AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
DÜNDAR VE AYDINKAYA / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 37091/11)
KARAR
STRAZBURG
10 Temmuz 2018
İşbu karar kesinleşmiş olup; bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Dündar ve Aydınkaya /Türkiye davasında,
Başkan,
Paul Lemmens,
Hakimler,
Valeriu Griţco,
Stéphanie Mourou-Vikström,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla, Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 19 Haziran 2018 tarihinde gerçekleştirilen kapalı müzakereler sonrasında,
Aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Davanın temelinde, İrfan Dündar ve Fırat Aydınkaya (“başvuranlar”) adlı iki Türk vatandaşı tarafından, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesine uygun olarak, 17 Mart 2011 tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine Mahkemeye yapılmış olan bir başvuru (no. 37091/11) bulunmaktadır.
2. Başvuranlar, İstanbul Barosu’na bağlı Avukat Ö. Kılıç tarafından temsil edilmişlerdir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuranların ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkin şikâyeti, 16 Eylül 2016 tarihinde Hükümete bildirilmiş ve başvurunun geriye kalan kısmının, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 54 § 3 maddesi uyarınca kabul edilemez olduğu beyan edilmiştir.
4. 5 Aralık 2017 tarihinde, Mahkeme’nin başvuruyu Komiteye tahsis etmeyi amaçladığı konusunda, Hükümet’e bilgi verilmiştir. 03 Ocak 2018 Çarşamba tarihli bir mektupla, Hükümet, başvurunun Komite tarafından incelenmesine itiraz etmiştir. Mahkeme Hükümet’in itirazını değerlendirdikten sonra reddetmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
5. Başvuranlar İrfan Dündar ve Fırat Aydınkaya sırasıyla 1972 ve 1979 doğumlu olup İstanbul’da ikamet etmektedirler. Başvuranlar ilgili tarihte, yasadışı silahlı bir örgüt olan PKK’nın lideri Abdullah Öcalan’ın yasal temsilcileriydi.
6. 29 ve 30 Nisan 2004 tarihlerinde Ülkede Özgür Gündem adlı gazete başvuranlarla yapılan iki röportaj yayımlamıştır. Söz konusu röportajlarda, başvuranların müvekkilleri Abdullah Öcalan ile cezaevinde görüşmelerinin ardından yaptıkları açıklamalar yer almıştır. İlk röportaj 29 Nisan 2004 tarihli sayıda, “Avukatlar Öcalan’ın Kongra-Gel (PKK) içindeki gelişmelere ilişkin düşüncelerini anlattı” ve “Değişimin sancıları yaşanıyor” başlıklı iki makalede yer almıştır. 30 Nisan 2004 tarihinde yayımlanan ikinci röportaj “Abdullah Öcalan Türkiye için bir fırsattır” ve “Barışın kalıcı hale gelmesinde Abdullah Öcalan’ın görüşleri önemli” başlıklıdır.
7. 29 Nisan 2004 tarihinde yukarıda anılan iki makalede yayımlanan röportajlarında, başvuranlar aşağıdaki konular hakkında yorumda bulunmuşlardır: Abdullah Öcalan’ın tutulduğu İmralı adasına gitme konusunda karşılaştıkları zorluklar, 9 Haziran 2004 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde yapılacak duruşmadan önce müvekkilleriyle görüşme ihtiyacı hissetmeleri, müvekkillerinin sağlık durumu, başvuranların müvekkilleriyle görüşmeleriyle ilgili olarak bazı gazetelerde yayımlanan iddia konusu sahte haberler, müvekkillerinin Türkiye’deki güncel siyasi durumla alakalı görüşleri, özellikle Türkiye’deki demokratların sosyal barış sağlanması ve Türkiye’nin Avrupa Birliğine girmesinin sağlanması amacıyla koalisyon kurmaları gerektiği yönündeki görüşleri, Abdullah Öcalan’ın KONGRA-GEL içerisinde yaşanan çatışmalarla ilgili görüşleri, ve özellikle, “Kürt örgütlerinin” demokratikleşmesinin Türkiye Devletinin de daha demokratik bir hale gelmesine zemin hazırlayacağı konusundaki görüşü, Kürt yanlısı yasal siyasi partiler konusundaki görüşleri ve kişilerin başkalarını liberalleştirmeden önce kendilerini liberalleştirmeleri gerektiği konusundaki görüşü.
8. Ertesi gün 30 Nisan 2004 tarihinde yayımlanan röportajda, başvuranlar aşağıdaki konular hakkında beyanda bulunmuşlardır: Abdullah Öcalan’ın Kürt yanlısı siyasi grupların 28 Mart 2004 tarihli belediye seçimlerindeki başarısızlığı konusundaki eleştirisi, Abdullah Öcalan ve avukatlarının, “Kürt hareketinin” Abdullah Öcalan’ın görüş ve projelerini dikkate almadığı konusundaki görüşleri, müvekkillerinin görüşlerini yaydıkları için başvuranlar hakkında başlatılan ceza ve disiplin soruşturmaları ve ceza yargılamaları, Abdullah Öcalan’ın “Kürt örgütlerini” eleştirmesi, Abdullah Öcalan ve “Kürt hareketi” liderleri arasında yaşanan sorunlar, başvuranların Abdullah Öcalan’ın hukuki ve siyasi temsilcileri olarak rolleri ve müvekkillerinin adına Türkiye Devletine takın kişilerle ve yabancı devletlerin temsilcileriyle görüşmeleri, başvuranların Abdullah Öcalan’ın fikirlerinin Kürt sorununun demokratik/siyasi bir yöntemle çözülmesi bakımından bir fırsat sunduğu ve Türkiye Devletini dönüştürdüğü konusundaki görüşleri.
9. Şu an kapatılmış olan İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet savcısı 30 Nisan 2004 tarihinde, 29 Nisan 2004 tarihinde yayımlanan makaleler nedeniyle Terörle Mücadele Kanunu’nun 7(2) maddesi uyarınca (3713 sayılı Kanun) başvuranları PKK/KONGRA-GEL lehine propaganda yapmakla suçladığı bir iddianame hazırlamıştır. İddianame kapsamında, başvuranlar Öcalan’ın talimatları doğrultusunda hareket etmek ve Öcalan’ın PKK’nın stratejileri hakkındaki mesajlarını iletmekle suçlanmışlardır. Daha sonra, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi önünde başvuranlara karşı ceza yargılamaları başlatılmıştır.
10. Gazetenin 30 Nisan 2004 tarihli sayısında yayımlanan röportaj nedeniyle, İstanbul Cumhuriyet savcısı 7 Mayıs 2004 tarihinde başvuranlar hakkında, 3713 sayılı Kanunun 7(2) maddesi uyarınca PKK lehine propaganda yapmakla suçladığı ikinci bir iddianame hazırlamıştır.
11. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 24 Ağustos 2004 tarihinde, aradaki olgusal ve hukuki benzerlikler nedeniyle başvuranlar hakkındaki iki ceza yargılamasını birleştirmeye karar vermiştir.
12. Başvuranlar Abdullah Öcalan hakkındaki davanın medyanın ilgisini çekmesi nedeniyle yargılamalar sırasında basına bilgi vermek amacıyla söz konusu beyanlarda bulunduklarını, ancak gazetede belirli bir ölçüde yanlış aktarıldığını ileri sürmüşlerdir. Başvuranlar herhangi bir yasadışı bir örgütün propagandasını yapma niyetiyle hareket etmediklerini vurgulamışlardır.
13. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 18 Şubat 2010 tarihinde, 3713 sayılı Kanunun 7(2) maddesi uyarınca, başvuranları PKK/KONGRA-GEL lehine propaganda yapmaktan mahkum etmiştir. Yerel mahkeme başvuranların her birini onar ay hapis cezasına mahkum etmiştir; ancak, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 231. maddesi uyarınca başka bir kasıtlı suç işlememeleri kaydıyla mahkûmiyet hükmünün açıklanmasının geri bırakılmasına karar vermiştir.
14. Yerel mahkeme kararında, başvuranların avukat-müvekkil ilişkisinin sınırlarını aştıklarına ve Abdullah Öcalan’ın görüşlerinin toplum tarafından kabul edilmesi toplumda yayılması ve köklü hale getirilmesini teşvik edecek şekilde bazı beyanlarda bulunduklarına karar vermiştir. İlk derece mahkemesi, başvuranların rolleri, hedef aldıkları okurlar, yayının amacı ve başvuranların röportajlarının okurlar tarafından algılanma biçimi ışığında; röportajların ifade özgürlüğü veya avukat-müvekkil ilişkisinin dokunulmazlığı hakkı kapsamında korunduğunun değerlendirilemeyeceği kanaatine varmıştır. Yerel mahkeme ayrıca, ifade özgürlüğünün görevler ve sorumlulukları beraberinde getirdiği ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin ve toprak bütünlüğünün korunması amacıyla kısıtlanabileceği kanaatine varmıştır. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi söz konusu röportajların PKK/KONGRA-GEL lehine propaganda yapma amacını güttüğü sonucuna varmış ve başvuranları suçlu bulmuştur.
15. Başvuranların Ağır Ceza Mahkemesi kararına yönelik itirazı 20 Eylül 2010 tarihinde aynı mahkeme tarafından reddedilmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK
16. İlgili tarihte uygulanabilir ilgili iç hukuk kuralları Belge / Türkiye davasında (no. 50171/09, § 19, 6 Aralık 2016) görülebilir.
17. Özellikle, mevcut başvuruya neden olan olaylar sırasında, 3713 sayılı Kanunun 7(2) maddesi aşağıdaki gibidir:
“[Terör örgütleri] mensuplarına yardım edenlere veya şiddet veya diğer terör yöntemlerine başvurmayı teşvik edecek şekilde propaganda yapanlara, bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beş milyon liradan bir milyar liraya kadar ağır para cezası verilir ...”
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
18. Başvuranlar, Sözleşme’nin 10. maddesi uyarınca, 3713 sayılı Kanun’un 7(2) maddesi kapsamında başlatılan ceza yargılamalarının ifade özgürlüğü haklarına ihlal teşkil ettiğinden şikayetçi olmuşlardır. Sözleşme’nin 10. maddesi aşağıdaki gibidir:
“1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, Devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izne tabi tutmalarına engel değildir.
2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.”
19. Hükümet bu görüşe karşı çıkmıştır. Hükümet öncelikle, başvuranların mahkumiyet hükmünün açıklanmasının geri bırakılması sebebiyle Sözleşme’nin 34. maddesi anlamında mağdur statüsünün bulunmadığını iddia etmiştir. Ayrıca, başvuranların ifade özgürlüğüne müdahalenin kanunen öngörüldüğünü ve ulusal güvenlik ve kamu güvenliğini sürdürme ve kargaşanın ve suçun önlenmesi konusundaki meşru amaçlarını güttüğünü ileri sürmüşlerdir. Hükümet başvuranların ifade özgürlüğüne yönelik müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olduğunu iddia etmiştir. Hükümete göre, başvuranlar Abdullah Öcalan’ı Türkiye Devleti için “öncü bir figür” ve muhatap olarak adlandırarak, kamuda müvekkillerinin halen aktif olduğu düşüncesini uyandırmışlardır. Ayrıca başvuranların beyanları terör örgütünün stratejisine atıfta bulunan bazı ifadeler içermiştir. Başvuranların cezaevine yerleştirilmedikleri ve herhangi bir kısıtlamaya maruz bırakılmadıkları dikkate alındığında; Hükümet söz konusu müdahalenin izlenen meşru hedeflerle orantısız olmadığını öne sürmüştür.
20. Mahkeme, Hükümet’in başvuranların “mağdur statüsünün” olmamasına ilişkin itirazının, bu kapsamdaki şikayetlerin esası ile yakından bağlantılı olduğu kanısındadır. Bu nedenle, Mahkeme bu konuyu esastan birleştirmeye karar vermiştir. Mahkeme, başvurunun bu kısmının Sözleşmenin 35 § 3 (a) maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığı kanısındadır. Mahkeme ayrıca, başvurunun kabul edilemez olduğuna ilişkin başka bir gerekçe de bulunmadığı kanısındadır. Dolayısıyla, söz konusu şikayetin kabul edilebilir olduğu beyan edilmelidir.
21. Mahkeme esasa ilişkin olarak öncelikle Sözleşme’nin 10 ve 11. maddelerine ilişkin, başvuranların mahkumiyet hükümlerinin açıklanmasının geri bırakıldığı davalarda, yukarıda bahsedilen maddeler kapsamında güvence altına alınan haklarına yönelik müdahale olduğuna karar verdiğini kaydeder (bk. Şükran Aydın ve Diğerleri / Türkiye, no. 49197/06 ve 4 diğer başvuru, § 44, 22 Ocak 2013; Gülcü / Türkiye, no. 17526/10, §§ 98-102, 19 Ocak 2016; ve Fatih Taş / Türkiye (no. 2), no. 6813/09, § 15, 10 Ekim 2017). Mahkeme, özellikle başvuranların beş yıl süreliğine ceza riskiyle karşı karşıya kaldıkları göz önüne alındığında, yukarıdaki davalardaki bulgularından ayrılmayı gerektirecek herhangi bir neden tespit edememiştir Mahkeme’ye göre, bu durum gerçek ve etkin bir çekince yaratmış olup, başvuranların ifade özgürlüğü haklarını kullanmaları konusunda caydırıcı bir etki doğurmuştur. Bu nedenle Mahkeme başvuranlar hakkındaki ceza yargılamalarının ve 18 Şubat 2010 tarihli kararın, başvuranların ifade özgürlüklerini kullanmalarına yönelik “müdahale” teşkil ettiğini ve bu nedenle 10. madde kapsamında “mağdur statülerinin” bulunduğunu tespit etmiştir. Bu nedenle Mahkeme, Hükümet’in itirazını reddetmiştir.
22. Mahkeme, ayrıca, müdahalenin 3713 sayılı Kanun’un 7(2) maddesine dayandığı kanaatindedir. Mahkeme, müdahalenin gerekli olup olmadığı konusundaki tespitleri ışığında (bk. aşağıda 23. paragraf), müdahalenin “kanuna uygun olup olmadığı” konusunda inceleme yapılmasına gerek olmadığı kanısına varmıştır. Mahkeme, ayrıca, mevcut davada, ulusal makamlarca, milli güvenliğin ve kamu düzeninin korunması ve suç işlenmesinin önlenmesi gibi meşru amaçların izlenmiş olduğunun düşünülebileceğini kabul etmeye hazırdır (bk. Faruk Temel/Türkiye no. 16853/05, § 52, 1 Şubat 2011).
23. Mahkeme, demokratik bir toplumda müdahalenin gerekliliği hususunda, diğer bazı davalarda benzer şikayetleri halihazırda incelemiş olduğunu ve Sözleşmenin 10. maddesinin ihlal edildiğini tespit ettiğini kaydetmektedir (bkz. örneğin, Sürek / Türkiye (no. 4) [BD], no. 24762/94, §§ 54-61, 8 Temmuz 1999; Erdoğdu / Türkiye, no. 25723/94, §§ 60-73, AİHM 2000‑VI; Demirel ve Ateş / Türkiye (no. 3), no. 11976/03, §§ 19‑30, 9 Aralık 2008; ve Fatih Taş (no. 2), yukarıda anılan, §§ 12-19). Mahkeme, somut davayı incelemiş ve somut davada farklı bir sonuca varmayı gerektirecek herhangi bir savın Hükümet tarafından öne sürülmediği kanaatine varmıştır.
24. Mahkeme bu bağlamda, Ülkede Özgür Gündem’in 29 ve 30 Nisan 2004 tarihli sayılarında yayımlanan röportajların, Abdullah Öcalan’ın başta Türkiye’deki siyasi durum olmak üzere çeşitli konulardaki görüşlerini ve başvuranların Abdullah Öcalan’ın avukatları olarak yaşadıkları deneyimlerini içerdiğini gözlemlemektedir. Mahkeme söz konusu röportajları bütünüyle incelemiş ve röportajların içeriğinin dikkate alınması gereken önemli unsurlar olan şiddet, silahlı direniş veya başkaldırıyı teşvik edebilecek veya kimliği belirlenebilir kişilere karşı derin ve yersiz nefret yerleştirerek şiddete teşvik edebilecek mahiyette olabileceği şeklinde yorumlanabileceğini düşünmemektedir. Ancak, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin, yukarıdaki hususlarının hiçbirini dikkate almadığı görülmektedir. Ağır Ceza Mahkemesi, söz konusu röportajları 10. Maddede yer alan ilkeler ışığında değerlendirmeksizin, yalnızca başvuranların Abdullah Öcalan’ın görüşlerini ilettikleri gerekçesiyle söz konusu röportajların PKK lehine propaganda teşkil ettiği kanaatine varmıştır. Özet olarak Mahkeme, başvuranların ifade özgürlüğüne yönelik müdahalenin, Sözleşmenin 10. maddesi kapsamında “ilgili ve yeterli” nedenlerle gerekçelendirilmediğini düşünmektedir.
25. Yukarıda belirtilen mülahazalar, Mahkemenin söz konusu müdahalenin “demokratik bir toplumda gerekli” olmadığı sonucuna varabilmesi için yeterlidir.
Sonuç olarak, Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.
II. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
26. Başvuranların her biri 20.000 avro manevi tazminat talep etmiştir. Başvuranların her biri, ayrıca, 10.000 avro maddi tazminat talebinde bulunmuştur. Başvuranların her biri ayrıca avukatlık ücretleri için 2.500 avro talep etmiştir. Ancak, başvuranlar avukatlık ücretlerine yönelik taleplerini destekleyici hiçbir belge sunmamıştır.
27. Hükümet bu taleplere itiraz etmiştir.
28. Mahkeme, başvuranların maddi tazminat ve masraf ve giderlerle ilgili taleplerini destekleyecek herhangi bir belge sunmamış olduklarını dikkate alarak, söz konusu talepleri reddetmiştir. Diğer yandan, hakkaniyet temelinde karar veren Mahkeme, başvuranların her birine manevi tazminat olarak 2.500 avro ödenmesine karar vermiştir.
29. Mahkeme, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermiştir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
1. Hükümet’in başvuranların Sözleşme’nin 10. Maddesi kapsamında mağdur statüsünün bulunmamasına ilişkin şikayetini esastan birleştirerek reddetmeye;
2. Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki şikâyetin kabul edilebilir olduğuna;
3. Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;
4. (a) Davalı Devlet tarafından, başvuranların her birine, üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere, yansıtılabilecek tüm vergiler hariç olmak üzere, manevi tazminat olarak 2.500 avro (ikibinbeşyüz avro) ödenmesine;
(b) Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren, ödeme gününe kadar, yukarıda bahsedilen miktara, Avrupa Merkez Bankasının söz konusu dönem için geçerli olan marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oranda basit faiz uygulanmasına;
5. Başvuranların adil tazmin talebinin geri kalan kısmının reddedilmesine karar vermiştir.
İşbu karar İngilizce dilinde tanzim edilmiş olup; Mahkeme İçtüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. maddesi uyarınca 10 Temmuz 2018 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıPaul Lemmens
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
Full & Egal Universal Law Academy