AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ DAİRE
DÜLEK v. TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 3790/09)
KARAR
STRAZBURG
18 Şubat 2014
İşbu karar nihaidir. Bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Dülek / Türkiye davasında,
Başkan,
Dragoljub Popović,
Yargıçlar
PauloPinto de Albuquerque,
Helen Keller
ve Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Vekili Stephen Phillips’in katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Dairesi), 28 Ocak 2014 tarihinde gerçekleştirilen gizli müzakereler sonrasında, aynı tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Davanın aslı, Gazal Dülek (“başvuran”) tarafından Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerinin Korunmasına İlişkin Sözleşmenin (“Sözleşme”) 34. maddesi kapsamında 12 Ocak 2009 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (bundan sonra “AİHM” veya “Mahkeme” olarak anılacaktır) yapılan 3790/09 no’lu başvurudan ibarettir.
2. Başvuran, Mahkeme önünde, İstanbul’da görev yapan avukat G. Tuncer tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) kendi görevlileri tarafından temsil edilmiştir.
3. 20 Ekim 2010 tarihinde, başvuru Hükümet’e tebliğ edilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
4. Başvuran Gazal Dülek, 1979 doğumlu bir Türk vatandaşı olup İstanbul’da ikamet etmektedir. Mahkeme önünde, İstanbul’da görev yapan avukat G. Tuncer tarafından temsil edilmektedir.
5. Başvuran, 25 Nisan 2000 tarihinde, PKK[1] adlı yasadışı terör örgütüne yardım ve yataklık yapma şüphesi ile yakalanmıştır.
6. Başvuran, 26 Nisan 2000 tarihinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde (“Terörle Mücadele Şubesi) ifadesi alınmak üzere yakalanmıştır. Başvuran, avukat yokluğunda alınan ifadesinde, HADEP[2]‘in yerel şubesinde yaklaşık beş ay boyunca sekreter olarak çalıştığını ve 1999 yılından beri HADEP gençlik kolları üyesi olduğunu belirtmiştir. Başvuran, ayrıca, PKK terör örgütüne üye olduğunu, bir keresinde bir diğer PKK üyesinin isteği üzerine evinde bomba sakladığını, birçok kişiye Türkiye’nin doğusunda ve İran’da bulunan PKK kamplarına gitme konusunda yardımcı olduğunu ve Ümraniye Cezaevi’nde tutuklu bulunan bazı PKK terör örgütü üyeleri için habercilik yaptığını itiraf etmiştir. Başvuran, uygun bir şekilde ifadesini imzalamıştır.
7. Başvuran, 30 Nisan 2000 tarihinde saat 11.20’de muayene edilmiş ve kendisini muayene eden doktor, vücudunda herhangi bir kötü muamele izine rastlanmadığını belirtmiştir.
8. Başvuran daha sonra, aynı gün içinde, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı’nın önüne, yine avukatı olmadan çıkarılmıştır. Başvuran, Terörle Mücadele Şubesi’nde polis memurları tarafından hazırlanan ifadenin altına imza atmaya zorlandığını ve ifadenin içeriğini bile bilmediğini iddia etmiştir. Polise verdiği ifade kendisine sesli bir şekilde okunduğunda, başvuran, HADEP gençlik kollarına üyeliği ile orada çalışmış olduğu hususlar hariç olmak üzere, ifadede bahsedilen eylemler ile ilgisini inkâr etmiştir.
9. Başvuran, aynı gün içerisinde İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde tek bir yargıç tarafından bir kez daha avukat yokluğunda sorguya çekilmiştir. Başvuran, kendisine yöneltilen tüm suçlamaları reddetmiş ve daha önce Cumhuriyet savcısı önünde verdiği ifadesini yinelemiştir. Sorgulamanın sonunda, yargıç, başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir.
10. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı, 4 Mayıs 2000 tarihinde başvuran ve diğer dört kişi hakkında bu mahkemeye bir iddianame sunmuş; iddianamede eski Türk Ceza Kanunu’nun (765 Sayılı Kanun) 168 (2) maddesi kapsamında başvuranı yasadışı bir örgüte üye olmakla suçlamıştır.
11. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, 7 Ağustos 2000 tarihinde, üç sivil hâkimden oluşan bir oturum ile ilk duruşmasını gerçekleştirmiştir. Başvuran, savunma ifadesini 18 Nisan 2001 tarihinde yapılan dördüncü duruşmada vermiş ve kendisine yöneltilen tüm suçlamaları reddetmiştir. Başvuran ayrıca polise verdiği ifadeyi de inkâr ederek kendisinin içerikten habersiz bir şekilde söz konusu ifadeyi imzalamaya zorlandığını iddia etmiştir. Duruşmanın sonucunda, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi başvuranı serbest bırakmıştır.
12. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, 3 Eylül 2003 tarihinde, eski Türk Ceza Kanunu’nun 169. maddesi kapsamında, başvuranı yasadışı bir örgüte yardım ve yataklık yapma suçundan mahkûm etmiş ve başvurana üç yıl dokuz ay hapis cezası verilmiştir. Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranı mahkûm ederken, başvuranın polise verdiği ifadeye ve başvuranla birlikte yargılanan diğer sanıkların ifadelerine dayanmıştır.
13. Yargıtay, 19 Ekim 2004 tarihinde İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin kararını bozmuştur.
14. Bu sırada, 30 Haziran 2004 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan 16 Haziran 2004 tarihli 5190 Sayılı Kanun ile Devlet Güvenlik Mahkemeleri kaldırılmıştır. Bunun üzerine, başvuranın davası İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’ne iletilmiştir.
15. 14 Nisan 2008 tarihinde, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, dava dosyasındaki delillere dayanarak başvuranı yeni Türk Ceza Kanunu’nun (5237 Sayılı Kanun) 314 (2) maddesi uyarınca yasadışı bir örgüte üye olmaktan mahkûm etmiş ve başvuranın altı yıl üç ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar vermiştir.
16. Yargıtay, 27 Ekim 2009 tarihinde ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır. Yargıtay, özellikle başvuran tarafından işlenen yasadışı örgüte üye olma suçunun ağır ceza mahkemesince doğru bir şekilde sınıflandırıldığını belirtmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMA
17. Söz konusu zamanda geçerli olan ilgili iç hukuk ve uygulamanın yanı sıra güncel gelişmeler, Salduz / Türkiye ([BD], no. 36391/02, §§ 27-44, 27 Kasım 2008) kararında bulunabilir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞMENİN 6 ve 13. MADDELERİNİN İHLALİ İDDİASI HAKKINDA
1. Avukata erişim hakkı
2. Başvuran, Sözleşmenin 6. maddesine dayanarak, polis tarafından gözaltında tutulduğu esnada kendisine avukata erişim hakkı verilmediğinden dolayı savunma hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir.
19. Hükümet bu iddiaları reddetmiştir.
20. Mahkeme, bu şikâyetin, Sözleşmenin 6 §§1 ve 3 (c) maddeleri kapsamında incelenmesi gerektiği görüşündedir. Söz konusu maddelerin ilgili kısımları şu şekildedir:
“1. Herkes davasının, ... cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, ... [bir] mahkeme tarafından, kamuya açık olarak ve makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir. ...
...
3. Bir suç ile itham edilen herkes aşağıdaki asgari haklara sahiptir:
...
c) Kendisini bizzat savunmak veya seçeceği bir müdafiinin yardımından yararlanmak; eğer avukat tutmak için gerekli maddî olanaklardan yoksun ise ve adaletin yerine gelmesi için gerekli görüldüğünde, resen atanacak bir avukatın yardımından ücretsiz olarak yararlanabilmek.”
21. Mahkeme, başvurunun bu kısmının, Sözleşmenin 35 § 3 maddesi uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olmadığı görüşündedir. Ayrıca, Mahkeme, başvurunun diğer herhangi bir gerekçe ile de kabul edilemez olmadığını ve dolayısıyla kabul edilebilir olduğunun beyan edilmesi gerektiğini kaydetmektedir.
22. Mahkeme, her iki tarafın da başvuranın gözaltı süresi boyunca yasal destekten mahrum bırakıldığı hususuna karşı çıkmadığını belirtmiştir. Başvuranın avukata erişim hakkı üzerinde yapılan bu kısıtlama sistemsel olup Devlet Güvenlik Mahkemelerinin yetki alanına giren herhangi bir suçtan gözaltına alınan herkese uygulanmaktadır (bk. yukarıda anılan Salduz, §§ 56-63). Mahkeme mevcut davayı incelemiş ve yukarıda anılan Salduz kararındaki bulgularından farklı bir karar vermesine yol açacak herhangi özel bir durum gözlemlememiştir.
23. Bu bağlamda, Mahkeme, Sözleşmenin 6 § 1 maddesi ile bağlantılı olarak 6 § 3 (c) maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.
2. Ceza yargılamalarının uzunluğu
24. Başvuran, yargılamanın “makul süre” şartını aştığından şikâyetçi olmuş ve Türk hukukunda söz konusu ceza yargılamalarının aşırı uzunluğuna itiraz edebileceği iç hukuk yolu bulunmadığını iddia etmiştir. Başvuran, aşağıda belirtilen, Sözleşmenin 6 § 1 ve 13 maddelerine dayanmıştır.
Madde 6 § 1
“Herkes davasının, ... cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, ... [bir] mahkeme tarafından, kamuya açık olarak ve makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir. ...”
Madde 13
“Bu Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, söz konusu ihlal resmi bir hizmetin ifası için davranan kişiler tarafından gerçekleştirilmiş olsa dahi, ulusal bir merci önünde etkili bir yola başvurma hakkına sahiptir.”
25. Hükümet bu iddialara itiraz etmiştir.
26. Mahkeme, 25 Nisan 2000 tarihinde başvuranın yakalanması ile başlayan ceza yargılamasının 27 Ekim 2009 tarihinde Yargıtay tarafından verilen nihai karar ile sona erdiğini kaydetmektedir. Yani yargılama iki yargı aşaması önünde dokuz yıl altı ay sürmüştür.
27. Mahkeme, Ümmühan Kaplan / Türkiye (no.24240/07, 20 Mart 2012) pilot kararı uygulamasının ardından Türkiye’de yeni bir iç hukuk yolunun tesis edildiğini gözlemlemiştir. Mahkeme, Turgut ve Diğerleri / Türkiye (no. 4860/09, 26 Mart 2013) kararında, yeni bir iç hukuk yolunun öngörülmesi ile birlikte başvuranların iç hukuk yollarını tüketmemiş olmaları üzerine yeni başvurunun kabul edilemez olduğuna hükmettiğini hatırlatır. Mahkemenin bu kararının sebebi, söz konusu yeni iç hukuk yolunun olaydan önce erişilebilir durumda olması ve yargılamaların uzunluğuna ilişkin şikâyetleri tazmin etmeye yönelik makul bir ihtimal sunmasıdır.
3. Mahkeme, Ümmühan Kaplan / Türkiye (yukarıda anılan, §77) kararında, bu tür başvurularda ancak Hükümete tebliğ edilmiş olanların incelemesini devam ettirebileceğini vurguladığını hatırlatır. Mahkeme ayrıca mevcut davada yeni hukuk yoluna ilişkin Hükümetin bir itirazda bulunmadığını da kaydeder.
4. Yukarıdaki bilgiler ışığında, Mahkeme, mevcut davanın incelemesine devam etmeye karar vermiştir. Ancak, bu sonuca varılırken, tebliğ edilen diğer başvurularla ilgili Hükümet tarafından sonradan öne sürülebilecek herhangi bir istisnai durum göz önünde bulundurulmamıştır.
30. Bununla beraber, Mahkeme, Sözleşmenin 35 § 3 (a) maddesi kapsamında başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olmadığını belirtmektedir. Ayrıca başvurunun diğer gerekçelerle de kabul edilemez olmadığını kaydetmektedir. Dolayısıyla kabul edilebilirdir.
31. Hükümet, Sözleşmenin 6 § 1 maddesine ilişkin, mevcut davada yargılama süresinin makul olduğunu ve yargılama sürecinde yerel yetkililerin suçu olabilecek herhangi bir gecikme yaşanmadığını belirtmiştir.
32. Mahkeme, yargılama süresinin uzunluğunun makul olup olmadığı hususunun dava koşullarına ilişkin şu kriterlere göre değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir: davanın karmaşıklığı, başvuranın tutumu ve söz konusu ihtilafta başvuran için bulunan riskler (bk., diğerlerinin yanı sıra, Frydlender / Fransa [BD], no. 30979/96, § 43, AİHM 2000-VII, ve yukarıda anılan Ümmühan Kaplan, § 49).
33. Mahkeme, sunulan tüm belgeleri incelemesinin ardından, konuya ilişkin içtihadını göz önünde bulundurarak, mevcut davada yargılama süresinin aşırı uzun olduğuna ve "makul süre" şartına uymadığına karar vermiştir (bk. Daneshpayeh / Türkiye, no. 21086/04, § 28, 16 Temmuz 2009).
34. Dolayısıyla, Mahkeme, Sözleşmenin 6 § 1 maddesinin ihlal edilmiş olduğuna karar vermiştir.
35. Yukarıdaki bilgiler ışığında (bk. yukarıda 27 - 28. paragraflar), Mahkeme, Sözleşmenin 13. maddesi kapsamındaki şikâyeti incelemeye gerek olmadığı görüşündedir (bk. Rıfat Demir / Türkiye, no. 24267/07, § 41, 4 Haziran 2013).
II. DİĞER SÖZLEŞME İHLALİ İDDİALARINA İLİŞKİN DEĞERLENDİRME
5. Başvuran ayrıca Sözleşmenin 6. maddesi kapsamında, baskı altında alınan ifadesine dayanılarak mahkûm edildiğinden ve Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından yargılanırken askeri hâkimin mevcut olmaması nedeniyle, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından adil yargılanma hakkının kendisine tanınmadığından şikâyetçi olmuştur. Başvuran, ek olarak, yerel mahkemelerin delillere ilişkin değerlendirmeleri ve Yargıtay önünde duruşma yapılmamasından da şikâyetçi olmuştur.
37. Mahkeme, önündeki tüm belgeler ışığında ve şikâyet edilen hususların yetki alanı içerisinde kaldığı ölçüdegeri kalan şikâyetlerin, Sözleşmenin yukarıda belirtilen maddelerinden herhangi birinin ihlaline yol açacak bir durum ortaya koymadığı görüşündedir. Mahkeme, bu şikâyetlerin açıkça dayanaktan yoksun olduğunu belirterek, Sözleşmenin 35 §§ 3 ve 4 maddeleri kapsamında reddedilmesi gerektiğine karar vermiştir.
III. SÖZLEŞMENİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
6. Başvuran, manevi tazminat olarak 50,000 Avro (EUR) talep etmiştir. Maddi tazminat talebinde de bulunmuş fakat herhangi bir miktar belirtmemiştir. Ayrıca 26 saatlik hukuki işleri de kapsayacak şekilde 3,545 AVRO (EUR) harç ücreti ve 175 AVRO da tercümeler ve postane giderleri için olmak üzere tazminat talep etmiştir. Bu bağlamda, hukuki bir ücret sözleşmesi sunmuştur.
39. Hükümet bu taleplere itiraz etmiştir.
40. Mahkeme, bulunan ihlal ile maddi tazminat talebi arasında bir bağlantı görmediğinden, bu talebi reddetmektedir.
41. Mahkeme, en uygun telafi yolunun, başvuranın, istediği takdirde, Sözleşmenin 6 § 1 maddesinin gerekliliklerine uygun bir şekilde yeniden yargılanması olacağı görüşündedir (bk. yukarıda anılan Salduz, § 72).
42. Mahkeme ayrıca başvuranın daha çok manevi hasara uğradığını düşünerek, mevcut dava koşullarını göz önünde bulundurarak ve adil karar verme kapsamında, başvurana manevi tazminat olarak 6,500 EUR ödenmesine hükmetmiştir.
43. Masraf ve giderlere ilişkin ise, Mahkeme, söz konusu masraf ve giderlerin gerçekten ve gerekli olarak ortaya çıkmış olduğu kanıtlanıp makul miktarda oldukları sürece başvuran kişinin bu miktarın kendisine ödenmesini talep etme hakkı olduğunu yinelemektedir. Mahkeme, kendisine ibraz edilen belgeleri ve içtihadını göz önünde bulundurarak, bu bağlamda başvurana 1,000 AVRO ödenmesine hükmetmiştir.
44. Mahkeme, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar verir.
BU NEDENLERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvuranın, ceza yargılamasının uzunluğuna, yargılamanın aşırı uzunluğuna ilişkin olarak şikâyette bulunabileceği herhangi bir iç hukuk yolunun bulunmamasına ve bir avukat yardımından mahrum bırakılmasına ilişkin şikâyetlerinin kabul edilebilir; başvurunun geri kalanının ise kabul edilemez olduğuna karar vermiş;
2. Başvuranın polis tarafından gözaltında tutulduğu esnada kendisine avukat yardımı sağlanmaması bakımından, Sözleşmenin 6 § 1 maddesi ile bağlantılı olarak 6 § 3 (c) maddesinin ihlal edilmiş olduğuna karar vermiş;
3. Yargılamanın aşırı uzunluğu bakımından ise Sözleşmenin 6 § 1 maddesinin ihlal edilmiş olduğuna karar vermiş;
4. Sözleşmenin 13. maddesi kapsamındaki şikâyetin incelenmesine gerek olmadığına karar vermiş;
5. Sözleşmenin 44 § 2 hükmü uyarınca, davalı Devletin başvurana kararın kesinleştiği tarihten itibaren başlamak üzere üç ay içerisinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk Lirasına çevrilmek üzere aşağıdaki miktarların ödenmesine;
(i) ödenmesi gereken her türlü vergi hariç olmak üzere, manevi tazminat olarak 6,500 EUR (altı bin beş yüz avro);
(ii) başvuranın ödemesi gereken her türlü vergi hariç olmak üzere, gerçekleşen masraf ve giderler için 1,000 EUR (bin Avro);
(b) yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin sona ermesinden itibaren ödeme tarihine kadar, yukarıda belirtilen miktarlara, gecikme dönemi esnasında, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi verme oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranda basit faizin uygulanmasına karar vermiş;
6. Başvuranın adil tazmin talebinin geri kalan kısmını reddetmiştir.
İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış ve AİHM İçtüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkraları gereğince 18 Şubat 2014 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stephen PhillipsDragoljub Popović
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı VekiliBaşkan
[1] Kürt İşçi Partisi
[2] Halkın Demokrasi Partisi
Full & Egal Universal Law Academy