© Avrupa Konseyi/Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 2015. Bu çeviri, Avrupa Konseyi’nin insan haklarına destek Fonu’nun desteği ile hazırlanmıştır (/humanrightstrustfund). Mahkemeyi bağlamamaktadır. Daha fazla bilgi için, bu belgenin sonunda bulunan yazarın telif hakkı ile ilgili kısmı okuyabilirsiniz..
© Council of Europe/European Court of Human Rights, 2015. This translation was commissioned with the support of the Human Rights Trust Fund of the Council of Europe (/humanrightstrustfund). It does not bind the Court. For further information see the full copyright indication at the end of this document.
© Conseil de l’Europe/Cour européenne des droits de l’homme, 2015. La présente traduction a été effectuée avec le soutien du Fonds fiduciaire pour les droits de l’homme du Conseil de l’Europe (/humanrightstrustfund). Elle ne lie pas la Cour. Pour plus de renseignements veuillez lire l’indication de copyright/droits d’auteur à la fin du présent document.
DÖRDÜNCÜ DAİRE
ELBERTE LETONYA DAVASI
(Başvuru No. 61243/08)
KARAR
STRAZBURG
13 Ocak 2015
KESİN KARAR
13/04/2015
İşbu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi gereğince kesinleşmiştir. Şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Elberte Letonya davasında,
Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (Dördüncü Daire)
Başkan, Päivi Hirvelä,
Yargıçlar, Ineta Ziemele,
George Nicolaou,
Nona Tsotsoria,
Zdravka Kalaydjieva,
Krzysztof Wojtyczek,
Faris Vehabović,
ve Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Fatoş Aracı’dan oluşmuş;
4 Kasım ve 2 Aralık 2014 tarihlerinde özel oturum yapmış ve ikinci tarihteki oturumda aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Dava, Letonya vatandaşı Bayan Dzintra Elberte (“başvurucu”) tarafından, 5 Aralık 2008 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesi’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Letonya Cumhuriyeti’ne karşı yapılan bir başvurudan (no. 61243/08) kaynaklanmıştır.
2. Başvurucu Riga’da avukatlık yapan avukat Bayan I. Nikulceva tarafından temsil edilmiştir. Letonya Hükümeti (“Hükümet”) sırasıyla Adalet Bakanlığı görevlileri Bayan I. Rein ve Bayan K. Līce tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvurucu, özellikle, ölmüş eşinden doku alımının kendi bilgi ve rızası olmadan yapıldığını ve eşinin bacakları bağlı bir şekilde gömüldüğünü ileri sürmüştür.
4. Başvuru, 27 Nisan 2010 tarihinde Sözleşme’nin 3. ve 8. maddeleri uyarınca Hükümet’e bildirilmiştir. 9 Temmuz 2013 tarihinde başvurunun esası ve kabul edilebilirliği hakkında aynı anda hüküm verilmesine karar verilmiştir (Sözleşme Madde 29 § 1).
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
5. Başvurucu 1969 yılında Sigulda’da doğmuştur. 1961 yılında doğmuş ve 19 Mayıs 2001 yılında ölmüş Letonya vatandaşı Bay Egils Elberts’in (başvurucunun eşi) eşidir.
A. Başvurucunun Doku Alımını Öğrenmesini Sağlayan Olaylar
6. 19 Mayıs 2001 tarihinde başvurucunun eşi Allaži bölgesinde bir trafik kazası geçirmiştir. Ambulans başvurucunun eşini Sigulda Hastanesi’ne götürmüştür ancak kaza sırasında aldığı yaralardan dolayı yolda hayatını kaybetmiştir. Sigulda Hastane’si morguna yerleştirilmiştir. Başvurucunun Sigulda Hastanesi’nde çalışan kayınvalidesi oğlunun öldüğünü böylelikle hemen öğrenmiştir. Başvurucunun kayınvalidesi oğlunun cesedi Riga’da bulunan Devlet Adli Tıp Merkezi’ne (Valsts tiesu medicīnas expertīžu centrs) nakledilinceye kadar Sigulda Hastanesi’nde oğlunun yanında kalmıştır.
7. 20 Mayıs 2001 tarihinde saat sabah 5’te ceset ölüm sebebi belirlenmek üzere Adli Tabiplik’e sevk edilmiştir. Otopsi öğlen 1 ve 3 saatleri arasında gerçekleştirilmiş; başında ve göğsünde kaburga ve omurga kırıklarını da kapsayan çok sayıda yaralanma bulunmuştur. Sağ omuz, kalça ve dizinde morluklara rastlanmıştır. Adli tıp uzmanı N.S., bu yaralanmaları ciddi ve hayati tehlike arz eden yaralar olarak sınıflandırmış ve ölümüyle arasında sebep sonuç ilişkisi olduğunu belirtmiştir.
8.Hükümete göre, otopsiden sonra N.S., Bay Elberts’in pasaportunda doku nakline itiraz edildiğini gösteren bir damganın bulunmadığını doğrulamış ve bunun üzerine Bay Elberts’in vücudundan toplam yüz ölçümü 10 cm x 10 cm olacak şekilde beyin ve omurilik zarlarının dış cephesini (dura mater) almıştır. Başvurucuya göre, N.S.’in Bay Elberts’in pasaportunda bir damga olup olmadığını kontrol etmesi mümkün değildir çünkü o sırada pasaport Sigulda’daki evlerinde bulunmaktadır. Başvurucu alınan dokunun 10 cm x 10 cm yüz ölçümünden daha büyük olduğunu ve dokunun yalnızca dura mater’den ibaret olmadığını ibraz etmiştir.
9. 21 Mayıs 2001’de savcılık cesedin defnedilmesi için bir izin çıkartmıştır. Başvurucuya göre, 21 veya 22 Mayıs 2001 tarihinde kız kardeşi ölüm sebebini gösteren belgeyi almak üzere Adli Tabiplik’e gitmiş ve buna bağlı olarak kayıt kütüğüne imza atmıştır. 22 Mayıs 2001 tarihinde kız kardeşi ölüm belgesini almak için bu belgeyi Bay Elberts’in pasaportuyla beraber Sigulda’daki ilgili makama ibraz etmiştir.
10. Hükümete göre, 25 Mayıs 2001 tarihinde Bay Elberts’in cesedi bir akrabaya teslim edilmiştir. Başvurucuya göre ceset, yalnızca cenazeden önceki nakil işlemlerine yardım etmekte olan bir başkasına teslim edilmiştir.
11. Cenaze 26 Mayıs 2001 tarihinde Sigulda’da gerçekleşmiştir. Başvurucu ölmüş eşini ilk defa ceset cenaze için Adli Tabiplik’ten geri getirildiğinde görmüştür. Başvurucu eşinin bacaklarının birbirine bağlı olduğunu görmüştür ve eşi bu şekilde defnedilmiştir. Başvurucu bu sırada ikinci çocuklarına hamiledir.
12. Başvurucu, iki sene sonrasında, Güvenlik Polisi’nin hukuka aykırı organ ve doku alımları ile ilgili bir adli soruşturma başlatıldığını ve eşinden de doku alındığını kendisine haber vermesine kadar, eşinin vücudundan doku alındığını bilmemektedir.
B. Hukuka Aykırı Organ ve Doku Alınmasıyla İlgili Adli Soruşturma
13. 3 Mart 2003 tarihinde Güvenlik Polisi (Drošības Policija), Almanya merkezli bir ilaç şirketine (“şirket”) tedarik edilmek üzere 1994 ve 2003 yılları arasında hukuka aykırı organ ve doku alımlarını konu alan bir adli soruşturma başlatmıştır. Takip eden olaylar silsilesi böylelikle oluşmuştur.
14. Ocak 1994 tarihinde, Adli Tabiplik’ten önceki kuruluş, bilimsel araştırmalar için şirketle iş birliği yapılmasını öngören bir anlaşma yapmıştır. Anlaşmada, ölmüş kişilerden, Adli Tabiplik tarafından seçilmiş, uluslar arası standartlara uygun farklı tiplerde dokular alınması ve incelemeler için şirkete gönderilmesi kararlaştırılmıştır. Şirket alınan dokuları bio implantlar haline getirmiş ve nakil için Letonya’ya geri göndermiştir. Sosyal Yardımlaşma Bakanlığı anlaşmanın iç hukuka uygunluğunu birçok açıdan değerlendirerek onaylamıştır. Savcılık anlaşmanın iç hukuka ve özellikle de Ölmüş Kişilerin Bedenlerinin Korunması ve İnsan Organ ve Dokularının Kullanılması Hakkında Kanun’a (“kanun”) uygunluğu ile ilgili iki görüş bildirmiştir.
15. Adli Tabiplik kadrosunda dahilindeki niteliklere sahip herhangi bir çalışan (“uzman”) kendi inisiyatifi ile doku alımlarını gerçekleştirme yetkisine sahipti. Çalışanların eğitiminden ve işlerin denetiminden Adli Tabiplik Tanatoloji Bölümü Başkanı sorumluydu. Başkan aynı zamanda dokuların Almanya’ya gönderilmesinden de sorumluydu. Uzmanlar hizmet karşılığı ücret alıyorlardı. Başlangıçta doku nakilleri Ventspils, Saldus, Kuldīga, Daugavpils ve Rēzekne’de bulunan Adli Tabiplik şubelerinde yapılmaktaydı. Ancak 1996 tarihinden sonra doku alımları sadece Riga’daki Adli Tabiplik Merkezi’nde ve Rēzekne’deki Adli Tabiplik Şubesi’nde yapılmaya başlanıldı.
16. Anlaşma gereğince uzmanlar, adli tıp incelemeleri için Adli Tabiplik’e nakledilmiş ölmüş kişilerden doku alımlarını gerçekleştirebiliyorlardı. Her uzman, potansiyel bağışçının hayatı sırasında organ ve doku naklini reddedip reddetmediğini doğruluyordu ve bunun için kişinin pasaportunda itirazı barındıran bir damga olup olmadığını kontrol ediyorlardı. Akrabaların onay vermemesi durumunda onların taleplerine saygı gösterilirdi ancak uzmanlar kendileri akrabalarla iletişim kurmak ve taleplerini bildirmelerini sağlamak için herhangi bir girişimde bulunmuyorlardı. Dokuların, kişinin biyolojik ölümünden itibaren yirmi dört saat içinde alınması gerekiyordu.
17. Uzmanlar iç hukuka uygun davranmakla yükümlüydüler ancak, kendi yaptıkları beyanlara göre, hepsi kanunu okumamıştı. Ancak kanunun içeriği hepsi için açıktı; çünkü Adli Tabiplik Tanatoloji Bölümü Başkanı alımların ancak pasaportta organ ve doku alımına itiraz eden bir damga bulunmaması ve akrabaların alıma itiraz etmemeleri hallerinde yapılabileceğini açıklamıştı.
18. Soruşturma sırasında savcılar uzmanları ceza hukuku ve organ ve doku alımları kapsamında sorgulamışlardır. Konu genel olarak ele alındığında, organ ve doku alımları ile ilgili iki hukuki sistem bulunmaktadır; bunlardan biri “bilgilendirilmiş rıza” diğeri ise “varsayılan rıza”‘dır. Bir taraftan, Adli Tabiplik Başkanı, Adli Tabiplik Tanatoloji Bölümü Başkanı ve Adli Tabiplik uzmanları bahsedilen zaman diliminde (yani kanunun yürürlüğe girdiği 1 Ocak 1993 tarihinden sonraki zaman diliminde) Letonya’da “varsayılan rıza” sisteminin var olduğu fikrindedirler. Bu kişiler, varsayılan rıza sisteminin “açıkça yasaklanmayan her şeye izin verilmiştir” anlamına geldiği fikrindedirler. Diğer taraftan savcılar, Kanun’un 2. Maddesinde açıkça belirtildiği üzere, Letonya ceza hukukunun daha çok “bilgilendirilmiş rıza” sistemine dayalı olduğu ve buna bağlı olarak da alımların sadece bağışçının hayatı sırasında ya da sonrasında akrabaları tarafından (açıkça) rıza verilmesi halinde mümkün sayılacağı fikrindedirler.
19. Daha ayrıntılı olarak, 12 Mayıs 2003 tarihinde uzman N.S., başvurucunun eşinin bedeninden doku alınması ile ilgili olarak sorgulanmıştır. Ardından 9 Ekim 2003 tarihinde, başvurucu zarar gören taraf (cietušais) olarak kabul edilmiş ve başvurucu da aynı tarihte sorgulanmıştır.
20. 30 Kasım 2005 tarihinde, doku alımları ile ilgili olarak Adli Tabiplik Başkanı, Adli Tabiplik Tanatoloji Bölümü Başkanı ve Rēzekne Adli Tabiplik Şubesi Başkanı’nın faaliyetleri sebebiyle başlatılan cezai soruşturmanın durdurulmasına karar verilmiştir. Yukarıda dikkate alınan noktalar karara not düşülmüş (lēmums par kriminālprocesa izbeigšanu) ve iç hukukun olası yorumlarından kaynaklanacak farklılıklar sanık lehine karara bağlanmıştır. Dahası, 2004 tarihinde kanunda yapılan değişiklikler Letonya’da “varsayılan rıza” sisteminin var olduğu anlamına gelecek şekilde yorumlanmıştır. Kanunun 2.,4. ve 11. maddelerine yönelik bir ihlal bulunmadığı sonucuna varılmış ve ceza kanunu 139. madde uyarınca suçu oluşturan unsur bulunmadığı belirtilmiştir.
21. 20 Aralık 2005 ve 6 Ocak 2006 tarihlerinde savcılar başvurucu tarafından yapılan şikayetleri reddetmiş ve soruşturmanın durdurulması kararının hukuki ve gerekçeli olduğunu desteklemiştir.
22. 24 Şubat 2006 tarihinde bir Başsavcılık yüksek savcısı dava dosyasını incelemiş ve soruşturmanın durdurulmaması gerektiği kararına varmıştır. Adli Tabiplik uzmanlarının kanun hükümlerini ihlal ettiklerini ve doku alımının hukuka aykırı olarak yapıldığını belirtmiştir. Durdurma kararı iptal edilmiş ve dosya Güvenlik Polisi’ne geri gönderilmiştir.
23. 3 Ağustos 2007 tarihinde adli soruşturma, başvurucunun ölmüş eşinin bedeninden doku alınması ile ilişkilendirilmiş olmasına rağmen, beş yıllık kanuni sınırı belirleyen sürenin aşılması sebebi ile durdurulmuştur. Ancak, bu durdurma kararına hukuki gerekçe olarak suç oluşturan bir unsurun bulunmaması gösterilmiştir. 13 Ağustos 2007’de başvurucu kararla ilgili bilgilendirilmiştir. 19 Eylül ve 8 Ekim 2007 tarihlerinde başvurucudan gelen şikâyetlere cevaben savcılar kararın hukuka uygun ve gerekçeli olduğunu belirtmişlerdir.
24. 3 Aralık 2007 tarihinde Başsavcılıktan başka bir yüksek savcı dosyayı incelemiş ve soruşturmanın durdurulmaması gerektiği kararına varmıştır. Adli Tabiplik uzmanlarının kanun hükümlerini ihlal ettiklerini ve doku alımının hukuka aykırı olarak yapıldığını belirtmiştir. Durdurma kararı bir kez daha iptal edilmiş ve dosya tekrar Güvenlik Polisi’ne gönderilmiştir.
25. 4 Mart 2008 tarihinde cezai soruşturmayı yeniden durdurma kararı verilmiştir; bu sefer hukuki gerekçe olarak kanuni sınırı belirleyen sürenin aşılması gösterilmiştir. 27 Mart 2008 tarihinde başvurucudan gelen şikayetlere cevaben savcılık bir kez daha kararı iptal etmiştir.
26. Yeni bir soruşturma başlatılmıştır. Bu yeni soruşturma sırasında; 1999 yılında 152 kişiden, 2000 yılında 151 kişiden, 2001 yılında 127 kişiden ve 2002 yılında 65 kişiden doku alındığı tespit edilmiştir. Tedarik edilen dokulara karşılık olarak Adli Tabiplik Letonya’daki tıbbi kurumlar için çeşitli tıbbi ekipman, alet, teknoloji ve bilgisayar alımlarını organize etmiş ve yapılan masraflar şirket tarafından karşılanmıştır. Anlaşma kapsamında şirketin ödediği ekipmanların parasal değeri şirkete gönderilen dokuların değerini aşmıştır. 14 Nisan 2008 tarihli karara göre (bir aşağıdaki paragrafa bakınız) dokular Kanun’un 10. maddesine uygun olacak şekilde nakil amaçlı olarak alınmamıştır. Dokular sadece Letonya’daki hastalar için değil başka ülkelerdeki hastalar için de kullanılacak başka ürünlere dönüştürülmek üzere alınmıştır.
27. 14 Nisan 2008 tarihinde cezai soruşturma kanuni sınır belirleyen sürenin aşılmış olmasından dolayı durdurulmuştur. Kararda, Rēzekne Adli Tabiplik Şubesi’nden uzmanların, organ veya doku alımları öncesinde akrabalarla görüşmeleri sırasında, hiçbir zaman akrabaları bu alımların mümkün olabileceği konusunda açıkça bilgilendirmedikleri ve rızalarını temin etmedikleri belirtilmiştir. Bütün akrabalar ifadelerinde, bilgilendirilmiş ve talepleri sorulmuş olması halinde organ ve doku alımına rıza göstermeyeceklerini söylemişlerdir. Uzmanların ifadelerine göre, uzmanlar sadece pasaportlarda damga olup olmadığını kontrol etmişler ve akrabalarla iletişim içinde olmadıklarından rızalarını da aramamışlardır. 1 Ocak 2002 tarihinden itibaren uzmanların nüfus kayıtlarından bilgileri araştırmaları gerekmektedir ancak bunu yapmamışlardır. N.S. de dâhil olmak üzere uzmanların Kanun’un 4. maddesine uymadıkları ve böylelikle akrabaların haklarını ihlal ettikleri sonucuna varılmıştır. Ancak, beş yıllık kanuni sınırı belirleyen sürenin aşılmasından (süre 3 Mart 2003 tarihinde başlamıştır) dolayı adli soruşturma durdurulmuştur. 9 Mayıs ve 2 Haziran tarihlerinde başvurucu tarafından yapılan şikâyetlere cevaben savcılar bu kararı uygun bulmuştur. Başvurucu başka bir şikâyette daha bulunmuştur.
28. Bu sırada, N.S. de dahil olmak üzere uzmanlar, cezai soruşturmanın durdurulmasının sebeplerine itiraz iddiası ile temyize başvurmuşlardır (kriminālprocesa izbeigšanas pamatojums). Uzmanlar, haklarında hukuka aykırı doku alınması sebebiyle cezai soruşturma açılarak, incelemeye alınan kişiler olma konumunda kalmalarına itiraz etmişlerdir. Soruşturmanın herhangi bir aşamasında bilgilendirilmediklerini ve bu sebeple de kendilerini savunma haklarından mahrum kaldıklarını iddia etmişlerdir. 26 Haziran 2008 tarihli son kararla Riga Şehri Vidzeme Yerel Mahkemesi temyiz istemini uygun görmüş (dava no. 1840000303), 14 Nisan 2008 tarihinde verilen kararı iptal etmiş ve dava dosyasını Güvenlik Polisi’ne geri göndermiştir. Mahkeme bulguları aşağıdaki gibidir:
“Dokuların belirli bir bölümünün Letonya’da bulunan hastalar için kullanılmak üzere geri gönderilmediği sabit olmakla beraber, dokuların bilimsel ve eğitim amaçlı olarak başka ürünlere dönüştürülmek için kullanıldığına dair de dava dosyasında bir kanıt bulunmamaktadır. Bu sebeple, mahkeme alınan dokuların nakil dışında başka amaçlar için kullanıldığına dair dava dosyasında kanıt olmadığı kanısına varmıştır...
Dava dosyasında nakil amaçlı doku alımının ölmüş kişinin itirazını – hayatı sırasında dile getirdiği ve bahsedilen zamanda yürürlükte olan yasaya göre kaydedilmiş itirazını – veya en yakın akrabalarının itirazlarını tanımayacak şekilde yapıldığına dair hiçbir kanıt bulunmamaktadır.
Yasama araçlarının, ölmüş kişilerin bedenlerinden organ ve doku alımlarını gerçekleştiren uzmanlara, organ ve doku alımına itiraz etme hakları konusunda kişileri bilgilendirmek gibi herhangi bir yükümlülük yüklemediği dikkate alınacak olursa, mahkeme uzmanların böyle bir yükümlülükleri olmadığı kanısına varmıştır. Uzmanlar, doku alma maksatları konusunda, ölmüş kişinin akrabalarını bilgilendirmeyerek, 1994 yılından Mart 2003 tarihine kadar geçerli olan kanun hükümlerini ihlal etmiş olmamaktadırlar. Kanunun 4. bölümü, ölmüş kişilerden organ ve doku alınmasına akrabaların itiraz etme hakkını düzenlemiştir; ancak uzmanlara akrabalara bu hakkı açıklama yükümlülüğü yüklemez. Hiçbir yasama aracının, uzmanlara, organ ve/veya doku alma maksatları konusunda ve rızalarını vermeyerek buna itiraz edebilecekleri konusunda akrabaları bilgilendirmek gibi bir yükümlülük yüklemediği hesaba katılacak olursa; mahkeme hiç kimsenin yürürlükteki yasama araçlarınca açıkça belirtilmemiş bir yükümlülüğe uymamak sebebi ile cezalandırılamayacağı kanısına varmıştır. Böylelikle mahkeme, uzmanların ölmüş kişilerden organ ve doku almakla kanunu ihlal etmediklerini ortaya koymuştur.
... Mahkeme uzmanların eylemlerinin Ceza Kanunu 139. maddesi anlamında suçun unsurlarını teşkil etmediğini ortaya koymuştur. Dolayısıyla mahkeme, Ceza Usul Kanunu madde 377 (2)’e, yani suçun unsurlarının olmayışına, dayanarak cezai yargılamanın temize çıkaran sebebin varlığı nedeniyle durdurulabileceğini ortaya koymuştur.”
29. 2 Temmuz 2008 tarihinde yüksek savcı başvurucunun yapmış olduğu bir şikâyete cevap vermiştir. Yüksek savcı karara karşı çok sayıda yapılan şikayet dolayısıyla soruşturmanın çok uzun sürdüğünü kabul etmiştir. Ancak soruşturmanın haksız yere gereğinden fazla sürüncemede bırakıldığına dair herhangi bir özel koşul tespit etmemiştir. Aynı zamanda, yüksek savcı 14 Nisan 2008 tarihli kararın mahkeme tarafından uzmanların temyiz isteği üzerine iptal edildiğini başvurucuyu bildirmiştir. Yüksek savcı bunun ötesinde 27 Haziran 2008 tarihinde cezai soruşturmayı durduran yeni
bir karar verildiğini ve yakında yazılı şekilde başvurucuya tebliğ edileceğini belirtmiştir.
30. Gerçekten de, 27 Haziran tarihli kararın tebligatı, birkaç gün içinde başvurucuya ulaşmıştır. Uzmanların organ ve doku alımlarında, kimseyi rıza ve itiraz hakları konusunda bilgilendirmek gibi bir hukuki yükümlülükleri bulunmadığı bu kararda da tekrarlanmıştır. Kanunun 4. bölümü en yakın akrabaların ölmüş kişilerden organ ve doku alımlarına itiraz hakkını düzenlemiştir; ancak uzmanlara akrabalara haklarını açıklamak gibi bir yükümlülük yüklememiştir. Kanunla açıkça hükme bağlanmamış bir yükümlülüğü yerine getirmediği için herhangi bir kimse cezalandırılamaz.
Uzmanlar kanunu ihlal etmemişlerdir. Başvurucu bunun üzerine başka bir şikayette bulunmuştur.
31. Diğer beyanlarının yanı sıra savcı, 15 Ağustos 2008 tarihinde ölüye saygısızlık yapıldığı yönünde koşulların oluşmadığı cevabını vermiştir. Savcı aynı zamanda uzmanların tıbbi amaçlarla kullanılmak üzere hukuka aykırı biçimde doku alınmasıyla bağlantılı eylemlerde bulunduklarını açıklamıştır. Doku alındıktan sonra bedenin görsel bütünlüğünü geri getirmek için genellikle başka bir madde yerleştirilir. Bu sebeple cezai soruşturma Ceza Kanunu madde 139 bağlamındaki eylemleri ilgilendirirken Ceza Kanunu’nun ölüye saygısızlığı düzenleyen maddesi 228 bağlamındaki eylemleri ilgilendirmez.
32. 10 Eylül 2008 tarihinde bir yüksek savcı doku alımını gerçekleştirmiş kişilerin eylemlerinin Ceza Kanunu madde 228 bağlamında ölüye saygısızlık çerçevesinde incelenmesinin herhangi bir dayanağı olmadığı cevabını vermiştir. Uzmanlar, Adalet Bakanlığı tarafından belirlenmiş talimatlara uygun olarak hareket etmiş; alınan dokuların yerine başka madde yerleştirmiştir. Talimatlara gereğince dokular vücutlara zarar vermeden, onları bozmayacak şekilde alınmalıdır ve gerekirse takip eden iyileştirmeler yapılmalıdır.
33. 23 Ekim 2008 tarihinde Başsavcılıktan başka bir yüksek savcı kesin olumsuz kararla cevap vermiştir
II. İLGİLİ ULUSLARARASI BELGELER VE İÇ HUKUK
A. Avrupa Konseyi Belgeleri
34. 11 Mayıs 1978 tarihinde Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, üye devletlerde, insan kaynaklı maddelerin alınması, saklanması ve nakledilmesi ile ilgili kanunların uyumlandırılması ile ilgili Tavsiye Kararı (78) 29 benimsedi. Üye devletlerin hükümetlerine tavsiye karardaki kuralları kanunlarına uyumlandırmaları veya yeni kanun yapıldığında bu kurallara uyumlanmış hükümleri benimsemeleri tavsiye edildi.
Tavsiye Kararın 10. Maddesi aşağıdaki gibidir:
“1.Ölmüş kişinin açık veya zımni bir itirazının bulunması halinde, özellikle kişinin dini ve felsefi inançları da hesaba katıldığında, hiçbir organ veya doku alımı gerçekleştirilemez.
2. Organ veya doku alımı ölmüş kişinin açık veya zımni olarak belirtilmiş bir talebinin olmamasından etkilenir. Ortada belirgin bir itiraz varsa, bu itiraz işlevsel bulunabilecek makul bir soruşturma sonrasında ölmüş kişinin ailesinin veya kanuni ehliyeti olmayan aile bireyi varsa yasal temsilcisinin bilgisine sunulmuşsa, devlet alımın etkilenmemesine karar verebilir. Eğer ölmüş kişi kanuni ehliyeti olmayan bir kişiyse bu halde yasal temsilcisinin rızası da alınabilir.”
35. Biyoloji Ve Tıbbın Uygulanması Bakımından İnsan Hakları Ve İnsan Haysiyetinin Korunması Sözleşmesi (Avrupa Konseyi Anlaşmaları Serisi no. 164) biyoetik alanında yapılan ilk uluslararası anlaşmadır (“İnsan
Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi”). 1 Aralık 1999 yılında onaylayan devletlerde yürürlüğe girmiştir. Letonya İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi’ni 4 Nisan 1997 tarihinde imzalamış, 25 Şubat 2010 tarihinde onaylamış ve 1 Haziran 2010 tarihinde Letonya’da yürürlüğe girmiştir. İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi ölmüş kişilerden organ ve doku alımlarına uygulanamaz. Yaşayan bağışçılardan nakil amaçlı olarak yapılan organ ve doku alımları ile ilgilidir (Madde 19,20).
36. Ölmüş kişilerden organ ve doku alınmasına ilişkin olarak Hükümet’in referans gösterdiği İnsan Kaynaklı Organ ve Dokuların Nakli Hakkında Ek Protokol benimsenmiştir (Avrupa Konseyi Anlaşmaları serisi no. 186). 1 Mayıs 2006 tarihinde onaylamış devletlerde yürürlüğe girdi. Letonya bu protokolü imzalamadı ve onaylamadı.
37. Ek Protokolün ilgili maddeleri aşağıdaki gibidir:
Madde 1 – Amaç
“İşbu Protokolün tarafları herkesin haysiyet ve kimliklerini korur ve ayrım gözetmeksizin herkesin insan kaynaklı organ ve doku nakillerine ilişkin bütünlüğüne, diğer haklarına, temel özgürlüklerine saygı duyacağını garanti eder”
Madde 16 – Ölüm Belgesi
“Kişinin ölmüş olduğu hukuka uygun şekilde belgelendirilmediği takdirde organ ve dokular ölmüş kişinin bedeninden alınamaz.
Kişinin öldüğünü belgeleyen hekimler, organ ve dokuların ölmüş kişiden alınmasına doğrudan doğruya katılan, takibindeki nakil işlemlerini yürüten ve olası organ ve doku alıcılarının bakımından sorumlu olan hekimlerle ayrı olmalıdır.”
Madde 17 – Rıza ve Yetki
“Kanunun belirlediği rıza veya yetkiler sağlanmadan organ ve dokular ölmüş kişinin bedeninden alınamaz.
Ölmüş kişinin itiraz etmiş olması halinde organ ve doku alımı gerçekleştirilemez.”
Madde 18 – İnsan Bedenine Saygı
“Organ ve doku alımı sırasında insan bedenine saygılı davranılmalıdır ve cesedin görünümünün düzeltilmesi için her türlü gerekli tedbir alınmalıdır.”
Ek Protokol ile ilgili Açıklama Raporu’nun ilgili bölümleri aşağıdaki gibidir:
Başlangıç
“2. İşbu Protokol’ün amacı, hayatta ya da ölü olmaları fark etmeksizin, organ ve doku bağışçılarının ve insan kaynaklı organ ve doku nakli yapılan kişilerin haklarını belirlemek ve korumaktır.”
Protokol’ün Düzenlemesi
“7. İşbu protokol, insan kaynaklı organ, doku ve hücre nakilleri alanında İnsan Hakları ve Biyotıp Anlaşma’sında bulunan hükümleri genişleten niteliktedir. Anlaşma’nın hükümleri Protokol’e uygulanabilir. Kullanıcılarına kolaylık sağlamak
için işbu Protokol, Protokol hükümlerinin amaçlarını anlamak için devamlı surette Anlaşma’ya referans verilmesini gerektirmeyecek şekilde düzenlenmiştir. Ancak, aslında Protokol, Anlaşma’nın içerdiği prensipleri geliştirmeyi amaçlar. Dolayısıyla, her iki metnin sistemli olarak incelenmesi yardımcı, hatta bazı durumlarda kaçınılmaz olabilir.”
Protokol Hükümlerinin Yorumları
Giriş
“13. İşbu Giriş, İnsan Hakları ve Biyotıp Anlaşması madde 1’in bütün insanların haysiyet ve kimliğini koruduğunu ve herkesin bütünlüğüne saygı gösterileceğini garanti ettiğini vurgular. Bağışçıların, olası bağışçıların ve organ ve doku alıcılarının hak ve özgürlüklerini korumak konusunda ek standartlar getirilmesi için uygun temeli oluşturur.”
Madde 1 – Amaç
“16. İşbu madde göstermektedir ki; Protokol’ün kapsamı herkesin haysiyet ve kimliğini korumak ve hiçbir ayrım gözetilmeksizin insan kaynaklı organ ve doku nakillerinde herkesin bütünlüğünü, diğer haklarını ve temel özgürlüklerini garantilemektir.
17. Madde 2’de (aşağıda paragraf 24’e bakınız) belirtildiği gibi, embriyon ve cenine ait organ ve dokuların Protokol kapsamı dışında tutulması için en uygun terim olarak görüldüğünden, Madde 1’de ‘herkes’ terimi kullanılmıştır. Protokol yalnızca, şu an hayatta ya da ölü olmasına bakılmaksızın, doğmuş bir kişiden alınan organ ve dokularla ve insan kaynaklı organ ve dokuların yine doğmuş bir kişiye nakledilmesi ile ilgilenir.”
Madde 16 – Ölüm Belgesi
“94. İlk paragraf belirtmiştir ki organ ve dokular alınmadan önce kişi ‘kanunda belirtildiği şekilde’ ölmüş olmalıdır. Temel fonksiyonlar yapay olarak sürdürüldüğü sırada ölüm beyanının nasıl yapılacağını kanuni olarak tanımlamak devletlerin sorumluluğundadır. Bu itibarla görülmüştür ki, birçok ülke kanunlarında beyin ölümü kavramı ve şartlarını tanımlamıştır.
95. Kişinin ölümü, kabul edilmiş yöntemler sonunda, hekimler tarafından onaylanmış olmalıdır ve nakil işlemlerine ancak bu şekilde belgelenmiş bir ölüm sonucunda devam edilebilir. Geri kazanım ekibi herhangi bir geri kazanım ameliyatı başlamadan önce gereken bütün yöntemlerin tamamlandığından emin olmalıdırlar. Bazı ülkelerde ölümün bu şekilde belgelenmesi resmi ölüm belgesi çıkarılmasından ayrılmış bir işlemdir.
96. Madde 16’nın ikinci paragrafı ölmüş kişiye ölüm belgesinin tarafsızlığı bakımından önemli bir koruma sağlar. Ölümü belgeleyen tıbbi ekip ile nakil işlemlerinin herhangi bir safhasına dahil olmuş ekip aynı olmamalıdır. Ölmüş kişinin ve bu kişiye bağlı ölüm belgesinin sorumluluğunun nakil işlemlerinden tamamen bağımsız bir tıbbi ekibe ait olması ve ait görülmesi, önemlidir. Bu iki işlevin ayrı tutulamaması kamunun nakil sistemine güvenini tehlikeye atabilir ve organ bağışlamalarda olumsuz etkiler doğurabilir.
97.Protokol kapsamında yeni doğanlar, anensefal yeni doğanlar da dahil olmak üzere, herkes gibi aynı korumaya tabii tutulmuştur ve ölümün belgelenmesi ile ilgili kurallar onlar için de uygulanır.
Madde 17 – Rıza ve Yetki
“98. Gereken rıza ve yetkiler organ veya dokuyu alacak kişi tarafından alınmadığı takdirde Madde 17, organ veya doku alımının gerçekleşmesini engeller. Bunun için üye devletler, organ ve doku alımlarının yetkilendirilme şartlarını belirleyen hukuki olarak tanınmış bir sisteme sahip olmalıdırlar. Ek olarak taraflar, Madde 8 gereğince, ölmüş kişiden alım yapılmasıyla ilgili rıza ve yetkiler konusunda kamuyu bilgilendirmek üzere gereken önlemleri almalıdır (aşağıda paragraf 58’e bakınız).
99. Eğer bir kişi yaşamı sırasında rıza vermek veya vermemekle ilgili bir talebini beyan etmişse, ölümünden sonra bu talebine saygı duyulmalıdır. Taleplerin kayıt altına alındığı resmi bir vasıta varsa ve kişi bağış için rızasını kayıt altına aldırdıysa bu rıza geçerlidir ve alım mümkünse yapılmalıdır. Aynı şekilde, kişinin rıza vermediği sabitse alım yapılmamalıdır. Buna karşın, son talepleri kayda geçiren resmi bir sicile danışma, sadece danışan kişi için geçerlidir. Böyle bir kayıt zorunlu olmadığı sürece, ölmüş kişinin taleplerinin esasını öğrenmek için tek yol olarak görülemez.
100. Kişi hayatı sırasında rıza verme iktidarına sahip değilse ve kanunun gerektirdiği bütün yetkiler alınmışsa ölmüş bir kişiden organ ve doku alımı yine de mümkün olabilir. Kişi rıza verme kapasitesine sahip olup ölüm sonrası olası bir alımla ilgili taleplerini dile getirme fırsatına sahip olamamışsa, bu ölmüş kişi için alım yapılması için de aynı şekilde yetkinin alınması gereklidir.
101. Sistemin tanımlanmasını beklemeksizin Madde, ölmüş kişinin taleplerinden emin olunamadığı hallerde, uygun prosedürün ne olacağıyla ilgili milli hukuka istinat edilmesinin mümkün olması gerektiğini belirtmiştir. Bazı devletlerde kanun, açık veya üstü kapalı bir itirazın bulunmaması halinde alımın gerçekleşmesine izin verir. Böyle bir durumda, kanun niyetin dile getirilesi için itiraz sicili gibi araçlar sunar. Diğer ülkelerde kanun, ilgili kişilerin talepleriyle ilgili peşin hüküm vermez, ölmüş kişinin organ bağışlamak isteyip istemediğini belirlemek için ailesi ve arkadaşları arasında sorgulama yapılmasını tayin eder.
102. Hangi sistem olursa olsun, eğer ölmüş kişinin talepleri yerinde bir şekilde belirlenmemişse, organların alınması ile sorumlu olan ekip öncesinde ölmüş kişinin akrabalarından bir beyan edinmeye gayret etmelidir. İç hukukta aksi düzenlenmemişse, bu yetki yakın akrabaların organ ve doku bağışıyla ilgili kendi tercihlerine dayanmamalıdır. Yakın akrabalara sadece ölmüş kişi tarafından söylenmiş veya farz edilmiş talepler sorulmalıdır. Organ veya dokuların alınıp alınmamasında karar vermeyi sağlayacak görüşler olası bağışçınınkilerdir. Eğer ölmüş kişinin talepleri bilinmiyorsa ve akraba ve arkadaşlardan öğrenilemiyorsa, organ veya doku alımının gerçekleşip gerçekleşmeyeceği konusuna taraflar açıklık getirmelidir.
103. Kişi normalde ikamet etmediği bir ülkede ölürse geri kazanım ekibi ölmüş kişinin taleplerini ortaya çıkartmak için bütün gerekli önlemleri almalıdır. Emin olunamadığı bir durumda geri kazanım ekibi ölmüş kişinin normalde ikamet ettiği veya vatandaşı olduğu ülkenin ilgili uygulanabilir kanunlarına riayet etmelidir.
Madde 18 – İnsan Bedenine Saygı
“104. Ceset kanunen bir insan sayılmaz ancak yine de saygı ile muamele edilmelidir. Buna bağlı olarak, bu madde insan vücuduna saygıyla davranılması gerektiğini ve alım yapıldıktan sonra mümkün olduğunca ilk görünümüne getirilmesi gerektiğini belirtir. “
1. Mayıs 2002 tarihinde Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Avrupa Konseyi üyesi devletlere nakil konusunda kanun ve uygulamalarla ilgili birer anket göndermiştir.[1] Letonya Hükümeti, İnsan Hakları ve Biyotıp Anlaşması madde 19 ve 20 ve Ölmüş Kişinin Bedeninin Korunması ve İnsan Organ ve Dokularının Kullanılması Kanunu madde 13’e atıfta bulunarak yaşayan bağışçılardan alım yapılması için yetkilendirilmenin gerekli olup olmadığı sorusuna olumlu yanıt vermiştir. Yazılı rızanın gerekli olduğunu belirtmişlerdir. “Yaşayan bağışçı ile alıcı arasında nasıl bir ilişki olmalıdır?” sorusuna yanıt olarak İnsan Hakları ve Biyotıp Anlaşması madde 19 ve 20’ye atıfta bulunmuşlardır. “Suçlular [organ kaçakçılığı], özellikle de aracılar ve sağlık çalışanları için ne gibi yaptırımlar mevcuttur?” sorusuna yanıt olarak Letonya Hükümeti Ceza Kanunu madde 139’a atıfta bulunmuştur (Aşağıda paragraf 53’e bakınız).
B. Avrupa Birliği Belgeleri
2. “21 Temmuz 1998 tarihinde Avrupa Konseyi Bilim ve Yeni Teknolojilerde Etik Avrupa Grubu (EGE)[2] “İnsan doku bankası hakkında etik kurallar” adlı 11 numaralı Görüş’ü yayımlamıştır. İlgili bölümleri aşağıdaki gibidir:
“2.3 Bilgi ve rıza
İnsan dokularının tedarik edilmesi için, prensipte, ilgili kişinin bilgilendirilmiş, özgür ve önceden verilmiş rızası gerekmektedir. Bu gereklilik hâkim tarafından hükmedilmiş adli ve özellikle cezai yargılamalar için doku tedarik edilmesi durumunda uygulanmaz.
Rıza alınması Avrupa’da temel etik prensip olmakla birlikte, bu rızanın (gerek sözlü veya yazılı, gerek şahit önünde ya da değil, gerek açıkça veya farz edilmiş) şekli ve usulü ülkelerin kendi hukuki geleneğinin ve milli yasalarının konusudur.
...
2.3.2 Ölmüş bağışçılar
Ölümden sonra dokuların geri kazanılmasıyla ilgili rıza, milli hukuk sistemine göre farklı şekillerde gerçekleşebilir (“bilgilendirilmiş” veya “varsayılan” rıza).Ancak bağışçı tarafın hayatta olduğu sırada resmi bir şekilde itiraz etmesi halinde, adli yargılamalar hariç tutulmakla beraber, doku geri kazanımı gerçekleştirilemez. Bunun da ötesinde, herhangi bir talep belirtilmemişse ve uygulanan hukuk “varsayılan” rızaya dayanıyorsa, hekimler mümkün olduğu derecede akraba ve yakınların ölmüş kişinin taleplerini dile getirme fırsatına sahip olduklarından emin olmalıdır ve bunları dikkate almalıdır.”
3. İnsan dokularının ve hücrelerinin dağıtılması, depolanması, korunması, işleme tabi tutulması, test edilmesi, tedarik edilmesi ve bağışlanması için kalite ve güvenlik standartlarının ayarlanmasını öngören 31 Mart 2004 tarihli 2004/23/EC Avrupa Parlamentosu ve Konseyi Yönergesi aşağıdakileri içermektedir:
Madde 13 – Rıza
“1. İnsan doku ve hücrelerinin tedarik edilmesine ancak üye devlette yürürlükte olan zorunlu rıza ve yetki şartları sağlandıktan sonra izin verilebilir.
2.Üye devletler bağışçılara, akrabalarına, bağışçılar adına yetki verebilecek kişilere Ek maddelerde atıfta bulunulmuş bütün bilgileri sağlamak için milli kanunlarında belirtilmiş gereken bütün tedbirleri almalıdır ”
EK MADDE – DOKU VE/VEYA HÜCRE BAĞIŞLAMALARINDA SAĞLANMASI GEREKEN BİLGİLER
B. Ölmüş bağışçılar
“1. Üye devletlerde yürürlükte olan yasalara uygun şekilde gereken bütün rızalar ve yetkiler alınmalı ve bütün bilgiler verilmelidir.
2. Üye devletlerde yürürlükte olan yasalara uygun şekilde bağışçı değerlendirmesinin onaylanmış sonuçları ilgili tüm kişilere bildirilmeli ve açıkça izah edilmelidir.”
C. Dünya Sağlık Örgütü (“WHO”) Belgeleri
4. WHO İnsan Hücre, Doku ve Organ Nakilleri Hakkında Kılavuz İlkeler (21 Mayıs 2010 tarihli altmış üçüncü Dünya Sağlık Toplantısında uygun bulunmuştur, Önerge WHA63.22) aşağıdakileri içerir:
Kılavuz İlke 1
“Hücre, doku ve organlar ölü bir kimsenin bedeninden aşağıdaki amaçlarla alınabilir:
(a) kanunda belirtilen yetkiler alındıysa, ve
(b) ölmüş kişinin alıma itiraz ettiğine inanılmasına yönelik bir sebep yoksa.”
Kılavuz İlke 1 ile ilgili Yorumlar
“Rıza; bütün tıbbi müdahaleler için köşetaşıdır. Milli otoriteler; hücre, doku ve organ bağışı için verilecek rızayı, uluslararası etik standartlar ışığında, temin etme ve kayıt altına alma sürecini, ülkelerinde organ tedariklerinin düzenlenme şeklini ve suistimal ve güvenlik ihlallerine karşı rızanın pratik faydasını tanımlamakla sorumludur.
Ölmüş kişilerden organ ve dokuların tedarik edilmesi için gereken rızanın “bilgilendirilmiş” mi “varsayılan” mı olacağı ülkelerin sosyal, tıbbi ve kültürel geleneklerine bağlıdır. Buna ailelerin sağlık hizmetleri ile ilgili verilen kararlara katılma biçimleri de dahildir. Her iki sistemde de, ölümünden sonra hücre, doku ve organ alınmasına ölmüş kişinin itiraz ettiğine dair geçerli bir göstergenin varlığı böyle bir işlemin gerçekleşmesini engeller.
Bilgilendirilmiş rıza modelinde –bazen “seçilen” rıza olarak da anılır – hücre, doku ve organların ölmüş bir kişiden alınabilmesi için bu kişi yaşamı sırasında böyle bir alıma açıkça rıza göstermiş olmalıdır. İç hukuka bağlı olarak, bu rıza sözlü veya bağışçı kartına kaydedilmiş olabileceği gibi ehliyette, kimlik kartında, tıbbi kayıtlarda veya bağışçı kaydında da olabilir. Ölmüş kişinin organ alımını rıza göstermediği veya açıkça reddetmediği hallerde hukuken belirlenmiş bir vekil, genel olarak bir aile bireyi, alıma onay vermelidir.
Alternatifi olan varsayılan rıza modelinde – “katılınan” rıza olarak da adlandırılır- bazı ülkelerde anatomi çalışmaları ve araştırmaları amacıyla kişi ölmeden önce tanınmış makamlarda, itirazını sunmak yoluyla, açıkça rızası olmadığını göstermediği veya bilgilendirilmiş bir kişi ölmüş kişinin kesin surette rıza göstermediğini bildirmediği sürece, ölmüş kişinin bedeninden nakil için madde alınmasına izin verilir. Rıza gösterilmesinin etik değeri düşünüldüğünde, böyle bir model söz konusu olduğunda kişiler bu kural hakkında tamamen bilgilendirilmeli ve katılımları olmadığını belirtmek için kolay, ulaşılır yollar kendilerine sunulmalıdır.
Katılınan rıza modelinde, yaşamı sırasında itiraz etmemiş olan ölmüş kişinin bedeninden hücre, doku veya organların alınmasından önce açıkça belirtilmiş rıza aranmıyor olmasına rağmen; tedarik programları, ailelerin kişisel olarak karşı çıkmaları halinde, alımın yapılmasına yanaşmazlar. Benzer şekilde, seçilen rıza modelinde, ölmüş kişi ölümünden önce rıza göstermiş olsa bile programlar sıklıkla ailenin onayını da ararlar. Kamunun hücre, doku ve organ bağışlama işlemlerini anlama ve kabul etmesinin çok derin ve muğlak olduğu durumlarda, programlar aile bireylerinden herhangi bir onay aranmaksızın ölmüş kişinin açık veya varsayılan rızasına dayanırlar. Akrabalardan onay aranmasa bile, bağış programlarının, ölmüş kişinin tıbbi ve davranışsal geçmişini kişiyi iyi tanıyan aile bireyleri ile görüşmesi gerekir. Bağışlayıcı hakkında doğru bilgiler nakil işlemlerinin güvenliğini artırır.
Zamansal kısıtlamanın nispeten daha az olduğu doku bağışları için, yakınların onayını almak tavisye edilmiştir. Üzerinde durulması gereken diğer bir nokta da cesetin görünümünün doku alındıktan sonra eski haline getirilmek üzere tamir edilmesidir.”
D. İç Hukuk
1. Ölmüş Kişinin Bedeninin Korunması ve İnsan Organ ve Dokularının Kullanılması Hakkında Kanun
42. İlgili zamanda yürürlükte olan ( 1 Kasım 1995 tarihinden 31 Aralık 2001 tarihine kadar yürürlükte olan yasa değişikliği ile) Ölmüş Kişinin Bedeninin Korunması ve İnsan Organ ve Dokularının Kullanılması
Hakkında Kanun (likums “Par miruša cilvēka ķermeņa aizsardzību un cilvēka audu un orgānu izmantošanu medicīnā” – “Kanun”) bölüm 2’de kanuni ehliyeti olan her yaşayan kişinin, ölümünden sonra bedenin kullanılmasına rıza gösterme veya itiraz etme hakkına sahip olduğunu düzenler. Bu konuda belirtilmiş bir talep kanunda aksi mevcut olmadığı takdirde bağlayıcıdır.
43. Bölüm 3’e göre ölümünden sonra kişinin bedeninin kullanılması ancak hukuki ehliyeti olan kişi tarafından imzalanmış, kişinin tıbbi kayıtlarına geçmiş veya pasaportuna özel bir damga ile işaretlenmiş bir itiraz veya rıza ile yaptırım kazanır. Rıza veya itirazların kişinin tıbbi kayıtlarına geçmesini sağlayan usulü belirlemekle Sosyal Yardımlaşma Bakanlığı Sağlık Departmanı sorumludur (1 Ocak 2002 tarihinde yapılan yasal düzenlemeleri takip eden durumla karşıtlık içerir, Petrova Letonya davası, no. 4605/05, § 35, 24 Haziran 2014).
44. “Yakın akrabaların hakları” başlıklı bölüm 4 uyarınca, ölmüş kişinin organ ve dokuları kişinin hayatında belirttiğinin aksine olacak şekilde alınamaz. Açıklanmış taleplerin yokluğunda en yakın akrabalardan (çocuklar, ebeveynler, kardeşler veya eş) herhangi biri itiraz etmemişse alım gerçekleştirilebilir. Nakil, olası bağışlayıcının biyolojik veya beyin ölümü gerçekleştikte sonra gerçekleştirilebilir.
45. Daha ayrıntılı şekilde, kanunun 11. bölümü ölmüş bağışçının organ ve dokularının nakil amaçlı olarak alınabilmesi için kişinin hayatı sırasında alıma itiraz etmemiş olması veya en yakın akrabalarının alımı yasaklamamış olması gerektiğini düzenler.
46. Kanunun geçici hükmü gereğince, kişinin pasaportuna 31 Aralık 2001 tarihinden önce eklenmiş, kişi öldükten sonra vücudunun kullanılmasıyla ilgili rıza veya itiraz belirten bir damga, yeni bir pasaport çıkarılıncaya veya Vatandaşlık ve Göçmenlik İşleri Bürosu’na bir başvuru yapılıncaya kadar yasal geçerliliğini korur.
47. Bölüm 17 uyarınca Devlet, ölmüş kişinin bedeninin korunmasından ve organ ve dokuların tıbbi amaçlarla kullanılmasından sorumludur. Bahsi geçen zamanda bu görev Sosyal Yardımlaşma Bakanlığı Sağlık Departmanı’na aitti (1 Ocak 2002 itibariyle Sosyal Yardımlaşma Bakanlığı, 30 Haziran 2004 itibariyle Sağlık Bakanlığı). Hiçbir kuruluş veya makam Sağlık Departmanı’nın vermiş olduğu yetki olmaksızın organ veya doku alımı yapamaz ve kullanamaz (1 Ocak 2002 itibariyle Sosyal Yardımlaşma Bakanlığı, 30 Haziran 2004 itibariyle Sağlık Bakanlığı).
48. Bölüm 18 alınmış organ ve dokuların ticari amaçlarla seçilmesini, nakliye edilmesini ve kullanılmasını yasaklamıştır. Bu madde aynı zamanda yaşayan ya da ölmüş bir kişiden organ ve doku alımının yalnızca kişinin belirtilmiş rıza ve itirazına mutlak surette saygı duyularak yapılabileceğini belirtmiştir.
49. Bölüm 21 uyarınca savcılık Kanun’a (paragraf 1) uyumluluğu denetler. Sosyal Yardımlaşma Bakanlığı Sağlık Departmanı ve diğer yetkili organlar insan doku ve organlarının kullanımının hukuka uygunluğunu denetlemekle yükümlüdür (paragraf 2). Paragraf 1, 1 Ocak 2002 tarihinden itibaren geçerli olan yasa düzenlemesiyle yürürlükten kaldırılmıştır; kalan paragrafa göre Sosyal Yardımlaşma Bakanlığı doku ve organların kullanılmasının Kanun’a ve yasama araçlarına uygunluğunu kontrol etmekten tek başına sorumludur. 30 Haziran 2004 tarihinden itibaren bu görevler Sağlık Bakanlığı’na devredilmiştir. Son olarak, 27 Ağustos 2012 tarihinde bu madde tamamen yürüklükten kaldırılmıştır.
5. Kanun’un 4. ve 11. Maddelerinde yapılan değişiklikler 2 Haziran 2004 tarihinde mecliste onaylanmış ve 30 Haziran 2004 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bu tarihten itibaren, 4. Bölüme göre, nüfus kayıtlarında ölmüş bir kişinin ve bedeninin, organ ve dokularının ölümünden sonra kullanılmasına ilişkin rıza veya itiraz bulunmuyorsa, yakın akrabalar ölmüş kişinin hayatı sırasında belirttiği taleplerini tıbbi kuruluşa yazılı olarak bildirme hakkına sahiptir. 11. bölüme göre, nüfus kaydında ölmüş kişinin ölümünden sonra, organ ve dokularının kullanılmasına ilişkin, rızası veya itirazıyla ilgili herhangi bir bilgi bulunmuyorsa ve en yakın akrabalar, nakil başlamadan önce, tıbbi kurumlara, yazılı olarak, ölmüş kişinin hayattayken, ölümünden sonra organ ve dokularının kullanılması ile ilgili itirazını bildirmemişlerse, ölmüş kişinin organ ve dokuları nakil amaçlı olarak alınabilir. Ölmüş bir çocuğun bedeninden nakil amaçlı olarak organ ve doku alınması ebeveynlerinden biri veya vasisi yazılı olarak rıza göstermediği sürece yasaktır.
2. Bakanlar Kabinesi Yönetmeliği no. 431 (1996)
51. Bu yönetmelik (Noteikumi par miruša cilvēka audu un orgānu uzkrāšanas un izmantošanas kārtību medicīnā), kişinin pasaportunda ve tıbbi kayıtlarında alıma rızayı belirten bir damga olması halinde kişinin biyolojik veya beyin ölümü gerçekleştikten sonra organ ve doku alımının gerçekleşebileceğini belirtir (paragraf 3). Böyle bir damganın olmaması halinde kanunun hükümleri (bakınız yukarıda) uygulanır.
3. MADEKKI Kanuni Yönetmeliği
6. Letonya Hukukunda Tıbbi Bakım ve Çalışma Kabiliyeti Denetim Kurulu Hukuki Yönetmeliği (“MADDEKI”) L.H Letonya kararında (no. 52019/07, §§ 24-27, 29 Nisan 2014) özetlenmiştir. Mevcut dava için, Bakanlar Kurulu tarafından (26 Kasım 1999 ile 30 Haziran 2004 arası yürürlükte olan 391 yönetmelik) kabul edilen düzenlemelerde, diğer görevlerin yanı sıra, MADEKKI’nin temel fonksiyonlarından birinin profesyonel kalite ve tıbbi kurumlardaki sağlık hizmetlerini denetlemek olduğunu belirtmek yeterlidir.
4. Ceza Hukuku Hükümleri
53. Ceza Kanunu (Krimināllikums) madde 139’a göre organ ve dokuların yaşayan ya da ölmüş bir insandan tıbbi amaçlarla kullanılmak üzere hukuka aykırı şekilde alınması işlemi bir tıp hekimi tarafından yapıldığı takdirde cezayı gerektiren bir suç oluşturur.
54. Eski Ceza Usul Kanunu’na göre (Latvijas Kriminālprocesa kodekss) (1 Ekim 2005 tarihine kadar geçerli olan) katılanların usuli haklarına ilişkin ilgili hükümler Liģeres Letonya (no. 17/02, §§ 39-41, 28 Haziran 2011) ve Pundurs Letonya ((dec.), no. 43372/02, §§ 12-17, 20 Eylül 2011) kararlarında tanımlanmıştır.
55. Ek olarak, olay sırasında yürürlükte olan Ceza Usul Kanunu’na göre (Kriminālprocesa likums) (1 Ekim 2005 tarihinden itibaren geçerli olan) tarafların usuli haklarına ilişkin ilgili hükümler aşağıdaki gibidir:
Madde 22 – Zarara Karşı Tazminat İsteme Hakkı
“Cezayı gerektiren suçun sonucu olarak bir kişi psikolojik sıkıntı, fiziksel yaralanma veya maddi zarara uğramışsa, maddi ve manevi zararlarının tazmin edilmesini istemek ve almak için kişiye usuli fırsatlar verilecektir.”
Madde 351 – Tazminat Başvurusu
“(1) Zarara uğramış taraf, ilk derece mahkemesindeki mahkeme incelemelerinin başlangıcından itibaren herhangi bir aşamada uğradığı zararlar için tazminat isteme ve alma hakkına sahip olacaktır. Başvuru istenilen tazminat miktarının gerekçesini içermelidir.
(2) Başvuru yazılı ve sözlü olarak yapılabilir. Sözlü başvuru yargılamayı yürüten kişi tarafından tutanak altına alınmalıdır.
(3) Yargılama öncesi hazırlık aşamasında, savcı başvurunun yapıldığını ve tazminatın miktarını belirtmenin yanı sıra hazırlık aşamasının tamamlanması ile ilgili belgede konuyla ilgili fikirlerini de belirtmelidir.
(4)Kişinin cezai sorumluluğunun tespit edilememesi tazminat başvurusunun ibrazında bir engel oluşturmaz.
(5) Zarara uğramış taraf, ibraz edilmiş bir tazminat başvurusunu, cezai yargılamanın herhangi bir aşamasında, mahkeme karar verinceye kadar geri alma hakkına sahiptir. Mağdurun tazminat almayı reddetmesi; suçlamaların geri alınması, değiştirilmesi veya aklanma için zemin oluşturmaz.”
5. Tazminat Alma Hakkı
56. Anayasa (Satversme) Madde 92, diğer hususların yanı sıra, belirtmiştir ki “gerekçe gösterilmeden hakları ihlal edilen her kişi orantılı tazminat isteme hakkına sahiptir”.
57. Medeni Hukuk’ta (Civillikums) maddi ve manevi zararların tazmin edilmesini düzenleyen iç hukuk hükümlerine (1 Mart 2006 tarihinde yürürlüğe giren yasa değişikliklerinden önce ve sonra) Zavoloka Letonya kararında (no. 58447/00, §§ 17-19, 7 Temmuz 2009) bütün olarak alıntı yapılmıştır. Bölüm 1635 ve 1779 Holodenko Letonya kararında açıklanmıştır (no. 17215/07, § 45, 2 July 2013).
58. 1 Şubat 2004’ten itibaren yürürlükte olan İdari Yargı Hukuku (Administratīvā procesa likums) bölüm 92’ye göre, kamu kuruluşlarının idari iş ve eylemlerinden kaynaklanmış maddi veya manevi zarara uğrayan her kişi orantılı tazminat alma hakkına sahiptir. Aynı kanun bölüm 93’e göre, tazminat isteği idari mahkemelere yapılan idari bir iş ve eylemin veya kamu kuruluşlarının iş veya eylemlerinin hukuka aykırılığı başvurusu ile idari mahkemelere ibraz edilebileceği gibi yargılama sonucunda oluşacak kararı takiben ilgili idari makama da ibraz edilebilir. Bölüm 188’e göre idari kuruluşların idari iş ve eylemlerine dayanarak idari mahkemelere yapılan başvuru duruma göre iş veya eylemden bir ay veya bir yıl önce gerçekleşmelidir. Kamu kuruluşunun eyleminden bahsedildiğinde, bir yıllık süre başvurucu böyle bir eylemin olduğunu öğrendiği tarihte başlar. Son olarak, bölüm 191 (1)’e göre eylemin gerçekleşmesinden sonra üç yıl geçmişse ve başvurucu böyle bir eylemin gerçekleştiğini biliyorsa veya bilmesi gerekiyorsa başvuru reddedilir. Bu zamanaşımı süresi uzatılmaya uygun değildir (atjaunots).
59. Tazminatın miktarı ve hukuka aykırı idari işlem veya kamu kuruluşunun hukuka aykırı eyleminden kaynaklanan zararların nasıl talep edileceği 1 Temmuz 2005 tarihinde yürürlüğe giren Kamu Kuruluşlarının Sebep Olduğu Zararın Tazmini Hakkında Kanun (Valsts pārvaldes iestāžu nodarīto zaudējumu atlīdzināšanas likums) ile düzenlenmiştir. Kanun Kısım III’e göre bir birey kamu kuruluşunun verdiği zararı talep ettiğinde nasıl bir yöntem izleneceğini düzenler. Bölüm 15’e göre birey zarardan sorumlu olan kamu kuruluşuna başvuru yapmaya yetkilidir. Bölüm 17 uyarınca başvuru birey zarardan haberdar olduğu andan itibaren bir yıl içinde; her halükarda kamu kuruluşunun hukuka aykırı idari işi veya eylemi oluştuktan itibaren beş yıl içinde yapılmalıdır.
HUKUK
I. SÖZLEŞMENİN 8. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
60. Başvurucu Sözleşmenin 8. maddesi esasına dayanarak açtığı davada, öncelikle eşinin dokularının eşi veya başvurucunun önceden verilmiş rızası olmaksızın alındığına dayanmıştır. İkinci olarak böyle bir rızanın yokluğunda eşinin onur, kimlik ve bütünlüğünün ihlal edildiğini ve eşinin vücuduna saygısızlık edildiğini iddia etmiştir.
7. Sözleşmenin 8. Maddesi aşağıdaki gibidir:
“1. Herkes özel hayatına, aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.
2. Bu hakkın kullanılmasına bir kamu otoritesinin müdahalesi, ancak ulusal güvenlik, kamu emniyeti, ülkenin ekonomik refahı, dirlik ve düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için, demokratik bir toplumda zorunlu olan ölçüde ve yasayla öngörülmüş olmak koşuluyla söz konusu olabilir.”
62. Hükümet bahsi geçen maddenin ihlal edilmiş olduğunu reddetmiştir.
A. Ön meseleler
63. Mahkeme, başvurucunun şikayetlerini incelemeye, şikayetlerin yetkili kişi tarafından yapılıp yapılmadığını incelemekle başlamak zorundadır. Bu meseleyi mahkeme resen değerlendirmeye alır (bakınız Sejdić ve Finci Bosna Hersek Davası [GC], no. 27996/06 ve no. 34836/06, § 27, AİHM 2009).
64. Mahkemenin doğrudan ve dolaylı mağdurları ilgilendiren yaklaşımı Valentin Câmpeanu adına Hukuki Kaynaklar Merkezi/Romanya Kararı’nda ([GC], no. 47848/08, §§ 96-100, 17 Temmuz 2014) aşağıdaki şekilde özetlenmiştir (referanslar dâhil edilmemiştir):
“(i) Doğrudan mağdurlar
96. (...) 34. Madde’ye uygun bir başvuru yapabilmesi için, birey şikâyet edilen ölçülerden “doğrudan etkilenmiş” olmalıdır. (...) Bu olgu yargılamalarda sert, mekanik ve katı bir şekilde uygulanmamakla beraber Mahkemenin koruyucu mekanizmalarını harekete geçirmek açısından vazgeçilmez bir kıstastır.
(...) Kaldı ki, sözleşmenin 34. maddesinin mahkemece yapılan uygulamalarına uygun olarak başvurular, yalnızca yaşayan kişiler tarafından ya da adına yapılabilirler. Bu sebeple, doğrudan mağdurun, başvurunun yapılmasından önce ölmüş olduğu birçok davada, mahkeme doğrudan mağduru, temsil edildiği hallerde dahi, sözleşmenin 34. maddesinin amacına uygun olarak başvurucu olarak kabul etmemiştir.
(ii) Dolaylı mağdurlar
97. Yukarıda bahsedilen tür davalar, hali hazırda yapılmış bir başvuruyla, başvurucunun mirasçılarının sürece devam etmelerine izin verilen davalardan ayrılmıştır. Babasının ölümünün ardından, babasının düşünce özgürlüğü, din ve ifade özgürlüğü haklarının (Sözleşmenin 9. Ve 10. Maddeleri) ihlal edildiği iddiası ile kızının yaptığı başvuruya dayanan Fairfield ve diğerleri (...) davası bu soru üzerine referans gösterilebilir. Yerel mahkemeler Bayan Fairfield’ın babasının ölümünden sonra şikayeti devam ettirmesini izin verirken, Mahkeme kız evladın mağduriyet statüsünü kabul etmemiştir. Mahkeme bu davayı başvurucunun başvurucuyu kendisi yaptığı ve ölümünün ardından dul eşinin devam ettirdiği Dalban v. Romania (...) davasından ayrı tutmuştur.
Bu sayede Mahkeme, doğrudan mağdurun Mahkemeye başvurduktan sonra öldüğü başvurularla doğrudan mağdurun başvuru yapılmadan önce öldüğü başvurular arasında ayrım yapmıştır.
Başvuru yapıldıktan sonra başvurucunun öldüğü durumlarda Mahkeme yakın akrabaların ve mirasçıların başvuruya, davada yeterli çıkarları olduğu kabul edildiğinde, devam edebileceklerini prensipte kabul etmiştir (...).
98. Ancak durum doğrudan mağdurun Mahkemeye başvuru yapılmasından önce ölmesi halinde değişkenlik gösterir. Böyle durumlarda, mağduriyet konseptinin bağımsız bir yorumuna referans göstererek, şikayet “insan haklarına saygı” yla (Sözleşme Madde 37 § 1) ilgili kamu yararını ilgilendiren bir meseleyi ortaya koyuyorsa, başvurucuların mirasçı olarak başvuruya devam etmelerinde haklı bir çıkarları varsa ya da başvurucuların kendi haklarına doğrudan etki eden bir durum söz konusuysa, Mahkeme akrabaların statüsünü tanımaya hazırdır (...). Son bahsedilen tipteki davaların, doğrudan mağdurun hayattayken katıldığı iç yargılamaları takiben veya onlarla ilişkili olarak Mahkemenin önüne çıkarıldığı not edilmelidir.
Böylelikle; mağdur devletin sorumluluğunun olduğu iddia edilen durumlar içinde ölmüş veya kaybolmuşsa, Mahkeme başvuru yapması için mağdurun yakın akrabasının statüsünü tanır (...).
99. Varnava ve diğerleri (...) davasında başvurucular başvuruyu hem kendi adlarına hem de kaybolan akrabaları adına yapmışlardır. Kayıp kişilerin akrabalarının her halükarda kaybolmalarla ilgili şikayette bulunma hakları olduğundan, Mahkeme kayıp kişiye başvurucu statüsünün verilip verilmemesiyle ilgili bir hüküm vermeyi gerekli görmemiştir (...). Mahkeme şikayeti, kayıp kişilerin akrabalarının Sözleşmenin 34. maddesi gereğince başvurucu olduklarına dayanarak incelemiştir.
100. Sözleşmenin ihlal edildiği iddialarının kaybolma ve ölümlerle 2. madde bağlamınca yakın bir ilişkisinin olmadığı hallerde, Mahkeme’nin yaklaşımı, intihara yardım yasağını konu alan Sanles Sanles İspanya kararında (...) olduğu gibi, daha kısıtlayıcı olmuştur. Mahkeme, başvurucunun tarafından ileri sürdüğü Sözleşme’nin 2.,3.,5.,8. ve 9. maddeler bağlamındaki hakların devrolunamayan haklar kategorisinde olduğuna hüküm vermiş ve böylelikle, ölmüş kişinin baldızı ve kanuni mirasçısı olan başvurucunun ölmüş eniştesine yapılmış bir ihlalden dolayı mağduriyet iddiasında bulunamayacağı sonucuna varmıştır. İddia edilen mağdurun kızı tarafından 9. ve 10. maddeler bağlamında yapılan şikayetler için de aynı sonuca varılmıştır (...).
5.,6. ve 8. maddeler kapsamında yapılan şikayetleri içeren davalar için Mahkeme yakın akrabalara mağdur statüsünü vermiştir. Ölmüş mağdurun temize çıkarılması ile ilgili (...), kendi itibarları veya aile itibarlarının korunması (...) ile ilgili manevi bir çıkarları olduğuna veya maddi haklarına doğrudan etkilendiği temelinden maddi faydası (...) olduğuna dayanarak, akrabaların başvuru yapmalarına izin vermiştir. Şikayetlerin değerlendirilmesi sonucu yargılama ihtiyacı oluşan bir kamu yararının varlığı da dikkate alınmıştır (...).
Başvurucunun yerel yargılamaya katılımının, ilgili kıstaslardan yalnızca biri olduğu ortaya konulmuştur (...).”
65. Şikayetin ilk kısmı için Mahkeme, başvurucunun ölmüş kocasından başvurucunun rızası olmaksızın doku alınmasından doğrudan doğruya etkilendiğini yeterli şekilde ispatlamış olduğu görüşündedir (bkz. Yukarıda bahsi geçen Petrova kararı § 56). Bu sebeple başvurucunun “doğrudan mağdur” olarak değerlendirilmesi Mahkemeyi tatmin etmiştir (yukarıda paragraf 60’a bakınız). Ancak Mahkeme, başvurucunun ölmüş eşinin rızasının alınmamış olmasına yönelik şikayetine istinaden başvurucunun sözleşmenin madde 35 § 3 (a) anlamında başvuran şahıs yönünden uygun olmadığı dolayısıyla başvurunun Sözleşme madde 35 § 4’e uygun şekilde reddedilmesi gerektiği fikrindedir.
66. Şikayetin ikinci kısmı için Mahkeme, başvurucunun ölmüş eşinin haklarını ilgilendiren bir durum olduğunu kabul ettiğini not etmiştir. Buna bağlı olarak başvuru, kişi yönünden yetkisizlik sebebiyle madde 35 §§ 3 (a) ve 4 uyarınca reddedilmelidir.
67. Son olarak, Mahkeme şikayetin ikinci kısmının başvurucunun Sözleşme’nin 3. maddesi uyarınca yaptığı şikayetle örtüştüğünü ve mahkemenin durumu başvurucunun hakları gerektirdiği ölçüde, gereğince inceleyeceğini belirtmiştir.
B. Kabul Edilebilirlik Hakkında
1. Tarafların İddiaları
68. Hükümet başvurucunun şikayetinin Sözleşme’nin 8. maddesi uyarınca “özel hayat” kapsamına girdiğini kabul etmiş fakat “aile hayatı” ile ilgili olduğunu kabul etmemiştir.
8. Öncelikle, Mahkeme’nin Grišankova ve Grišankovs Letonya kararına (no. 36117/02, AİHM-2003 II (özetler)) dayanan Hükümet, başvurucunun iç hukuk yollarını tüketmediğini iddia etmiştir. Kanunun 4. ve 11. bölümlerinde belirtilen usullere uygun olarak, başvurucunun eşinden doku alındığı dikkate alındığında Hükümet, başvurucunun Anayasa Mahkemesi’ne bir şikâyette bulunmuş olması gerektiğini belirtmiştir. Başvurucu kanuni hükümlerin uygunluğu iddiasını Letonya Anayasası’na göre ileri sürmelidir.
70. İkinci olarak, Hükümet başvurucunun MADEKKI’ye bir şikayetle başvurmadığını iddia etmiştir. Hükümet bahsi geçen zamanda MADEKKI’nin işlevinin tıbbi kurumlardaki sağlık hizmetlerinin mesleki kalitesini denetlemek olduğunu ve dolayısıyla bahsi geçen zamanda başvurucunun şikayetini incelemeye yetkili makam olduğunu işaret etmiştir. Doku alımı işlemlerinin MADEKKI tarafından iç hukuka uyumluluğunun incelenmesi Hükümet’in teklifi idi ve sorumlulara karşı hukuki veya cezai bir takibatın başlatılması için bu gerekli bir ön şarttı. Bu konuyla ilgili başka bir bilgi sunmadılar.
9. Üçüncü olarak Hükümete göre başvurucu, Medeni Kanun’un (1 Mart 2006 itibari ile yürürlükte olan) 1635. bölümüne dayanarak bir başvuru yapmalı ve bu yolla maddi ve manevi zararlarının tazminini hukuk mahkemeleri önünde talep etmeliydi. Hükümet, bölüm 1635 uygulanması yoluyla yapılmış iç hukuk içtihatlarından bazı örnekler sunmuştur. Davacının kendi rızası olmadan tüplerin bağlanma işleminin (cerrahi doğum kontrol yöntemi) yapıldığı ve davacının uğradığı manevi zararlar için mahkemeden tazminat istediği PAC-714 davasına (7 Şubat 2005 tarihinde kurulmuş olan) atıfta bulunmuşlardır (bakınız L.H. Letonya kararı, yukarıda bahsedilen, § 8). 1 Aralık 2006 tarihinde iddialar geçerli bulunmuş ve Medeni Kanun’un 2349. bölümününde düzenlenen hukuka aykırı kısırlaştırmaya dayanarak davacıya uğradığı fiziksel ve ruhsal zararlarından ötürü 10.000 Letonya Latı (LVL) tazminat verilmiştir. Bu karar 10 Şubat 2007 tarihinde geçerli hale gelmiştir. Hükümet ayrıca “Talsi trajedisi” (15 Eylül 2006 tarihinde başlamıştır) olarak adlandırılan davalardan birine de atıfta bulunmuştur. 28 Haziran 1997 tarihinde Talsi’de yaşanan kazada, diğer çocuklarla beraber, davacının çocuğunun öldüğü 16 Mart 2010 tarihinde temyiz mahkemesince devlet tarafından ödenecek 20.000 LVL değerinde bir tazminata hükmedilmiştir. Bu davada son karar 28 Eylül 2011 tarihinde alınmıştır. Hükümet son davanın kararlarına ait kopyaları sunmamıştır.
72. Başvurucu karşıt görüş bildirmiştir. Başvurucu şikayetinin Sözleşmenin 8. maddesi uyarınca özel ve aile hayatının kapsamına girdiği düşüncesindedir.
10. Hükümetin gösterdiği ilk kanun yoluna – Anayasa Mahkemesi’ne müracaat edilmesine – cevaben başvurucu, anayasa ve kanunlarla uyumluluğun gözden geçirilmesi konusunda mahkemenin yetkisinin sınırlı olduğunu belirtmiştir. Başvurucu, doku alımının Kanun’un 4. ve 11. bölümlerine aykırı olduğunu iddia etmiştir; bu hukuki hükümlerin anayasaya aykırı olduğunu ileri sürmemiştir. Grišankovs ve Grišankova davası Eğitim Kanunu’nun lafzı ile ilgilidir. Oysaki mevcut dava, münferit bir eylemle – eşinin vücudundan doku alınmasıyla – ilgilidir. Daha da ötesinde başvurucu, Kanun’un hükümleri gerçekten Anayasa ile uyumlu olmasaydı, ceza mahkemesi, Başsavcı veya Bakanlar Kabinesi’nin resen Anayasa Mahkemesine başvuruda bulunabileceklerini iddia etmiştir.
74. Hükümet’in önerdiği ikinci kanun yoluna, yani MADEKKI’ye şikayet edilmesine, cevaben başvurucu MADEKKI’nin doğru kurum olmadığını iddia etmiştir. Doku alımı sağlık hizmeti değildir. Başvurucu Kanun’un 21. bölümüne atıfta bulunarak bahsi geçen zamanda denetimin savcılığın sorumluluğunda olduğunu açıklamıştır (yukarıda paragraf 49’a bakınız).
11. Hükümetin önerdiği üçüncü kanun yoluna cevaben başvurucu, Adli Tıp Merkezi’nin Sağlık Bakanlığı’na bağlı bir kamu kuruluşu olduğunu iddia etmiştir. 1 Şubat 2004 tarihinde İdari Usul Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden itibaren, kamu kuruluşlarının idari iş ve eylemleri idare mahkemelerinin hukuki değerlendirmesine tabiidir. Bu sebeple bir kamu kuruluşunun eylemine karşı yapılan bir şikayet – başvurucunun eşinin vücudundan doku alınması - yalnızca idari mahkemelere yapılabilir. Adli Tabipliğin yönetmeliğine atıfla başvurucu, çalışanların eylemlerinin önce şeflerine şikayet edilebilir olduğunu, ardından şefin karar ve eylemlerinin idari mahkemelerin hukuki değerlendirmesine tabii olduğunu belirtmiştir. Başvurucunun durumunda, cezai yargılama kesin karara bağlanıncaya kadar geçecek sürede, İdari Usul Kanunu kapsamında yapılacak şikayetler zaman aşımına uğramış olacaktı. Başvurucu uzmanların eylemlerinin hukuk mahkemelerinin hukuki değerlendirmesine konu olamayacağı sonucuna bağlamıştır.
76. Başvurucu, tazminatın miktarı ve kamu kuruluşlarının hukuka aykırı iş ve eylemlerinden kaynaklanan zararların talep edilmesi için uygulanacak işlemlerin Kamu Kuruluşlarının Sebep Olduğu Zararların Tazmin Edilmesi Hakkında Kanun ile düzenlenmiş olduğunu ve Medeni Kanun’da düzenlenmemiş olduğunu belirtmiştir. İlk bahsedilen kanuna uygun olarak yapılacak bir eylem de zaman aşımına uğramış olacaktı.
12. Son olarak, başvurucu eşinin vücudundan doku almış uzmanlara karşı Medeni Kanun’un 1635. bölümü uyarınca, Hükümet’in önerdiği gibi, hukuki talepte bulunmuş olsa bile bu talep başarısız olmaya mahkum olurdu çünkü cezai yargılamanın sonucunda uzmanlar suçsuz bulunmuşlardı. Başvurucu aynı zamanda Hükümet’in atıfta bulunduğu iç hukuk içtihatlarının da mevcut durumla karşılaştırılamaz olduğunu belirtmiştir. İlk davada hukuki yargılama bir kamu kuruluşuna karşı değil özel bir hastaneye karşı yapılmıştır. 1997 yılında olmuş olaylara dayanan dava ise İdari Usul Kanunu ve Kamu Kuruluşlarının Sebep Olduğu Zararların Tazmin Edilmesi Hakkında Kanun’un yürürlüğe girmesinden çok önceki bir zamanda meydana gelmiştir. Ek olarak, o zamanın Medeni Usul Kanunu idari ilişkilerden kaynaklanan ihtilaflarla ilgili bir bölüm içeriyordu ve bu bölüm İdari Usul Kanunu’nun yürürlüğe girmesi ile hükümsüz kalmıştı.
2. Mahkeme’nin Değerlendirmesi
(a) İç Hukuk Yollarının Tüketilmemiş Olması Hakkında
78. Hükümet’in başvurucunun durumu için başvurucuya önerdiği hukuki yol olan Anayasaya Mahkemesi’ne şikayet ile ilgili olarak Mahkeme bu şikayetin Sözleşmenin 8. maddesi gereğince başvurucunun haklarını koruması açısından etkili bir yöntem olmayacağı görüşündedir ve aşağıdaki sebepleri belirtmiştir.
13. Mahkeme halihazırda Anayasa Mahkemesi’nin Letonya’daki incelemesinin kapsamını gözden geçirmiştir (bakınız Grišankova ve Grišankovs, yukarıda atıfta bulunulmuştur; Liepājnieks Letonya kararı, no. 37586/06, §§ 73-76, 2 Kasım 2010; Savičs Letonya kararı, no. 17892/03, §§ 113-117, 27 Kasım 2012; Mihailovs Letonya kararı, no. 35939/10, §§ 157-158, 22 Ocak 2013; Nagla Letonya kararı, no. 73469/10, § 48, 16 Temmuz 2013; ve Latvijas jauno zemnieku apvienība Letonya kararı, no. 14610/05, §§ 44-45, 17 Aralık 2013).
80. Mahkeme Anayasa Mahkemesi’nin, diğer incelemelerinin yanı sıra, kanuni bir hükmün nayasaya veya daha yüksek hukuki geçerliliği olan bir hükme uygunluğu konusunda yapılan bireysel şikayetleri incelediğini not etmiştir. Anayasa Mahkemesi’ne hukuki bir hükümle ilgili bireysel şikayette bulunulabilmesi için anayasayla bireye verilen temel hakları ihlal eden bir hükmün söz konusu olması gerekir. İddia edilen ihlal, hukuki hükmün doğru olmayan bir uygulaması veya yorumlanması ile ilgili olduğundan ve bu hukuki hüküm içerik olarak Anayasa’ya aykırı olmadığından, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel şikayet etmek etkili bir hukuki yol olamaz (bakınız Latvijas jauno zemnieku apvienība, yukarıda bahsedilmiştir, §§ 44-45).
14. Mevcut davada Mahkeme, başvurucunun doku alımıyla ilgili şikayetinin bir yasal hükmün, daha üstün olan başka bir hükme uyumlu olup olmadığı üzerine olmadığını belirtmiştir. Hükümet doku alımının kanunda belirtilen yöntemlere uygun olarak gerçekleştirildiğini savunmuştur. Başvurucu, kendi açısından, bu yöntemin anayasaya uygunluğuna itiraz etmemiştir. Bunun yerine başvurucu, eşinin vücudundan doku alınmasının Kanun’un 4. ve 11. bölümlerine aykırı gelen başka münferit bir eylem oluşturduğunu iddia etmiştir. İlgili usuli düzenlemelerin eksikliğini de göz önünde bulundurarak Mahkeme, başvurucunun şikayetinin iç hukukun uygulaması ve yorumlanması ile ilgili olduğu görüşündedir. Bu sebeple uygunluk üzerine bir sorun olduğu söylenemez. Bu şartlarda Mahkeme başvurucunun bahsedilen kanun yolunu tüketmesinin gerekli olmadığı görüşüne varmıştır.
82. Mahkeme Hükümetin MADEKKI incelemesi (yukarıda paragraf 70’e bakınız) ile ilgili özel hukuk ilişkin hukuk yolunun kullanılmasıyla ilgili iddiasını anlamaktadır. Mahkeme durumu aşağıda incelemektedir. Dava dosyasındaki kanıtlara bakıldığında MADEKKI’nin mevcut davadaki cezai yargılamayla ilişkili olarak inceleme yapıp yapmadığı net değildir (yukarıda bahsedilen Petrova davası ile karşıtlık § 15). Buna karşın, cezai yargılamanın başlatılması için MADEKKI’nin yaptığı incelemenin gerekli olmadığı görülmüştür. Her ne olursa olsun, başvurucu görevleri bir suç işlenip işlenmediğini ortaya çıkarmak olan soruşturmayı yürüten ve yasal takibatta bulunan mercilerin aldığı kararlara itiraz ettiği sürece, başvurucunun ayrıca MADEKKI’ye bir şikayette bulunup bulunmaması konu dışıdır (a.g.e, § 71).
15. Calvelli ve Ciglio İtalya davasında ([GC], no. 32967/96, § 51, AİHM 2002‑I) zararların talep edilmesi için hukuk davası açılması olasılığı ile ilgili olarak Mahkeme şu kararı vermiştir;
“Tıbbi ihmalin söz konusu olduğu özel durumlarda, hukuk sistemi, mağdurlara hukuk mahkemelerinde, ya da ceza mahkemelerinin yanı sıra hukuk mahkemelerinde, doktorların sorumlu tutulmasını sağlayan ve medeni hukuk anlamında zararların ödenmesi veya kararlanın yayınlanması gibi bir telafi imkanı verirse yükümlülük yine de yerine getirilmiş olur. Disiplin cezaları da öngörülebilir.”
84. Hayat ve kişisel bütünlük haklarına yapılan ihlal kasten olmadığı hallerde mahkeme bu prensibin uygulanacağını ifade etmiştir (bakınız Vo Fransa kararı [GC], no. 53924/00, § 90, AİHM 2004‑VIII, ve Öneryıldız Türkiye kararı [GC], no. 48939/99, § 92, AİHM 2004‑XII).
16. Mahkeme ayrıca, bireyin izleyebileceği birden fazla iç hukuk yolunun bulunması halinde, bireyin esas şikayet sebebine yönelik olarak hangi yolu izleyeceğini seçme hakkına sahip olduğunu da ortaya koymuştur (bakınız Jasinskis Letonya kararı, no. 45744/08, § 50, 21 Aralık 2010). Mahkeme başlangıçta başvurucunun eşinden doku alındığından haberi olmadığını, kendisinin durumu ancak Güvenlik Polisi’nin bu olgulara yönelik olarak açtığı cezai soruşturma sonrasında öğrendiğini gözlemlemiştir. Akabinde başvurucu cezai telafi yollarından yararlanmıştır; bu yargılamalarda zarar gören taraf olarak nitelendirilmiş, soruşturma ve kovuşturmaya yetkili makamlara çeşitli şikayetlerde bulunarak yargılamayı sürdürmüştür. Ceza hukuku yolu başvurucunun eşinin organlarının iç hukuk
yöntemlerine aykırı olarak yapıldığını ve en yakın akraba olarak başvurucunun haklarının ihlal edildiğini ortaya koyabilirdi. Letonya hukuk sisteminin cezai yargılamalar içinde sivil taleplerde bulunulmasını ve bir suçun sonucunda uğranılan zararların tazmin edilmesini tanıdığı hesaba katıldığında bu durum sonucunda başvurucunun tazminatla ödüllendirilmesi ile sonuçlanabilirdi (yukarıda 54. Ve 55. Paragraflara bakınız). Böyle bir durum olsaydı, başvurucu için, ceza hukuku yolunu seçmenin kendisi için etkili bir yöntem olamayacağını düşünmesi için hiçbir sebebi kalmazdı.
86. Mahkemenin görüşüne göre, başvurucunun sivil mahkemelere sonucunda eşinin organlarının iç hukuk usullerine aykırı yapıldığını ve en yakın akraba olarak haklarının ihlal edildiğini ortaya çıkaracak ayrı, ek bir tazminat başvurusunda bulunmasına gerek yoktu (ayrıca bakınız Sergiyenko Ukrayna kararı, no. 47690/07, §§ 40-43, 19 Nisan 2012; Arskaya Ukrayna kararı, no. 45076/05, §§ 75-81, 5 Aralık 2013; ve Valeriy Fuklev Ukrayna, no. 6318/03, §§ 77-83, 16 Ocak 2014, bu davalarda iddia edilen meslek hataları için başvurucuların ayrıca bir sivil dava açmaları gerekmemekteydi). Mahkeme başvurucunun ceza hukuku yolunu izleyerek mümkün olan iç hukuk yollarını tükettiği sonucunu çıkarmıştır.
87. Yukarıdaki çıkarım ışığında Mahkeme, Hükümet’in MADEKKI tarafından yapılan bir inceleme ile sivil yargılamanın yapılması gerektiği iddiasının yerine getirilmesinin gerekli olmadığı görüşüne varmıştır. Mahkeme aynı zamanda başvurucu tarafından yapılan İdari Usul Hukuku ve Kamu Kuruluşlarının Sebep Olduğu Zararların Tazmin Edilmesi Hakkında Kanun’a göre açacağı davanın zaman aşımına uğrayacağı veya Medeni Hukuk anlamında açacağı davanın başarısızlıkla sonuçlanacağı iddialarının da yerine getirilmesinin gerekli olmadığı görüşündedir.
(b) Kabul edilebilirlik hakkında
88. Mahkeme, Hükümet’in başvurucunun şikayetini “aile hayatını” ilgilendiren bir durum olarak kabul etmediğini ancak Sözleşmenin 8. maddesi uyarınca “özel hayat” alanına girdiğini de reddetmediğini not etmiştir.
17. Mahkeme özel hayat ve aile hayatının geniş terimler olduğunu ve detaylı tanımlara elverişli olmadığını yinelemiştir (bakınız Hadri-Vionnet İsviçre davasında, no. 55525/00, § 51, 14 Şubat 2008). Panullo ve Forte Fransa davasında (no. 37794/97, § 36, AİHM 2001-X) Mahkeme, Fransız otoritelerin yapılan otopsi sonucu çocuklarının bedenini geri göndermekte gecikmelerini, başvurucuların özel ve aile hayatına müdahale olarak değerlendirmiştir. Soruşturmaya yetkili mercilerin ölmüş kişinin bedenini, akrabalarına iade etmeyi reddetmesi de başvurucuların özel ve aile hayatına müdahale olarak kabul edilmiştir (bakınız Sabanchiyeva ve diğerleri Rusya davası, no. 38450/05, § 123, AİHM 2013 (özetler) ve Maskhadova ve diğerleri Rusya davası, no. 18071/05, § 212, 6 Haziran 2013). Ancak mevcut davada benzer sorunlar ortaya çıkmamıştır ve benzer şikayetler yapılmamıştır. Mahkeme, özel hayat söz konusu olduğunda, başvurucunun, iç hukukça belirlenmiş, eşinden doku alınmasına rıza gösterip göstermeme
haklarının, Sözleşmenin 8. maddesi kapsamına girdiği konusunda taraflar arasında ihtilaf bulunmadığını not etmiştir. Mahkeme aksi şekilde karar vermek için hiçbir sebep görememiştir ve bu maddenin söz konusu davanın şartlarında uygulanabilir olduğu düşünmektedir.
(c) Sonuç
18. Mahkeme, başvurucunun şikayetinin, ölmüş eşinden başvurucunun rızası olmaksızın doku alınması açısından, Sözleşme Madde 35 § 3 (a) anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını işaret etmiştir. Kabul edilemez olması için başka bir temel olmadığı bildirilmiştir. Bu durumda, başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar verilmiştir.
C. Esas hakkında
1. Tarafların iddiaları
91. Başvurucuya göre, başvurucunun rızası olmadan eşinden doku alınması, başvurucunun özel hayatına müdahale teşkil etmiştir. Ölmüş eşinin bedeninden doku alınması konusundaki taleplerini dile getirmekten alıkonulduğunu iddia etmiştir. Başvurucu bu izinsizce yapılan eylemden haberdar bile edilmemiştir. Başvurucu ayrıca uzmanın eşinin pasaportunda damga olup olmadığını doğrulayamayacağını, çünkü pasaportun Sigulda’daki evlerinde olduğunu ve bu sebeple uzmanın ulaşamayacağını belirtmiştir.
19. Öncelikle, Hokkanen Finlandiya davasına dayanakla (23 Eylül 1994, § 55, Seri A no. 299‑A) başvurucu müdahale kanuna uygun şekilde yapılmadığını ve meşru bir amaca hizmet etmediğini iddia etmiştir. Başvurucu Kanun’un 4. ve 11. bölümlerine atıfta bulunarak 2001 yılında Letonya’da “bilgilendirilmiş rıza” sisteminin geçerli olduğunu iddia etmiştir. Başvurucu uzmanların doku alımına yakın akrabaların rıza gösterip göstermeyeceğini araştırması gerektiği ve yukarıda bahsedilen hükümlere göre de bunu yapma yükümlülüğü altında oldukları görüşündedir. Başvurucu Kanun’un amacının ölmüş kişinin bedeninin korunması olduğunu ve kanun hükümleri yorumlanırken bu amacın dikkate alınması gerektiğini savunmuştur. Bu itibarla başvurucu uluslar arası kaynaklara da atıfta bulunmuştur (yukarıda paragraf 37’ye bakınız). Son olarak 2004 yılında yapılan yasa düzenlemeleri daha öncesinde “bilgilendirilmiş rıza” sisteminin geçerli olduğunu göstermiştir. Letonya’da “bilgilendirilmiş” ve “varsayılan” rıza tartışmaları mevcut dava ile ilgili cezai soruşturmanın açılmasıyla hemen hemen aynı zamanlarda başlamıştır. Bunun sonucu olarak somut yasal düzenlemeler 2004 yılında meclisten geçmiştir (yukarıda 50. Paragrafa bakınız). Başvurucu bu düzenlemelerden sonra dahi ilgili yasal hükümlerin yeterince açık olmadığını ancak yasanın lafzının “varsayılan rıza” sistemini getirecek şekilde değiştirildiğini ileri sürmüştür
93. Başvurucu ayrıca başvurusunda iç hukukun öngörülebilir olmadığını çünkü akrabalara doku alımına itiraz etmeleri için bir olanak sunulmadığını ileri sürmüştür. Başvurucu kanuni hükümlerin net olmadığına dair yerel makamların çeşitli bulgularına atıfta bulunmuştur (örnek için yukarıda 28. Paragrafa bakınız). Birden çok savcının da Kanun’un ihlal edildiğini işaret ettiğini bildirmiştir (örnek için 22., 24. Ve 27. paragraflara bakınız). Başvurucu uzmanların bu netliğin olmadığı durumu kendi lehlerine kullandıkları ve finansal fayda sağladıkları görüşündedir. Başvurucu eşinin bedeninden doku alımının kanuna uygun olarak yapılmadığı sonucuna varmıştır.
94. İkinci olarak, başvurucu “başkalarının hayatını kurtarma”‘nın rıza alınmadan doku alınmasını meşrulaştıracak bir amaç oluşturmadığını belirtmiştir. Üçüncü olarak da başvurucu, Hükümet tarafından bu durumun demokratik bir toplumda gerekli olduğunu yeterli bir şekilde kanıtlanmadığını iddia etmiştir.
95. Hükümet, başvurucunun önceden verilmiş rızası olmaksızın eşinin bedeninden doku alınması yoluyla başvurucunun özel hayatına müdahale edilmesinin Sözleşme madde 8 § 2’de belirtilen kıstaslara uyuştuğunu savunmuştur.
96. Öncelikle Hükümet doku alımının iç hukuk ile uyumlu olarak yapıldığını iddia etmiştir. Özellikle işaret etmişlerdir ki – kendileri tarafından yapılan Anayasa Mahkemesi yolunun tüketilmemiş olduğu iddiası Mahkemece reddedilir ise – Mahkeme milli hukukun Sözleşme’nin 8. maddesinde ortaya konulmuş ölçütlerle uyumlu olduğu varsayımı ile ilerlemek durumundadır.
97. Kanun’un 4. ve 11. bölümlerine ve 431 (1996) Yönetmelik’in 3. paragrafına atıf yaparak doku alımının iç hukuka uygun olarak yapıldığını ileri sürmüşlerdir. Hiçbir ön rızaya ve ölmüş kişinin en yakın akrabalarından iznin aranmasına gerek yoktur. Ölmüş kişinin veya en yakın akrabalarının rızası olmaksızın doku alımının gerçekleştirilmesi hukuka aykırı değildir. Hükümet’in iddiasına göre, Kanunun 4. ve 11. bölümlerinde, ölmüş kişinin veya yakın akrabalarının kişi ölmeden önce doku alımına açık itirazlarının bulunmadığının kanıtlanması aramaktadır. Böylelikle Hükümet bahsedilen zamanda “varsayılan rıza” sisteminin yürürlükte olduğunu iddia etmiştir. “varsayılan rıza” sisteminin yenilikçi olmadığını ve bu sistemi tek kullanan ülkenin Letonya olmadığını ve başka on bir devlette de bu sistemin uygulandığını işaret etmişlerdir.
98. Hükümete göre, uzman doku alımı öncesinde Bay Elberts’in pasaportunda dokularının kullanılmasına yönelik itirazını içeren herhangi bir damga olmadığını doğrulamıştır ve bunun nüfus kaydında bir kısaltma ile (“zīm. nav”) yer aldığı iddia edilmiştir. Ancak Mahkeme’ye sunulan nüfus kaydı kopyasında okunabilir böyle bir kısaltmaya rastlanmamıştır.
99. Aynı zamanda Hükümet, iç hukukun hekimlere, ölmüş kişinin yakın bir akrabası olup olmadığını arayıp bulmak ve onları olası doku alımı konusunda bilgilendirmek gibi herhangi bir yükümlülük yüklemediğini ikrar etmiştir. Bununla bağlantılı olarak cezai yargılama ile ilgili mahkeme kararlarına atıfta bulunmuşlardır (yukarıda 28. Paragrafa bakınız).
100. İkinci olarak, Hükümet doku alımının “başkalarının hayatını kurtarmak ve/veya iyileştirmek” için yapıldığı düşüncesindedir. cezai yargılama sırasında “doku alımları insanlık adına ve başkalarını sağlık durumlarını iyileştirmek ve hayatlarını uzatmak için yapılmıştır” diyen mahkeme kararına atıfta bulunulmuştur (yukarıda paragraf 28’e bakınız). Doku bağışı ve nakil için yapılan doku alımları “hayat kurtarmaya ve hayat kalitesini geniş ölçüde yükseltmeye katkı sağlamayı” amaçlamakta olduğu ve “doku nakillerinin insanlara sunulan sağlık hizmetleri arasında önemli bir bölüm teşkil ettiği” açılarından İnsan Kaynaklı Organ ve Dokuların Nakli Hakkında Ek Protokol’ün giriş bölümüne atıfta bulunulmuştur. Hükümet doku alımının meşru bir sebebe –başkalarının sağlığının ve haklarının korunması – dayandırılmış olduğu sonucuna varmıştır.
20. Üçüncü olarak, Hükümet, devletlerin, başkalarının sağlığı ve haklarının korunmasıyla ilgili artan sosyal ihtiyaca cevaben alınan önlemleri belirlerken takdir yetkisini kullandıklarını yinelemiştir. Hükümet Dudgeon davasına dayanarak artan sosyal ihtiyaçlarla ilgili ilk değerlendirmeyi milli makamların yapması gerektiğini ve takdir yetkisinin onlara bırakılmış olduğunu iddia etmiştir (Dudgeon Birleşik Krallık davası, 22 Ekim 1981, § 52, Seri A no. 45). Doku alımı ve nakil hayatların kurtarılmasına ve kalitesinin artırılmasına geniş ölçüde katkı sağlamaktadır. Bu sebeplerle, doku bağışları konusunda “artan sosyal ihtiyaç” söz konusu olmuştur çünkü doku nakli toplumun tümüne sunulan sağlık hizmetlerinin önemli bir yer edinmeye başlamıştır. Bay Elberts’in dokusunun nakil için kullanılan biyomateryale dönüştürülmek ve olası bir durumda başkalarının hayatını iyileştirme ve/veya kurtarma amacı ile alındığını yenilemişlerdir.
102. Ölmüş kişinin doku alınması ile ilgili itirazını tıp personeline vaktinde haber vermek öncelikle ölmüş kişinin en yakın akrabalarının sorumluluk ve yetkisi dâhilindedir. Bahsedilen zamanda, milli hukuk Bay Elberts’in veya en yakın akrabası olan başvurucunun doku alımıyla ilgili taleplerini dile getirmelerini engellememiştir. Doku bağışlanmasına itiraz edebilirlerdi. Ancak doku Kanun’a uygun olarak alınmadan önce hiçbiri bunu yapmamıştır. Hükümet; başvurucunun “Sözleşme kapsamında özel hayata ilişkin hakkı – ki milli yasalar ölmüş kişiden doku alınması işleminden önce en yakın akrabalara itiraz etme hakkını öngörmüştür (ve bu hak ne Bay Elberts ne de başvurucu tarafından kullanılmamıştır) – ile toplumun bütününe sunulan sağlık hizmetlerinin bir parçası olan doku nakilleri için bioimplantlar sağlanmasına yönelik artan sosyal ihtiyaç” arasında adil bir denge kurulduğu sonucuna varmıştır.
2. Mahkeme’nin Değerlendirmesi
(a) Genel Bakış
103. 8. maddenin asıl amacı bireyi kamu makamlarının keyfi müdahalelerinden korumaktır. 8. maddenin ilk paragrafını konu alan bir müdahalenin ikinci paragraftaki olgularla, yani “kanuna uygun olma” ve “demokratik toplumda gerekli olma” sebeplerinden biri veya bir çoğu ile desteklenmek sureti ile, meşrulaşması gerekir. Gereklilik olgusu; müdahalenin artan sosyal ihtiyaçla örtüştüğü ve özellikle makamların güttüğü meşru amaçlardan biriyle orantılı olduğunu kasteder (bakınız A, B ve C İrlanda kararı [GC], no. 25579/05, §§ 218-241, 16 Ararlık 2010).
21. “Kanuna uygun olma” cümlesinin yorumu için Mahkeme içtihatlarına atıfta bulunur (S. ve Marper Birleşik Krallık kararında [GC] özetlendiği gibi, no.lar 30562/04 ve 30566/04, §§ 95-96, AİHM 2008). Mevcut dava ile ilgili olduğu nokta ise karşı olunan tedbirlerin bir ölçüde iç hukuktan kaynaklanıyor olduğunun aranmasıdır. Duruma uygun olması için bu tedbirlerin kanunun hükmüne uygun olması ve neticesinde de iç hukukun yeterli açıklıkta ifade edilmiş ve keyfiyete karşı yerinde hukuki koruma sağlıyor olması gerekir. Buna uygun olarak da yetkili makamların takdir yetkisinin kapsamı ve uygulanış biçimi iç hukukta yeterli açıklıkta yer almış olmalıdır (bakınız, en yakın tarihli, L.H. Letonya davası, yukarıda bahsedilmiştir, § 47).
(b) Mevcut Davaya Uygulanması Hakkında
105. Mevcut davanın şartlarını belirlemiş iddia edilen müdahale hakkında Mahkeme, başvurucunun eşinin bir trafik kazasını takiben hayati tehlike içeren yaralar aldığını ve bunların sonucu olarak hastaneye giderken hayatını kaybettiğini belirtmiştir. Kazayı takip eden gün cesedi otopsinin gerçekleştirildiği Adli Tabiplik’e nakledilmiştir. Ardından cesetten bazı dokular alınmış ve dokular bioimplantlara dönüştürülmek üzere Almanya’daki şirkete gönderilmiştir. Nakil için Letonya’ya geri gönderilmeleri amaçlanmıştır. En yakın akrabalardan biri olan başvurucu, bu durumdan haberdar edilmemişti ve iç hukukta belirlenmiş, eşinden doku alınmasına rıza gösterme veya itiraz etme gibi bazı haklarını kullanamamıştır. Başvurucu doku alımını iki yıl sonra Güvenlik Polisi’nin 1994 ila 2003 arasında yapılan hukuka aykırı organ ve doku alımları ile ilgili cezai soruşturma başlatması ve kendisini bilgilendirmesi ile öğrenmiştir.
106. Mahkeme; Adli Tabiplik’in kamu kuruluşu olduğunda ihtilaf olmadığını ve Sözleşme’ye göre, organ ve doku alımlarını gerçekleştiren uzmanlar da dahil olmak üzere, tıbbi kadronun eylem ve ihmallerinden, davalı devletin sorumlu tutulabileceğini işaret etmiştir (bakınız Glass Birleşik Krallık kararı, no. 61827/00, § 71, AİHM 2004‑II).
107. Mahkeme; yukarıda bahsi geçen şartların, başvurucunun Sözleşmenin 8. maddesinde belirtilen özel hayata saygı duyulması hakkına ihlal teşkil ettiği sonucuna varılması için yeterli olduğunu açıklamıştır.
22. Müdahalenin “kanuna uygun” olup olmadığına gelince, Mahkeme gözlemlemiştir ki, Letonya hukuku bahsi geçen zamanda ölmüş kişiden, ölümünden önce doku alınmasıyla ilgili olarak talep belirtme hakkını sadece kişinin kendisine değil ancak aynı zamanda, eşi de dahil olmak üzere, en yakın akrabalarına da tanımıştır (yukarıda 44. ve 45. paragraflara bakınız). Taraflar açısından bu durum çekişmeli değildir. Ancak bu hakkın nasıl kullanılacağına dair farklı görüşlere sahiptirler. Başvurucu uzmanların en yakın akrabaların rızasını almakla yükümlü olduğu düşüncesindedir. Hükümet ise doku alımının yapılması için herhangi bir itirazın bulunmamasının yeterli olacağını savunmaktadır. Mahkeme bu tartışmanın iç hukukun, özellikle yasaların yeterli açıklıkta ifade edilip edilmediği ve idari düzenlemelerin yokluğunda keyfiyete karşı yetkin hukuki koruma sağlayıp sağlamadığı konularında, kalitesini gösterdiği kanısındadır.
109. Bu bağlamda Mahkeme taraflar arasındaki asıl anlaşmazlığın bahsedilen hakkın kullanılması için kanunun – ki kanun prensipte doku alımıyla ilgili olarak en yakın akrabalara rıza gösterme veya itiraz etme hakkını tanımıştır – uygulamada yeterince açık ve öngörülebilir olup olmadığı konusunda olduğunu gözlemlemiştir. Başvurucu, en yakın akraba olarak doku alımına rıza gösterme veya itiraz etme hakkını kullanabilmesi için bir olanak olmadığını savunurken Hükümet, başvurucunun rızasını ve itirazını belirtmesi karşısında hiçbir engel bulunmadığı ve dolayısıyla bu hakkını kullanabilecek olduğu görüşündedir.
23. Mahkeme, milli hukuklar söz konusu olduğunda kanunun özüne bakılmasının Mahkeme’nin görevi olmadığını yinelemiştir. Aksine Mahkeme, mümkün olduğunca, öncesinde oluşmuş sorunları incelemekten kendisini alıkoymalıdır (bakınız Taxquet Belçika davası [GC], no. 926/05, § 83, AİHM 2010). Mahkeme, tarafların bahsi geçen zamanda, Letonya hukuk sisteminde “bilgilendirilmiş rıza” sistemi mi yoksa “varsayılan rıza” sistemi mi geçerlidir sorusu üzerine, hatırı sayılır bir süre boyunca, tartıştığını gözlemlemiştir (yukarıda 18. Paragrafta uzmanların ve savcıların ayrılan görüşlerine de bakınız). Akılda tutulmalıdır ki; mevcut dava ile Mahkeme önüne getirilmiş mesele, davalı devletin herhangi bir rıza sistemini seçmesi gerektiği konusundaki genel bir sorudan kaynaklanmamaktadır. Mesele, daha çok, başvurucunun eşinin ölümünden sonra dokularının alınması konusunda taleplerini dile getirme hakkıyla ve yerel makamların bu hakkın kullanılması için gereken hukuki ve işlevsel şartları oluşturamadığı iddiası o ile ilgilidir.
111. Mahkemenin incelemesinin başlangıç noktası, başvurucunun eşinin dokuları alındığı sırada bu konuda bilgilendirilmemiş olmasıdır. Yerel makamlar; doku alımlarını gerçekleştiren Adli Tabiplik uzmanlarının ölmüş kişinin akrabaları ile iletişime geçmek için girişimde bulunmamaların, o dönem için yaygın bir uygulama olduğunu belirtmişlerdir (yukarıda 16. paragraf). Akrabalarla iletişimleri olduğu durumlarda dahi uzmanların yapılacak doku alımlarıyla ilgili akrabaları bilgilendirmedikleri veya rızalarını almadıkları yönünde kanıtlar mevcuttur (yukarıda 27. paragraf).
24. Yerel kanunların yeterli açıklıkta ifade edilip edilmediği konusunda, Mahkeme yerel makamların milli hukukta düzenlenmiş yükümlülüklerin kapsamıyla ilgili kendi aralarında anlaşmazlığa düştüğünü gözlemlemiştir. Bir yandan bakıldığında, Güvenlik Polisi doku alımlarının ancak önceden verilmiş rıza ile mümkün olabileceğini ve bu rızanın olmamasının alımları hukuka aykırı kıldığını savunurken aynı zamanda da yerel yasaların farklı şekillerde de yorumlanabileceğini – uzmanların görüşlerine atıfta bulunarak – kabul etmiş; konunun bir hükme bağlanamayacağını ortaya koymuştur (yukarıda 18. ve 20. Paragraflar). Öbür yandan bakıldığında; inceleme yapan savcılar, önceden verilmiş rıza olmadan dokuların alınmasıyla uzmanların kanunu ihlal ettikleri ve cezai sorumluluklarının doğduğu sonucunu çıkarmışlardır (yukarıda 22., 24. ve 25. paragraflar). Neticede Güvenlik Polisi, yerel kanunlarla ilgili savcıların belirttiği yorumu kabul etmiş ve başvurucu da dahil olmak üzere en yakın akrabaların haklarının ihlal edildiği kanısına varmıştır. Ancak bu sırada bütün cezai kovuşturmalar zaman aşımına uğramıştır (yukarıda 27. paragraf). Son olarak, yerel mahkeme, en yakın akrabaların doku alımları ile ilgili rıza ve itirazlarını dile getirme hakları olduğunu kabul ederken, savcıların benimsediği görüşü reddetmiş ve yerel kanunların uzmanlara en yakın akrabaları bilgilendirmek ve kendilerine haklarını açıklamak gibi bir yükümlülük yüklemediğine hükmetmiştir. Yerel mahkemeye göre uzmanlar kanunda açıkça belirtilmemiş bir yükümlülüğü yerine getirmedikleri için suçlu bulunamazlar (yukarıda 28. paragraf).
25. Mahkeme, kanunu uygulamakla sorumlu makamların kanunun kapsamıyla ilgili anlaşmazlığa düşmesinin kanunda yeterli açıklığın olmamasının göstergesi olduğu görüşündedir. Mahkeme yerel mahkemelerin bulgularına atıfta bulunarak; Kanun’un 4. bölümü ölmüş kişinin yakın akrabalarına organ ve/veya dokuların alınmasına rıza gösterme veya itiraz etme hakkını tanımış olsa da, bu hak uzmanlara akrabaları bu hakları konusunda bilgilendirmek ile ilgili bir yükümlülük yüklemeyeceğini belirtmiştir (yukarıda 28. paragraf). Hükümet de bu açıklamaya dayanarak doku alımının hukuka aykırı olmadığını iddia etmiştir (yukarıda 97. ve 99. paragraflar). Mahkeme’nin görüşüne göre; Letonya kanunları yakın akrabaların doku alımları ile ilgili rıza veya itirazlarını dile getirmeleri için kanuni bir çerçeve sunmuş olsa da, uzmanlara veya makamlara tanınan takdir yetkisini veya yükümlülüklerin kapsamını açıkça tanımlamamıştır. Mahkeme ayrıca, konu ile ilgili Avrupa ve uluslar arası belgelerin, makul bir sorgulama ile, akrabaların görüşünün alınmasına özel önem vermiş olduğunu işaret etmiştir (34. ve devamındaki paragraflara). Daha belirgin olarak, Ek Protokol Açıklama Raporu’nda belirtildiği gibi, devletin rıza verilmesi ile ilgili devreye soktuğu sistem ister “bilgilendirilmiş rıza” ister “varsayılan rıza” olsun gereken usuller ve kayıt yöntemleri belirlenmelidir. Ölmüş kişinin talepleri yeterli derecede açıkça belirtilmemişse doku alımından önce tanıklık alınması için akrabalarla iletişime geçilmelidir (özellikle yukarıda 37. paragrafta Ek Protokol’ün 17. maddesine yapılan yorumlara bakınız).
26. Ayrıca Mahkeme; hukukilik prensibinin Devletlerden sadece, öngörülebilir ve süreklilik arz eden şekilde, yürürlüğe giren kanunlara uymasını ve kanunları uygulamasını istemediğini; aynı zamanda bu kanunların hayata geçirilmeleri için gerekli hukuki ve işlevsel şartları temin etmelerini de beklediğini yinelemiştir (bakınız mutatis mutandis Broniowski Polonya davası [GC], no. 31443/96, §§ 147 ve 184, AİHM 2004‑V). Başvurucunun eşinin 19 Mayıs 2001 tarihinde ölümünü takiben, Adli Tabiplikten bir uzman, cesetten yirmi dört saat içinde, başvurucunun eşinin pasaportunda itiraza dair bir damga olmadığını doğrulamak ve dokusunu almakla görevlendirilmişti (yukarıda 16. paragraf). Ancak görülen o ki, bahsi geçen zamanda, pasaportlara konulan ve pasaport sahibinin ölümünden sonra vücudunun kullanılması konusunda izin veya itiraz belirten damgaların kaydının tutulduğu, kamuya açık bir sicil kaydı yoktur (bu durum 1 Ocak 2002 tarihinde yapılan yasa düzenlemelerine ve yukarıda atıfta bulunulan Petrova davasında, § 35 nüfus kaydına işlenmesi bilgisine aykırılık teşkil eder). Daha da ötesinde, devlet makamlarının ve uzmanların bu bilgileri istemelerini ve elde etmelerini sağlayacak bir yöntemin bulunmadığı anlaşılmıştır. Hükümet’in iddiasına göre, uzman doku alımından önce Bay Elberts’in pasaportunu fiziksel olarak kontrol etmiştir, ancak başvurucu eşinin pasaportunun o sırada evde olduğunu ileri sürmüştür. Bu sebeple, uzmanın pasaporttaki bilgiyi doğrulamak için izlediği yöntem belirsizliğini korur. Uzmanın Bay Elberts’in pasaportuna bakıp bakmadığını hesaba katmaksızın, bahsi geçen zamanda Letonya hukukunda geçerli olan rıza sisteminin uygulamada nasıl işlediği belirsizliğini korumuştur; başvurucu kendini bulduğu durumda en yakın akraba olarak belirli haklara sahiptir, ancak bu hakların ne zaman ve şekilde kullanılacağı bilgisi kendisine verilmemiştir ve herhangi bir açıklama sunulmamıştır.
115. Kanunun keyfiliğe karşı yetkin bir koruma sağlayıp sağlamadığı konusunda Mahkeme, mevcut davada söz konusu olan doku alımının, yukarıda bahsi geçen Petrova davasındaki gibi münferit bir işlem olmadığını aksine bir ilaç şirketi ile yapılan devlet tarafından onaylanmış bir anlaşma sonucu yapıldığını; ayrıca doku alımlarının çok sayıda kişiden yapıldığını işaret etmiştir (yukarıdaki 13., 14. ve 26. Paragraflara bakınız). Özellikle böylesine bir durumda uzmanlara kendi inisiyatifleri ile (15. paragraf) alım yapmaları konusunda verilen takdir yetkisini denetleyecek yetkin mekanizmalar geliştirilmeliydi, ancak bu yapılmadı (yukarıda 34. ve devamındaki paragraflarda atıfta bulunulmuş uluslar arası belgelere de bakınız). Hükümetin, başvurucuyu doku alımı ile ilgili talebini dile getirmekten hiçbir şeyin alı koymadığı iddiasına cevaben Mahkeme, konuyla ilgili hukuki ve idari düzenlemenin yokluğunu işaret etmiştir. Bu yüzden başvurucu, bu konudaki hakkını kullanmak isteseydi kendisini nelerin bekleyecek olduğunu öngöremeyecek durumda bırakılmıştır.
116. Yukarıda anlatılanların ışığında, Mahkeme, uygulanacak Letonya kanununun yeterli açıklıkta ifade edildiğini ve keyfiliklere karşı yetkin yasal korumayı sağladığını söyleyememektedir.
117. Mahkeme, buna bağlı olarak, başvurucunun özel hayatına saygı duyulması hakkına yapılan müdahalenin, Sözleşmenin 8. maddesi 2. fıkrası anlamında kanuna uygun olmadığını belirtmiştir. Dolayısı ile 8. maddenin ihlali söz konusudur. Bu sonuca bağlı olarak, bu davada Mahkeme, 8. Maddenin 2. fıkrasındaki diğer şartların sağlanıp sağlanmadığına bakılmasına gereksinim duymamaktadır (bakınız, örneğin, Kopp İsviçre kararı, 25 Mart 1998, § 76, Hüküm ve Kararlar Raporları 1998‑II, ve Heino Finlandiya kararı, no. 56720/09, § 49, 15 Şubat 2011).
II. SÖZLEŞME’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
118. Başvurucu aynı zamanda kendi bilgisi ve rızası olmaksızın eşinden doku alınmasından ve eşini bacakları birbirine bağlı şekilde gömmek zorunda bırakılmaktan dolayı Sözleşme’nin 3. maddesi uyarınca şikayette bulunmuştur.
119. Sözleşmenin 3. Maddesi aşağıdaki gibidir:
“Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz.”
120. Hükümet bu iddiayı reddetmiştir.
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
121. Hükümet yukarıda bahsedilmiş olan iç hukuk yollarının tüketilmemiş olduğuna dair aynı ilk itirazları öne sürmüştür ve başvurucu da reddetmiştir (yukarıda paragraf 69-77 arası). Bununla ilgili olarak Mahkeme yukarıdaki değerlendirmesine (yukarıda paragraf 78-87 arası) atıf yapmıştır ve bu başlık altında değerlendirmenin de söz konusu olabileceğini belirtmiştir.
27. Bunun ötesinde Hükümet, Adalet Bakanlığı tarafından yayınlanan (1 Ocak 2002 tarihinde yürürlüğe girmiştir) bir yönergeye ve ölüm sonrası adli tıp incelemeleri usullerini konu alan Başvuru, Şikayet ve Önerilerin Devlet ve Belediye Kurumları Tarafından İncelenmesi Hakkında Kanun’a (1 Ocak 2008 tarihinde yürürlüğe girmiştir) atıfta bulunmuştur. Başvurucunun, ölmüş eşinin vücuduyla ilgili bir şikayette bulunabileceğini iddia etmişlerdir. Başvurucu reddetmiştir. Mahkeme Hükümet’in önerdiği yolun başvurucunun şikayetiyle ilgili nasıl bir telafi sağlayabilecek olduğunu açıkça belirtmediğini işaret etmiştir. Mahkeme başvurucunun ceza hukuku yoluna gitmesinin uygun olduğunu belirtmek için yukarıdaki değerlendirmesine atıf yapmayı yeterli görmüştür (yukarıda 85. paragraf). Mahkeme, burada, başvurucunun cezai yargılamada, hukuka aykırı olduğu iddia edilen doku alımı sebebiyle, kocasının cesedine saygısızlık edildiği şikayetinde de bulunduğunu eklemiştir. Savcılar; başvurucunun şikayetlerini iki seviyede incelemiş ve ölüye saygısızlıkla ilgili hiçbir kanıt bulunmamasından hareketle bu şikayetleri reddetmiştirler (yukarıda pragraf 31-32). Hükümetin itirazı bu sebeple reddedilmiştir.
123. Hükümet; ölmüş eşinin cesedinin durumunu, eşinin cenazesinde, 26 Mayıs 2001 tarihinde, öğrendiğinden yola çıkarak başvurucunun altı aylık zaman aşımı süresine uymadığını iddia etmiştir. Ancak Mahkeme, başvurucunun o tarihte eşinin vücudundan doku alındığının farkında olmadığını; başvurucunun durumu olaydan iki yıl sonra cezai soruşturma başlatılması ile öğrenmiş olduğunu işaret etmiştir. Ardından da başvurucu incelemenin bir tarafı haline gelmiştir. Bu sebeple Mahkeme başvurucunun şikayetinin cezai soruşturmanın nihai kararla durdurulduğu tarih olan 23 Ekim 2008’de yapılmış olduğunu saymıştır. Buna bağlı olan ilk itirazları reddetmiştir.
28. Hükümet Çakıcı Türkiye davasına ([GC], no. 23657/94, § 98, AİHM 1999‑IV) dayanarak, başvurucu veya eşinden herhangi birinin hiçbir zaman doku alımına itiraz etmediğinden hareketle başvurucunun Sözleşme’nin 3. maddesi uyarınca mağdur sayılamayacağını iddia etmiştir. Başvurucu yerel mahkemelerde eşini bacakları birbirine bağlı olarak defnetmeye zorlanmakla ilgili hiçbir şikayette bulunmadığından şu anda Mahkeme önünden mağdur olduğunu iddia edemeyeceğini öne sürmüşlerdir. Başvurucu, Çakıcı davasının ortadan kaybolmakla ilgili olduğunu işaret etmiş bir yandan da eşinin cesedini cenazeden önce gördüğünü ve bacaklarının birbirine bağlı olduğunu belirtmiştir. Başvurucu bu durum karşısında şaşırmıştı ancak doku alımından haberdar değildi. Mahkeme mevcut davada başvurucunun mağdur olarak kabul edilip edilmeyeceğinin davanın esasıyla yakından ilgili olduğu görüşündedir. Bu sebeple esasa dahil edilmiştir.
29. Son olarak Hükümet, başvurucunun şikayetinin Sözleşme’nin hükümlerine konu yönünden uygun olmadığını ileri sürmüştür. Hükümet sadece beyin ve omurilik zarlarının dış cephesinin (dura mater) alındığını iddia etmiştir. Ölmüş kişiden en yakın akrabalarının bilgisi ve rızası olmadan doku alınmasının bireysel ve öznel seviyede üzüntü yaratabileceğini kabul etmelerinin yanında, bu durumun kendi başına Sözleşmenin 3. maddesi uyarınca bir sorun ortaya çıkarmadığını savunmuşlardır. Hükümet sonraki hükmün doku alımları konusunda en yakın akrabalardan rıza alınması için veya akrabaların bilgilendirilmesi için genel bir yükümlülük yüklemediğini belirtmiştir. Hükümet başvurucunun şikayetinin yalnızca Sözleşmenin 8. maddesi uyarınca incelenmesi gerektiği görüşündedir. Mahkemeye göre, mevcut davada başvurucunun şikayetinin Sözleşmenin 3. maddesinin kapsamına girip girmediği konusu davanın esasıyla yakından ilgilidir. Bu sebeple davanın esasına dahil edilmiştir.
30. Mahkeme, şikayetin Sözleşme Madde 35 § 3 (a) anlamında açıkça asılsız olmadığını işaret etmiştir. Kabul edilemez olması için başka bir temel olmadığı, sorunun davanın esasına dahil edildiğini bildirilmiştir. Bu durumda, başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar verilmiştir.
B. Esas Hakkında
1. Tarafların İddiaları
31. Başvurucu Sözleşmenin 3. maddesinin mevcut davaya uygulanabilmesi için gereken asgari şiddet seviyesinin aşıldığını belirtmiştir. Başvurucu doku alımından sonra eşinin cesedinin bulunduğu durumu – bacaklarının birbirine bağlı olmasını – görmüştür. Bu sırada kendisi ikinci çocuklarına hamiledir. Başvurucu hukuka aykırı doku alımının Sözleşmenin 3. maddesiyle yasaklanan insanlık dışı ve onur kırıcı işlemlere dahil olduğunu iddia etmiştir. Durum başvurucuyu sarsmış ve üzmüştür. Bunu desteklemek için başvurucu kız kardeşinden bir yazılı beyan sunmuştur. Bu beyanda kız kardeş, Bay Elberts’in cesedini cenaze için Adli Tabiplik’ten geri gönderildikten sonra Sigulda’da gördüğünü ve cesedin bacaklarının birbirine koyu renk bant ile bağlı olduğunu belirtmiştir; kız kardeş bu muamelenin trafik kazasından dolayı yapıldığını farz etmiştir.
128. Bunun ötesinde başvurucu, cezai yargılama süresince stres altında bırakıldığını, çünkü eşinden hangi doku ve organların alındığını öğrenmekten alı konulduğunu belirtmiştir. Öncesinde başvurucu eşinin bacaklarının trafik kazasının sonuçlarını engellemek için bağlanmış olabileceğini düşünmüştür. Sonrasında bacaklardan doku alındıktan sonra başka bir madde yerleştirildiği için bacakların birbirine bağlı olduğunu farz etmiştir. Başvurucu sonucunda eşinden tam olarak hangi dokuların alındığını Hükümet’in mevcut davayla ilgili savunması eline geçtiğinde keşfedebilmiştir.
129. Başvurucu Labita İtalya kararına ([GC], no. 26772/95, § 131, AİHM 2000‑IV) dayanarak etkili bir soruşturmanın yapılmadığını iddia etmiştir. Soruşturma beş ay sürmüştür; kanuni sınırı belirleyen sürenin aşılması sebebiyle de sona erdirilmiştir. Başvurucu 13 kadar şikayette bulunduğunu ve 4 kararın bozulduğunu işaret etmiştir. Başvurucu soruşturmanın makul sürede tamamlanmadığı ve gereksiz yere uzatıldığı düşüncesindedir. Başvurucu, diğer mağdurlarla beraber, hiçbir telafi sunulmadan bırakılmıştır ve uzmanlar hiçbir cezaya çarptırılmamışlardır.
32. Hükümet doku alımının iç hukuka uygun olacak şekilde yapıldığı konusunda ısrar etmiştir. Onlara göre, başvurucu eşinin vücudundan doku alınmasının insanlık dışı ve onur kırıcı işlemlere dahil olduğunu kanıtlayamamıştır. Selçuk ve Asker Türkiye davasına (24 Nisan 1998, § 78, Reporlar 1998‑II) atıfta bulunarak Hükümet, başvurucunun izni olmadan eşinden doku alınmış olmasının ona “elem ve ıstırap” yaratmış olduğunu kanıtlayamadığını iddia etmiştir. Ayrıca İrlanda Birleşik Krallık davasına (18 Ocak 1978, § 167, Seri A no. 25) atıfta bulunarak başvurucunun “küçük düşürmeye ve aşağılamaya neden olabilecek korku ve acı duyguları” duyduğunu kanıtlayamadığını iddia etmişlerdir. Hükümet cesetten sadece dura mater’in alındığını yenilemiştir. Yakın aile bireyini kaybetmenin acısı ve ıstırabının yanında başvurucu izni ve bilgisi olmadan doku alımının gerçekleşmesinden belirli bir seviyede duygusal ıstırap ve acı yaşamış olsa da; bu durum Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamında gereken asgari şiddet seviyesini aşmamıştır. Hükümet ayrıca otopsi sırasında başvurucunun eşinin kalbinin çıkarılmış olduğunu ve kafatasının hasar alıp almadığını anlamak için mater dura’nın alınıp incelenmesi gerektiğini iddia etmiştir. Bu da başvurucuya duygusal ıstırap vermiş olabilir ancak 3. maddenin uygulanması için gereken asgari şiddet seviyesine erişmemiştir.
131. Hükümet, başvurucunun Sigulda Hastanesi’nde hazır bulunmadığını, en yakın akrabaların doku alımına itirazları varsa tıbbi kadroyla iletişime kendilerinin geçmeleri ve nerede olduklarını bildirmeleri gibi sorumlulukları olduğunu işaret etmiştir. Doku alımının şirketle yapılan sözleşmeye dayanarak yapıldığının, organların bioimplantlara dönüştürülmek üzere şirkete gönderildiğinin ve sonrasında Letonya’ya doku nakli amacı ile geri gönderildiğinin ve bütün bunların altındaki amacın başkalarının hayatlarının kurtarılması ve iyileştirilmesi olduğunun altını çizmişlerdir. Hükümet doku alımının “çok hızlı bir şekilde” yapılması gerektiğini ve küçücük bir gecikmenin dahi doku alımının mümkün olabileceği kıymetli vaktin kaybedilmesi anlamına geldiğini vurgulamıştır. Başvurucunun eşinin hayatı sırasında doku alımına itiraz etmediği veya böyle bir itiraz talebini başvurucuya belirtmediğine dayanarak Hükümet, başvurucunun olayların kendisi veya eşinin taleplerine ters düşecek şekilde gerçekleştiğini iddia edemeyeceğini savunmuştur.
33. Hükümet; başvurucunun eşinin bacaklarının birbirine bağlı olduğu iddiasının yanlış olduğunu ve bunu destekleyen inanılır herhangi bir kanıt olmadığını beyan etmiştir. Bildirilerinde, Adli Tabiplik’ten edinilen bilgiye göre, cesedin otopsiden sonra yıkandığı temizlendiği ve düzenlendiği belirtilmiştir. Cesedin durumu ile ilgili kayıt altına alınan hiçbir şikayet bulunmadığını yinelediler. Otopsi raporuna göre, bacakları trafik kazasında zarar görmemiştir. Mevcut davada, başvurucunun ölmüş eşinin vücudu ile ilgili iddiaları hiçbir delille desteklenmemiş olduğundan; “makul şüphe olmaksızın” kanıtlanmış olmak ispat ölçütü gerçekleşmemiştir.
2. Mahkeme’nin Değerlendirmesi
(a) Genel Bakış
133. Svinarenko ve Slyadnev Rusya kararında ([GC], no.lar 32541/08 ve 43441/08, §§ 113-118, 17 Temmuz 2014) Mahkeme uygulanabilecek ilkeler aşağıdaki gibi özetlemiştir:
“113. Mahkemenin birçok kez belirttiği üzere, Sözleşme’nin 3. maddesi demokratik toplumun en temel değerlerini düzenler. Madde kesin ifadelerle, koşullar ve mağdurun şartlarından bağımsız olarak; işkence, insanlık dışı veya onur kırıcı ceza veya işlemleri yasaklamıştır (diğerlerinin yanında bakınız, Labita İtalya kararı [GC], no. 26772/95, § 119, AİHM 2000-IV).
114. Kötü muamelenin 3. maddenin kapsamına girmesi için asgari şiddet seviyesini aşması gerekmektedir. Bu asgariliğin değerlendirilmesi görecelidir; davanın şartlarına, muamelenin süresine, fiziksel ve zihinsel etkilerine ve bazı durumlarda mağdurun cinsiyetine, yaşına ve sağlık durumuna bağlı olarak değişir (bakınız, örneğin, Jalloh Almanya kararı [GC], no. 54810/00, § 67, AİHM 2006‑IX). Müdahalenin amacının küçük düşürmek ve itibarını zedelemek olup olmadığı sorusu dikkate alınacak bir unsur olsa dahi, böyle bir amacın olmaması kesin olarak 3. maddenin ihlaline işaret eden bir bulguyu elemeye yetmez (diğerlerinin yanı sıra bakınız, V. Birleşik Krallık kararı [GC], no. 24888/94, § 71, AİHM 1999-IX).
115. Muamelenin 3. madde kapsamında “küçültücü” sayılabilmesi için bir bireyi küçük düşürmesi veya itibarını zedelemesi, saygı göstermemesi, insani saygınlığını hor görmesi, korku ve ıstırap duyguları yaratması veya bir bireyin fiziksel veya ruhsal dayanıklılığını kıracak seviyede aşağılık olma hissi vermesi gerekir (bakınız M.S.S. Belçika ve Yunanistan kararı [GC], no. 30696/09, § 220, AİHM 2011, ve El-Masri eski Yugoslavya kararı [GC], no. 39630/09, § 202, AİHM 2012). 3. madde kapsamında “küçültücü” sayılabilmesinde, muamelenin halka açık şekilde yapılmış olması önemli veya ağırlaştırıcı bir unsur olabilir (bakınız, diğerlerinin yanı sıra , Tyrer v. the United Kingdom, 25 April 1978, § 32, Seri A no. 26; Erdoğan Yağız Türkiye kararı, no. 27473/02, § 37, 6 Mart 2007; ve Kummer Çek Cumhuriyeti, no. 32133/11, § 64, 25 Temmuz 2013).
116. Muamelenin “küçültücü” olması için bahsedilen acı ve aşağılanma, meşru olan muamelenin kaçınılmaz bir parçası olabilecek acı ve aşağılamanın, çok ötesine geçmelidir (bakınız V. Birleşik Krallık kararı, yukarıda bahsi geçen, § 71). ...
118. İnsan saygınlığına saygı duyulması Sözleşme’nin en temel özünü teşkil eder (bakınız Pretty Birleşik Krallık, no. 2346/02, § 65, AİHM 2002‑III). Her bir insanın korunması için bir vasıta olan Sözleşme’nin gaye ve amacı içerdiği hükümlerinin gerçek ve etkili koruma sağlayacak şekilde yorumlanıp uygulanmasıdır. Koruma altına alınmış her bir hak ve özgürlüğün yorumunun Sözleşme’nin genel ruhuna uyumlu olması gerekir çünkü Sözleşme demokratik toplumun ülkü ve değerlerini korumak ve desteklemek için tasarlanmış bir araçtır (bakınız Soering Birleşik Krallık, 7 Temmuz 1989, § 87, Seri A no. 161).
134. Mahkeme Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlal edildiği iddiasına bağlı olarak kanıtları değerlendirirken ispat ölçütü olarak “makul şüphe olmaksızın” kanıtlanmış olmayı benimsediğini işaret etmiştir. Ancak bu ispat; yeterli düzeyde güçlü, açık ve uyumlu neticelerin bulunmasıyla veya olgulara dair çürütülemez ipuçlarının varlığı ile de yapılabilir (bakınız Farbtuhs Letonya, no. 4672/02, § 54, 2 Aralık 2004, ve Bazjaks Letonya, no. 71572/01, § 74, 19 Ekim 2010).
(b) Mevcut davaya uygulanabilirliği hakkında
135. Eldeki davanın şartlarına dönecek olunursa, Mahkeme gözlemlemiştir ki; başvurucu, eşinden iç hukuka aykırı şekilde ve öncesinde kendisinden rıza alınmadan ve bilgilendirilmeden doku alınmasından ve eşini bacakları birbirine bağlı şekilde defnetmek zorunda bırakılmaktan dolayı duygusal ıstırap çektiğini ileri sürmektedir. Hükümet, bu suçlamalardan ilkinin Sözleşmenin 3. maddesinin uygulanması için gerekli şiddet seviyesine erişmediğini ve ikincisinin de “makul şüphe olmaksızın” gerçekleştiğinin kanıtlanmadığını iddia etmiştir.
136. Mahkeme başvurucunun doku alımını eşinin cenazesinden iki yıl sonra öğrendiğini ve cezai eylemlerin olasılığına ilişkin nihai karara varılıncaya kadar bir beş yılın daha geçtiğini işaret etmiştir. Başvurucu, bütün bu zaman boyunca eşinin bedeninden hangi organ veya dokuların alındığına ilişkin bilgilendirilmediğini; bunu Hükümetin mevcut davayla ilgili görüşlerinin eline geçmesi ile öğrendiğini öne sürmüştür ve Hükümet inkar etmemiştir. Başvurucu eşinin bacaklarının neden birbirine bağlı olabileceği ile ilgili çeşitli sebepler gündeme getirmiştir ve başvurucunun iddiaları sonrasında aile bireyinden gelen yazılı kanıt ile desteklenmiştir. Bu olaylar ışığında başvurucu, eşinin en yakın akrabası olarak, duygusal ıstırap çekmiş olabilir.
34. Mahkemenin görevi, davanın belirtilen şartları altında, sözü geçen ıstırabın, Sözleşme’nin 3. maddesinin kapsamına dahil edilebilecek bir boyutu olup olmadığını saptamaktır. Mahkeme; ciddi bir insan hakları ihlalinin, mağdurun aile üyeleri üzerinde yaratacağı derin psikolojik etkisini içtihatlarında hiçbir zaman sorgulamamıştır. Ancak mağdurun akrabaları açısında Sözleşme’nin 3. maddesi uyarınca ayrı bir ihlalin varlığından bahsetmek için, yukarıda bahsedilen ihlalden kaçınılmaz olarak kaynaklanacak duygusal sıkıntı haricinde, ıstıraba başka bir boyut ve nitelik kazandıran özel şartlar olmalıdır (bakınız Salakhov ve Islyamova Ukrayna, no. 28005/08, § 199, 14 Mart 2013). Aile bağının yakınlığı ve akrabaların sorgulamalarına makamların cevap veriş şekli, ilgili unsurlar arasındadır (bakınız, örneğin, yukarıda § 98’de bahsedilen Çakıcı davasında bu ilke zorlanmış kaybolma bağlamında uygulanmıştır; Mubilanzila Mayeka ve Kaniki Mitunga Belçika davasında, no. 13178/03, § 61, 12 Ekim 2006, Mahkeme beş yaşındaki kızının başka bir ülkede alıkonulmasından dolayı bir annenin çektiği ıstırabı değerlendirirken bu ilkeye dayanmıştır; ve M.P. ve diğerleri Bulgaristan davasında, no. 22457/08, §§ 122-124, 15 Kasım 2011, ilgili şikayetler suistimale uğramış bir çocuğun akrabalarının yaşadığı ıstırapla ilgili yapılmıştır). Atıf yapılan davalarda Mahkeme, ebeveyn-çocuk bağına ağırlık vermiştir. Bir ihlalin özü, makamların durum kendi dikkatlerine sunulduğunda gösterdikleri tepki ve tutumlarına bakılarak anlaşılır denmiştir (bakınız Salakhov ve Islyamova, yukarıda bahsedilen, § 200). Mevcut davayla ilgili olarak başvurucu ve ölmüş eşi için benzer değerlendirmelerin uygulanabileceğinden bahsedilebilir.
35. Mahkeme, mevcut davayı, mağdurların aile üyeleri tarafından Mahkeme önüne getirilen ve güvenlik güçleri tarafından yapılan “kaybolmalar” ve yargılama yetkisi dışındaki öldürmeleri içeren davalardan (bakınız, örneğin, Luluyev ve diğerleri Rusya, no. 69480/01, §§ 116-118, AİHM 2006‑XIII (özetler)); ve Sözleşmenin 2. maddesini çiğneyen makamların eylemleri sonucu insanların öldürüldüğü davalardan (bakınız, örneğin, Esmukhambetov ve diğerleri Rusya, no. 23445/03, §§ 138-151 ve 190, 29 Mart 2011) ayrı tutmuştur. Mevcut durumda ne cesedin tahrip edildiğine dair (bakınız Akkum ve diğerleri Türkiye davası, no. 21894/93, §§ 258-259, AİHM 2005‑II (özetler), ve Akpınar ve Altun Türkiye davası , no. 56760/00, §§ 84-87, 27 Şubat 2007) ne de cesedin uzuvlarının veya kafasının kesildiğine dair (bakınız Khadzhialiyev ve diğerleri Rusya davası, no. 3013/04, §§ 120-122, 6 Kasım 2008) belirti yoktur.
36. Başvurucunun eşinin kaderiyle ilgili uzatılmış bir belirsizlikten dolayı acı çektiğinden bahsedilemeyecek olsa da, Mahkeme başvurucunun, eşinin cesedinden hangi organ veya dokuların alınmış olduğuna ve bunun nasıl ve neden yapıldığına dair uzun bir süre boyunca belirsizlik, sıkıntı ve acıdan muzdarip olduğunu ortaya koymuştur. Bu bağlamda, Hükümetin sadece dura mater’in alındığına dair savunmasının hiçbir geçerliliği yoktur. Her halükarda başvurucu bunu Mahkeme önündeki yargılama sırasında keşfetmiştir. Olaylar oluştuğu sırada, başvurucunun Adli Tabiplik tarafından yapılmış herhangi bir işlemi sorgulamak için bir sebebi olmamıştır çünkü sonuçta eşinin cesedi ölüm sebebi saptanmak üzere oraya gönderilmiştir. Ardından, Adli Tabiplik tarafından yapılan doku alımının hukukiliği ile ilgili cezai bir soruşturma başlatılmış ve toplam dokuz yıllık sürede (yukarıda paragraf 13-33 bakınız) dokuların sadece başvurucunun eşinden değil aynı zamanda yüzlerce başka kişiden de alınmış olduğu ortaya çıkmıştır ( örnek vermek gerekirse 3 yıl içinde 500 kişi). Alımların devlet tarafından onaylanmış yurtdışındaki bir ilaç şirketi ile yapılan bir anlaşmaya uygun olarak yapıldığı ortaya konulmuştur. Bu proje devlet memurları – adli tabiplik uzmanları – tarafından kendi inisiyatifleri ile adli tıp incelemeleri gibi olağan görevlerinin yanı sıra yürütülmüştür (bakınız yukarıda 15. paragraf). Bunlar başvurucunun fazladan acı çekmesine sebep veren özel unsurlar oluşturmuşlardır.
37. Mahkeme, başvurucunun çektiği ıstırabın yakın bir aile bireyini kaybetmekten kaynaklanacak kederin ötesinde bir boyut ve nitelik kazandığı fikrindedir. Mahkeme Sözleşmenin 8. maddesi uyarınca bir ihlal olduğunu tespit etmiştir çünkü; başvurucu, en yakın akraba olarak, doku alımıyla ilgili rıza veya itirazda bulunma hakkına sahiptir ancak Letonya hukukunda yerel makamlara verilen yükümlülükler ve takdir yetkisi açık değildir ve bu anlamda herhangi idari veya hukuki bir düzenleme bulunmamaktadır. (yukarıda 109-116 paragraflara bakınız). Mevcut dava ile yukarıda atıfta bulunulan Petrova davası arasında, alınan organ ve dokuların büyüklüğü ve önemi dikkate alındığında, hatırı sayılır değişiklikler olduğu kabul edilse de; Mahkeme her iki davanın da Letonya’daki organ ve doku nakilleriyle ilgili yapısal eksikliklerin varlığına işaret ettiğini belirtmektedir. Sözleşmenin 3. maddesi ile ilgili olarak da Letonya’daki şartların unsurları göz önüne alınmıştır. Ek olarak, başvurucunun sadece en yakın akraba olmaktan gelen hakları ihlal edilmemiş, ayrıca başvurucu milli hukukta belirtilen yükümlülüklerin kapsamı konusunda yerel makamlardan gelen çelişkili görüşlere maruz kalmıştır. Bunun dışında, Güvenlik Polisi ve çeşitli savcılar bir kişi hakkında bu temele dayanarak bir kovuşturma yapılabilmesi açısından yerel hukukun açık olup olmadığı konusunda fikir ayrılığına düşmüş olsa da, her iki taraf da rıza olmadan yapılan (organ ve doku) alımların hukuka aykırı olduğunu kabul etmiştir (bakınız yukarıda 18., 20.,22.,24. ve 25. paragraflar). Ayrıca bu fikir ayrılığı çözülene kadar (yukarıda 27. paragraf)geçen sürede cezai kovuşturma başlatılması için öngörülen azami süre bitmiştir. Zaten yerel mahkemeler, böyle bir kovuşturmaya, kanunun yeterince açık olmamasından kaynaklı olarak müsaade etmemişti (yukarıda 28. paragraf). Bu olgular, dikkatlerine getirilen şikayetlerle ilgili, yerel makamların takındığı tavırları ve başvurucu da dahil olmak üzere, işlemlerden mağdur olanlar ve yakın akrabaları karşısında gösterdikleri umursamazlığı kanıtlamaktadır. Bu şartlar, başvurucunun özel hayatının çok hassas bir kısmını ilgilendiren kişisel bir hakkının, yani doku alımına rıza göstermek veya itiraz etme hakkının, ihlal edilmesi karşısında çaresizlik hissetmesine katkı sağlamıştır ve herhangi bir telafinin imkânsız oluşu da üzerine binmiştir.
141. Başvurucunun ıstırabı Adli Tabiplikte tam olarak nasıl işlemlerin yapıldığı konusunda bilgilendirilmemiş olmasıyla daha da artmıştır. Başvurucu doku alımıyla ilgili bilgilendirilmemiş ve cenaze günü eşinin bacaklarının birbirine bağlı olmasının trafik kazasının sonucu olduğunu zannetmiştir. Başvurucu ancak iki yıl sonra, askıdaki cezai soruşturmadan ve ölmüş eşiyle ilgili olası hukuka aykırı işlemlerden haberdar edilmiştir. Bu noktada başvurucu açıkça büyük bir üzüntü yaşamış ve eşinin büyük ihtimalle Adli Tabiplik’te yapılan işlemlerden ötürü bacakları birbirine bağlı şekilde defnedildiğini düşünmüştür. Hükümet’in “makul şüphe olmaksızın” kanıtlanmamış olduğuna dair iddiası reddedilmiştir çünkü başvurucunun ıstırabı zaten özellikle Adli Tabiplik’te ölmüş eşinin vücuduna yapılan işlemlerle ilgili bu belirsizliklere bağlı oluşmuştur.
38. Organ ve doku nakilleri özel alanında, insan vücuduna ölümden sonra dahi saygıyla muamele yapılması esastır. İnsan Hakları ve Biyotıp Anlaşması ve Ek Protokol de dahil olmak üzere, uluslar arası anlaşmalar - Ek Protokol Açıklama Raporu’nda belirtildiği gibi - yaşayan veya ölmüş organ ve doku bağışçılarının haklarının korunması için düzenlenmiştir. Bu anlaşmaların amacı; doğmuş “her bir kişinin”, şu an yaşıyor veya ölmüş olmasına bakılmaksızın, saygınlığı, kimliği ve bütünlüğünün korumaktır (yukarıda 37. paragraf). Yukarıda 133. paragrafta atıf yapıldığı üzere insan saygınlığına itibar gösterilmesi Sözleşmenin en temel parçasıdır; diğerlerinin yanı sıra Sözleşmenin 3. maddesi uyarınca da “küçültücü” kabul edilen bir muamele bir bireyi küçük düşürmekte ve insan saygınlığına saygı duyulmadığını göstermektedir. Başvurucunun ıstırabı yalnızca en yakın akraba olmasından doğan haklarının ihlal edilmesiyle ve Adli Tabiplik’te tam olarak ne gibi işlemler yapıldığına dair kanıtlanmış belirsizliklerle bağlantılı olmayıp; ayrıca ölmüş eşinin vücuduna yapılan işlemlerin izinsiz olmasından ve bu konuyla ilgili en yakın akraba olarak çektiği acıdan da kaynaklanmıştır.
143. Bu şartlar altında, Hükümetin, başvurucunun şikayetlerinin Sözleşme’nin 3. Maddesinin kapsamına girmediği ve kendisinin bu yüzden mağdur olarak kabul edilemeyeceğine yönelik itirazları reddedilmiştir. Mevcut davada Mahkeme; başvurucunun maruz kaldığı ıstırabın hiç şüphesiz küçültücü muamele sayılacağını ve Sözleşme’nin 3. maddesine aykırı olduğunu belirtir.
III. SÖZLEŞME’NİN DİĞER MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
144. Son olarak, yerel hukukun birden çok olası yorumunun bulunmasından hareketle başvurucu, şikayetini Sözleşme’nin 13. Maddesine dayandırmıştır.
145. Hükümet bu iddiaya itiraz etmiştir.
146. Mahkeme bu şikayetin yukarıda incelenen Sözleşmenin 8. maddesine dayanan şikayet ile bağlantılı olduğunu bu sebeple benzer şekilde kabul edilebilir olduğunu işaret etmiştir.
147. Ancak Mahkeme, yerel kanunlardaki belirsizliğin Sözleşme’nin 8. Maddesi uyarınca yukarıda incelendiği görüşündedir. Bu nedenle de şikayetin ayrıca Sözleşme’nin 13. Maddesi uyarınca incelenmesini gerekli görmemektedir.
IV. SÖZLEŞMENİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
39. Sözleşmenin 41. Maddesi şu şekildedir:
“Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören tarafın hakkaniyete uygun bir surette tatminine hükmeder.”
A. Tazminat
149. Başvurucu manevi zararlarından dolayı 40.000 Avro (EUR) talep etmiştir.
40. Hükümet, başvurucunun iddia ettiği derecede manevi zarara maruz kaldığını yeterli şekilde kanıtlamamış olduğunu ileri sürmüş ve talep edilen miktarın ölçüsüz ve fahiş olduğunu iddia etmiştir. Shannon Letonya (no. 32214/03, § 84, 24 Kasım 2009) davasına atıfta bulunan Hükümet, ihlalin olduğunun kabul edilmesinin yetkin ve yeterli bir tazminat teşkil edeceği görüşündedir.
151. Mevcut davada bulunan ihlalin doğasına bakılarak, adalet ölçüleri içerisinde Mahkeme başvurucuya 16.000 Avro manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir.
B. Masraf ve Giderler
152. Başvurucu ayrıca Mahkeme için yapılan masraf ve giderler için de 500 Avro talep etmiştir.
153. Hükümet başvurucunun bu başlık altındaki talebine itiraz etmemişlerdir. Bunu yeterli şekilde desteklenmiş ve makul bulmuşlardır.
154. Mahkeme içtihadına göre, bir başvurucu yaptığı masraf ve giderleri geri alma hakkına sahip olması için bunların gerçekten ve ihtiyaç dahilinde oluşması ve miktar olarak makul olması gerekir. Mevcut davada elindeki belgelere ve yukarıda belirtilen kritere bakarak Mahkeme bu başlık altında başvurucunun 500 avroya kadar giderlerinin karşılanmasını makul bulmuştur.
C. Gecikme Faizi
155. Mahkeme, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankasının kısa vadeli borçlara uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğunu değerlendirmiştir.
BU GEREKÇELERLE MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurucunun Sözleşme’nin 3. maddesi uyarınca yaptığı şikayetine Hükümet’in, şahıs yönünden ve konu yönünden Sözleşme’nin hükümlerine uygun olmadığı itirazını, dava esasına dahil eder ve reddeder;
2. Başvurucunun rızası olmaksızın ölmüş eşinden doku alınması yönüyle 8. maddeye ve 13. maddeye dayanan şikayetlerini kabul edilebilir; Sözleşme’nin 8. maddesine dayandırılan geri kalan şikayetleri kabul edilemez olarak nitelendirir;
3. Başvurucunun 3. maddeye dayanan şikayetlerini kabul edilebilir olarak nitelendirir;
4. Sözleşme’nin 8. maddesi uyarınca bir ihlal bulunduğuna hükmeder;
5. Sözleşme’nin 3. maddesi uyarınca bir ihlal bulunduğuna hükmeder;
6. Şikayeti Sözleşme’nin 13. maddesi uyarınca incelemeye gerek olmadığına hükmeder;
7.
(a) Sözleşme’nin 44§ 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, davalı Devlet tarafından başvurucuya aşağıda:
(i) manevi tazminat olarak 16.000 Avro (on altı bin avro), ve bu meblağa uygulanabilecek her tür vergilerin;
(ii) masraf ve giderlere yönelik olarak 500 Avro (beş yüz avro), ve bu meblağa uygulanabilecek her tür vergilerin ödenmesine;
(b) Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona erdiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan marjinal borç oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına hükmeder;
8. Başvurucunun adil tazmine ilişkin taleplerinin geri kalanını reddeder.
İşbu karar, İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İçtüzüğü’nün 77 §§ 2. ve 3. maddeleri uyarınca, 13 Ocak 2015 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Fatoş AracıPäivi Hirvelä
Bölüm Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
İşbu kararın ekinde, Sözleşme’nin 45 § 2 maddesi ve Mahkeme İçtüzüğü’nün 74 § 2 maddesi uyarınca Yargıç Wojtyczek’in ayrık görüşü yer almaktadır.
P.H.
F.A
© Avrupa Konseyi/ Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 2015.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin resmi dilleri Fransızca ve İngilizce’dir. Bu çeviri, Avrupa Konseyi’nin insan haklarına destek Fonu’nun desteğiyle hazırlanmıştır (/humanrightstrustfund). Mahkeme’yi bağlamamaktadır ve Mahkeme, kalitesi konusunda herhangi bir sorumluluk kabul etmemektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarının veritabanı olan HUDOC üzerinden () veya HUDOC’un bildirdiği başka veritabanları üzerinden yüklenebilir. Davanın isminin tamamen yazılması, yukarıdaki telif hakkıyla ilgili ifadeler kullanılması ve insan haklarına destek Fonu’na referans yapılması şartıyla ticari olmayan amaçlarla kullanılabilir. Bu çevirinin tamamını veya bir kısmını ticari amaçlarla kullanmak isteyen herkesin, bu durumu belirtilen adrese bildirmesi rica olunur: publishing@.
© Council of Europe/European Court of Human Rights, 2015.
The official languages of the European Court of Human Rights are English and French. This translation was commissioned with the support of the Human Rights Trust Fund of the Council of Europe (/humanrightstrustfund). It does not bind the Court, nor does the Court take any responsibility for the quality thereof. It may be downloaded from the HUDOC case-law database of the European Court of Human Rights () or from any other database with which the Court has shared it. It may be reproduced for non-commercial purposes on condition that the full title of the case is cited, together with the above copyright indication and reference to the Human Rights Trust Fund. If it is intended to use any part of this translation for commercial purposes, please contact publishing@.
© Conseil de l’Europe/Cour européenne des droits de l’homme, 2015.
Les langues officielles de la Cour européenne des droits de l’homme sont le français et l’anglais. La présente traduction a été effectuée avec le soutien du Fonds fiduciaire pour les droits de l’homme du Conseil de l’Europe (/humanrightstrustfund). Elle ne lie pas la Cour, et celle-ci décline toute responsabilité quant à sa qualité. Elle peut être téléchargée à partir de HUDOC, la base de jurisprudence de la Cour européenne des droits de l’homme (), ou de toute autre base de données à laquelle HUDOC l’a communiquée. Elle peut être reproduite à des fins non commerciales, sous réserve que le titre de l’affaire soit cité en entier et s’accompagne de l’indication de copyright ci-dessus ainsi que de la référence au Fonds fiduciaire pour les droits de l’homme. Toute personne souhaitant se servir de tout ou partie de la présente traduction à des fins commerciales est invitée à le signaler à l’adresse suivante : publishing@.
[1](2003)11rev2.pdf
[2] 1997 yılında kurulmuştur. EGE bağımsız bir danışma organıdır. Selefi, Biyoteknoloji Uygulamaları Hakkında Avrupa Komisyonu Danışmanlar Kurulu, adında bir danışma organıdır.
Full & Egal Universal Law Academy