sözleşme’nin 6 ve 13. maddeleri açısından ayrı bir sorunun ortaya çıkmadığına;a) Davalı Devletin, başvuranlara, üç aylık bir süre içinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere, aşağıdaki miktarları ödemekle yükümlü olduğuna:Başvuranların her birine, bu meblağ üzerinden ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, manevi tazminat olarak 3.900 avro (üç bin dokuz yüz avro) ödemesine;Başvuranlara müştereken, kendileri tarafından bu meblağ üzerinden ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, masraf ve giderler için 3.000 avro (üç bin avro) ödemekle yükümlü olduğuna;b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu tutarlara Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine karar vermiştir.İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları gereğince 31 Ocak 2023 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Dorothee von Arnim Egidijus Kūris Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan