AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
DÖNER VE DİĞERLERİ / TÜRKİYE
(Başvuru no. 29994/02)
KARAR
STRAZBURG
7 Mart 2017
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirlenen koşullara uygun olarak kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
Döner ve diğerleri / Türkiye davasında,
Başkan,
Julia Laffranque,
Yargıçlar,
Işıl Karakaş,
Nebojša Vučinić,
Paul Lemmens,
Ksenija Turković,
Jon Fridrik Kjølbro,
Stéphanie Mourou-Vikström,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm) heyeti ile 24 Ocak 2017 tarihinde yapılan gizli müzakereler sonrasında, aynı tarihte kabul edilmiş olan aşağıdaki kararı bildirir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 29994/02 No’lu bu dava, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (“Mahkeme”) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 34. maddesi uyarınca 17 Temmuz 2002 tarihinde yirmi Türk vatandaşı tarafından yapılan bir başvurudan ibarettir. İlgili kişilerin isimleri ve doğum tarihleri ekte verilmiştir.
2. Başvuranlar, İstanbul Barosu’na kayıtlı Avukatlar S.N. Öztürk ve M. Filorinalı tarafından temsil edilmişlerdir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuru, 10 Eylül 2008 tarihinde, Hükümet’e tebliğ edilmiştir.
OLAY VE OLGULAR
I. DAVAYA ÖZGÜ KOŞULLAR
4. Mevcut başvuruya yol açan olayların meydana geldiği dönemde, başvuranlar, İstanbul’da ikamet etmekteydiler ve çocukları farklı devlet ilkokullarına gitmekteydi.
5. 2001 yılının Aralık ayında belirtilmeyen tarihlerde, başvuranların her biri (Yılmaz Yavuz dışında), Bağcılar, Esenler ve Kadıköy İlçe Milli Eğitim Müdürlüklerine çocuklarının ilkokullarında Kürtçe eğitim verilmesi talebinde bulunarak dilekçe yollamışlardır. Benzer dilekçelerin, aynı tarihlerde, Kürt kökenli birçok aile tarafından da gönderildiği gözlenmektedir.
6. Başvuranlar tarafından verilen dilekçe örneklerine göre, söz konusu dilekçeler çok az farklılıkla aşağıdaki ifadeleri içermektedir:
“... okulunda eğitim gören çocuğumun, okulda Türkçe eğitiminin yanında, kendi ana dili olan Kürtçe dilinde eğitim olmasını talep ediyorum...”
7. Dilekçelerin alınmasının ardından, ilgili ilçe milli eğitim müdürlükleri İstanbul Emniyet Müdürlüğünü bilgilendirmiştir. Emniyet Müdürlüğü, konuyu İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesine bağlı Cumhuriyet Başsavcılığının dikkatine sunmuştur.
8. Cumhuriyet savcısı, 28 Aralık 2001 tarihinde, İstanbul Emniyet Müdürlüğünün Terörle Mücadele Şube Müdürlüğünden, Kürtçe eğitim talebiyle Bağcılar ve Esenler İlçe Milli Eğitim Müdürlüklerine dilekçe veren kişilerin isimlerinin ve adreslerinin tespit edilmesini talep etmiştir. Belirtilmeyen bir tarihte, Kadıköy İlçe Milli Eğitim Müdürlüğüne verilen dilekçelerle ilgili de aynı talepte bulunulmuştur.
9. Cumhuriyet savcısı, 8 Ocak 2002 tarihinde, başvuranlar dâhil olmak üzere dilekçe veren kırk kişinin evlerinin aranması için izin talep etmiştir. Cumhuriyet savcısı, söz konusu dilekçelerin, yasadışı bir terör örgütü olan PKK’nın (Kürdistan İşçi Partisi) talimatı üzerine verildiği görüşündedir ve dilekçe sahiplerinin evlerinden ilgili delilleri toplamak istemektedir. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, aynı gün, Cumhuriyet savcısının talebini kabul etmiştir.
10. Cumhuriyet savcısı, 9 Ocak 2002 tarihinde, İstanbul Emniyet Müdürlüğünün Terörle Mücadele Şube Müdürlüğüne ilgili kişilerin PKK’ya yardım ve yataklık yaptıklarına dair herhangi bir kanıt bulma amacıyla arama gerçekleştirilmesi yönünde talimat vermiştir. Ayrıca, savcı, Terörle Mücadele Şube Müdürlüğüne dilekçe sahiplerinin gözaltına alınmaları ve dilekçelerinin içeriği ve amacı hakkında ifadelerinin alınması yönünde talimat vermiştir. Cumhuriyet savcısı, dilekçe sahiplerine temel olarak PKK’nın talimatları doğrultusunda hareket edip etmediklerini tespit etmeye yönelik sorulacak sorulara ilişkin bir liste sağlamıştır.
11. İstanbul Emniyet Müdürlüğünün Terörle Mücadele Şube Müdürlüğünde görevli polis memurları, 13 Ocak 2002 tarihinde sabah erken saatlerde, başvuranların evleri dâhil olmak üzere tüm dilekçe sahiplerinin evlerinde eşzamanlı aramalar gerçekleştirmiştir. Polis tarafından hazırlanan ve başvuranlar ve diğer aile üyeleri tarafından imzalanan arama ve el koyma tutanakları, çocukları için Kürtçe eğitim talep ettikleri dilekçeleri nedeniyle İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafında arama kararı çıkartıldığına işaret etmiştir. Raporda, ayrıca, Cumhuriyet savcısının dilekçe sahiplerinin ifadelerinin alınması için yakalanmalarını talimat verdiği belirtilmiştir. Bu arama ve el koyma tutanaklarına göre, başvuranların evlerinde yasadışı herhangi bir materyal bulunmamıştır.
12. Başvuranlar, 13 Ocak 2002 tarihinde, yakalanmış ve aramaların ardından polis tarafından gözaltına alınmışlardır. Hükümet tarafından sunulan arama ve el koyma tutanakları ve gözaltı kayıtları, başvuranların aşağıda belirtilen saatlerde yakalandıklarını ve gözaltına alındıklarını göstermektedir:
İsim
Yakalama zamanı
Gözaltı zamanı
Esma Döner
10.30
16.00
Gülperi Döner
bilinmiyor
13.30
Ayşe Döner
bilinmiyor
13.30
Hanım Gülün
9.45
16.00
Şahide Gümüş
bilinmiyor
16.00
Hasibe Yılmaz
bilinmiyor
16.00
Fatma Yılmaz
8.30
13.30
Tenzile Akyol
8.30
14.50
Güli Akyol
9.10
14.50
Fatma Duruşkan
10
14.50
Meryem Peker
10.25
16.00
Mehmet Şirin Döner
bilinmiyor
16.00
Şükrüye Temüroğlu
bilinmiyor
14.55
Meliha Can
10.40
15.00
Halime Günana
9.45
15.00
Zübeyde Yavuz
bilinmiyor
14.55
Asiya Karadeniz
10.50
14.55
Zübeyde Sapan
bilinmiyor
14.55
Kudret Dağ
10.10
15.00
Yılmaz Yavuz
bilinmiyor
13.30
13. Aynı gün, İstanbul Emniyet Müdürlüğünün Terörle Mücadele Şube Müdürlüğünde polis memurları tarafından başvuranların ifadeleri alınmıştır. Özellikle, söz konusu dilekçeleri, 5 ve 22 Ağustos 2001 tarihlerinde gerçekleştirilen 6. Ulusal Konferans adıyla gerçekleştirilen toplantıda PKK tarafından benimsenen yeni “sivil itaatsizlik” stratejisine uyarak verip vermedikleri sorulmuştur. Başvuranlar Meryem Peker ve Yılmaz Yavuz, herhangi bir Devlet makamına Kürtçe eğitim talebi içeren bir dilekçe sunmadıklarını ileri sürmüşlerdir. Diğer başvuranlar, genel olarak, PKK ile herhangi bir ilgileri olduğunu inkâr etmiş ve çocuklarının ailelerinin anadilini öğrenebilmeleri amacıyla söz konusu dilekçeleri verdiklerini belirtmişlerdir. Başvuranların bazıları, ayrıca, söz konusu dilekçelerin verilmesi konusunun ara ara gittikleri bir Türk siyasi parti olan HADEP’in (Halkın Demokrasi Partisi) Bağcılar merkezinde görüşüldüğünü dile getirmişlerdir. Başvuranların imzalı ifadelerinde, talep üzerine üçüne tercüme hizmeti verildiği anlaşılmıştır (Ayşe Döner, Fatma Yılmaz ve Güli Akyol). Polis memurları tarafından düzenlenen bir yazıdan da Meryem Peker, Halime Günana, Asiya Karadeniz ve Yılmaz Yavuz dışındaki başvuranların okuryazar olmadıkları anlaşılmıştır.
14. Aynı zamanda, başvuranların ailelerinin bazıları, polis tarafından gözaltında bulunduruldukları sırada yakınlarına âdli yardım sağlanması için İstanbul Barolar Birliği ile iletişime geçmiştir. Buna göre, bir avukat görevlendirilmiştir. İlgili avukat, 13 Ocak 2002 tarihinde, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinde görevli Cumhuriyet savcılığına başvuranların on ikisine ilişkin bilgi talebiyle başvurmuştur (Esma Döner, Gülperi Döner, Ayşe Döner, Hanım Gülün, Şahide Gümüş, Hasibe Yılmaz, Fatma Yılmaz, Tenzile Akyol, Güli Akyol, Fatma Duruşkan, Meryem Peker ve Mehmet Şirin Döner). Özellikle, ilgili başvuranların hukuki durumlarını ve haklarındaki suçlamaları öğrenmek istemiş; onlarla görüşmek ve gerekli âdli yardımı sağlama taleplerinde bulunmuştur. Aynı gün, söz konusu avukat, ilgili on iki başvuranın kanuna aykırı bir şekilde gözaltında tutulduklarını ileri sürerek, serbest bırakılmaları için İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne başvurmuştur.
15. Aynı gün, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinde görevli bir hâkim, söz konusu kişilerin Cumhuriyet savcılığı tarafından yürütülen bir soruşturmayla ilgili olarak tutulduklarına dair bir kayıt olmadığından, avukatın talebine ilişkin bir karar vermeye gerek olmadığına hükmetmiştir. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, 16 Ocak 2002 tarihinde, avukatın hâkimin verdiği kararın iptal edilmesi yönündeki talebini reddetmiştir.
16. Aynı zamanda, 14 Ocak 2002 tarihinde, Cumhuriyet savcısı, ilgili başvuranların yasadışı bir örgütle bağlantıları olduğu şüphesiyle gözaltında tutuldukları ve Cumhuriyet savcılığı tarafından ilgili kişilerin polis tarafından gözaltında tutulmaları için henüz izin verilmemiş olduğundan avukatın erişim talebi hakkında karar vermeye gerek olmadığı konularında avukatı bilgilendirmiştir.
17. Söz konusu karardan kısa bir süre sonra, yine 14 Ocak 2002 tarihinde, Cumhuriyet savcısı, 13 ve 17 Ocak 2002 tarihleri arasında başvuranların dört gün boyunca polis tarafından gözaltında tutulmalarına izin vermiştir. Söz konusu izin, başvuranların tutulmalarının, özellikle, dilekçelerin başvuranların kendileri tarafından verilip verilmediğinin, PKK ile bir ilgilerinin olup olmadığının ve başka suçlarla ilgili olarak aranıp aranmadıklarının tespit edilmesi amacıyla dosyalarının tamamlanması için gerekli olduğunu belirtilen İstanbul Emniyet Müdürlüğünün Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü tarafından yapılan talebe yanıt olarak verilmiştir (bkz., söz konusu iznin yasal dayanağı, aşağıda § 32).
18. Başvuranlar, 17 Ocak 2002 tarihinde saat 8.30’da cezaevinden çıkarılmış ve rutin sağlık muayenesinin ardından İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinde Cumhuriyet savcısı önüne çıkartılmışlardır. Başvuranlar, dilekçeleri kendi başlarına veya çocuklarının yardımıyla yazdıklarını kabul etmiş, ancak çocuklarının anadillerini öğrenmelerini istemekten başka herhangi bir amaç gütmediklerini belirtmişlerdir. Başvuranlar, PKK ile ilgileri olduğunu reddetmişlerdir. Başvuranların bazıları, televizyonda veya okulda diğer velilerden bu konuyu duyduktan sonra dilekçe verdiklerini iddia etmişlerdir. Hükümet’in verdiği bilgilere göre, başvuranların yedisi, Cumhuriyet savcısına tercüman eşliğinde ifade vermişlerdir (Ayşe Döner, Hasibe Yılmaz, Fatma Yılmaz, Tenzile Akyol, Güli Akyol, Meliha Can ve Kudret Dağ).
19. Başvuranlar (Meryem Peker, Mehmet Şirin Döner ve Yılmaz Yavuz dışında), 17 Ocak 2002 tarihinde belirtilmeyen bir saatte, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinde hâkim karşısına çıkartılmışlardır. Başvuranlar, ifadeleri alındıktan sonra serbest bırakılmışlardır. İlgili başvuranlar, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi kararının ardından fiili olarak serbest bırakılmışlardır. Başvuranlardan yedisine (Ayşe Döner, Şahide Gümüş, Hasibe Yılmaz, Fatma Yılmaz, Güli Akyol, Meliha Can ve Kudret Dağ) mahkeme önünde tercüman desteği sağlanmıştır. Aynı gün, Meryem Peker, Mehmet Şirin Döner ve Yılmaz Yavuz da serbest bırakılmıştır, ancak serbest bırakılmalarına ilişkin karar Mahkeme’ye iletilmemiştir.
20. Aynı gün, Cumhuriyet savcısı, yakalanmalarının ardından verdikleri ifadelerden PKK’nın “siyasallaşma” sürecine yardım etmek amacıyla planlı bir şekilde dilekçeleri verdiklerinin açık olduğu iddiasıyla, başvuranların serbest bırakılmalarına itiraz etmiştir. Cumhuriyet savcısı, başvuranların hukuka uygun olarak dilekçe verme haklarını kullanmış görünmelerine rağmen, gerçekte PKK’nin talimatlarıyla hareket ettiklerini ve söz konusu örgüte yardım ve yataklık ettiklerini eklemiştir.
21. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, 18 Ocak 2002 tarihinde, başvuranlardan Esma Döner, Hanım Gülün, Hasibe Yılmaz, Meliha Can, Şükrüye Temüroğlu, Halime Günana ve Zübeyde Yavuz hakkında Cumhuriyet savcısının itirazını kabul etmiş ve ilgili kişiler hakkında yakalama kararı çıkartmıştır. Mahkeme, kararı için herhangi bir gerekçe sunmamıştır.
22. Avukat, 22 Ocak 2002 tarihinde, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinden ilgili başvuranların yakalanmasına yönelik 18 Ocak 2002 tarihli kararının iptâlini talep etmiştir. Devlet Güvenlik Mahkemesi, 28 Ocak 2002 tarihinde, kararını suçun niteliğine, yakalama tarihine, delillerin durumuna ve dava dosyasının içeriğine dayandırarak söz konusu talebi reddetmiştir.
23. Aynı zamanda, 19 Ocak 2002 tarihinde, Esma Döner, Hasibe Yılmaz ve Zübeyde Yavuz, söz konusu yakalama kararına istinaden yakalanmışlardır. Bir sonraki gün, ilgili başvuranlar gözaltına alınmıştır. Yakalama kararında ismi geçen diğer dört başvuranın yerleri tespit edilememiştir.
24. Başvuranlar Esma Döner ve Zübeyde Yavuz, 21 Ocak 2002 tarihinde tutulmalarına itiraz etmişlerdir.
25. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, 22 Ocak 2002 tarihinde, suçun niteliğine ve delil durumuna dayanarak, Esma Döner ve Zübeyde Yavuz’un itirazlarını reddetmiştir.
26. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinde görevli Cumhuriyet savcısı, 6 Şubat 2002 tarihinde, delil yokluğu nedeniyle başvuran Yılmaz Yavuz hakkında kovuşturma yapılmasına yer olmadığına karar vermiştir.
27. Aynı gün, Cumhuriyet savcısı, diğer başvuranlar dâhil olmak üzere otuz sekiz şüpheli hakkında, söz konusu zamanda yürürlükte olan 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 5. maddesi ve 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 169. maddesi uyarınca silahlı bir terör örgütüne yardım yataklık suçlamasıyla iddianame hazırlamıştır. Söz konusu iddianamede, Cumhuriyet savcısı, örgüt elebaşısı Abdullah Öcalan’ın yakalanması ve hakkında mahkûmiyet kararı verilmesinin ardından, PKK’nın yeni politikalar izlemeye başladığını belirtmiştir. Buna göre, 5-22 Ağustos 2001 tarihleri arasında düzenlenen Altıncı Ulusal Konferans’ta şiddet içermeyen “sivil itaatsizlik” faaliyetlerini içeren ve uluslararası alanda Devleti ve yetkililerini zor duruma düşürmeyi amaçlayan yeni bir strateji olan “Demokratikleşme ve Barış Projesini” benimsemiştir. Cumhuriyet savcısı PKK tarafından kararlaştırılan sivil itaatsizlik kapsamında gerçekleştirilen organize eylemlerin, Kürtçe eğitim için Devlet makamlarına dilekçe vermek, geleneksel kadın Kürt kıyafetleri giymek ve ulusal kimlik kartlarında Kürt olduklarının belirtilmesi için mahkemelere veya nüfus müdürlüklerine başvurmak gibi eylemleri kapsadığını belirtmiştir. Bu bilgiler dikkate alındığında, daha önce belirlenmiş tarih ve zamanlarda belirli makamlara verilen söz konusu dilekçelerin bireysel eylemler olduğu düşünülebilir. Bu eylemler gerçekte PKK tarafından benimsenen kararların uygulanmasını ve böylece Devlet otoritesini sarsmayı amaçlayan organize bir hareketin parçasıdır.
28. İlk derece mahkemesi, 12 Şubat 2002 tarihinde, ceza yargılamaları devam eden başvuranlar Esma Döner, Hasibe Yılmaz ve Zübeyde Yavuz’un serbest bırakılmalarına karar vermiştir.
29. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, 28 Mayıs 2003 tarihinde, eylemlerinde silahlı bir örgüte yardım ve yataklık etme suçunu işlediklerine dair herhangi bir unsur bulunmadığı ve haklarındaki iddiaları destekleyen başka herhangi bir delil olmadığı gerekçesiyle başvuranlar dâhil olmak üzere tüm sanıkların beraatına karar vermiştir. Söz konusu karar 5 Haziran 2003 tarihinde kesinleşmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMA
A. Ceza Kanunu (7 Haziran 2005 tarihinde yürürlükten kaldırılan 765 sayılı Kanun)
30. Söz konusu olay tarihinde yürürlükte olan mülga Ceza Kanunu’nun 169. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Her kim, silahlı bir örgüte veya çeteye yasadışı olduğunu bilerek barınacak yer gösterir veya yardım eder yahut erzak veya silah ve cephane veya elbise tedarik ederse üç seneden az olmamak ve beş seneden çok olmamak üzere ağır hapis ile cezalandırılır...”
B. Gözaltında tutulma ve söz konusu tutulmanın âdli denetimi
31. Mülga Devlet Güvenlik Mahkemeleri Kanunu’nun (2845 sayılı Kanun) 9 (a) maddesinde, Ceza Kanununun, diğerleri arasında, 169. maddesi uyarınca belirtilen suçların söz konusu mahkemelerin münhasır yargı yetkisine girdiği düzenlenmiştir.
32. Söz konusu zamanda yürürlükte olan 16. madde aşağıdaki gibidir:
“Devlet Güvenlik Mahkemelerinin görev alanına giren suçlarda yakalanan veya tutuklanan şahıs, yakalama veya tutulma yerine en yakın mahkemeye gönderilmesi için zorunlu süre hariç en geç kırk sekiz saat içinde hâkim önüne çıkarılır ve sorguya çekilir.
Üç veya daha fazla kişinin bir suça iştiraki suretiyle toplu olarak işlenen suçlarda, delillerin toplanmasındaki güçlük veya fail sayısının çokluğu ve benzeri nedenlerle Cumhuriyet savcısı, bu sürenin dört güne kadar uzatılmasına yazılı olarak emir verebilir. Soruşturma bu sürede sonuçlandırılmazsa Cumhuriyet savcısının talebi ve hâkim kararı ile süre yedi güne kadar uzatılabilir.
Anayasanın 120 nci maddesi gereğince olağanüstü hal ilan edilen bölgelerde yakalanan veya tutuklanan kişiler hakkında ikinci fıkrada yedi gün olarak belirlenen süre Cumhuriyet savcısının talebi ve hâkim kararıyla on güne kadar uzatılabilir.
...”
33. Söz konusu zamanda yürürlükte olan Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (1412 sayılı Kanun 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlükten kaldırılmıştır) 128 § 4 maddesi uyarınca, gözaltı süresinin uzatılmasına ilişkin Cumhuriyet savcısının yazılı emrine veya yakalama işlemine karşı, yakalanan kişi hemen serbest bırakılmak için ilgili hâkime başvuruda bulunabilir. Hâkim, incelemeyi evrak üzerinden yaparak yirmi dört saat içinde başvuruyu sonuçlandırır.
C. Kanuna aykırı tutulma nedeniyle tazminat
34. Mülga 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkında Kanun (Kanun Dışı Tutukluluk (Tazminat) Kanunu) uyarınca ilgili iç hukuk ve uygulamaya Adırbelli ve diğerleri/Türkiye (no. 20775/03, § 18, 2 Aralık 2008) kararından erişilebilir.
D. Anayasa
35. İlgili zamanda yürürlükte olan Anayasanın ilgili maddeleri aşağıdaki gibidir:
Madde 3
“1. Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.”
Madde 14
“1. Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.
Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz....”
Madde 42
“Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz.
...
“Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez. Eğitim ve öğretim kurumlarında okutulacak yabancı diller ile yabancı dille eğitim ve öğretim yapan okulların tabi olacağı esaslar kanunla düzenlenir. Milletlerarası antlaşma hükümleri saklıdır..”
Madde 74
“Vatandaşlar ve karşılıklılık esası gözetilmek kaydıyla Türkiye’de ikamet eden yabancılar kendileriyle veya kamu ile ilgili dilek ve şikâyetleri hakkında, yetkili makamlara ve Türkiye Büyük Millet Meclisine yazı ile başvurma hakkına sahiptir...”
E. Kürtçe öğretimi
36. Söz konusu olaylar sırasında, iç hukukta devlet kurumlarında veya özel kurumlarda hiçbir eğitim seviyesinde Kürtçe dilinde eğitim veya Kürtçe dilinin öğretimi öngörülmemektedir. Yabancı Dil Eğitimi ve Öğretimi Kanunu (14 Ekim 1983 tarihli 2923 sayılı Kanun) 3 Ağustos 2002 tarihinde, Türk vatandaşlarının geleneksel olarak günlük hayatta kullanılan farklı dil ve lehçelerde eğitim ve öğretim görmesine ilişkin ilkelerin düzenlenmesi amacıyla 4771 sayılı Kanunla değişikliğe uğramıştır. Söz konusu mevzuatın başlığı “Yabancı Dil Eğitimi ve öğretimi ile Türk Vatandaşlarının Farklı Dil ve Lehçelerinin Öğrenilmesi Hakkında Kanun” olarak değiştirilmiştir.
37. 2923 sayılı Kanun’un 2 (a) maddesinin ikinci cümlesi, Türk vatandaşlarının kullandıkları farklı dil ve lehçelerin öğretimi için özel kursların açılmasına olanak verme amacıyla 30 Temmuz 2003 tarihinde değişiklik yapılmıştır.
38. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 31 Mayıs 2006 tarihinde, Bakanlığa bağlı devlet okullarında ve özel okullarda yabancı dil öğretimine ilişkin ilkelerin düzenlenmesi için Yabancı Dil Eğitimi ve Öğretimine İlişkin Yönetmelik çıkartılmıştır. Ayrıca, 25 Haziran 2012, 7 Eylül 2012 ve 23 Ocak 2014 tarihli kararlarla, Milli Eğitim Bakanlığına bağlı Talim ve Terbiye Kurulu ilk ve orta öğretim düzeyinde seçmeli ders olarak haftalık ders programına “yaşayan diller ve lehçeler (Kürtçe)” dersini eklemiştir.
39. 6529 sayılı Kanunla 2 Mart 2014 tarihinde 2923 sayılı Kanunun 2. maddesi, Türk vatandaşlarının günlük hayatta geleneksel olarak kullanılan bir dilde veya lehçede eğitim ve öğretim sağlaması için özel okulların açılmasına olanak sağlanması amacıyla değiştirilmiştir. Bu değişiklikle, 5 Temmuz 2014 tarihinde Yabancı Dil Eğitimi ve Öğretimine İlişkin Yönetmelik de, özel okullarda Türk vatandaşlarının günlük hayatta geleneksel olarak kullandıkları bir dilde veya lehçede eğitim ve öğretime olanak sağlamak amacıyla değiştirilmiştir.
HUKUKSAL DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞMENİN 5. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
40. Başvuranlar, Sözleşme’nin 5 §§ 2, 3 ve 4 maddesi uyarınca, yetkililerin kendilerini yakalama nedenleri konusunda bilgilendirmedikleri, ivedi bir şekilde hâkim önüne çıkartılmadıkları ve yakalanmalarının ve tutulmalarının kanuna uygunluğuna karşı itirazda bulunmak için etkili bir başvuru yolu olmadığı konularında şikâyetçi olmuşlardır. Başvuranlar, ayrıca, Sözleşme’nin 5 § 5 maddesi uyarınca, iç hukukta ilgili şikâyetleri hakkında tazminat talep etme haklarının olmadığı konusunda şikâyetçi olmuşlardır.
5. maddenin ilgili paragrafları aşağıdaki gibidir:
Madde 5
“2. Yakalanan her kişiye, yakalanma nedenlerinin ve kendisine yöneltilen her türlü suçlamanın en kısa sürede ve anladığı bir dilde bildirilmesi zorunludur.
3. İşbu maddenin 1.c fıkrasında öngörülen koşullar uyarınca yakalanan veya tutulan herkesin derhal bir yargıç veya yasayla âdli görev yapmaya yetkili kılınmış sair bir kamu görevlisinin önüne çıkarılması zorunlu olup, bu kişi makul bir süre içinde yargılanma ya da yargılama süresince serbest bırakılma hakkına sahiptir. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminat şartına bağlanabilir.
4. Yakalama veya tutulma yoluyla özgürlüğünden yoksun kılınan herkes, tutulma işleminin yasaya uygunluğu hakkında kısa bir süre içinde karar verilmesi ve eğer tutulma yasaya aykırı ise, serbest bırakılması için bir mahkemeye başvurma hakkına sahiptir.
5. Bu madde hükümlerine aykırı bir yakalama veya tutma işleminin mağduru olan herkes tazminat hakkına sahiptir.”
A. Kabuledilebilirlik
1. İç hukuk yollarının tüketilmemesi
41. Hükümet, Mahkeme’yi Sözleşme’nin 5 §§ 4 ve 5 maddesi uyarınca başvuranların şikâyetlerini Sözleşme’nin 35 § 1 maddesi uyarınca iç hukuk yollarının tüketilmesi gerekliliğinin yerine getirilmemesi nedeniyle reddetmeye davet etmiştir. Hükümet, başvuranların 466 sayılı Kanun uyarınca tazminat talebinde bulunabileceklerini ileri sürmüştür.
42. Başvuranlar, Hükümet’in iddialarını reddetmişlerdir. Bu bağlamda, başvuranlar, kendileriyle aynı zamanda ve aynı olaylara ilişkin olarak yakalanan ve gözaltına alınan bir kişinin 466 sayılı Kanun uyarınca yaptığı tazminat talebinin yerel mahkeme tarafından reddedildiğine ilişkin bir mahkeme kararının nüshasını sunmuşlardır.
43. Mahkeme, Hükümet’in itirazının başvuranların Sözleşme’nin 5 §§ 4 ve 5 maddesi uyarınca dile getirdikleri şikâyetlerinin esasıyla ayrılmaz bir şekilde bağlantılı olduğu kanaatindedir. Mahkeme, bu meselenin, söz konusu şikâyetlerin esasıyla birlikte ele alınması gerektiğine hükmetmiştir (bkz., örneğin, Öcalan/Türkiye (k.k.), no. 46221/99, 14 Aralık 2000; Süleyman Erdem/Türkiye, no. 49574/99, § 28, 19 Eylül 2006; ve Elğay/Türkiye, no. 18992/03, § 26, 20 Ocak 2009).
2. Diğer kabuledilebilirlik meseleleri
(a) Sözleşme’nin 5 § 2 maddesi
44. Başvuranlar, Sözleşme’nin 5 § 2 maddesi uyarınca, yetkililerin kendilerini yakalanma nedenleri konusunda ivedi bir şekilde bilgilendirmediklerinden şikâyetçi olmuşlardır.
45. Hükümet, başvuranların yakalanma nedenleri hakkında ivedi bir şekilde bilgilendirildiklerini ileri sürmüştür.
46. Mahkeme, Sözleşme’nin 5 § 2 maddesinde belirtilen temel güvenceyi düzenleyen genel ilkelerin Fox, Campbell ve Hartley/Birleşik Krallık (30 Ağustos 1990, § 40, A Serisi no. 182) kararında anıldığını belirtmektedir.
47. Mahkeme, başvuranlar tarafından imzalanan 13 Ocak 2002 tarihli arama ve el koyma tutanaklarında, çocukları için Kürtçe eğitim talebini içeren dilekçeleri nedeniyle İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından arama emir çıkartıldığını ve İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinde görevli Cumhuriyet savcısının söz konusu dilekçelerle ilgili ifadelerinin alınması için yakalanmalarına karar verdiğini açıkça gösterdiğini gözlemlemektedir. Mahkeme, başvuranların hiçbirinin, neden yakalandıklarına dair oldukça kesin ifadeler içeren arama ve el koyma tutanaklarının içeriğini tam olarak anlayamadıklarını iddia etmediklerini vurgulamaktadır.
48. Mahkeme, ayrıca, evlerinde yakalanmalarının ardından, başvuranların ifadeleri alınmak üzere İstanbul Emniyet Müdürlüğüne götürüldüklerini belirtmektedir. Başvuranların imzalarını taşıyan ifade tutanaklarına göre, başvuranlara, ihtiyaç duyuldukça bir tercümanın yardımıyla, dilekçelerine ve PKK ile olduğundan şüphelenilen ilişkileri hakkında belirli sorular yöneltilmiştir (bkz., yukarıda 13. paragraf). Mahkeme, polis tarafından ifadeleri alınırken yalnızca üç başvuranın tercümandan yararlandıklarını, ancak daha sonra Cumhuriyet savcısı tarafından ifadeleri alınırken ve İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde hâkim tarafından sorgulanırken daha fazla başvuranın tercüman yardımı talep ettiklerini gözlemlemektedir (bkz., yukarıda 18 ve 19. paragraflar). Hâl böyleyken, başvuranlar, taleplerine rağmen polis tarafından ifadeleri alındığı sırada tercüman yardımından mahrum bırakıldıklarına dair herhangi bir iddiada bulunmadıklarından, Mahkeme, tüm başvuranların haklarındaki şüphelerin bir kez daha açıkça belirtildiği polis tarafından alınan ifadelerinin konusunu yeterince anladıklarından tatmin olmuştur.
49. Yukarıdaki bilgiler göz önüne alındığında ve Sözleşme’nin 5 § 2 maddesinin yakalanma nedenlerinin herhangi belirli bir şekilde aktarılmasını gerektirmediği dikkate alındığında, Mahkeme, başvuranların, yakalandıklarında veya yakalandıktan kısa bir süre sonra yakalanma nedenlerinden haberdar oldukları sonucuna varmıştır (bkz., örneğin, Kerr/Birleşik Krallık (k.k.), no. 40451/98, 7 Aralık 1999; Dikme/Türkiye, no. 20869/92, § 56, AİHM 2000‑VIII; ve yukarıda anılan Süleyman Erdem, § 43). Mahkeme, başvurunun bu kısmının Sözleşme’nin 35 §§ 3 ve 4 maddesi uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle reddedilmesi gerektiğine hükmetmiştir.
(b) Sözleşme’nin 5. maddesi uyarınca dile getirilen diğer şikâyetler
50. Mahkeme, başvuranların 5 §§ 3, 4 ve 5 maddesi uyarınca dile getirdikleri şikâyetlerinin Sözleşme’nin 35 § 3 maddesinin anlamı çerçevesinde açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve herhangi başka bir gerekçeyle kabuledilemez olmadığını, bu nedenle, kabuledilebilir olarak nitelendirilmesi gerektiğini belirtmektedir.
B. Davanın Esası
1. Sözleşme’nin 5 § 3 maddesi
51. Başvuranlar, Sözleşme’nin 5 § 3 maddesi uyarınca 13 ve 17 Ocak 2002 tarihleri arasında polis tarafından gözaltında tutulmalarına ilişkin olarak ivedi bir şekilde hâkim karşısına çıkarılmadıkları konusunda şikâyetçi olmuşlardır.
52. Hükümet, başvuranların bu başlık altındaki iddiasının, yakalanmalarının ardından ivedi bir şekilde hâkim önüne çıkartılmış olmaları nedeniyle, açıkça dayanaktan yoksun olduğunu belirtmiştir.
53. Mahkeme, yakalanan kişiye Sözleşme’nin 5 § 3 maddesinin sağladığı güvencelerin önemini hatırlatmaktadır (bkz., diğerleri arasında, Medvedyev ve Diğerleri/Fransa [BD], no. 3394/03, § 118, AİHM 2010). Bu maddenin temel amacı, yakalanan kişilerin yargılama makamı önüne fiziksel olarak ivedi bir şekilde çıkartılmasını ve böylece keyfi davranışa, başkalarıyla görüştürülmeden tutuklanmasına ve kötü muameleye maruz bırakılmasına karşı korunmasını sağlamaktır.
54. İvedilik gerekliliği, her davanın kendine has koşullarına göre değerlendirilmelidir (bkz., diğerleri arasında, Aquilina/Malta [BD], no. 25642/94, § 48, AİHM 1999‑III), ancak, Sözleşme’nin 5 § 3 maddesindeki bu gereklilik tarafından öngörülen katı süre baskısı yorumlamaya oldukça az esneklik bırakmaktadır (bkz., örneğin, Brogan ve Diğerleri/Birleşik Krallık, 29 Kasım 1988, § 62, A Serisi no. 145‑B ve McKay/Birleşik Krallık [BD], no. 543/03, § 33, AİHM 2006‑X).
55. Mevcut davaya ilişkin olarak, Mahkeme, başvuranların 13 Ocak 2002 tarihinde yakalandıklarını ve 17 Ocak 2002 tarihinde serbest bırakılmalarına karar veren İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde hâkim karşısına çıkartılmışlardır. Ancak, Hükümet’in sunduğu gözaltı tutanaklarında yalnızca bazı başvuranların yakalanma tarihlerinin belirtilmesi ve hâkim önüne çıkartılma tarihleriyle ilgili bilgi verilmemesi nedeniyle, Mahkeme, yakalanma ve hâkim karşısına çıkartılma arasında geçen süreyi tam olarak belirleyememektedir (bkz., yukarıda 12 ve 19. Paragraflar).
56. Öte yandan, Mahkeme, önündeki bilgiler ışığında, yakalanmaları ve tutulma merkezine gerçekten yerleştirilmeleri arasındaki süreleri (bu süre bazı başvuranlar için altı saat yirmi dakika uzunluğundadır) ve tutulma merkezinden çıkartıldıktan sonra hâkim önüne getirilene kadar geçen süreleri dikkate almaksızın, başvuranların yalnızca tutulma merkezinde geçirdikleri sürenin üç gün on yedi saat ve dört gün arasında olduğunu belirtmektedir (bkz., 12. paragraf). Mahkeme, söz konusu sınırlı bilgilere dayanarak bile, başvuranların aşağıdaki belirtilen nedenlerle hâkim önüne “ivedi” bir şekilde çıkartılmadıkları görüşündedir.
57. Mahkeme, bu bağlamda, hâkimin ilk incelemesinin yakalanma işleminden sonra “en fazla” dört gün içinde gerçekleşmesinin öngörmesine rağmen (bkz., yukarıda anılan McKay, § 33, ve Magee ve Diğerleri/Birleşik Krallık, no. 26289/12, 29062/12 ve 29891/12, §§77-78, AİHM 2015 (alıntılar)), bu içtihadın söz konusu sürenin dört günden az olduğu yerlerde gerekçelendirmeye gerek duyulmadığı şeklinde anlaşılmaması gerektiğini belirtmektedir (bkz., Gal/Ukrayna, no. 6759/11, § 28, 16 Nisan 2015). Buna göre, tutulmanın söz konusu süre boyunca sürmesini gerekçelendiren özel koşulların var olmaması halinde dört günlük sürenin bitiminden önce Sözleşme’nin 5 § 3 maddesinin ihlâli söz konusu olabilir (bkz., örneğin, Kandzhov/Bulgaristan, no. 68294/01, § 66, 6 Kasım 2008 and Gutsanovi/Bulgaristan, no. 34529/10, §§ 158-159, AİHM 2013 (alıntılar)).
58. Mahkeme, mevcut davada, başvuranların tutulmalarının 17 Ocak 2002 tarihine kadar uzatılması izninin temelde başvuranların dosyalarının tamamlanması için alındığını belirtmektedir (bkz., yukarıda 17. paragraf). Ancak, Hükümet, başvuranların özgürlükten mahrum bırakılmalarını gerektiren bu süre boyunca alınan belirli inceleme tedbirlerine ilişkin olarak herhangi bir bilgi sağlamamış veya özellikle işledikleri iddia edilen cezai davranışın karmaşık olmayan ve şiddet içermeyen mahiyeti düşünüldüğünde yetkililerin başvuranları hâkim önüne daha erken bir tarihte çıkartmalarına engel olan belirli bir zorluk veya istisnai bir koşul sunmamıştır (bkz., gerekli değişikliklerle, yukarıda anılan Kandzhov, § 66 ve yukarıda anılan Gutsanovi, §§ 158-159).
59. Yukarıdaki bilgiler göz önüne alındığında, Mahkeme, başvuranların davanın kendine has koşullarında yakalanmalarının ardından ivedi bir şekilde hâkim karşısına çıkartılmadıkları kanaatindedir. Yakalanma ve hâkim önüne getirilmeye ilişkin kesin sürelerin gözaltı tutanaklarında eksik olması (bu durum birçok başvuranın dört günden fazla bir süre gözaltında tutulduklarına işaret etmektedir), bu bağlamda dikkate alınmalıdır (bkz., yukarıda 55. Paragraf).
60. Buna göre, Sözleşme’nin 5 § 3 maddesi ihlâl edilmiştir.
2. Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi
61. Başvuranlar, Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi uyarınca yakalanmaları ve polis tarafından gözaltında tutulmalarındaki hukuka aykırılığa itiraz etme adına etkin bir iç hukuk yolu bulunmadığını iddia etmişlerdir. Özellikle, polis tarafından gözaltında tutulmaları sırasında avukat yardımına ya da ailelerine ulaşamadıkları ve İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin başvuranların itirazlarını reddetmede basmakalıp gerekçelendirme kulladığı ve kararını başvuranları bizzat dinlemeden verdiğini iddia etmişlerdir.
62. Hükümet, 466 sayılı Kanun’da belirtilen hukuk yoluna ilişkin olanlar haricinde bu şikâyete yönelik herhangi bir görüş sunmamıştır (bk. yukarıda 41. paragraf).
63. Mahkeme, 5 § 4 maddesinin amacının, yakalanan ve tutuklanan kişilerin maruz kaldıkları tedbirin kanunlara uygunluğunun âdli denetimden geçirilmesini talep etme hakkını güvence altına almak olduğunu yineler (bk. gerekli değişikliklerle, De Wilde, Ooms ve Versyp/Belçika, 18 Haziran 1971, § 76, Seri A no. 12). Uygun olduğu durumlarda kişinin serbest bırakılmasını sağlayacak, tutukluluğu süresinde, kişinin tutukluluğunun hukuka uygunluğunun hızlı bir şekilde incelenebilmesi için bir hukuk yolu olmalıdır. Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinde belirtilen hukuk yollarının hem teoride hem de uygulamada kesin bir şekilde mevcut olması gerekir; aksi halde, bu hükmün amaçlarında istenen erişilebilirlik ve etkililik koşulu sağlanmamış olacaktır (bk. gerekli değişikliklerle, Vachev/Bulgaristan, no. 42987/98, § 71, AİHM 2004‑VIII (alıntılar), ve Stoichkov/Bulgaristan, no. 9808/02, § 66, 24 Mart 2005). Bu hususlar arasında, hukuk yoluna erişilebilirlik, yetkililer tarafından gönüllü olarak oluşturulan şartların bu hukuk yolunun kullanılmasının başvurana gerçekçi bir fırsat olarak sunulması gerektiğini belirtir (bk. gerekli değişikliklerle, Čonka/Belçike, no. 51564/99, §§ 44 ve 55, AİHM 2002‑I).
64. Hükümet tarafından ortaya konulan ilk itiraza dönüldüğünde, Mahkeme somut davada olduğu gibi tutuklamanın iç hukuk ile uyumlu olması durumunda Sözleşme’nin ihlâl edilmesi sebebiyle bir tazminata hükmedildiyse ya da tutukluluk durumu haksız bulunmuşsa bu tip yargılamalarda serbest bırakılma kararının verilmesi adına yargılamaların yetersiz olması sebebiyle 466 sayılı Kanun’un uyarınca belirtilen iddianın, 5 § 4 maddesinde belirtilen yargılama biçimini oluşturamadığına karar verdiği daha önceki davalarda ortaya konulan benzer iddiları incelemiş ve reddetmiş olduğunu belirtir (bk. örnek olarak, Öcalan/Türkiye [BD], no. 46221/99, § 71, AİHM 2005‑IV, ve Süleyman Erdem, yukarıda anılan, § 33). Mahkeme, somut davayı bu bulgulardan ayırmayı gerektirecek herhangi belirli bir durum bulmamıştır.
65. Mahkeme ikinci olarak, söz konusu tarihte yürürlükte olan Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 128 § 4 maddesi kapsamında, başvuranların gözaltına alınır alınmaz tutukluluklarının ya da Cumhuriyet savcısının tutukluluğunun uzatılmasına ilişkin kararının hukuka aykırılığına itiraz edebilmeleri adına başvuranlara bir hâkime başvurma hakkı verilmiştir ve hâkim de dava dosyasına dayanarak yapılan inceleme hakkında 24 saat içinde karar vermelidir (bk. yukarıda 33. paragraf). Ancak Mahkeme, davada ileri sürülen olaylara ilişkin olarak ilgili hükmün etkin bir hukuk yolu oluşturduğu kanaatinde değildir.
66. Bu bağlamda, Mahkeme öncelikle, başvuranların sınırlı bir Türkçe ile okuma yazma bilmemeleri ve resmi bir eğitim almış olmamaları ve aynı zamanda gözaltı süreleri boyunca aileleri ve avukatlarına erişimleri olmadığı göz önünde bulundurulduğunda, söz konusu hukuk yolunun kullanımına ilişkin olarak yetkililer tarafından başvuranlara gerçekçi bir fırsat sunulmadığını gözlemlemektedir. Mahkeme’nin kanaatine göre, başvuranların polis nezaretindeki gözaltında bulundukları sırada kimseyle görüştürülmemelerinden kaynaklanan kendilerini buldukları özel koşullar; mülga Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 128. maddesi kapsamında etkin bir hukuk yolunun bulunmasını zor hale getirmiştir (bk. gerekli değişikliklerle, Öcalan [BD], yukarıda anılan, § 70).
67. Mahkeme aynı zamanda, başarılı olma ihtimalinin düşük olması ve 5 § 4 maddesi kapsamında sağlanan usuli güvenceler ile uygun olmadığı gerekçesiyle, mülga Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 128. maddesi uyarınca teoride var olan hukuk yolunun uygulamada etkin olmadığına dair benzer sonuçlara ulaştığını belirtir (bk. örnek olarak, Öcalan [BD], yukarıda anılan, §§ 66-71; Maçin/Türkiye, no. 52083/99, §§ 30‑33, 4 Mayıs 2006; ve İpek ve Diğerleri/Türkiye, no. 17019/02 ve 30070/02, § 41, 3 Şubat 2009 ve anılan diğer davalar). Hükümet’in herhangi bir karşı görüş sunmaması nedeniyle, Mahkeme bu davalarda elde ettiği bulguları ayırmak için bir sebep görememektedir. Mahkeme, yukarıda belirtilen zorluklara karşın, başvuranlar tutukluluklarına itiraz edebilmiş olsalardı dahi, mülga Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 128. maddesi kapsamındaki yargılamaların Sözleşme’nin 5 § 4 maddesindeki gereklilikleri karşılayabilecek etkin bir hukuk yolu sağlamadığını düşünmektedir. Mahkeme, özellikle, ilgili başvuranlar tarafından tutukluluklarına karşı yaptıkları itirazları incelerken, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde görev yapan hâkimin mevcut davanın olaylarında bu hukuk yolunun etkin olmadığına ilişkin bir sonuca ulaştıran, başvuranların polis nezaretinde olup olmadıklarını doğrulamadığını dikkat çekici bulmuştur (bk. Hâkim kararı paragraf 15).
68. Mahkeme, tutuklanma hızlı bir şekilde incelenmeden önce tutuklunun serbest bırakılması durumunda Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi uyarınca tutulma işleminin yasaya uygunluğu hakkında hızlı bir şekilde âdli inceleme yapılma hakkına ilişkin bir konunun ortaya çıkmadığını kabul eder (bk., örnek olarak, Fox, Campbell ve Hartley/Birleşik Krallık, 30 Ağustos 1990, § 45, Seri A no. 182; Slivenko/Litvanya [BD], no. 48321/99, § 159, AİHM 2003‑X; ve M.B. ve Diğerleri/Türkiye, no. 36009/08, § 45, 15 Haziran 2010). Buna ek olarak, Mahkeme bir hâkim önüne çıkarılmadan önce geçecek sürenin en fazla dört gün olmasının 5 § 3 maddesinde belirtilen gereklilikler ile uyumlu olabileceğini yineler (bk. yukarıda 57. paragraf) Bununla beraber, 5 § 4 maddesi bu durumun tutuklamadan hemen sonra işler olduğu ve "özgürlüğünden yoksun kılınan herkes" için uygulanabilir olduğunu belirtir (bk. Petkov ve Profirov/Bulgaristan, no. 50027/08 ve 50781/09, § 67, 24 Haziran 2014). Dolayısıyla, bu aşamada uygulamada makul değerlendirmeye konu olan yargılamaları başlatma hakkının reddedilmesi 5 § 4 maddesi kapsamı içerisine giren bir husus doğurabileceği sonucuyla "mahkemeye başvurma" hakkı ortaya çıkar, dahası bu tarz bir reddetme iç hukuku aykırıdır. Böylelikle, Petkov ve Profirov davasında, Mahkeme 5 § 4 maddesinin 24 saatten az bir süre boyunca polis nezaretinde tutulan başvuranların tutulmalarına itiraz etme ve serbest bırakılmalarına imkan veren bir yargı yolu hükmü içerdiğine karar vermiştir (yukarıda anılan, §§ 64-71).
69. Mahkeme mevcut davada, 5 § 3 maddesi uyarınca başvuranların tutulmalarının otomatik olarak incelenmesinin sonrasında yaklaşık dört gün tutulduktan sonra İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde görevli hâkim tarafından serbest bırakılmış oldukları halde, bu dört günlük süre boyunca yukarıda açıklanan sebeplerle tutulmalarının hukuka aykırılığına itiraz edebilecekleri bir hukuk yolunun uygulamada olmaması sadece Türk hukukunun ilgili gereksinimlerine değil aynı zamanda 5 § 4 madddesinin amaç ve hedeflerine de uygun olmadığı kanaatindedir.
70. Yukarıdaki açıklamalar göz önünde bulundurulduğunda, Mahkeme bu başlık altında Hükümet’in ilk itirazlarını reddetmiş ve Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin ihlâl edildiğine karar vermiştir.
3. Sözleşme’nin 5 § 5 maddesi
71. Başvuranlar, Sözleşme’nin 5. maddesi uyarınca haklarının ihlâl edildiği iddiasına ilişkin olarak tazminat hakkına sahip olmadıkları nedeniyle Sözleşme’nin 5 § 5 maddesi gereğince şikâyetçi olmuşlardır.
72. Yukarıda belirtilenler hariç, Hükümet bu başlık altında herhangi özel bir görüş bildirmemiştir (bk. 41. paragraf)
73. Mahkeme, 1, 2, 3 veya 4. fıkralarına aykırı bir şekilde özgürlüğünden yoksun bırakılan bir kişiye tazminat talebinde bulunma imkânının sağlanması halinde, 5 § 5 maddesine uyulmuş olunacağını hatırlatmaktadır (bk. Elğay, yukarıda anılan, § 30). Dolayısıyla, 5. fıkrada öngörülen tazminat hakkı, 5. maddenin önceki fıkralarından birinin ihlâl edildiğinin ulusal bir makam ya da AİHM tarafından tespit edilmiş olmasını gerektirir (bk. Saraçoğlu ve Diğerleri/Türkiye, no. 4489/02, § 50, 29 Kasım 2007).
74. Mahkeme, mevcut davada, 5 § 3 maddesi uyarınca başvuranların hemen bir hâkim önüne çıkarılmadıklarını ve 5 § 4 maddesine aykırı olarak polis nezaretinde tutulu bulundurulmalarının hukuka aykırılığına itiraz etme haklarının ihlâl edildiğini tespit etmiştir (bk. yukarıda 60 ve 70. paragraf). Mahkeme Sözleşme’nin 5 § 5 maddesinin uygulanabilir olduğunu belirtir. Mahkeme, olayların gerçekleştiği sırada söz konusu Türk Hukuku’nun, Sözleşme’nin 5. maddesinin ihlâli gerekçesiyle mevcut davada başvuranlara uygulanabilir bir tazminat hakkı verip vermediğini belirlemelidir.
75. Bu bağlamda, Mahkeme, başvuranlara karşı yürütülen ceza yargılamalarının beraat ile sonuçlanması sebebiyle, 466 sayılı Kanun’un 1(6) maddesi uyarınca başvuranların tazminat talebinde bulunma yolunun açık olduğunu gözlemler. Ancak, Mahkeme aynı konuları içeren diğer davalarda, 466 sayılı Kanun uyarınca tazminat ödenmesine karar verilirken, ulusal mahkemelerin sadece beraat kararını esas aldıklarını tespit etmiştir. Bu nedenle, ulusal mahkemelerin değerlendirmesi, beraatin otomatik bir sonucu olup 5. maddenin ilk dört fıkrasına aykırı olduğu anlamına gelmemektedir (bk, örnek olarak, Sinan Tanrıkulu ve Diğerleri/Türkiye, no. 50086/99, § 50, 3 Mayıs 2007; Medeni Kavak/Türkiye, no. 13723/02, § 34, 3 Mayıs 2007; Saraçoğlu ve Diğerleri, yukarıda anılan, § 52; Elğay, yukarıda anılan, § 32; ve Mekiye Demirci/Türkiye, no. 17722/02, § 70, 23 Nisan 2013).
76. Mahkeme, 5 § 5 maddesinde belirtildiği üzere, başvuranların davasında, Sözleşme’nin 5 §§ 3 ve 4 maddeleri uyarınca haklarının ihlâl edilmesi sebebiyle 466 sayılı Kanun’un başvuranlara uygulanabilir bir tazminat hakkı sağlamadığını belirtir.
77. Dolayısıyla, Mahkeme Hükümet’in bu başlık altında yaptığı ilk itirazını reddetmiştir ve Sözleşme’nin 5 § 5 maddesinin ihlâl edildiğine karar vermiştir.
II. SÖZLEŞMENİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
78. Başvuranlar, Sözleşme’nin 7. maddesi uyarınca, iç hukukta bunun bir suç olduğuna dair herhangi bir hüküm bulunmamasına rağmen anayasal bir hak olan dilekçe verme haklarını kullanmaları sebebiyle ceza yargılamalarına tabii tutulduklarını iddia etmişlerdir.
79. Dava konusu olay ve olguların (bk. Aksu/Türkiye [BD], no. 4149/04 ve 41029/04, § 43, AİHM 2012) hukuki bağlamda nitelendirilmesi konusunda uzman olan Mahkeme, bu şikâyetin Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamında değerlendilmesi gerektiği kanaatindedir. İlgili kısımlar şu şekildedir:
Madde 10
"1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar.
2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir..."
A. Kabuledilebilirlik
1. Başvuran Yılmaz Yavuz hakkında
80. Mahkeme, başvuranlardan Yılmaz Yavuz’un ilk başta diğer başvuranlar gibi aynı sebeplerden yakalanmasına rağmen, yetkililere Kürtçe dilinde eğitim yapılması talebiyle dilekçe vermediği gerekçesiyle hakkında herhangi bir suçluluk isnadında bulunulmadığını gözlemlemiştir. Dolayısıyla, Mahkeme, başvuranın yakalanmasının ve sonrasında tutuklanmasının 10. maddede belirtilen haklarına bir müdahale olarak görülemeyeceği kanaatindedir. Mahkeme, Sözleşme’nin 35 §§ 3 ve 4. maddeleri uyarınca başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olduğunu gerekçesiyle reddedilmesi gerektiğini belirtir.
2. Diğer başvuranlar hakkında
81. Mahkeme, davalı Devlet’in diğer başvuranların bu başlık altında ileri sürdükleri şikâyetler ile ilişkili Mahkeme’nin mağdur statüsü yetkisine ilişkin herhangi bir itirazda bulunmamasına rağmen, mağdur statüsü meselesinin başvuranların ifade özgürlüğü hakkına bir müdahale olup olmadığı sorunu ile yakından ilişkili olması sebebiyle bu durumun Mahkeme tarafından değerlendirilmesi gerektiği kanaatindedir (bk, Gülcü/Türkiye, no. 17526/10, § 78, 19 Ocak 2016, and, gerekli değişikliklerle, Babajanov/Türkiye, no. 49867/08, § 70, 10 Mayıs 2016). Bu nedenle, Mahkeme, mağdur statüsünün başvurunun esası ile birleştirilmesine karar vermiştir (bk. aşağıda 85-89. paragraflar).
82. Mahkeme ayrıca, başvurunun bu kısmının Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesinin anlamı dâhilinde açıkça dayanaktan yoksun olmadığı kanısındadır. Mahkeme ayrıca, söz konusu şikâyetlerin başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle de bağdaşmadığı kanısındadır. Dolayısıyla, şikâyetlerin kabul edilebilir olarak beyan edilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.
B. Davanın Esası
1. Tarafların ibrazları
83. Başvuranlar görüşlerinde, Sözleşme’nin 10. maddesinde belirtilen ifade özgürlüğü haklarının ihlâline yol açan demokratik hakları olan dilekçe verme haklarının engellendiğini belirtmişlerdir.
84. Hükümet, Sözleşme’nin 10. maddesinde belirtilen başvuranların ifade özgürlüğü haklarına bir müdahalenin olmadığını iddia etmektedir. Bu bağlamda, somut davada ceza yargılamalarının konusu olan dilekçelerin neredeyse aynı uslüpla yazılmış olmasından ve ibraz edilme zamanından anlaşılabileceği üzere, terör örgütü PKK tarafından organize edilmiş toplu eylemin bir parçası olduğunu iddia etmişlerdir. Bu şartlar altında, dilekçelere ilişkin başlatılan ceza soruşturması kanunda öngörülmüştür ve düzenin bozulmasının önlenmesi adına demokratik bir toplumda gereklidir. Aynı zamanda, herhangi bir müdahale olmuş olsa bile, başvuranlar ceza yargılamalarının sonunda beraat etmişlerdir ve bunun sonucunda da başvuranların ifade özgürlüğü haklarının ihlâl edilmediğini ileri sürmüşlerdir.
2. Mahkemenin değerlendirmesi
(a) Müdahalenin varlığı
85. Mahkeme, Anayasa ile sağlanan bir eylem ve başvuranların bu vesile ile ifade özgürlüğü haklarını kullandıkları bir ortam olan çocukları için Kürtçe dilinde eğitim taleplerini içeren dilekçeleri Devlet’in belirli makamlarına sunmuş olduklarını gözlemler. Bu bağlamda başvuranların Kürtçe dilinde eğitim konusunu hakkındaki fikirlerini beyan etmelerinin sonucunda, evleri aranmış, yakalanmışlar ve yaklaşık dört gün boyunca polis nezaretinde tutulmuşlar, bazıları da sonrasında yaklaşık bir ay boyunca gözaltında tutulmuşlardır. Sonuç olarak, üç yıldan beş yıla kadar "ağır hapis cezası" verilecebilecek bir suç olan Ceza Kanunu’nun 169. maddesi uyarıca yasadışı silahlı terör örgütüne yardım ve yataklık suçlamasıyla başvuranlar hakkında ceza yargılamaları başlatılmış ve bir yıl dört ayı aşkın bir süre boyunca bu suçlamalarla Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde yargılanmışlardır.
86. Mahkeme, mevcut başvurunun yapıldığı tarihte söz konusu ceza yargılamaları halen devam ederken, başvuranların kendilerine yapılan suçlamalardan beraat ettiklerini belirtir. Buna rağmen, bu durum başvuranların ifade özgürlüğü haklarına bir "müdahale" olup olmadığı ve halen söz konusu haklarının ihlâl edildiği iddiasının "mağdurları" olarak düşünülüp düşünülemeyecekleri sorularını ortaya çıkarır.
87. Mahkeme bu bağlamda, ifade özgürlüğü hakkına bir müdahale olarak görülen Devlet tarafından gerçekleştirilen eylemin, özellikle "formalite, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlar" (bk., gerekli değişikliklerle, Wille/Lihtenştayn [BD], no. 28396/95, § 43, AİHM 1999‑VII) biçiminde geniş çeşitlilikte önlemleri kapsadığını ve bu koşullara dayanarak âdli bir hüküm ile sonuçlanmayan ceza yargılamalarını içerebileceğini belirtir (bk, örnek olarak, Altuğ Taner Akçam/Türkiye, no. 27520/07, §§ 65-83, 25 Ekim 2011, ve Dilipak/Türkiye, no. 29680/05, §§ 40-51, 15 Eylül 2015 ve anılan diğer davalar).
88. Mevcut davanın olaylarına dönülecek olursa, Mahkeme, söz konusu ceza yargılamalarının sonucuna bakılmaksızın, "kamu yararına" olduğu gerekçesiyle Devlet makamlarına verilen dilekçeler sebebiyle başlatılan yargılamalar çerçevesinde başvuranların karşılaştıkları önlemler dizisi - özellikle başvuranların yakalanmaları ve özgürlüklerinden mahrum bırakılmaları - ifade özgürlükleri haklarını kullanmalarına karşı bir müdahale olarak değerlendirildiği görüşündedir (bk, gerekli değişikliklerle, Kandzhov, yukarıda anılan, § 70, ve anılan diğer davalar).
89. Buna ek olarak Mahkeme, başvuranların yargılamalar sonucunda beraat etmelerinin ifade özgürlüğü haklarına yapılan müdahalenin etkilerini otomatik olarak ortadan kaldıracak bir etkiye sahip olmadığını ve özellikle somut davada başvuranları mağdur statüsünü ortadan kaldırmadığını düşünmektedir. Bu bağlamda Mahkeme, ulusal makamlar ya açıkça ya da özü itibariyle kabul edip Sözleşme ihlâlini telafi etmedikçe, başvuranın lehindeki karar veya tedbirlerin ilke olarak başvuranı “mağdur” statüsünden çıkarmak için yeterli olmadığını vurgulamaktadır (bk. Gülcü, yukarıda anılan, § 99 ve anılan diğer davalar). Somut davada, başvuranların beraatine karar verirken İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi 85 ve 88. paragraflarda belirtilen başvuranların maruz kaldıkları önlemler sebebiyle iddia edilen ifade özgürlüğü haklarının ihlâlini kabul ve telafi etmemiştir. Bu nedenle, başvuranların beraatleri sebebiyle mağdur statülerini kaybettikleri düşünülemez.
(b) Müdahalenin gerekçelendirilip gerekçelendirilmediği
90. Bu müdahalenin "kanunla öngörülmüş" olması, 2. fıkrada belirtilen bir ya da daha fazla meşru amacı gözetmesi ve bu amaçlara ulaşmak adına "demokratik bir toplumda gerekli" olduğu belirlenemezse, Sözleşme’nin 10. maddesi ihlâl edilmiş olacaktır.
(i) Hukuka uygunluk ve meşru amaç
91. Taraflar, yapılan müdahalenin kanunla öngürülüp görülmediği hakkında herhangi belirli bir görüş bildirmemişlerdir. Ancak Hükümet başvuranlara karşı uygulanan şikâyet konusu önlemlerin "kamu düzeninin korunması" adına meşru bir amaç taşıdığını belirtmiştir.
92. Mahkeme’ye, Sözleşme’nin 10 § 2 maddesi kapsamında yer alan “yasayla öngörülme” ifadesinin, şikâyet konusu tedbirin ilk olarak iç hukukta yasal bir dayanağının bulunmasını gerektirdiğini yineler. Ancak, ilgili kişi açısından erişilebilir ve etkileri bakımından öngörülebilir olması gereken söz konusu kanunun niteliğine de işaret etmektedir (bk, daha detaylı bilgi için, Centro Europa 7 S.r.l. ve Di Stefano /İtalya [BD], no. 38433/09, § 141, AİHM 2012; Delfi AS /Estonya [BD], no. 64569/09, § 121, AİHM 2015; Perinçek/İsviçre [BD], no. 27510/08, § 131, AİHM 2015 (alıntılar); Association Ekin /Fransa, no. 39288/98, § 44, AİHM 2001-VIII; ve Dink /Türkiye, no. 2668/07, 6102/08, 30079/08, 7072/09 ve 7124/09, § 114, 14 Eylül 2010).
93. Somut davaya bakıldığında, Mahkeme, söz konusu müdahalenin, ilgili dönemde yürürlükte bulunan, yasadışı silahlı terör örgütüne yardım ve yataklık etme suçunu düzenleyen Ceza Kanunu’nun 169. maddesine dayandırıldığını gözlemlemektedir. Taraflar bu olguya itiraz etmemektedirler. Bu nedenle Mahkeme, söz konusu kısıtlamanın resmi anlamda ulusal hukukta bir dayanağı olduğunu kabul etmektedir.
94. İlgili kanunun niteliğiyle ilgili olarak, söz konusu kanunun ulaşılabilir olduğu konusunda herhangi bir şüphe bulunmamaktadır. Ancak Mahkeme, ilkokul öğrencileri için Kürtçe eğitim talebiyle bir dilekçe verilmesinin, bir terör örgütüne yardım ve yataklık olarak değerlendirileceğinin öngörülmesi mümkün olamayacağından, söz konusu hükmün sonuçlarının öngörülebilirliği hususunda şüphe duymaktadır. Diğer taraftan, bu koşullar altında başvuranlara karşı alınan tedbirlerin meşru amacı da açık değildir.
95. Ancak Mahkeme, tedbirin “gerekliliği” yönünden bu konulara ilişkin olarak aşağıda yaptığı incelemeyi dikkate alarak (bk. §§ 96-109), müdahalenin yasayla öngörülmüş olup olmadığı ve meşru bir amaç taşıyıp taşımadığı konusunda kesin bir yargıya varılmasına gerek olmadığını değerlendirmektedir (bk. Association Ekin, yukarıda anılan, § 46; Dink, yukarıda anılan, §§ 116 ve 118; ve Nedim Şener / Türkiye, no. 38270/11, §§ 102 ve 105, 8 Temmuz 2014).
(ii) “Demokratik bir toplumda gereklilik”
96. Taraflar bu konuya ilişkin herhangi bir görüş sunmamışlardır.
97. İfade özgürlüğüne yönelik bir müdahalenin “demokratik bir toplumda gerekli” olup olmadığına ilişkin genel ilkeler, Mahkemenin yerleşik içtihadının konusudur (bk, son dönemde verilen diğer kararlar arasında, Karácsony ve Diğerleri / Macaristan [BD], no. 42461/13, § 132, 17 Mayıs 2016).
98. Dolayısıyla Mahkeme, somut davayla ilgili olduğu ölçüde, ifade özgürlüğünün, demokratik bir toplumun temel dayanaklarından birini teşkil ettiğini yinelemektedir. Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrasına konu olan ifade özgürlüğü, sadece olumlu karşılanan veya zararsız ya da ilgilenilmesine gerek olmadığı düşünülen “bilgi” veya “fikirler” için değil, aynı zamanda Devleti veya halkın herhangi bir kesimini rencide edici, sarsıcı veya rahatsız edici “bilgi” veya “fikirler” için de geçerlidir. Bunlar “demokratik bir toplumu” var eden çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirliliğin gerekleridir (bk. Handyside / Birleşik Krallık, 7 Aralık 1976, § 49, Seri A no. 24, ve Baka v. Macaristan [BD], no. 20261/12, § 158, 23 Haziran 2016 ve ilgili kararda yapılan diğer atıflar). 10. maddede belirtildiği üzere, ifade özgürlüğü istisnalara tabidir; bununla birlikte, bu istisnaların dar bir şekilde yorumlanması ve herhangi bir kısıtlamaya ihtiyaç duyulduğunun ikna edici şekilde ortaya konulması gerekir (bk. Baka, yukarıda anılan).
99. Sözleşme’ye Taraf Devletler, Sözleşme ile güvence altına alınan hak ve özgürlüklere getirilen kısıtlamaların “demokratik bir toplumda gerekli” olup olmadığının incelenmesinde, sınırsız olmayan, belirli bir takdir payına sahiptir. Her hâlükârda, kısıtlamanın Sözleşme’ye uygunluğu konusunda nihai kararı vermek Mahkemenin görevidir ve bu karar, davanın kendine özgü koşulları değerlendirilerek verilmelidir (Bk. Kudrevičius ve Diğerleri/Litvanya [BD], no. 37553/05, § 142, 15 Ekim 2015).
100. Mahkeme, denetleyici yargı yetkisini kullanırken, şikâyet konusu müdahaleyi davanın bütünü ışığında değerlendirmelidir. Bir müdahale, “acil bir toplumsal ihtiyacı” karşılaması ve özellikle, izlenen meşru amaçla orantılı olması ve müdahaleyi haklı kılmak üzere ulusal makamlarca ileri sürülen gerekçelerin “yerinde ve yeterli” olması halinde, meşru bir amaç için “demokratik bir toplumda gerekli” olarak değerlendirilecektir (bk. gerekli değişikliklerle, Fernández Martínez / İspanya [BD], no. 56030/07, § 124, AİHM 2014 (alıntılar)). Mahkeme bu değerlendirmeyi yaparken, ulusal makamların, dava konusu olaylara ilişkin kabul edilebilir bir değerlendirmeyi esas alarak, Sözleşme’nin 10. maddesinde öngörülen ilkelerle bağdaşan standartları uyguladıkları hususunda ikna olmalıdır (bk. Pedersen ve Baadsgaard / Danimarka [BD], no. 49017/99, § 91, AİHM 2004‑XI ve Cumhuriyet Vakfı ve Diğerleri / Türkiye, no. 28255/07, § 59, 8 Ekim 2013).
101. Mahkeme somut davada, başvuranların ilkokullarda Kürtçe eğitim sağlanması için Devlet yetkililerine dilekçe vermeleri nedeniyle bazı tedbirlere maruz bırakıldıklarını gözlemlemektedir. Cumhuriyet savcısı tarafından iddianamede ve Hükümet tarafından görüşlerinde ileri sürülen argümanlar, başvuranların söz konusu tedbirlere taleplerinin içeriği nedeniyle değil dilekçeleri, yasadışı silahlı bir örgüt olan PKK tarafından başlatılan kolektif eylemin bir parçası olarak sundukları iddiası nedeniyle maruz kaldıklarını ortaya koymaktadır (bk. yukarıda §§ 9, 10, 17, 27 ve 84).
102. Mahkeme, terörle mücadelenin yol açtığı zorlukları hafife almamasına karşın, bu durumun, tek başına, ulusal yetkilileri Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki yükümlülüklerinden muaf tutmayacağını değerlendirmektedir. Dolayısıyla, ifade özgürlüğü kamu güvenliği, toprak bütünlüğü ve kamu düzeninin sağlanması bakımından meşru bir şekilde engellenebilir olsa da, bu kısıtlamalar yine de yerinde ve yeterli nedenlerle gerekçelendirilmeli ve acil bir sosyal ihtiyaca orantılı bir şekilde cevap vermelidir (yukarıda 100. paragrafta belirtildiği üzere). Mahkeme, bu değerlendirmeyi yaparken şikâyet konusu müdahaleyi, başvuranların aleyhindeki ifadelerin içeriği, bu ifadelerin yapıldığı bağlam ve ortaya çıkarması muhtemel fiili etki dâhil olmak üzere, olayın bütünlüğü içinde incelemelidir (bk. Nedim Şener, yukarıda anılan, § 117).
103. Dolayısıyla Mahkeme, ilkokullarda Kürtçe eğitim talebi içeren söz konusu dilekçelerin, Türkiye’de, özellikle ana dilde eğitim hakkı olmak üzere, Kürt kökenli Türk vatandaşlarının sosyal ve kültürel haklarına ilişkin toplumsal bir tartışma sürerken sunulduğunu gözlemlemektedir. Mahkeme, ilgili dilekçelerin içeriği ve bağlamı ile birlikte dilekçelerin sunulmasından kısa bir süre sonra Kürtçe eğitim alanında gerçekleştirilen mevzuat değişiklikleri dikkate alındığında, başvuranların talebinin “kamu yararına” ilişkin olduğu kanısındadır (bk. Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası / Türkiye, no. 20641/05, § 74, AİHM 2012 (alıntılar)).
104. Mahkeme bu bağlamda, Sözleşme’nin 10 § 2 maddesi uyarınca, kamu yararına ilişkin konularda gerçekleştirilen tartışmalara getirilen kısıtlamalara oldukça sınırlı bir şekilde izin verildiğini (bk. Wingrove / Birleşik Krallık, 25 Kasım 1996, § 58, Hüküm ve Karar Derlemeleri 1996-V; Sürek / Türkiye (no. 1) [BD], no. 26682/95, § 61, AİHM 1999-IV; ve Sürek / Türkiye (no. 4) [BD], no. 24762/94, § 57, 8 Temmuz 1999) ve bu nedenle Devlet görevlilerinin, bu tür bir tartışma söz konusu olduğunda, ceza yargılamalarına başvurma konusunda kendilerini sınırlandırmaları gerektiğini yinelemektedir.
105. Buna karşın Mahkeme, ilgili Devlet makamlarının, bu ilkeye aykırı olarak, başvuranlarca sunulan dilekçelerin ele alınmasında, koşulların ve ellerinde bulunan delillerin gerektirdiği şekilde kendilerini sınırlandırmadıklarını gözlemlemektedir. Dolayısıyla Mahkeme, dilekçelerin İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından alınması üzerine, derhal İstanbul Emniyet Müdürlüğüne iletildiğini ve buradan da İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığına iletildiğini ve söz konusu savcılığın, PKK’nın bu tür dilekçelerin sunulması için genel çağrı yaptığı gerekçesiyle ilgili dilekçeleri en başından beri PKK’ya yardım ve yataklık faaliyeti olarak değerlendirdiğini kaydetmektedir (bk. Cumhuriyet savcılığı tarafından alınan hazırlık soruşturması tedbirleri, yukarıda §§ 9, 10, 17 ve 27).
106. Bunun üzerine, ilgili Devlet makamları, başvuranlar hakkında terörle bağlantılı suça karıştıkları gerekçesiyle soruşturma açmakla kalmayıp, aynı zamanda sahip oldukları hukuki silahları, neredeyse baskıcı bir şekilde başvuranlar aleyhine kullanmışlardır. Mahkeme bu kapsamda, başvuranların evlerinin sabah erken saatlerde arandığını, başvuranların yakalanarak yaklaşık 4 gün boyunca polis gözetiminde tutulduklarını ve bazılarının ise neredeyse bir ay boyunca tutulduğunu kaydetmektedir.
107. Mahkeme, söz konusu dilekçelerin amacı ve hangi bağlamda sunuldukları dikkate alındığında, bu tedbirlerin ve elbette başvuranları hürriyetinden yoksun kılan tedbirlerin, dava koşulları dikkate alındığında haksız ve orantısız olduğunu değerlendirmektedir. Mahkemeye göre, ilkokul öğrencilerinin ebeveynleri olan başvuranlar somut davada, çocuklarının eğitimiyle ilgili talepte bulunmak üzere dilekçe verme anayasal haklarını kullanmışlardır. Mahkeme, söz konusu dilekçelerde belirtilen görüşlerin veya bu görüşlerin iletilme şeklinin, başvuranların talebinin barışçıl niteliğine ilişkin şüphe doğurmadığı kanaatindedir. Ayrıca başvuranların, çocuklarının eğitimine ilişkin barışçıl taleplerinin yasadışı bir silahlı örgütün amaçları veya talimatlarıyla örtüşmesi, bu talebi 10. madde korumasından çıkarmamaktadır (yeni Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesi bağlamında gerçekleştirilen benzer bir tartışma için bk. Gülcü, yukarıda anılan, § 112 ve Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiserinin söz konusu kararın 68. ve 69. paragraflarında atıf yapılan yorumları). Mahkeme bu bağlamda, hukukun üstünlüğü ilkesini esas alan demokratik bir toplumda, mevcut düzene karşı çıkan ve gerçekleşmesi barışçıl yöntemlerle desteklenen siyasi görüşler için uygun ifade etme imkânı sağlanması gerektiğini ancak somut dava koşulları dikkate alındığında kovuşturma makamlarının bunu göz ardı ettiklerini vurgulamaktadır (bk, gerekli değişikliklerle, Stankov ve Ilinden Birleşik Makedonya Örgütü / Bulgaristan, no. 29221/95 ve 29225/95, § 97 AİHM 2001-IX).
108. Yukarıda ifade edilen argümanlar dikkate alındığında, Mahkeme, ilgili Devlet makamlarının başvuranlar hakkında bu tedbirleri uygularken, söz konusu olan önemli menfaatlere rağmen, ilgili olguların kabul edilebilir ölçüde incelemesini esas almadıklarını ve Sözleşme’nin 10. maddesinde öngörülen ilkelerle bağdaşan standartları uygulamadıklarını değerlendirmektedir (bk. Jersild / Danimarka, 23 Eylül 1994, § 31, Seri A no. 298). Mahkeme bu nedenle, söz konusu müdahalenin “demokratik bir toplumda gerekli” olduğu yönünde bir sonuca varamaz. Bu durum, başvuranlar yakalandıktan kısa bir süre sonra ve Kürtçe eğitim talebiyle dilekçe sunarak PKK’ya yardım ve yataklık ettikleri gerekçesiyle halen yargılamaları devam ederken, 2923 sayılı Yabancı Dil Eğitimi ve Öğretimi Kanunu’nun, en azından başlangıçta özel olarak, bu tür bir eğitimi sağlamak üzere 1 Ağustos 2002 tarihinde değiştirildiği dikkate alındığında, daha da açıktır (bk. yukarıda § 36 ve Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası, yukarıda anılan, § 11, 55 ve 74).
109. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 10. maddesi ihlâl edilmiştir.
III. SÖZLEŞME’YE EK 1 NO’LU PROTOKOL’ÜN 2. MADDESİ İLE BİRLİKTE ELE ALINDIĞINDA SÖZLEŞME’NİN 14. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
110. Başvuranlar, yetkililerin Kürtlerin anadilde eğitim haklarına yönelik tutumlarının, Sözleşme’nin 14. maddesinin ihlâlini teşkil ettiğini iddia etmişlerdir.
111. Mahkeme, bu şikâyetin Sözleşme’ye Ek 1. No.lu Protokol’ün 2. maddesiyle bağlantılı olarak Hükümete iletildiğini kaydetmektedir.
112. Mahkeme, başvuranların somut davada, ilkokullarda Kürtçe eğitim sağlanması talebiyle sundukları dilekçeler nedeniyle PKK’ya yardım ve yataklık etmekle suçlandıklarını yinelemektedir. Ancak, yukarıda ele alındığı üzere (bk. yukarıda § 101), deliller, başvuranların sadece dilekçelerinin içeriği nedeniyle değil aynı zamanda bu dilekçeleri verirken, yasadışı silahlı bir örgütün talimatları doğrultusunda hareket ettikleri iddiasıyla suçlandıklarını ortaya koymaktadır. Dava dosyasında, başvuranların talebinin özünün ilgili Devlet makamları tarafından dikkate alındığını gösteren herhangi bir bilgi bulunmamaktadır.
113. Mahkeme, davaya konu olaylar bütünü ve tarafların argümanları dikkate alındığında, sorunun kaynağının -ulusal makamlar önünde hiçbir zaman ifade edilmeyen- başvuranların eğitim haklarından mahrum bırakılmaları ve bu tür bir tutumun ayrımcı nitelikte olduğu iddiası olmadığını, daha ziyade, başvuranların, iddiaya göre PKK’yı destekleme niyetiyle bu dilekçeleri verdikleri için karşılaştıkları tedbirler olduğunu değerlendirmektedir. Mahkeme, bu kapsamda başvuranlar hakkında uygulanan tedbirlerin, temel olarak ifade özgürlüklerine engel olduğunu ve Mahkemeye sunulan davanın temelinde, bu hakkın ihlâl edilmesinin yer aldığını değerlendirmektedir.
114. Davaya konu olaylar, tarafların beyanları ve Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlâl edildiği tespiti dikkate alındığında (bk. yukarıda § 109) ve Kürtçe eğitime ilişkin ulusal hukukta gerçekleştirilen değişiklikler göz önünde bulundurulduğunda (bk. yukarıda §§ 36-39), Mahkeme, başvuranların bu başlık altındaki şikâyetlerinin kabul edilebilirliği veya esasına ilişkin ayrı bir karar verilmesine yer olmadığı kanısındadır (bk. örnek olarak Centre for Legal Resources on behalf of Valentin Câmpeanu / Romanya [BD], no. 47848/08, § 156, AİHM 2014 ve ilgili kararda atıf yapılan diğer kararlar).
IV. SÖZLEŞME’NİN İHLAL EDİLDİĞİNE İLİŞKİN DİĞER İDDİALAR HAKKINDA
115. Son olarak, başvuranlar Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (a), (b) (c) ve 8. maddeleri kapsamında birtakım şikâyetler öne sürmüşlerdir. Başvuranlar, Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 maddesi uyarınca, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin tarafsız ve bağımsız olmadığını, yetkililerin, kendilerini haklarındaki suç isnatlarına ilişkin derhal bilgilendirmediklerini, polis ve Cumhuriyet savcısı tarafından sorgulandıkları dönem dâhil olmak üzere polis tarafından tutuldukları dönemde avukata erişim hakkından mahrum bırakıldıklarını, soruşturma aşamasında avukatlarının ceza davası dosyasına erişme taleplerinin reddedildiğini ve savunmalarını hazırlamak için yeterli zaman ve olanak bulamadıklarını belirterek şikâyette bulunmuşlardır. Başvuranlar ayrıca, 8. maddeye dayanarak, söz konusu dilekçeleri, çocuklarının aile üyeleriyle Kürtçe iletişim kurabilmelerini sağlamak üzere verdiklerini ve sonuç olarak karşılaştıkları tedbirlerin belirtilen hükmü ihlâl ettiğini ileri sürmüşlerdir.
116. Başvuranlar ek olarak, 1 Nisan 2009 tarihli beyanlarında, Sözleşme’nin 5 § 4 ve 13. maddeleri kapsamındaki haklarının ayrıca ihlâl edildiği hususunda şikâyette bulunmuşlardır.
117. Mahkeme, elindeki belgeler ışığında, başvuranlarca ileri sürülen bu şikâyetlerin, Sözleşme veya Protokolleri’nde yer alan hak ve özgürlüklerin ihlâl edildiği sonucunu doğurmadığı kanaatindedir. Dolayısıyla Mahkeme, söz konusu şikâyetlerin, açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle, Sözleşme’nin 35 §§ 3 ve 4 maddeleri uyarınca kabul edilemez olarak beyan edilmesi gerektiğini değerlendirmektedir.
V. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
118. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlâl edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlâlin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
A. Tazminat
119. Başvuranların her biri, manevi tazminat olarak 15.000 Avro talep etmişlerdir.
120. Hükümet, bu taleplerin dayanaksız ve aşırı olduğunu ileri sürmüştür.
121. Mahkeme, Yılmaz Yavuz hariç olmak üzere, başvuranların, Sözleşme’nin 5 §§ 3, 4 ve 5 ile 10. maddeleri kapsamındaki haklarının ihlâli nedeniyle, sadece ihlâl bulunduğu yönünde bir tespitle telafi edilemeyecek manevi zarara maruz kaldıkları kanısındadır. Mahkeme, söz konusu ihlâllerin ciddiyeti ve hakkaniyet temelindeki değerlendirmeler ışığında, Yılmaz Yavuz hariç olmak üzere, manevi tazminat olarak başvuranların her birine 10.000 Avro tazminat ödenmesine karar vermiştir. Mahkeme, Yılmaz Yavuz ile ilgili olarak, belirtilen kişinin sadece Sözleşme’nin 5 §§ 3, 4 ve 5 maddesi kapsamındaki haklarının ihlâl edilmesi sebebiyle manevi zarara maruz kaldığını değerlendirmektedir. Mahkeme bu nedenle, belirtilen başvurana manevi tazminat olarak 6.500 Avro ödenmesine karar vermiştir.
B. Masraf ve giderler
122. Başvuranlar ayrıca, avukatlık ücreti bakımından 11.400 Avro ve Mahkeme önünde gerçekleşen fotokopi, posta ve telefon masrafları ve tercüme giderleri gibi masraf ve giderler için 550 Avro talep etmişlerdir. Başvuranlar bu kapsamda, yasal temsilcilerinin 114 saat hukuki iş yürüttüklerini gösteren bir zaman çizelgesi ibraz etmişlerdir. Diğer giderler ise herhangi bir belgeyle desteklenmemiştir.
123. Hükümet ise dayanaksız gördüğü bu taleplere itiraz etmiştir.
124. Mahkeme içtihadına göre, bir başvuranın masraf ve giderlerini geri alabilmesi için, söz konusu masraf ve giderlerin fiilen ve gerekli olduğu için yapılmış olduğunun belgelenmesi ve makul miktarda olması gerekmektedir. Mahkeme somut davada, elinde bulunan belgeleri ve yukarıda belirtilen kriterleri dikkate alarak, tüm başlıklar altında gerçekleşen masraflar için başvuranlara müştereken 3.000 Avro ödenmesinin uygun olduğu kanaatindedir.
C. Gecikme Faizi
125. Mahkeme, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına yüzde üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğu kanaatindedir.
MAHKEME, BU GEREKÇELERLE,
1. Oy birliğiyle, başvuranların “mağdur statüsüne” ilişkin hususun, başvuranların Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki şikâyetlerinin esasıyla birleştirilmesine ve başvuranların belirtilen şikâyetlerle bağlantılı olarak mağdur statüsüne sahip olduklarına;
2. Oy birliğiyle, Hükümetin, başvuranların Sözleşme’nin 5 §§ 4 ve 5 maddesi kapsamındaki şikâyetleriyle bağlantılı olarak iç hukuk yollarının tüketilmediğine ilişkin itirazının, belirtilen şikâyetlerin esasıyla birleştirilmesine ve reddine;
3. Oy birliğiyle, Sözleşme’nin 5 §§ 3, 4 ve 5 maddesi kapsamındaki şikâyetlerin kabul edilebilir olduğuna;
4. Oy çokluğuyla, Yılmaz Yavuz tarafından Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamında ileri sürülen şikâyetlerin kabul edilemez olduğuna;
5. Oy birliğiyle, geri kalan başvuranlar tarafından Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamında ileri sürülen şikâyetlerin kabul edilebilir olduğuna;
6. Oy birliğiyle, Sözleşme’ye Ek 1. No.lu Protokol’ün 2. maddesiyle birlikte ele alındığında Sözleşme’nin 14. maddesi kapsamındaki şikâyetlerin kabul edilebilirliği ve esası hakkında inceleme yapılmasına yer olmadığına;
7. Oy birliğiyle, başvurunun geri kalanının kabul edilemez olduğuna;
8. Oy birliğiyle, Sözleşme’nin 5 §§ 3, 4 ve 5 maddesinin ihlâl edildiğine;
9. Oy birliğiyle, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlâl edildiğine;
10. Oy birliğiyle
(a) Davalı Devlet tarafından başvuranlara, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden davalı Devlet’in para birimine çevrilmek üzere aşağıdaki meblağların ödenmesine:
(i) Manevi tazminat olarak, yansıtılabilecek her türlü vergi hariç olmak üzere, Yılmaz Yavuz’a 6.500 Avro (altı bin beş yüz Avro);
(ii) Manevi tazminat olarak, yansıtılabilecek her türlü vergi hariç olmak üzere, geri kalan her bir başvurana 10.000 Avro (on bin Avro)
(iii) Masraf ve giderler bakımından, yansıtılabilecek her türlü vergi hariç olmak üzere, başvuranlara müştereken 3.000 Avro (üç bin Avro)
(b) Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren, ödeme gününe kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranda, yukarıda bahsedilen meblağlara basit faiz uygulanmasına;
11. Bir oya karşılık altı oyla, başvuranların adil tazmin taleplerinin geri kalanının reddedilmesine karar vermiştir.
İşbu karar İngilizce olarak tanzim edilmiş olup, Mahkeme İçtüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca 7 Mart 2017 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley NaismithJulia Laffranque
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
Yargıçlar Lemmens ve Turković’in muhalif görüşleri, Sözleşme’nin 45 § 2 maddesi ve Mahkeme İçtüzüğü’nün 74 § 2 maddesi uyarınca işbu karara eklenmiştir.
J.L.
S.H N.
EK
BAŞVURANLARIN LİSTESİ
Esma Döner, 1970 doğumluGülperi Döner, 1974 doğumluAyşe Döner, 1962 doğumluHanım Gülün, 1973 doğumluŞahide Gümüş, 1960 doğumluHasibe Yılmaz, 1958 doğumluFatma Yılmaz, 1956 doğumluTenzile Akyol, 1960 doğumluGüli Akyol, 1953 doğumluFatma Duruşkan, 1970 doğumluMeryem Peker, 1957 doğumluMehmet Şirin Döner, 1971 doğumluŞükrüye Temüroğlu, 1964 doğumluMeliha Can, 1964 doğumluHalime Günana, 1956 doğumluZübeyde Yavuz, 1956 doğumluAsiya Karadeniz, 1965 doğumluZübeyde Sapan, 1973 doğumluKudret Dağ, 1957 doğumluYılmaz Yavuz, 1983 doğumlu
YARGIÇ LEMMENS’İN MUTABIK GÖRÜŞÜ
1. Tüm hususlarda çalışma arkadaşlarımla birlikte oy kullandım. Ancak tereddüt ettiğim bazı hususlar bulunmaktadır.
2. Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki şikâyetin analizine ilişkin olarak, başvuranların ifade özgürlüğü haklarının ihlâl edildiğinden şikâyetçi olmadıklarını belirtirim. Başvuranlar daha ziyade Sözleşme’nin 7. maddesi kapsamında, iç hukukta eylemlerini suç olarak tanımlayan herhangi bir hüküm bulunmamasına rağmen kendilerine suç isnadında bulunulduğundan ve haklarında ceza yargılamaları yürütüldüğünden şikâyetçi olmuşlardır (Bk. kararın 78. paragrafı).[1]
Buna rağmen, Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki şikâyeti ilk şikâyetin yeniden sınıflandırılması temelinde incelemekteyiz (Bk. kararın 79. paragrafı). Bu tür bir yeniden sınıflandırmayı tartışmaya açık buluyorum. Yapılan isnatların bir görüşün ifade edilmesine yönelik olması halinde dahi, yerel ceza hukukunun içeriklerine ilişkin bir şikâyet önsel (a priori) olarak, görüşleri ifade etme temel hakkıyla ilgili değildir.
Daha da önemlisi, başvuranların Sözleşme’nin 7. maddesi kapsamında sadece, isnatların iç hukukta dayanağı olmadığından şikâyet etmiş olmalarına rağmen, karar 10. madde kapsamında müdahalenin “yasayla öngörülmüş” olup olmadığı sorusunu da açık bırakmaktadır (Bk. kararın 95. paragrafı). Dolayısıyla başvuranların net şikâyeti yanıtsız bırakılmıştır. Bunun yerine kararda, müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olmaması nedeniyle ihlâl tespit edilmiştir (Bk. kararın 108. paragrafı). Başvuranlar tamamen hukuki bir meseleden (yasal dayanak olmaksızın isnatta bulunulmasından) şikâyet etmelerine rağmen kararda, davanın somut koşulları ışığında, yetkililerin eyleminin izlenen meşru hedefle orantılı olduğunun düşünülüp düşünülemeyeceği incelenmektedir. Benim görüşüme göre bu, şikâyetçi olunan meseleden oldukça farklı bir meseledir.
Ancak Hükümet yeniden sınıflandırmaya itirazda bulunmamış, bunun yerine Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki şikâyetin esasına ilişkin kısa da olsa bir tartışmaya girmiştir (Bk. kararın 84. paragrafı). Bu nedenle, söz konusu şikâyetin incelenmesinde çalışma arkadaşlarıma katıldım. Esas bakımından karara tamamen katıldığımı da ek olarak belirtmeliyim.
3. Sözleşme’nin 14. maddesi kapsamındaki şikâyete ilişkin olarak, söz konusu kararın kabul edilebilirliği ve esasları hakkında ayrı bir hüküm verilmesine gerek olmadığını belirtmekteyiz (Bk. kararın 114. paragrafı).
Genel olarak, bu tür bir karara mutabık kalma konusunda tereddütte kalırdım. 14. madde kapsamındaki bir şikâyet aslen Sözleşme’nin diğer maddeleri kapsamındaki şikâyetlerden mahiyeti itibariyle farklıdır. 14. madde kapsamındaki bir şikâyet (sadece) başvuranın haklarına yönelik bir müdahaleye ilişkindir; diğer maddeler kapsamındaki şikâyetler ise diğer kişilere kıyasla başvurana yapılan muameleye ilişkindir. Ayrıca, bir azınlığa yapılan muameleyle ilgili bir davada ayrımcılık meselesinin esasen konunun merkezi olduğunu kabul ederim (Romanların eğitim alanında gördüğü muameleye ilişkin olarak bk. D.H. ve Diğerleri/Çek Cumhuriyeti [BD], no. 57325/00, AİHM 2007‑IV; Oršuš ve Diğerleri/Hırvatistan [BD], no. 15766/03, AİHM 2010; ve Horváth ve Kiss/Macaristan, no. 11146/11, 29 Ocak 2013).
Fakat mevcut dava bu bakımdan istisnaidir. Kararda belirildiği üzere, arada geçen zamanda, Kürtçe dilinin öğretilmesine ilişkin olarak iç hukukta değişiklikler yapılmıştır (Bk. kararın 114. paragrafı). 14. madde kapsamındaki mevcut şikâyetin nesnesini sadece tarihi öneme sahip bir şikâyete indirgeyen bu yeni gelişme göz önünde bulundurulduğunda ve tabii ki Sözleşme’nin 10. maddesi ihlâli tespitimizin ışığında, 14. madde kapsamındaki şikâyeti ayrıca incelemenin artık gerekmediği konusunda çalışma arkadaşlarımla hemfikirim.
YARGIÇ TURKOVIĆ’İN KISMİ MUHALİF GÖRÜŞÜ
1. Yılmaz Yavuz’un yakalanması ve akabinde tutulmasının Sözleşmenin 10. maddesi kapsamındaki ifade özgürlüğü hakkına müdahale olarak değerlendirilemeyeceği konusunda çoğunluğa katılmadığımı saygılarımla belirtirim.
2. Yılmaz Yavuz’un konutunda arama yapılmış, kendisi diğer başvuranlar gibi Kürtçe dilinde eğitim sağlanması talepli bir dilekçe yazdığı ve böylelikle yasa dışı bir örgüte yardım ve yataklık ettiği şüphesi üzerine yakalanmış ve dört gün boyunca tutulmuştur. Mevcut davada yetkililer, “[yasa dışı bir örgütün] eylemlerini herhangi bir biçimde kolaylaştıran herkesin” cezalandırılmasını öngören Ceza Kanunu’nun 169. maddesinin lafzını kötüye kullanmış veya suistimal etmişlerdir (Bk. kararın 30. paragrafı). Bu durum, barışçıl söylemin ötesine geçmeyen meşru taleplerini ifade ettiklerinden şüphelenilen Kürt kökenli kişileri tedirgin etme ve korkutma eğiliminde olmuştur. Kanunun muğlak ve/veya oldukça geniş olan dili, Kürt azınlığını, seslerini susturmak için hedef almak üzere özellikle suistimal edilmiştir.
3. Uygulamasıyla birlikte bu tür bir kanun, Kürt azınlığı mensuplarının spesifik endişelerini, görüşlerini ve taleplerini ifade etmeleri üzerinde ciddi şekilde caydırıcı bir etki yaratma eğilimindedir (Karşılaştırınız Dilipak/Türkiye, no. 29680/05, §§ 46, 47 ve 50, 15 Eylül 2015, ve Altuğ Taner Akçam/Türkiye, no. 27520/07, §§ 70-75, 25 Ekim 2011). Bu bağlamda, söz konusu başvuranın asla yetkililere bir dilekçe sunmamış olduğunu iddia etmiş olması (Karşılaştırınız Müdür Duman/Türkiye, no. 15450/03, § 30, 6 Ekim 2015) ve İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet savcısının sonradan söz konusu başvuran hakkında delil yokluğu gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermiş olması (Karşılaştırınız, yukarıda anılan Altuğ Taner Akçam, §§ 70-75), Hükümetin söz konusu başvurana karşı gerçekleştirdiği 169. madde kapsamındaki eylemlerinin (arama, yakalama ve tutma) ve söz konusu kanunun caydırıcı etkisini azaltmamıştır.
4. Eski Birleşmiş Milletler İfade Özgürlüğü Özel Raportörü Frank La Rue’nin “Ceza hukukunun meşru ifadeye yaptırım uygulamak üzere keyfi biçimde kullanılması, sadece “caydırıcı etki” yaratmasından ötürü değil, ayrıca diğer insan hakkı ihlâllerine yol açmasından ötürü, ifade özgürlüğü hakkının en ağır kısıtlanma biçimlerinden birini teşkil etmektedir ...”[2] sözlerine tamamen katılıyorum. Kişinin ileride bir tarihte delil yokluğundan ötürü mahkûm edilmediği hallerde dahi bu durum geçerlidir.
5. Dolayısıyla Yılmaz Yavuz davasında, ceza hukukunun meşru ifadeye yaptırım uygulamak üzere keyfi biçimde kullanılmasının ve yürütülen müdahaleci soruşturmanın hem (çoğunluğun hükmettiği üzere) Yılmaz Yavuz’un Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamındaki insan haklarının ihlâline sebebiyet verdiğinin ve hem de, hepsinden önemli olarak, “caydırıcı etki” yarattığının (bu husus, Yılmaz Yavuz’un yetkililere asla dilekçe sunmadığı iddiası nedeniyle çoğunluk tarafından dikkate alınmamıştır) vurgulanması önem arz etmektedir. Gerçekten de, yetkililerin söz konusu başvurana karşı gerçekleştirdiği eylemlerin sadece ifade özgürlüğünün sınırlandırılmasının tamamen farazi riskler içeren eylemler olarak değerlendirilmesi mümkün değildir (Bk. yukarıda anılan Dilipak, § 50). Aksine, bu tür eylemler pekâlâ korku yaratabilir ve başvuranın ve Kürt azınlığının diğer mensuplarının – olağan metanete sahip olan kişilerin dahi ve pek tabii riskten sakınan kişilerin – kendilerine otosansür uygulamalarına yol açabilir. Bu durum, mevcut davada olduğu gibi başvuranın asla dilekçe sunmadığını iddia ettiği ve delil yokluğundan ötürü kovuşturulmadığı hallerde de geçerlidir.
6. Başvuran Yılmaz Yavuz’un davasında, soruşturma izin verilebilir bilgi toplama çizgisini aşmış ve caydırıcı bir etki yaratmıştır: soruşturma meşru talepler içeren bir dilekçeye karşı misillime olarak yürütülmüş, gerçek bir zararla (yakalama ve tutulma) sonuçlanmış, çok ciddi bir cezaya işaret etmiş ve aynı “korunan konuşma” hakkındaki bir takım soruşturmalarla birlikte yürütülmüştür. Başvuranın davasında soruşturmanın delil yokluğu nedeniyle düşürülmüş olması ve başvuranın bizzat kendisinin dilekçeyi asla yazmadığını iddia etmiş olması soruşturmanın müdahaleci mahiyetini ve bir gayrıresmi ön kısıtlama sistemi olarak istismarcı niteliğini azaltmamıştır. İkinci mesele kendiliğinden Sözleşme kapsamında bir sorun ortaya çıkarmaktadır. Bu iki mesele karşılıklı olarak birbirini dışlar nitelikte değildir. Dolayısıyla, çoğunluğun aksine, Yılmaz Yavuz’un ifade özgürlüğünün ihlâl edildiğine ilişkin başvurusunun açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle reddedilmesini uygun görmüyorum.
7. Son olarak, muğlak ve/veya oldukça geniş kanunların nasıl uygulanacağı konusundaki belirsizliğin yanı sıra keyfi eylemlere ilişkin kaygıların otosansüre yol açtığı ve azınlık haklarının korunmasının zayıflaması, görüş ayrılığının tükenmesi ve demokrasinin özünü kaybetmesi sonucunu doğurduğu göz önünde bulundurulduğunda, Mahkemenin mevcut davayı (Bk. kararın 94. paragrafı)[3] ve daha da önemlisi, başvuranların aslen Sözleşme’nin 7. maddesi kapsamındaki şikâyetlerini (Bk. kararın 78. paragrafı) ilgili kanunun niteliği perspektifinden incelememiş olmasını talihsiz buluyorum.
[1]. Mevcut davada 7. madde kapsamındaki şikâyetin kabul edilebilir olarak nitelendirilip nitelendirilmemesi konusunda (suçluluğun beyanı söz konusu olmadığı gibi ceza verilmesi de söz konusu olmamıştır) ya da 7. maddenin ihlâl edilip edilmediği konusunda bir görüşü dile getirmiyorum.
[2]. BM İnsan Hakları Konseyi, Özel Raportörün fikir ve ifade özgürlüğü hakkının desteklenmesi ve korunmasına ilişkin Raporu, Frank La Rue, Mayıs 2011, A/HRC/17/27.
[3]. Her ne kadar Türk Hükümetinin övülmesini gerektiren şekilde söz konusu kanun geçen zaman içerisinde yürürlükten kaldırılmış olsa da (Bk. kararın 30. paragrafı), öyle inanıyorum ki, bu tür bir uygulama yine de yararlı olurdu.
Full & Egal Universal Law Academy