AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
EKİNCİ / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 25148/07)
İHLAL KARARI
STRAZBURG
12 Mayıs 2020
İşbu karar kesinleşmiş olup; bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Ekinci / Türkiye davasında,
Başkan,
Valeriu Griţco,
Hâkimler,
Arnfinn Bårdsen,
Peeter Roosma,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
24 Mart 2020 tarihinde yapılan kapalı müzakerelerin ardından,
Aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı olan Mehmet Emin Ekinci (“başvuran”) tarafından 5 Haziran 2007 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Mahkemeye yapılmış olan bir başvuru (no. 25148/07) bulunmaktadır.
2. Başvuran, İstanbul Barosuna bağlı Avukat İ. Akmeşe tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuran, esasen, polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada kötü muameleye maruz kaldığını ve avukat yokluğunda polis tarafından alınan ifadesi ile yer gösterme işlemi esnasında yine avukat yokluğunda verdiği ifadenin yargılamayı yürüten mahkeme tarafından kullanılması nedeniyle adil yargılanma hakkından mahrum bırakıldığını iddia etmiştir.
4. 26 Haziran 2017 tarihinde yukarıda belirtilen şikâyetler Hükümete bildirilmiş ve başvurunun geriye kalan kısmı, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 54 § 3 maddesi uyarınca kabul edilemez bulunmuştur.
5. Hükümet, başvurunun Komite tarafından incelenmesine itiraz etmiştir. Hükümetin itirazını değerlendiren Mahkeme, itirazı reddetmiştir.
OLAYLARDAVANIN KOŞULLARI
A. Başvuran hakkındaki ceza yargılaması
6. Başvuran 1986 doğumlu olup, Tekirdağ’da ikamet etmektedir.
7. Başvuran, 28 Temmuz 2004 tarihinde saat 10:15 civarında, terör örgütü PKK (Kürdistan İşçi Partisi) hakkında yürütülen istihbari ve operasyonel faaliyetler kapsamında güvenlik güçleri tarafından yakalanmıştır. Yakalama tutanağında, başvuranın çantasında Abdullah Öcalan tarafından imzalanmış “Halkı Savunmak” adlı kitabın beş kopyasının bulunduğu belirtilmiştir.
8. Akabinde, başvuranın tıbbi muayenesi Adli Tıp Kurumu Fatih Şube Müdürlüğü’nde yapılmıştır. Başvuranı muayene eden doktor, başvuranın sol bileğinde 2 cm büyüklüğünde hiperemi ve 0,5 cm uzunluğunda iki adet yüzeysel lezyon gözlemlemiş ve başvuranın kendisine bunun kelepçeden kaynakladığını söylediğini eklemiştir. Söz konusu raporda başvuranın polis tarafından psikolojik baskıya maruz bırakıldığına yönelik beyanı da yer almıştır. Raporda düzenlenme tarihine dair herhangi bir bilgi bulunmasa da söz konusu raporun başvuranın yakalanmasının ardından gerçekleştirilen ilk tıbbi muayeneye ilişkin olduğu anlaşılmaktadır.
9. Aynı tarihte, başvuranın İstanbul Emniyet Müdürlüğünde alınan ifadesi, ilk sayfasında, diğerlerinin yanı sıra, başvuranın PKK adına hareket ettiğinden şüphelenildiğini belirten matbu forma kaydedilmiştir. Aynı sayfada, ayrıca, diğerlerinin yanı sıra, sorgulanan kişinin sessiz kalma ve kendi seçeceği bir avukatın yardımından faydalanma hakkının olduğunu belirten matbu ifade mevcuttur. Formdan, ilk sayfasında “Avukat istenmemiştir” yazılı ifade ve yanında basılı “X” ile işaretlenmiş bir kutu bulunması nedeniyle başvuranın avukat yardımından faydalanmayı reddettiği anlaşılmaktadır. Ayrıca tutanağa göre başvuran avukat istemediğini ve sessiz kalma hakkından feragat ettiğini belirtmiştir. Başvuran beş sayfalık ifadesinde, S.B., F.A. ve soyadını bilmediği Mehmet adlı diğer bir kişiyle birlikte 9 Temmuz 2004 tarihinde bir polis aracına molotof kokteyli attığını kabul etmiştir. Başvuran ayrıca, Demokratik Halk Partisi’nin (DEHAP) Beyoğlu ilçe binasına sıklıkla gittiğini belirtmiştir. Son olarak, ifade formunda düzenlenme tarihine dair herhangi bir bilgi bulunmamaktadır.
10. 28 Temmuz 2004 tarihli ayrı bir belgeye göre, başvuran söz konusu tarihte yürürlükte olan Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 135. maddesinde belirtilen hakları hususunda bilgilendirilmiş ve avukatı olmadan ifade vermek istediğini belirtmiştir. Söz konusu belge de başvuranın imzasını taşıyan ve haklarını açıklayan formun bir nüshasının kendisine verildiğini belirten matbu bir formdur. Yine tarihi olmayan ve başvuranın usulüne uygun olarak imzaladığı yakalanan kişilerin haklarını açıklayan başka bir formda kendisine sessiz kalma ve bir avukata erişim hakkı hatırlatılmıştır. Fakat söz konusu formlar düzenlenme tarihlerine dair herhangi bir bilgi içermemektedir.
11. Yine 28 Temmuz 2004 tarihinde saat 22:05’te, başvuranın yer gösterme işlemine katılması gerekmiştir. Polis memurları tarafından düzenlenen ve başvuran tarafından imzalanan tutanağa göre, başvuran polis memurlarına, 9 Temmuz 2004 tarihinde İstanbul’da Dolapdere Caddesi’nde bir polis arabasına molotof kokteyli attığını anlatmıştır. Akabinde polis memurları başvuranı olay yerine götürmüş ve başvuran burada da ifade vermiştir. Yer gösterme tutanağına göre, başvuran iki diğer sanık olan S.B. ve F.A. ve soyadını bilmediği Mehmet adlı kişiyle birlikte, Abdullah Öcalan’ın tecrit altında tutulmasını protesto etmek üzere bir gösteri düzenlemeye karar verdiklerini, hep birlikte Dolapdere İlçesinde buluştuklarını ve cadde üzerinde bir polis arabasının gelmesini beklemeye başladıklarını belirtmiştir. Polis arabasının yaklaştığını gördüklerinde başvuran ve Mehmet polis arabasına birer molotof kokteyli atmış ve ardından kaçmışlardır. Söz konusu tutanakta, başvuranın yer gösterme işlemi öncesinde veya sırasında hakları hususunda bilgilendirildiğine dair herhangi bir bilgi yer almamaktadır.
12. Yine 28 Temmuz 2004 tarihinde İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü Olay Yeri İnceleme ve Kimlik Tespit Şube Müdürlüğü tarafından düzenlenen raporda, olay yerinde ele geçirilen ve içerisinde üç molotof kokteyli bulunan mavi plastik alışveriş poşetinin üzerindeki parmak izlerinden birinin F.A.’ya ait olduğu tespiti yer almıştır.
13. Polis ayrıca, başvuran, F.A., S.B. ve Mehmet tarafından kullanılan cep telefonlarına ilişkin kayıtlarını elde etmek amacıyla Turkcell (mobil telekomünikasyon sağlayıcısı) ile iletişime geçmiştir. Sonuçlar, başvuran ve S.B.’nin suçun işlendiği tarih ve saatte olay yerinde bulunduklarını, S.B.’nin kısa bir süre içerisinde olay yerinden ayrıldığını ve olay anı ve sonrasındaki on beş dakikalık süre içerisinde S.B.’nin başvuranı üç kez aradığını ortaya koymuştur. Ayrıca, olaydan yaklaşık bir saat sonra, başvuran F.A.’yı üç kez aramıştır.
14. 1 Ağustos 2004 tarihinde saat 7:10’da gözaltı süresinin bitiminde, başvuran Adli Tıp Kurumunda bir doktor tarafından bir kez daha muayene edilmiştir. Başvuran hakkında düzenlenen rapora göre, 28 Temmuz 2004 tarihli tıbbi raporda belirtilenlerin dışında başvuranın vücudunda herhangi bir yeni iz tespit edilmemiştir. Fakat başvuranın doktora, polislerin kulağına vurduklarını ve kendisini ifade tutanağını imzalamaya zorlamak için dövdüklerini anlatmış olması nedeniyle, doktor nihai raporun ancak tam teşekküllü bir hastanede gerçekleştirilecek ayrıntılı bir tıbbi muayene sonrasında düzenlenebileceğine karar vermiştir.
15. Akabinde başvuran sevk edildiği Şişli Etfal Araştırma Hastanesinde bir doktor tarafından muayene edilmiş ve doktor başvuranı hastanenin kulak burun boğaz bölümüne sevk etmiştir. Kulan burun boğaz bölümünde yapılan muayenesinin ardından başvuran farklı bir doktor tarafından muayene edilmiş ve doktor, başvuranın kulak kepçelerinin (sağ ve sol kulakları), dış işitme kanallarının ve kulak zarının mutat olduğunu ve burun piramidi ile yüz sinir fonksiyonlarının doğal olduğu sonucuna varmıştır.
16. Aynı gün saat 10:30’da başvuran Adli Tıp Kurumu Şişli Şube Müdürlüğünde bir uzman doktor tarafından muayene edilmiş ve doktor bulguların başvuran için hayati risk teşkil etmediğini, fakat bir gün boyunca günlük faaliyetlerini yürütemeyeceği kanaatine varmıştır. Başvuran doktora polis tarafından dövüldüğünü söylemiştir.
17. Aynı gün başvuran, Cumhuriyet savcısı önüne getirilerek avukatı huzurunda ifade vermiştir. Polise vermiş olduğu ifadelerin içeriğini reddeden başvuran, polisin zorlaması nedeniyle söz konusu ifadeleri imzalamak durumunda kaldığını ileri sürmüştür. Ayrıca, başvuran, 10 Temmuz 2004 tarihli üniversite giriş sınavına girdiği devlet okulunu görmek amacıyla Kağıthane Sanayi bölgesine gittiğini belirtmiştir. Başvuran bir kez daha, polis arabasına Molotof kokteyli attığını inkâr etmiştir. Başvuranın avukatı, avukat‑müvekkil görüşme formunda, başvuranın avukat yokluğunda ifade vermeyeceğini söylemiş olduğunu belirtmiştir. Avukat, bu nedenle başvuranın söz konusu ifadeleri vermediğini, fakat polislerin başvuranı kendi hazırladıkları ifadeleri imzalamaya zorladıklarını belirtmiştir.
18. Yine aynı gün başvuran sorgu hâkimi önüne çıkarılmıştır. Başvuran avukatı huzurunda verdiği ifadesinde, Cumhuriyet savcısı önünde vermiş olduğu ifadeleri kabul etmiş ve polis tarafından ifade tutanağını okumadan imzalamaya zorlandığını iddia ederek polise verdiği ifadeleri bir kez daha reddetmiştir. Başvuranın avukatı polis tarafından gözaltında alındığı andan itibaren başvuranın kötü muameleye maruz bırakıldığını ve avukat yardımından faydalanma taleplerine rağmen başvurana herhangi bir avukat atanmadığını belirtmiştir. Başvuranın avukatı ayrıca, delillerin hukuka aykırı olarak toplandığını ileri sürmüştür. Sorgulamanın bitmesinin ardından sorgu hâkimi, suçun mahiyetini ve delil durumunu göz önünde bulundurarak başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir.
19. Aynı gün diğer bir şüpheli S.B. de Cumhuriyet savcısı önünde ifade vermiştir. S.B., olay tarihinde F.A.’nın içinde Molotof kokteyl bulunan bir poşetle birlikte Dolapdere Caddesi’ne geldiğini, olay yerinde dört kişinin bulunduğunu ve söz konusu kişilerin ellerinde Molotof kokteyli olduğunu, başvuranın ve Mehmet adlı diğer kişinin yanmakta olan polis arabasının yanında olduğunu ve kaçarken plastik bir poşet attıklarını belirtmiştir. S.B.’nin ifade tutanağına göre, kendisi ifadesini verirken avukat istememiştir.
20. 4 Ağustos 2004 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Savcılığı, başvuran, F.A. ve S.B.’yi mülga Türk Ceza Kanunu’nun 168 § 2 maddesi gereğince yasa dışı terör örgütü üyeliği ve aynı Kanun’un 264 § 6 maddesi kapsamında patlayıcı madde kullanımı suçlarını işlemekle itham ettiği iddianamesini sunmuştur.
21. 11 Kasım 2004 tarihinde davanın ilk duruşmasında, başvuran bizzat ifade vermiş ve çantasındaki kitaplardan ötürü yakalandığını ileri sürmüştür. Başvuran suçlu olmadığını belirtmiş ve hakkındaki tüm suçlamaları reddetmiştir. Polis, Cumhuriyet savcısı ve sorgu hâkimine verdiği ifadeleri kendisine sorulduğunda, başvuran polise verdiği ifadeleri kabul etmemiştir, fakat yargılamayı yürüten mahkemeye Cumhuriyet savcısı ve sorgu hâkimi önünde verdiği ifadeler hakkında söyleyecek bir şeyi olmadığını belirtmiştir. Yer gösterme tutanağı sorulduğunda, başvuran gece vakti bir yere götürüldüğünü ve yargısız infaz kurbanı olmamak için belirli hususları tekrarladığını iddia ederek söz konusu tutanağı kabul etmemiştir.
Aynı duruşmada S.B. de avukat hazır olmadan bizzat ifade vermiş ve yargılama öncesi aşamada verdiği ifadeleri reddetmiştir.
22. 31 Ağustos 2005 tarihli duruşmada Cumhuriyet savcısı esas hakkında mütalaasını yargılamayı yürüten mahkemeye okumuş ve başvuranın yeni Türk Ceza Kanunu’nun ilgili maddeleri uyarınca mahkumiyetine karar verilmesi gerektiği yönünde kanaat bildirmiştir.
23. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 15 Şubat 2007 tarihinde davaya ilişkin verdiği kararda, başvuran ve S.B. tarafından polise verilen ifadelere, olay yerinde bulunan poşet üzerindeki parmak izlerinin F.A.’ya ait olduğunu ortaya koyan bilirkişi raporuna ve bir bütün olarak dava dosyasının içeriğine dayalı olarak, başvuranın 9 Temmuz 2004 tarihinde polis arabasına Molotof kokteyl attığına hükmetmiştir. Yargılamayı yürüten mahkeme ayrıca, başvuranın söz konusu suçu PKK adına işlediğine hükmetmiştir. Buna göre mahkeme, başvuranı PKK üyeliği suçundan altı yıl üç ay hapis cezasına ve mala zarar verme suçundan bir yıl sekiz ay hapis cezasına mahkûm etmiştir.
24. Başvuranın avukatı 27 Mart 2007 tarihinde, başvuranın polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada işkence gördüğünü ve polis tarafından ifadeleri imzalamaya zorlandığını ileri sürerek, yargılamayı yürüten mahkemenin kararını temyiz etmiştir. Bu bağlamda, başvuranın avukatı söz konusu yöntemlerle elde edilen ifadelerin delil olarak kullanılamayacağını öngören Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 148. maddesine atıfta bulunmuştur. Ayrıca başvuranın avukatı, avukat yokluğunda polise verilen ifadelerin, ifadeyi veren kişi tarafından bir hâkim ya da mahkeme önünde doğrulanmadıkça kullanılmasının aynı Kanun’un 148 § 4 maddesinde açıkça yasaklandığını ileri sürmüştür. Dolayısıyla avukat Yargıtay’dan, başvuranın ve S.B.’nin polise verdikleri ifadelerin kullanmış olması nedeniyle yargılamayı yürüten mahkemenin kararını bozmasını talep etmiştir.
25. Yargıtay 19 Eylül 2007 tarihinde, mala zarar verme ve patlayıcı madde kullanma suçları bakımından eski ve yeni Ceza Kanunlarından hangisinin daha lehe hükümler içerdiğinin yargılamayı yürüten mahkeme tarafından belirlenmediği gerekçesiyle kararı bozmuştur. Aynı şekilde, Yargıtay, yargılamayı yürüten mahkemenin cezanın ertelemesine dair alternatif yaptırımların veya hükümlerin davaya uygulanabilir olup olmadığını da incelemediğini belirtmiştir. Son olarak Yargıtay, polis arabasına Molotof kokteyli atma eyleminin, yanıcı veya patlayıcı madde kullanarak kamu malına zarar verme suçu bakımından ağırlaştırıcı sebep teşkil ettiğine ve dolayısıyla, yargılamayı yürüten mahkemenin başvuranı sadece mala zarar suçundan cezalandırmış olması gerektiğine hükmetmiştir.
26. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 19 Haziran 2008 tarihinde, davanın esasına ilişkin ikinci kararını vermiştir. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi önceki tespitlerini teyit etmiş ve başvuranı silahlı terör örgütüne üye olma suçundan altı yıl üç ay hapis cezasına ve patlayıcı madde kullanarak mala zarar verme suçundan bir yıl sekiz ay hapis cezasına mahkûm etmiştir. Yargılamayı yürüten mahkeme, başvuran dâhil üç sanık tarafından yapılan savunmaların içeriğinden ve yargılama öncesi aşamada alınan eski ifadelerinde sanıkların isnat edilen suçları kabul edip etmediklerine dair bilgilerden alıntı yaptıktan sonra, başvuran ve S.B.’nin olaya ilişkin anlatımlarının, polise verdikleri ifadelerdeki anlatımlarıyla aynı olduğuna karar vermiştir. Yargılamayı yürüten mahkemenin kararında, bir bütün olarak dava dosyasının içeriğine, Cumhuriyet savcısının davanın esası hakkında mütalaasına veya iddianameye herhangi bir atıf yapılmamıştır.
27. Başvuran 22 Ağustos 2008 tarihinde hakkındaki mahkûmiyet kararını temyiz etmiş ve önceki temyiz gerekçelerini yinelemiştir.
28. Yargıtay, 21 Nisan 2011 tarihinde mahkûmiyet kararını onamıştır.
B. Başvuranın polis memurları tarafından kötü muameleye maruz bırakıldığı iddiası hakkında yürütülen ceza soruşturması
29. Başvuran 18 Mayıs 2007 tarihinde, kötü muameleye maruz bırakıldığını ve baskı altında ifadeleri imzalamaya zorlandığını ileri sürerek, 28 Temmuz ve 1 Ağustos 2004 tarihleri arasında İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesinde görev yapan polis memurları hakkında Fatih Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunmuştur.
30. Cumhuriyet savcısı 21 Mayıs 2007 tarihinde, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesinden şu bilgileri talep etmiştir: tıbbi raporlar ve adli tıp raporları, başvuranın ifade tutanağı, başvuranın gözaltında tutulduğu döneme ilişkin gözaltı raporları, aynı dönemde başvuranla birlikte gözaltında tutulan kişilere ilişkin bilgiler, başvurana karşı herhangi bir zorlayıcı güç kullanımının söz konusu olup olmadığına dair bilgi ve başvuran hakkındaki soruşturmada yer alan polis memurlarının adları. Aynı tarihte Cumhuriyet savcısı, başvuranın Tekirdağ Cezaevinde bulunması nedeniyle ifadesinin alınması için Tekirdağ Cumhuriyet Başsavcılığın istinabe yazısı göndermiştir.
31. İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi 4 Mayıs 2007 tarihinde ilgili belgeleri göndermiştir.
32. Başvuran 11 Haziran 2007 tarihinde, Tekirdağ Cumhuriyet Savcılığına müşteki sıfatıyla ifade vermiştir. Başvuran, ifadesi alınırken polis memurlarının kendisini tehdit ettiğini ve dört veya beş polis memurunun kendisine saldırıp dövdüğünü belirtmiştir. Başvuran bunun sonucunda, polis memurlarının dayatmalarına uygun şekilde ifade verdiğini belirtmiştir.
33. Fatih Cumhuriyet Savcısı 21 Haziran 2007 tarihinde polis memuru İ.Ö.’nün şüpheli sıfatıyla ifadesini almıştır. İ.Ö. başvuranın iddialarının doğru olmadığını ve zaman zaman akıl sağlığı yerinde olmayan kişilerin bileklerinde izler oluşturmak amacıyla ellerini esnettiklerini belirtmiştir.
34. Cumhuriyet savcısı 16 Temmuz 2007 tarihinde, polis memuru G.A.’nın ifadesinin alınması için Merzifon Cumhuriyet Başsavcılığına istinabe yazısı göndermiştir. Merzifon Cumhuriyet Başsavcılığında görev yapan bir Cumhuriyet savcısı 8 Ağustos 2007 tarihinde G.A.’nın ifadesini almıştır. G.A. başvuranın yakalanması esnasında İstanbul’da emniyet amiri olarak görev yaptığını ve ne kendisinin ne de meslektaşlarının başvurana kötü muamelede bulunduğunu belirtmiştir.
35. Fatih Cumhuriyet Savcısı 17 Eylül 2007 tarihinde, başvurana kötü muamelede bulunduklarına dair yeterli delil olmadığı gerekçesiyle polis memurları hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Cumhuriyet savcısı ayrıca, başvuranın iddialarının tıbbi raporlardaki bulgularla örtüşmediğine karar vermiştir. Bu bağlamda Cumhuriyet savcısı, başvuranın 28 Temmuz 2004 tarihinde doktora kelepçe nedeniyle sol bileğinde lezyon oluştuğunu söylemiş olmasına rağmen, doktorun başvuranın sağ bileğinde lezyon olduğunu kaydettiğini belirtmiştir. Aynı şekilde, başvuran 1 Ağustos 2004 tarihinde doktora sol kulağında ağrı olduğunu söylemiş, fakat doktor başvuranın kulaklarına dair bulguların normal olduğu sonucuna varmıştır.
36. Başvuranın avukatı 11 Aralık 2007 tarihinde Fatih Cumhuriyet Savcısının yukarıda belirtilen kararına itiraz etmiştir.
37. Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesi 31 Aralık 2007 tarihinde, başvuranın itirazını reddetmiştir.İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMA
38. Söz konusu tarihte yürürlükte olan iç hukuk ve Anayasa Mahkemesinin avukat yardımından faydalanma hakkından feragat hususuna ilişkin içtihadı Ruşen Bayar/Türkiye (no. 25253/08, §§ 41‑46, 19 Şubat 2019) kararında bulunabilir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
III. SÖZLEŞME’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
39. Başvuran 28 Temmuz 2004 ile 1 Ağustos 2004 tarihleri arasında polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada Sözleşme’nin 3. maddesine aykırı olarak kötü muameleye maruz kaldığından şikâyetçi olmuştur. Sözleşme’nin 3. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Hiç kimse işkenceye veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele veya cezaya tabi tutulamaz.”
40. Hükümet bu iddiaya itiraz etmiştir.
41. Başvuran, polis memurları tarafından sol kulağına vurulmak suretiyle kötü muameleye maruz bırakıldığını iddia etmiştir.
42. Hükümet ilk olarak, başvuranın 2004 yılında gerçekleşen gözaltından uzun bir zaman geçtikten sonra, 2007 yılında Fatih Cumhuriyet Başsavcılığına kötü muamele şikâyetinde bulunduğunu kaydetmiştir. Hükümet, daha da önemli olarak, başvuranın dört veya beş polis memuru tarafından dövüldüğünü iddia etmesine rağmen, adli tıp raporlarında sadece sol bileğinde hafif lezyonlar olduğunun tespit edildiğini belirtmiştir. Hükümet, somut davada başvuranın iddiasını destekleyen veya doğrulayan başkaca bir delil veya emarenin mevcut olmadığını belirtmiştir.
43. Hükümet ayrıca, dava dosyasında tıbbi raporların yeniden incelenmesini gerektirecek herhangi bir delilin bulunmadığını ileri sürmüştür. Hükümet, aynı şekilde, başvuranın söz konusu raporlara itiraz etmediğini veya başka bir doktor tarafından muayene edilme talebinde bulunmadığını belirtmiştir. Sonuç olarak Hükümet, kötü muamele iddialarının uygun delillerle desteklenmediği gerekçesiyle Mahkemeyi Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlal edilmediğine karar vermeye davet etmiştir.
44. Mahkeme, başvuranların gözaltı sırasında kötü muameleye ilişkin iddiaları bağlamında Sözleşme’nin 3. maddesinin esas ve usul yönlerine ilişkin genel ilkelerin Bouyid/Belçika ([BD], no. 23380/09, 28 Eylül 2015) kararının 81-90 ve 114-123. paragraflarında ortaya konulduğunu hatırlatmaktadır.
45. Mahkeme öncelikle, başvuranın 28 Temmuz 2004 tarihinde yakalandığını ve 1 Ağustos 2004 tarihine kadar polis tarafından gözaltında tutulduğunu ve başvuranın bu süre zarfında polis tarafından sol kulağına vurulmak suretiyle kötü muameleye maruz bırakıldığını iddia ettiğini kaydetmektedir. Aynı dönemde, başvuran göz altına alınmasının öncesinde ve sonrasında doktorlar tarafından beş kez muayene edilmiş olmasına rağmen (karşılaştırınız Cangöz/Türkiye, no. 28039/95, § 30, 4 Ekim 2005), ilgili raporlardaki bulgular başvuranın sol bileğinde 2 cm büyüklüğünde hiperemi ve 0,5 cm uzunluğunda iki adet yüzeysel lezyondan ibarettir. Fakat başvuran kendisini muayene eden ve söz konusu bulguları kaydeden doktora, bulguların kelepçeden kaynaklandığını söylemiştir. Önemli bir husus ise, başvuranın Mahkeme önünde, söz konusu bulguların polis tarafından kötü muameleye maruz bırakılmasının sonucunda meydana geldiğini iddia etmemiş olmasıdır.
46. Ayrıca, başvuran gözaltı süresinin bitiminde 1 Ağustos 2004 tarihinde saat 07:10’da gerçekleştirilen tıbbi muayenesi esnasında polis tarafından sol kulağına vurulduğu iddiasını yinelediğinde, doktor başvuranın kulağının durumunun açıklığa kavuşturulması amacıyla daha ayrıntılı bir tıbbi muayeneye tabi tutulması gerektiğini değerlendirmiştir. Akabinde başvuran aynı gün kulak burun boğaz muayenesi ve ek bir tıbbi muayeneye tabi tutulmuş olup, söz konusu muayeneler sonucunda başvuranın kulağına dair bulguların normal olduğu sonucuna varılmıştır. Sonuç olarak doktor, başvuranın hayati riskinin bulunmadığına karar vererek, bir gün boyunca günlük faaliyetlerini yerine getiremeyeceğine dair rapor düzenlemiştir.
47. Mahkeme ayrıca, başvuranın 18 Mayıs 2007 tarihinde, yani yakalanmasının üzerinden yaklaşık iki yıl on ay ve yargılamayı yürüten mahkemenin kendisi hakkındaki ilk mahkûmiyet kararının üzerinden üç aydan biraz fazla bir zaman geçtikten sonra Fatih Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunduğunu gözlemlemektedir. Bu bağlamda Mahkeme, başvuranın söz konusu gecikmelere ilişkin herhangi bir açıklama sunmadığını gözlemlemektedir (bk. Yerli/Türkiye, no. 59177/10, § 45 son cümlesi, 8 Temmuz 2014).
48. Ayrıca, başvuranın şikâyetini inceleyen Cumhuriyet savcısı, başvuranın iddialarının aydınlatılması için gerekli bilgilerin kendisine gönderilmesi talepli 21 Mayıs 2007 tarihli yazısını İstanbul Emniyet Müdürlüğüne göndermek suretiyle başvuranın şikâyeti hakkında hızlı bir şekilde harekete geçmiştir. Aynı şekilde Cumhuriyet savcısı, Tekirdağ Cezaevinde bulunan başvuranın ifadesinin alınması amacıyla Tekirdağ Cumhuriyet Başsavcılığına istinabe yazısı göndermiştir. Son olarak, iki polis memuru ve başvuranın ifadelerinin alınması ve ilgili belgelerin temin edilmesinin ardından Cumhuriyet savcısı, polis memurları hakkında kamu davası açılması için yeterli delil bulunmadığını değerlendirerek 17 Eylül 2007 tarihli kovuşturmaya yer olmadığına dair kararını vermiştir. Cumhuriyet savcısına göre, başvuranın kelepçeden ötürü sol bileğinde lezyon meydana geldiğini ileri sürmesine rağmen kendisini muayene eden doktorların başvuranın sağ bileğinde lezyon olduğunu kaydettiği göz önünde bulundurulduğunda, başvuranın şikâyeti ile tıbbi raporlardaki bulgular arasında tutarsızlık vardır. Aynı şekilde, başvuran kulağına yumruk atıldığından şikâyetçi olsa da tıbbi raporlar kulağına ilişkin bulguların normal olduğunu ortaya koymuştur.
49. Yukarıdaki hususların ışığında Mahkeme, başvuranın Cumhuriyet savcısı tarafından yürütülen soruşturmanın etkililiğine ilişkin herhangi bir şikâyette bulunmamış olmasının önemli bir husus olduğunu değerlendirmektedir. Aynı şekilde, başvuran Mahkeme önünde, tıbbi raporlarda yer alan bulguların gerçeklik ve doğruluğuna itiraz etmemiştir (bk. Kaytan/Türkiye, no. 27422/05, § 50, 15 Eylül 2015). Başvuran, iddialarına ispat değeri kazandıracak herhangi bir belge de sunmamıştır.
50. Mahkeme, yukarıda belirtilen hususların yanı sıra olayların tespiti açısından delillerin güvenilirliğini değerlendirme konusunda yerel makamların daha iyi bir konumda olduğunu göz önünde bulundurarak, başvuranın kötü muamele iddiaları hakkında Fatih Cumhuriyet Savcısının vardığı sonuçlara gölge düşürebilecek nitelikte herhangi bir delil veya argüman sunmadığı sonucuna varmıştır.
51. Dolayısıyla, başvurunun bu kısmı açıkça dayanaktan yoksun olup, Sözleşme’nin 35 §§ 3 ve 4. maddesi uyarınca reddedilmelidir.
IV. SÖZLEŞME’NİN 6 §§ 1 VE 3 (c) MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
52. Başvuran, polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada avukat yardımından mahrum bırakıldığını ve yargılamayı yürüten mahkemenin kendisini mahkûm ederken avukatı yokluğunda alınan ifadelerini kullandığını ileri sürmüştür. Başvuran, Sözleşme’nin, ilgili kısmı aşağıda verilen 6 §§ 1 ve 3. maddesine dayanmıştır:
“1. Herkes davasının, … cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan … bir mahkeme tarafından … kamuya açık olarak makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir…
3. Bir suç ile itham edilen herkes aşağıdaki asgari haklara sahiptir:
...
(c) Kendisini bizzat savunmak veya seçeceği bir müdafinin yardımından yararlanmak; eğer avukat tutmak için gerekli maddî olanaklardan yoksun ise ve adaletin yerine gelmesi için gerekli görüldüğünde, resen atanacak bir avukatın yardımından ücretsiz olarak yararlanabilmek;
53. Hükümet, bu iddiaya itiraz etmiştir.
A. Kabul edilebilirlik hakkında
54. Mahkeme, bu şikâyetin, Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını kaydetmektedir. Ayrıca, Mahkeme, şikâyetin kabul edilemez olduğuna dair başka herhangi bir gerekçe de bulunmadığını kaydetmektedir. Dolayısıyla, söz konusu şikâyetin kabul edilebilir olduğu beyan edilmelidir.
B. Esas Hakkında
1. Tarafların Beyanları
55. Başvuran iddialarını tekrarlamıştır.
56. Hükümet, başvuranın avukat yardımından faydalanma talebinde bulunmadığını ve polis kendisine göz altında bulunduğu sırada avukat yardımına erişim talebinin olup olmadığını sorduğunda ifadesini özgür iradesiyle kendisinin vereceğini belirttiğine işaret etmiştir. Ayrıca, başvurana işlediğinden şüphelenilen suçların yanında hakları konusunda da detaylı bilgi verilmiştir. Ayrıca, başvuran, polis tarafından bu yönde hazırlanmış belgeleri imzalamış ve söz konusu belgelerin kopyalarını almıştır. Bu unsurları göz önünde bulundurarak ve Mahkeme’nin Yoldaş/Türkiye (no. 27503/04, §§ 51‑54, 23 Şubat 2010) kararına atıfta bulunarak Hükümet, başvuran tarafından imzalanan ve avukat talebinde bulunulmadığını gösteren başvurana ait ifade tutanağının başvuranın polise ifade verirken avukat erişimi hakkından geçerli bir şekilde feragat ettiğini göstermeye yeterli olduğunu ileri sürmüştür.
57. Ayrıca, Hükümet, yerel mahkemelerin başvuran hakkında mahkumiyet kararı verirken, yalnızca başvuranın polise verdiği ifadelere dayanmadıklarını, ayrıca S.B.’nin polis, Cumhuriyet savcısı ve sorgu hakimi önünde, diğerlerinin yanısıra, başvuranın suçta yer aldığını belirttiği ifadeleri, içinde molotof kokteyli bulunan ve olay yerinde bulunan çantada F.A.’nın parmak izinin bulunması ve başvuranın ve diğer müşterek sanıkların olay tarihinde ve sırasında olay yerinde bulunduklarını gösteren telekomünikasyon raporları gibi diğer delilleri de göz önüne aldıklarını belirtmiştir.
58. Bunun yanında, Hükümet, başvuranın delillerin gerçekliğine ve bunların kullanımına itiraz etme fırsatı bulunduğunu iddia etmiştir. Bu bağlamda, Hükümet, silahların eşitliği ilkesine uygun olarak, başvuranın ve avukatının dava dosyasında bulunan belge ve bilgilere erişimlerinin olduğunu, savunmalarını hazırlamak için kendilerine olanak sağlandığını ve söz konusu savunmalarını ulusal makamlara sunabildiklerini belirtmiştir.
59. Yukarıdaki unsurlar dikkate alındığında, Hükümet, polis tarafından göz altında tutulduğu sırada başvuranın avukatının olmayışının başvuranın adil yargılanma hakkına ciddi bir şekilde halel getirmediğini iddia etmiştir.
2. Mahkemenin Değerlendirmesi
(a) Genel ilkeler
60. Avukata erişim, susma hakkı, kendi aleyhine tanıklık etmeme hakkı, avukat yardımı hakkından feragat etme ve tüm bu hakların Sözleşme’nin 6. maddesinin ceza hukuku yönünden yargılamanın bütünsel adilliği ile olan ilişkisine dair genel ilkeler, İbrahim ve Diğerleri/Birleşik Krallık ([BD], no. 50541/08 ve 3 diğer başvuru, §§ 249-74, 13 Eylül 2016); Simeonovi/Bulgaristan ([BD] no. 21980/04, §§ 110-20, 12 Mayıs 2017); ve Beuze/Belçika [BD] (no. 71409/10, §§ 119-50, 9 Kasım 2018) davalarında bulunabilir.
61. Mahkeme, bir avukatın yardımından faydalanma hakkının polis tarafından ifade alınmaya başlanmasından bitimine kadar olan sürecin tamamını kapsadığını, alınan ifadelerin okunup şüphelinin bunları teyit ederek imzalaması istendiği kısımların da bu sürece dâhil olduğunu, zira avukat yardımının ifade alma sürecinin bu noktasında da aynı şekilde önemli olduğunu yineler. Polis tarafından ifade alındığı sırada avukatın hazır bulunması ve aktif olarak destek sağlaması, belli amaçlara hizmet eden önemli bir usuli güvencedir. Bunun amaçlarından biri de şüphelinin iradesi dışında, cebir veya baskı yöntemleri kullanılarak delil elde edilmesini önlemek ve şüphelinin polis tarafından sorgulandığı sırada konuşmayı veya susmayı tercih etme özgürlüğünü korumaktır (bk. Soytemiz/Türkiye, no. 57837/09, § 45, 27 Kasım 2018).
62. Mahkeme, ayrıca, Sözleşme’nin 6. maddesinin ne lafzının ne de özünün bir kişinin adil yargılanmayla ilgili güvencelerden kendi özgür iradesi ile, açıkça veya zımnen, feragat etmesini engellediğini yineler. Bu durum, bir avukatın hukuki yardımından faydalanma hakkı için de geçerlidir. Ancak, Sözleşme bağlamında etkili olabilmesi için, bu tür bir feragatin tartışmaya mahal vermeyecek şekilde tespit edilmesi ve önem derecesine uygun düzeyde asgari güvencelerin sağlanması gerekmektedir. Böyle bir feragatin açıkça yapılması gerekmemektedir, fakat gönüllülük esasına dayanmalıdır ve haktan bilerek ve bilinçli bir biçimde vazgeçilmelidir. Bir sanığın 6. madde kapsamındaki önemli bir haktan zımnen, davranışları yoluyla, feragat ettiğine kanaat getirilebilmesi için, kişinin davranışlarının sonuçlarını mantıklı bir şekilde öngörebilecek durumda olduğunun ortaya konması gerekmektedir. Dahası, söz konusu feragat, önemli bir kamu yararına aykırı olmamalıdır (bk. yukarıda anılan Simeonovi, § 115). Dolayısıyla, 6 § 3 maddesinde sıralananlar arasında adil yargılanma kavramını oluşturan temel bir hak olan avukat hakkından feragat, yukarıda gerekliliklere sıkı bir şekilde uymalıdır (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), Murtazaliyeva/Rusya [BD], no. 36658/05, § 118, 18 Aralık 2018).
63. Mahkeme, ayrıca, belirli bir faktörün yargılamanın adilliğinin daha erken bir aşamada değerlendirilmesini sağlayacak derecede belirleyici olabileceğinin göz ardı edilmesi mümkün olmamakla birlikte, adil yargılanma gerekliliklerine uygunluğun, her davada, belirli bir yönün veya olayın tek başına değerlendirilmesine dayanılarak değil, bir bütün olarak yargılamanın gelişimi göz önünde bulundurularak incelenmesi gerektiğini yinelemektedir (bk., yukarıda anılan İbrahim ve Diğerleri/Birleşik Krallık, § 251). Söz konusu değerlendirmeler, ayrıca, adil yargılanma güvencesine ilişkin bir haktan feragatin geçerliliği yönünden de doğruluğunu korumaktadır, zira geçerli bir feragat, değişmeyen tek bir olayın konusu olamaz ve davanın kendine özgü koşullarına bağlı olmalıdır (bk., yukarıda anılan Murtazaliyeva, §§ 117‑18).
(b) İlkelerin Somut Davaya Uygulanması
(i) Başvuranın avukat yardımından faydalanma hakkından feragat edip etmediği hakkında
64. Mahkeme, ilk olarak, somut davanın Salduz /Türkiye ([BD], no. 36391/02, AİHM 2008), davasından farklı olduğunu gözlemlemektedir. Salduz davasında, başvuranın avukata erişim hakkında getirilen kısıtlama 3842 sayılı Kanun’dan kaynaklanmış olup sistematik bir niteliğe sahipti. Diğer bir deyişle, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin görev alanına giren bir suçu işlemekle suçlanan şahısların avukata erişim hakkına getirilen sistematik bir kısıtlamayı öngören 3842 sayılı Kanun başvuranın göz altına alındığı tarihte zamanda çoktan değiştirildiği için başvuranın polis tarafından gözaltında tutulduğu süre boyunca avukata erişim hakkına genel bir kısıtlama getirilmemiştir. Dolayısıyla, 15 Temmuz 2003 tarihi itibari ile söz konusu şüphelilerin polise, savcıya ya da sorgu hakimine ifade verirken istemeleri halinde avukata erişim sağlamaları hukuken mümkün olmuştur.
65. Mahkeme önündeki yasal soru, başvuranın 28 Temmuz 2004 tarihinde polise ifade vermeden önce avukata erişim hakkından geçerli bir şekilde feragat edip etmediğidir. Zira, başvuranın Cumhuriyet savcısına ve sorgu hakimine ifade verirken avukat tarafından temsil edildiği hususu taraflar arasında tartışma konusu değildir.
66. Mevcut davanın koşullarına bakıldığında, Mahkeme, başvuranın imzalamış olduğu 28 Temmuz 2004 tarihli ifade tutanağına göre, başvurana ifadesi alındığı sırada avukat yardımı ve sessiz kalma hakkı dahil olmak üzere haklarının hatırlatıldığını gözlemlemektedir. Başvuranın avukat veya sessiz kalmak istemediğini belirttiği aynı tutanağın ilk sayfası, “Avukat istenmemiştir” ibaresini ve yanında “X” ile işaretlenen kutucuğu içermektedir. Ayrıca, başvuranın avukat yardımı talep etmemenin sonuçları hakkında açıkça bilgilendirilmesinin elzem olduğunu kaydederken, Mahkeme, Hükümet’in başvuranın bu hususta herhangi bir bilgi aldığını göstermediğini belirmektedir. Bu bağlamda, Mahkeme, söz konusu belgelerin basıldıkları tarihe ilişkin hiçbir bilgi içermemesi nedeniyle başvuranın belgeleri ifade vermesinden sonra mı önce mi imzaladığını göstermediklerini vurgulamakta fayda görmektedir.
67. Şüpheli kişilerin haklarını sıralayan bir diğer basılı ve tarihsiz belge ile başvuranın avukat yardımından faydalanmak istemediğini belirten 28 Temmuz 2004 tarihli ayrı bir basılı belge başvuran tarafından imzalanmıştır. Mahkeme, daha önce, Ruşen Bayar/Türkiye (no. 25253/08, §§ 114-23, 19 Şubat 2019) davasında benzer koşullarda benzer belgelerin ispat değerini incelemiş ve ilk belgeye ilişkin olarak, söz konusu belgenin başvuranın sessiz kalma ve avukata erişim hakkı hususunda uygun bir şekilde bilgilendirildiğini kesin olarak gösteremeyeceğine karar vermiştir (bk. Hakan Duman/Türkiye, no. 28439/03, § 50, 23 Mart 2010, ve Płonka/Polonya, no. 20310/02, § 37, 31 Mart 2009). Söz konusu davada, Mahkeme, aynı belgeleri incelemiş ve başvuranın bir avukat tarafından temsil edilmesinden sonra ne suçunu itiraf ettiği ne de polise verdiği ifadeleri kabul ettiği ve takip eden yargılama süresince itirafını sürekli olarak reddettiği göz önünde bulundurulduğunda başvuranın feragatinin geçerli olmadığına karar vermiştir. Başvuranın ulusal mahkemeler önünde avukat yardımından faydalanmak için açıkça talepte bulunduğunu gösterebilmesi eşit derecede önemlidir (bk. 17 ve 18 paragraflar).
68. Mahkeme, aşağıdaki hususlar dikkate alındığında bu iki koşulun mevcut davada mevcut olduğunu gözlemlemektedir: İlk olarak, başvuran Cumhuriyet savcısı önünde ifade verdiği 1 Ağustos 2004 tarihinde avukata erişim elde eder etmez polise verdiği ifadesini geri çekmiş ve toplam yedi yıl on bir ay hapis cezasına mahkum edildiği yargılamaların sonuna kadar polise verdiği ifadelere ilişkin bu konumunu korumuştur (karşılaştırınız, Aksin ve Diğerleri/Türkiye, no. 4447/05, §§ 7, 8 ve 19, 1 Ekim 2013; Diriöz/Türkiye, no. 38560/04, § 36, 31 Mayıs 2012; ve yukarıda anılan Yoldaş, § 53). İkinci olarak, başvuranın avukatı hem Cumhuriyet savcısı hem de sorgu hâkimi önünde, başvuranın polise ifade verdiği sırada avukat taleplerinin kabul edilmediğini ileri sürmüştür. Bu nedenle, Ruşen Bayar (yukarıda anılan) davasına benzer olarak, mevcut davada başvuran ulusal makamlar önünde avukat yardımından faydalanma hakkını ileri sürdüğünü gösterebilmiştir (karşılaştırınız, Kaytan/Türkiye, no. 27422/05, § 31, 15 Eylül 2015, ve Gür/Türkiye (k.k.), no. 39182/08, 14 Ocak 2014).
69. 28 Temmuz 2004 tarihinde saat 22.05’te gerçekleştirilen yer gösterme işlemine ilişkin olarak, Mahkeme, taraflarca sunulan belgelerden hiçbirinin başvuranın olaya karıştığını itiraf ettiği söz konusu soruşturma adımından önce temek haklarının kendisine bildirildiğini göstermediğini gözlemlemektedir (bk. Alakhverdyan/Ukrayna [Komite], no. 12224/09, § 56 paragrafının son cümlesi, 16 Nisan 2019). Bu unsur, ayrıca, delil toplama yöntemine, ilgili usuli güvencelerin eşlik etmediği görüşünü destekleyen “yer gösterme” olarak tabir edilen işlemin eski Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu kapsamında kanuni bir dayanağının bulunmaması nedeniyle kötüleşmiştir (bk. Türk/Türkiye, no. 22744/07, § 49, 5 Eylül 2017).
70. Durumun böyle olmasına karşılık, ulusal mahkemeler başvuranın 28 Temmuz 2004 tarihinde polise ifade vermeden önce avukata erişim hakkından feragat ettiği koşullara ilişkin herhangi bir inceleme gerçekleştirmemişlerdir (bk. Yunus Aktaş ve Diğerleri/Türkiye, no. 24744/03, § 51, 20 Ekim 2009)
71. Aynı şekilde, Mahkeme, başvuranın 1 Ağustos 2004 tarihinde polis tarafından tutulduğu göz altı süresinin sonunda kendisini muayene eden doktora, polislerin kulağına vurduğunu ve ifade tutanağını imzalaması için kendisini dövdüklerini söylediğinde, meseleleri bir yetkiliye götürmek için ilk fırsatı kullandığını kaydeder. Mahkeme’ye göre, bu, başvuranın 28 Temmuz 2004 tarihinde polise ifade vermeden önce Sözleşme standartlarına uygun olarak avukata erişim hakkından kesin olarak feragat ettiği iddiasına gölge düşüren ve bu iddianın karşısında duran diğer bir unsurdur. Söz konusu durum, Mahkeme’nin, daha önce, başvuranın polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada kötü muameleye maruz kaldığına dair şikayetini açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez olduğunu beyan etmesine rağmen geçerliliğini korumaktadır. Zira başvuranın kötü muameleye maruz kaldığına ya da kendini suçlu durumuna düşüren ifadelerde bulunmaya zorlandığına ilişkin unsurların olmaması, kendi başına, Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamında adil yargılamanın amaçları bakımından belirli bir durumdaki feragatin geçerli olduğu sonucuna varmak için yeterli değildir (bk., Akdağ/Türkiye, no. 75460/10, § 55, 17 Eylül 2019, ve Bozkaya/Türkiye, no. 46661/09, § 45’nin son cümlesi, 5 Eylül 2017).
72. Yukarıdakiler ışığında, Mahkeme başvuranın Sözleşme’nin 6. Maddesindeki haklarından kesin surette, bilerek ve bilinçli bir şekilde feragat ettiğinin her türlü makul şüphenin ötesinde tespit edildiği sonucuna varamaz (karşılaştırınız Şedal/Türkiye (k.k.), no. 38802/08, § 36, 13 Mayıs 2014, söz konusu davada başvuran polise ifade vermeden önce ve sonrasında avukatı ile görüşmüştür).
(ii) Başvuranın avukata erişimine kısıtlama getirilmesi için “zorunlu sebeplerin” olup olmadığı hakkında
73. Mahkeme, “zorlayıcı sebepler” gereği avukata erişime getirilen kısıtlamalara ancak istisnai durumlarda izin verildiğini, bu kısıtlamaların geçici nitelikte olması ve olayın kendine özgü koşullarının münferit değerlendirmesine dayanması gerektiğini hatırlatır (bk. yukarıda anılan Simeonovi, § 129 ve yukarıda anılan Beuze, § 142).
74. Mahkeme, Hükümet’in 28 Temmuz ve 1 Ağustos 2004 tarihleri arasında, başvuran polis tarafından göz altında tutulurken avukata erişim hakkına getirilen kısıtlama ile ilgili herhangi bir zorlayıcı sebep sunmadığına dikkat çekmektedir. Ayrıca, başvuranın avukata erişim hakkına getirilen kısıtlama için zorlayıcı sebep bulunup bulunmadığı hususunda olaydan yıllar sonra ve re’sen bu görevi üstlenmek Mahkemenin yetki alanı dâhilinde değildir. Dahası, söz konusu tarihte yürürlükte olan ulusal mevzuat, polis tarafından göz altında tutulan şüpheliler hakkında böyle bir kısıtlama için, zorlayıcı neden bir yana, hiçbir gerekçe öngörmemekteydi.
(iii) Yargılamaların genel olarak adilliğinin sağlanıp sağlanmadığı hakkında
75. Mahkeme, burada başvuranın polise ifade verirken avukat yardımından faydalanma hakkından geçerli bir feragatinin olmamasının ve bu ifadelerin yargılamayı yürüten mahkeme tarafından mahkûmiyet kararı verilirken kullanılmasının başvuran hakkındaki ceza yargılamasının bütünsel adilliğine halel getirip getirmediğini inceleyecektir. Mahkeme, başvuranın polise ifade verirken avukata erişim hakkının kısıtlanması için herhangi bir zorlayıcı sebep olmadığından adillik değerlendirmesini oldukça katı bir şekilde yapmalıdır (bk., Dimitar Mitev/Bulgaristan, no. 34779/09, § 71, 8 Mart 2018). Daha da önemlisi, avukat yardımından faydalanma hakkına getirilen kısıtlamanın -istisnai olarak ve davanın kendine has koşulları altında- yargılamaların bir bütün olarak adilliğine neden telafi edilemez bir şekilde halel getirmediğini ikna edici bir biçimde göstermek Hükümetin sorumluluğundadır (bk. yukarıda anılan Simeonovi, § 132 ve yukarıda anılan Ibrahim ve Diğerleri, § 265).
76. Mahkeme, yargılamanın bir bütün olarak adil olup olmadığına karar verirken savunma haklarına saygı gösterilip gösterilmediğine (yargılama öncesi aşamada yapılan usuli hataların ceza yargılamasının bütünsel adilliğine etkisini değerlendirirken dikkate alınan unsurların sınırlayıcı nitelikte olmayan bir listesi için bk. yukarıda anılan Beuze, § 150, yukarıda anılan Simeonovi, § 120, ve yukarıda anılan İbrahim ve Diğerleri, § 274) ve özellikle başvuranın aleyhinde kullanılan delillerin doğruluğu ile kabul edilebilirliğine ve söz konusu delillerin kullanılmasına itiraz etme fırsatı verilip verilmediğinin dikkate alınması gerektiğini yinelemektedir (bk. Panovits/Kıbrıs no. 4268/04, § 82, 11 Aralık 2008). Ek olarak delillerin elde edildiği koşulların, delillerin güvenilirliği veya doğruluğu hakkında şüphe uyandırıp uyandırmaması dâhil olmak üzere, delilin kalitesi de dikkate alınmalıdır. Nitekim, delillerin güvenirliğinin tartışmalı olması durumunda, delillerin kabul edilebilirliğinin incelenmek için adil usullerin bulunması daha da önemli hale gelmektedir (bk. Pavlenko/Rusya, no. 42371/02, § 116, 1 Nisan 2010).
77. Ayrıca, Mahkeme, başvuranın itiraflarının ve avukat yardımından feragatının gönüllü olup olmadığına dair ikna edici bir şekilde ortaya koymanın ilk etapta yargılamayı yürüten mahkemenin görevi olduğunu yinelemektedir (bk. yukarıda anılan, Türk, § 53). Bu bağlamda; Mahkeme Türk hukukunda, şüphelinin avukat yardımından faydalanma hakkından feragat edip etmemesine bakılmaksızın, polis nezaretinde avukat yokluğunda alınan ifadelerin kullanılmasına ilişkin usuli eksiklerin telafi edebilecek nitelikte Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 148 § 4 maddesinde oldukça kuvvetli usule ilişkin güvencelerin öngörüldüğünü kaydetmektedir. Bu madde uyarınca, avukat yokluğunda alınan polis ifadeleri söz konusu ifadeler bir mahkeme ya da hâkim önünde doğrulanmadıkça yargılamayı yürüten mahkeme tarafından kullanılmamalıdır.
78. Yukarıdakilere rağmen ve ulusal mahkemelerin başvuranın 28 Temmuz 2004 tarihinde polise ifade vermeden önce avukat hakkından feragat etmesinin geçerliliğini herhangi bir şekilde ele almadıklarını tespit etmiş olan Mahkeme, ilk derece mahkemesinin başvuranın mahkumiyetine karar vermek için başvuranın avukat yokluğunda verdiği ifadesini kullanmadan önce bu delilin kabul edilebilirliğine ilişkin herhangi bir değerlendirme yapmadığını da gözlemlemektedir (bk. yukarıda anılan Beuze, § 174). Aynı şekilde, Yargıtay, ne söz konusu usulü eksikliği gidermiş, ne de başvuranın avukatının özellikle bu konuyu dile getirdiği temyiz talebine ilişkin olarak bireyselleştirilmiş bir gerekçe sağlamıştır (bk. 24 paragraf).
79. Başvuranın avukat yokluğunda verdiği ifadelerinin delil niteliğine ilişkin olarak, Mahkeme, ilk derece mahkemesinin başvuran hakkında mahkûmiyet kararı verirken yalnızca söz konusu ifadelere ve S.B.’nin polise verdiği ifadelere dayandığını göz önüne alarak mevcut davada oldukça önemli olduğu görüşündedir.
80. Mahkeme, bu arka plan bağlamında, daha önce Türkiye’ye karşı çeşitli davalarda Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesinin ihlal edildiğine karar verdiğini hatırlatmaktadır. Söz konusu davalarda, yerel mahkemeler başvuranların yargılama öncesi aşamada avukata erişim haklarından feragatlerini ne herhangi bir değerlendirmeden geçirmiş ne de söz konusu koşullar altında verilen ifadelerin kabul edilebilirliğini -mahkûmiyet kararı vermek için bunları delil olarak kullanmadan önce- incelemiştir (bk. Yukarıda anılan Bozkaya, §§ 39-54; yukarıda anılan Türk, §§ 43‑59; yukarıda anılan Ruşen Bayar, §§ 112-36; ve yukarıda anılan Akdağ, §§ 48‑71).
81. Mevcut davayı inceleyen Mahkeme, içtihadından ayrılmayı gerektirecek bir neden görememekte ve buna göre Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesinin ihlal edildiğine hükmetmektedir (bk. Leonid Lazarenko/Ukrayna, no. 22313/04, § 57, 28 Ekim 2010).
V. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
82. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme veya Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”Tazminat
83. Başvuran, manevi tazminat olarak 80.000 avro talep etmiştir.
84. Hükümet bu miktarın aşırı olduğunu ve Mahkeme içtihadıyla uyumlu olmadığını belirtmiştir.
85. Mahkeme, manevi tazminat bakımından, somut davada, Sözleşme’nin 6 §§1 ve 3 (c) maddelerinin ihlal edildiği yönündeki tespitin, yeterli adil tazmin teşkil ettiği kanaatindedir. Mahkeme tarafından Sözleşme’nin ihlal edildiğinin tespit edilmesi halinde Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 311. Maddesi uyarınca iç hukukta yargılamanın yenilenmesi imkanının sunulduğunu dikkate alarak, Mahkeme, bu başlık altında herhangi bir miktar ödenmemesine hükmetmemiştir (bk. yukarıda anılan Bayram Koç, § 29). Masraflar ve giderler
86. Başvuran, Mahkeme önündeki yargılamalar için katma değer vergisi dahil olmak üzere avukatlık ücreti olarak 7.434 Türk lirası (TL yaklaşık 1578 avro) talep etmiştir. Başvuranın avukatı, bu miktarın, uygulanan %18 oranındaki katma değer vergisi dahil, duruşma gerçekleştirmeksizin uluslararası yasal bir organın önündeki davalar için 2018 yılında geçerli asgari ücret olarak Türkiye Barolar Birliğinin ücret bareminde 6,300 TL olarak belirtilen miktardan oluştuğunu dile getirmiştir. Başvuranın, ayrıca, Mahkeme önünde ve iç hukuktaki yargılamalar sırasında meydana gelen harcamalar kapsamında iddialarını destekleyecek bir fatura gibi herhangi bir belge sunmaksızın, posta, tercüme ve kırtasiye masrafları için 720 TL talep etmiştir.
87. Hükümet, başvuranın, iddia edilen harcama ve giderlerin gerçekten yapıldığını gösterebilecek fatura veya herhangi bir ödeme belgesi gibi destekleyici belge sunamadığını vurgulamıştır. Avukatlık ücretlerine ilişkin olarak, Hükümet, Türkiye Barolar Birliğinin ücret tarifesinin sadece gösterge niteliğinde olduğunu ve her hâlükârda miktarın gerçekten başvuran tarafından ödendiğini kanıtlamadığını ileri sürmüştür. Bu nedenle, Hükümet, Mahkeme’yi bu başlık altında yapılan talepleri reddetmeye davet etmiştir.
88. Mahkemenin içtihadına göre, bir başvuran, ancak masraf ve giderlerin gerçekten ve zorunlu olarak yapıldığını ve miktar olarak makul olduğunu gösterebildiği takdirde bunların geri ödenmesi hakkına sahiptir. Mahkeme, somut davada, başvuranın yasal temsilcisinin iddialarına ilişkin olarak sadece Türkiye Barolar Birliği’nin ücret tarifesine atıfta bulunmaktan başka bir şey yapmamış ve destekleyici herhangi bir belge ibraz etmediğini kaydetmektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,Başvuranın polise ifade verdiği sırada avukata erişim hakkının geçerliliğine ve söz konusu ifadelerin daha sonra ilk derece mahkemesi tarafından kullanılmasına ilişkin şikayetleri kabul edilebilir; başvurunun geri kalanını kabul edilemez olarak nitelendirmiştir.Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesinin ihlal edildiğine;İhlal tespitinin, kendi başına, başvuranın uğradığı manevi zarar açısından yeterli adil tazmin teşkil ettiğine;Başvuranın adil tazmin talebinin reddedilmesine karar vermiştir.
İşbu karar İngilizce dilinde tanzim edilmiş olup; Mahkeme İçtüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. maddesi uyarınca 12 Mayıs 2020 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıValeriu Griţco
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy