Dvořáček / Çek Cumhuriyeti – 12927/13 - 6.11.2014 tarihli Karar [V. Bölüm]
Olaylar ve Olgular – Başvuran, genetik bir bozukluk olan ve belirtileri arasında kişilik değişiklikleri bulunan Wilson hastalığından muzdariptir. Kendisine tanı konduğu sırada başvuran, pedofilinin bir türü olarak değerlendirilen hebefili (ergenlik dönemindeki bireylere cinsel ilgi duyma) hastalığına yakalanmıştır. Uzmanlara göre hebefili bozukluğu, herhangi bir başlıca cinsel sapkınlıktan dolayı değil, hastalığın kendisinden dolayı başvuranın kişiliğinin değişmesine neden olmuştur. Başvuran hakkında pek çok kez kovuşturma yapılmıştır. Bir mahkeme 2007 yılında başvuranın bir kurumda koruyucu cinsel tedavi görmesine karar vermiş; bu tedbirin aynı zamanda başvuranın menfaatine olduğunu ve hastanede ne kadar süre kalacağının başvurana bağlı olduğunu kaydetmiştir. Başvuran 2007 yılının Kasım ayından 2008 yılının Eylül ayına kadar hastanede kalmıştır. Hastaneye gelmesinin ertesi günü kıdemli tabip subay, başvuranın cerrahi kısırlaştırma işlemi ve antiandrojen tedavisi görmeyi reddetmesi dolayısıyla, muhtemelen hastanede kalmak zorunda kalacağını belirtmiştir. Ancak 2007 yılının Aralık ayında düzenlenen bir belgeye göre başvuran antiandrojen tedavisi görmeyi kabul etmiş olup, söz konusu tedavi on dört günde bir damar içi iğne yapılmak suretiyle başvurana uygulanmıştır. Ardından başvuranın memnuniyetsizliğini dile getirmesi üzerine tedavi yöntemi değiştirilmiş ve 2008 yılının Temmuz ayından itibaren başka iğne yapılmamıştır.
Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde, hastanenin kendisine gerekli tedaviyi, özellikle uygun psikoterapiyi sağlamadığından, zorla ilaç tedavisine tabi tutulduğundan ve cerrahi kısırlaştırmaya rıza göstermesi için psikolojik baskıya maruz bırakıldığından şikâyetçi olmuştur.
Hukuksal Değerlendirme – Madde 3 (esasa ilişkin kısmı bakımından): Başvuranın kendisine zorla uygunsuz bir tıbbi tedavi uygulandığı iddiasına ilişkin şikâyetinin Sözleşme’nin 8. maddesi açısından değerlendirilmesinin gerekli olup olmadığı konusunda Mahkeme, usulüne göre temsil edilmiş olan başvuran tarafından açık bir biçimde dile getirilen itiraz dolayısıyla, mevcut davayı 3. madde kapsamında değerlendirmekle yetinmesi gerektiği kanaatine varmıştır.
Somut davada ana mesele başvuranın antiandrojen ilaç tedavisi görmeye rıza gösterip göstermediğidir.
İlgili tarihte yürürlükte olan mevzuat bu bakımdan eksik ve belirsizdi; dolayısıyla pek çok tıp mesleği mensubu ve hatta mahkemeler dahi bir mahkeme tarafından hükmedilen koruyucu tedaviye tabi tutulacak hastaların rızalarının gerekli olmadığını değerlendirmiştir. Ancak bu davanın 3. madde açısından değerlendiriliyor olması dolayısıyla, Mahkeme’nin görevi yasal dayanağın mahiyetini değerlendirmek değil, yasal dayanağın başvurana uygulanmasının koşullarının ve yöntemlerinin incelenmesi olmuştur.
Başvuran, yerel mahkemeler önünde sadece belirsiz süreyle hastanede kalma ve cerrahi kısırlaştırma işlemine tabi tutulma korkusundan ötürü, yukarıda belirtilen tedaviye rıza gösterdiğini ileri sürmüştür. Başvuran Mahkeme’ye, tek mevcut seçeneğin tıbbi bir operasyon ile belirsiz süreyle hastaneye yatırılmak arasında yapılacak bir seçim olduğu hallerde özgür, bilgilendirilmiş rızanın söz konusu olamayacağını açıklamıştır. İlk olarak, başvuranın cerrahi kısırlaştırma işlemi konusunda baskı gördüğü kanıtlanmamıştır. Ayrıca, ilgili tarihte cerrahi kısırlaştırma sıkı bir şekilde düzenlenmiş olup, özgür ve bilgilendirilmiş rızaya tabiydi. Özgür ve bilgilendirilmiş rıza hususuna ilişkin olarak, hastanenin başvuranı antiandrojen tedavisi görmeye zorlamak üzere girişimde bulunduğunu gösteren herhangi bir emare dava dosyasında bulunmamıştır. Nitekim başvuranın, hastaların arz ettiği tehlikeyi önemli ölçüde azaltacak olan ve dolayısıyla daha erken taburcu edilme ihtimalini yükseltecek olan antiandrojen tedavisi görmek ile sadece psikoterapi ve sosyal terapiden ibaret olan ve söz konusu tehlikenin ortadan kaldırılması için daha fazla zaman gerektiren tedaviyi görmek arasında seçim yapmak durumunda bırakılmasının, bir tür baskı anlamına geldiği değerlendirilebilirdi. Her ne kadar olayın izahı bu olsa da, iki seçenek arasında tercih yapmak, başvuranı zor bir ikilemle karşı karşıya bırakmıştır. Diğer yandan, ihtilaf konusu tedavinin tıbbi gerekçelerle haklı kılındığı ve başvuranın tekrar suç işlemesini engellemeyecek olan psikoterapiden daha etkili olması nedeniyle mevcut davada özellikle tavsiye edildiği farklı bilirkişi görüşlerinden anlaşılmıştır. Ayrıca, başvuran antiandrojen tedavisi hakkındaki çekincelerini ifade ettiğinde, kendisine açıkça dayatılmayan alternatif bir çözüm bulunmuştur. Dahası, ilaç tedavisi mesleki terapi ve psikoterapi ile desteklenmiştir. Dolayısıyla, ruh ve sinir hastalıkları hastanesindeki tıbbi personellerin başvuranın sağlığını koruma görevini yerine getirmedikleri söylenemezdi. Bu durumda, başvuranın karşı karşıya kaldığı güç seçimin bir tür baskı anlamına gelmesine rağmen, ihtilaf konusu tedavi somut davadaki tedavi gereksinimine tekabül etmiştir. Nitekim söz konusu tedavi için gerçekten de alternatiflerin önerilmiş olması dolayısıyla, belirlenmesi gereken husus bilgilendirilmiş rızanın söz konusu olup olmadığıydı. Bu bakımdan, yerel mahkemeler, başvuranın daha önceden antiandrojen tedavisi görmüş ve uzman doktor tarafından tedavi hakkında bilgilendirilmiş olması dolayısıyla, tedavinin yan etkilerinin farkında olduğu doğrultusunda hastane tarafından ileri sürülen savlardan yararlanmıştır. Her ne kadar söz konusu savların güvenilir olmadığını ortaya koyan hiçbir şey bulunmasa da, başvuranın rızasının söz konusu tedavinin faydalarına ve yan etkilerine ilişkin tüm gerekli bilgileri içeren ve başvuranı başlangıçta verdiği rızasını geri çekme hakkının bulunduğu konusunda bilgilendiren belirli bir formda yazılı olarak kaydedilmiş olsaydı durum daha açık olabilirdi. Bu türden bir usul muhakkak tüm ilgili kişiler için güçlü bir yasal dayanak olurdu. Ancak, söz konusu ihmal usule ilişkin bir ihmal niteliğinde olup, Sözleşme’nin 3. maddesinde öngörülen güvenceleri ihlal etmek için yeterli olmamıştır.
Dolayısıyla, başvuranın yaşadığı iddia edilen üzüntü ve sıkıntı duygularının açıklığa kavuşturulmasını sağlamış olsa dahi, mevcut davadaki olayların değerlendirilmesinde, başvuranın zorla ilaç tedavisine tabi tutulduğunun makul şüphenin ötesinde kanıtlanmasına imkân veren herhangi bir delil mevcut olmamıştır.
Sonuç: ihlal yok (oy birliğiyle)
Mahkeme oy birliğiyle, başvuranın ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde tutulduğu koşullara ilişkin olarak Sözleşme’nin 3. maddesinin esas yönünden ihlal edilmediğine ve 3. maddenin usule ilişkin kısmının ihlal edilmediğine hükmetmiştir.
(Ayrıca bk. Sağlık hakkında Tematik Bilgi Notu).
Full & Egal Universal Law Academy