AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
ENGİN VE DİĞERLERİ / TÜRKİYE KARARI
(Başvuru No. 74941/12)
KARAR
STRAZBURG
15 Ekim 2019
İşbu karar kesinleşmiştir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Engin ve diğerleri / Türkiye davasında,
Başkan
Julia Laffranque,
Hâkimler
Ivana Jelić,
Arnfinn Bårdsen,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (“İkinci Bölüm”), 1 Ekim 2019 tarihinde yapılan kapalı müzakerelerin ardından söz konusu tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı olan on yedi başvuranın (bk. ekte yer alan liste), 21 Eylül 2012 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvuru (No. 74941/12) bulunmaktadır.
2. Başvuranlar, İstanbul Barosuna bağlı avukat M. Filorinalı tarafından temsil edilmişlerdir. Türk Hükümeti (“Hükümet”), ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Sözleşme’nin 2 ve 3. maddeleri altında nitelendirilen şikâyetler, 17 Nisan 2018 tarihinde Hükümet’e bildirilmiştir ve başvurunun geri kalan kısmı, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 54. maddesinin 3. fıkrası uyarınca kabul edilemez bulunmuştur.
4. Hükümet, başvurunun Komite tarafından incelenmesine itiraz etmektedir. Mahkeme, Hükümetin itirazını inceledikten sonra, bu itirazı reddetmiştir.
OLAY VE OLGULARDAVANIN KOŞULLARI
5. Olay tarihinde, terör örgütü üyeliği nedeniyle haklarında mahkûmiyet kararı verilmiş olan başvuranlar, cezalarını Üsküdar (İstanbul) E Tipi Cezaevinde infaz etmekteydiler.Davanın Oluşumu
6. 2000 yılının Ekim ayında birçok cezaevinde, koğuş yerine bir ila üç kişilik yaşam ünitelerinin hizmete girmesini amaçlayan, F Tipi olarak adlandırılan yeni yüksek güvenlikli cezaevlerinin kurulmasını protesto etmek amacıyla açlık grevleri başlatılmıştır.
7. Güvenlik güçleri, 19 Aralık 2000 tarihinde, yirmi cezaevine eş zamanlı olarak müdahalede bulunmuşlardır. “Hayata Dönüş” adı verilen bu operasyon sırasında, güvenlik güçleri ile mahkumlar arasında şiddetli çatışmalar yaşanmıştır.
8. Üsküdar Cezaevi de bu operasyonlara dâhil olmuştur. Jandarma görevlileri, bu ayaklanmaya karşı, yukarıda belirtilen tarihte, saat 4.30 sıralarında, üç gün süren ve zaman zaman şiddetin tırmandığı bir operasyon başlatmışlardır. Bu operasyona 1.142 jandarma görevlisi katılmış, bunların 268’i kapalı ortamda (intra muros) görevlendirilmiştir. Operasyon sırasında güvenlik görevlileri tarafından isyancılara karşı saldırı silahları, göz yaşartıcı bombalar ve yüksek tazyikli su kullanılmıştır.
9. Operasyonda bir çavuş ve beş tutuklu yaşamını yitirmiş, aralarında mermi isabet eden iki gardiyanın da bulunduğu birçok kişi yaralanmıştır.
10. Operasyonun sonunda, 23 Aralık 2000 tarihinde, cezaevi idaresi tarafından yirmi sekiz tutuklu, başka cezaevlerine nakledilmiştir (bk. Makbule Akbaba ve diğerleri/Türkiye, No. 48887/06, §§ 5- 7, 10 Temmuz 2012 ve Keser ve Kömürcü /Türkiye, No. 5981/03, §§ 7- 10, 23 Haziran 2009).
11. Koğuşlarda eş zamanlı olarak yapılan aramalarda, 5 ateşli silah, 55 mermi, 108 mermi kovanı, birçok patlayıcı madde ve el yapımı ateşli silahlar, saatli bomba, çeşitli türlerde bıçaklar, kimyasal maddeler ve Molotof kokteylleri ele geçirilmiştir.Kişisel Durumlarİbrahim Aras
12. Bu başvuranın sağlık muayenesi 23 Aralık 2000 tarihinde, operasyondan sonra nakledildiği Kocaeli Cezaevinde yapılmıştır. Muayeneyi yapan doktor, başvuranın sırtında, boynunda ve kafasında ekimozlar, bileklerinde ve vücudunun alt bölgelerinde sıyrıklar ile ekimotik alanlar bulunduğunu gözlemlemiştir. Adli Tıp Kurumu bu rapora dayanarak, 28 Kasım 2001 tarihinde, başvuranın hayati tehlikesinin bulunmadığı, ancak durumunun, yedi günlük istirahat raporu verilmesini gerektirdiği sonucuna varmıştır.Necef Ulu Arpaçay
13. Başvuran, 22 Aralık 2000 tarihinde yani operasyon sonlanmadan önce Kocaeli Cezaevinde muayene edilmiştir. Başvuranın sağ kaşında dikiş atılmasını gerektiren deri yüzeyinde ve deri altında 3-4 cm’lik bir kesik olduğu tespit edilmiştir. Adli Tıp Kurumu 30 Kasım 2001 tarihinde, bu tespiti teyit ederek başvuranın hayati tehlikesinin bulunmadığı, ancak durumunun, yedi günlük istirahat raporu verilmesini gerektirdiği sonucuna varmıştır.Ayhan Ateş
14. Bu başvuran da 23 Aralık 2000 tarihinde Kocaeli Cezaevinde muayene edilmiştir. Muayeneyi yapan doktor, başvuranın sol kürek kemiğinin altında ekimotik bir alan, sol dizde ve her iki bilekte ödemle birlikte sıyrık gözlemlemiştir. Adli Tıp Kurumu 5 Aralık 2001 tarihli raporunda, başvuranın hayati tehlikesinin bulunmadığı, ancak durumunun yedi günlük istirahat raporu verilmesini gerektirdiği sonucuna varmıştır.Yunus Bolukoç
15. Başvuran, 23 Aralık 2000 tarihinde, Kocaeli Cezaevinde muayene edilmiştir. Başvurana ilişkin ön tıbbi raporda, başvuranın sağ kolunda geniş ekimotik ve ödem alanı, sırtında çeşitli ekimotik alanlar ve sağ gluteal bölgede dikişli bir yara bulunduğu tespit edilmiştir. Doktor, başvuranın ortopedi ve cerrahi bölümleri tarafından muayene edilmesini istemiştir. 4 Ocak 2001 tarihli muayene notunda, başvuranın kalçasında ve sağ kolunda “kurşun yaraları” bulunduğu ve bu bölgelere pansuman yapıldığı belirtilmiştir. Adli Tıp Kurumu, 30 Kasım 2001 tarihli nihai raporunda, başvuranın hayati tehlikesinin bulunmadığı, ancak durumunun, yedi günlük istirahat raporu verilmesini gerektirdiği sonucuna varmıştır.Volkan Dal
16. Bu başvuranın da muayenesi 23 Aralık 2000 tarihinde Kocaeli Cezaevinde yapılmıştır. Muayeneyi yapan doktor, başvuranın sağ gözünün lateral çizgisinde ekimotik sıyrık, sırtında çeşitli bölgelerde hiperemi ve sağ dizinde sıyrıklar gözlemlemiştir. Başvuran, 23 Şubat 2001 tarihinde İzmir Devlet Hastanesinde muayene edilmiş ve vücudunda, istirahat raporu verilmesini gerektirecek herhangi bir darp ve yaralanma izi tespit edilmemiştir.Ayhan Engin
17. 22 Aralık 2000 tarihinde başvuran kürek kemiğinin 5 cm altından mermi ile yaralanmış olması sebebiyle Üsküdar Numune Hastanesinin cerrahi birimine götürülmüştür. Tıbbi testlerde pnömotoraks veya hemotoraks görülmemiş olup, sağ dokuzuncu kaburganın kırık olduğu tespit edilmiştir. Bu başvuran, tedavisi sonrasında 24 Aralık 2000 tarihinde, Edirne Devlet Hastanesine sevk edilmiştir. Adli Tıp Kurumu 19 Mart 2001 tarihli raporunda başvuranın hayati tehlikesinin bulunmadığı, ancak durumunun on beş günlük istirahat raporu verilmesini gerektirdiği sonucuna varmıştır.Yaşar Gülmez
18. Bu başvuran da 23 Aralık 2000 tarihinde Kocaeli Cezaevinde muayene edilmiştir. Muayeneyi yapan doktor, başvuranın sağ kürek kemiğinde ekimoz ve bileklerinde hafif yumuşak doku travmaları tespit etmiştir. Adli Tıp Kurumu 26 Kasım 2001 tarihli raporunda başvuranın hayati tehlikesinin bulunmadığı, ancak durumunun yedi günlük istirahat raporu verilmesini gerektirdiği sonucuna varmıştır.Ferhat Kıyak
19. Bu başvuran da 23 Aralık 2000 tarihinde Kocaeli Cezaevinde muayene edilmiştir. Doktor başvuranla ilgili raporunda, belinde 5 cm genişliğinde hiperemi tespit etmiştir. Adli Tıp Kurumu 4 Aralık 2001 tarihli raporunda bu başvurana bir günlük istirahat raporu verilmesine karar vermiştir.Zafer Şahin
20. Bu başvuran da 23 Aralık 2000 tarihinde, Kocaeli Cezaevinde muayene edilmiştir. Muayeneyi yapan doktor, başvuranın sırtında ve boynunda geniş ekimotik alanlar, bilekleri ile vücudun alt bölgelerinde sıyrık ve ekimozlar ve alın bölgesinde çeşitli ekimotik alanlar gözlemlemiştir. Adli Tıp Kurumu, 28 Kasım 2001 tarihli raporunda, başvuranın hayati tehlikesinin bulunmadığı, ancak durumunun, yedi günlük istirahat raporu verilmesini gerektirdiği sonucuna varmıştır. Hasan Yüksel
21. 23 Aralık 2000 tarihinde Kocaeli Cezaevinin doktoru tarafından muayene edilen başvuranın gözlerinde ve yüzünde hiperemiler, alnında zedelenme, parietal bölgenin ortasında ağrılı bir hiperemi bölgesi, sırtında ve pelvis bölgesinde çeşitli ekimozlar ve bacaklarında birçok sıyrık bulunduğunu tespit etmiştir. Adli Tıp Kurumu 29 Kasım 2001 tarihli raporunda, başvuranın hayati tehlikesinin bulunmadığı, ancak durumunun, yedi günlük istirahat raporu verilmesini gerektirdiği sonucuna varmıştır. Ahmet Yurt
22. Bu başvuran da 23 Aralık 2000 tarihinde Kocaeli Cezaevinde muayene edilmiştir. Muayeneyi yapan doktor, başvuranın sırtında ve boynunda ekimozlar, bileklerinde ve vücudun alt kısımlarında ekimotik alanlar ile konjoktivit gözlemlemiştir. Adli Tıp Kurumu, 28 Kasım 2001 tarihli raporunda, başvuranın hayati tehlikesinin bulunmadığı, ancak durumunun, yedi günlük istirahat raporu verilmesini gerektirdiği sonucuna varmıştır. Diğer Başvuranlar
23. Dosyadan, başvuranlar Vahap Işık, Halil Acar, Kemal Aslan, Yunus Emre, İlhan Pirgaip ve Barış Pehlivan’ın, ihtilaf konusu operasyonun ardından bir sağlık muayenesinden geçtikleri görülmemektedir.Somut Olayda Açılan DavalarKapalı alanda (intra muros) gerçekleştirilen operasyona katılan askeri personel hakkında açılan dava
24. İhtilaf konusu operasyonun hemen ardından hazırlık soruşturması başlamıştır. 4483 sayılı Kanun gereğince Ümraniye Cumhuriyet Savcılığı tarafından başvurulan İstanbul Valiliği, 26 Kasım 2002 tarihinde, operasyona aktif olarak katılan jandarma görevlileri hakkında soruşturma açılmasında yer olmadığına karar vermiştir.
Bununla birlikte, on bir tutuklu/hükümlü müştekinin itirazı üzerine, İstanbul Bölge İdare Mahkemesi, şikâyet edilen fiillerin, 4483 sayılı Kanun’un kapsamına değil fakat kamu hukukunun kapsamına girdiğini değerlendirerek Valiliğin kararını durdurmuştur. Böylelikle İstanbul Cumhuriyet Savcılığı nezdinde bir ceza soruşturması başlatılmıştır.
25. Cumhuriyet savcılığı, 16 Mart 2004 tarihinde, kötü muamelede bulundukları ve tutuklular arasında altı kişinin ölümüne ve 408 kişinin yaralanmasına neden olan ölümcül güç kullanımına başvurdukları gerekçesiyle, 268 jandarma görevlisi hakkında soruşturmaya başlamıştır.
29 Mart 2004 tarihli iddianameyle 267 jandarma görevlisinin görevlerinin icrası sırasında adam öldürme, darp ve yaralama suçlarından mahkeme huzuruna çıkarılmasına karar verilmiştir. Bu iddianamede, ilgililerin silahlarını, emirlere uygun şekilde ve silahlı isyancıların saldırılarına karşı koymak amacıyla kullandıkları belirtilmiştir.
26. Bütün başvuranlar, tutuklu/hükümlü-müştekiler listesinde yer almaktadır. Başvuran Ayhan Engin’in kendilerine 15 günlük istirahat raporu verilen yaralılar arasında olduğu belirtilmiştir. Başvuran İbrahim Aras’ın, yedi günlük istirahat raporu verilen yaralılar arasında olduğu belirtilmiştir. Başvuranlar Necef Ulu Arpaçay, Ayhan Ateş, Yaşar Gülmez, Zafer Şahin, Hasan Yüksel ve Ahmet Yurt, üç günlük istirahat raporu verilen kişiler listesinde yer almışlardır. Başvuran Ferhat Kıyak, bir günlük istirahat raporu verilen kişiler listesinde yer almıştır. Yunus Bolukoç ve Volkan Dal, kanıtlanmış klinik tablolarına rağmen yaralılar arasında gösterilmemişlerdir.
27. Duruşmalar, 28 Nisan 2006 tarihinde, 2001/245 dosya numarası altında başlatılmıştır. Hükümet tarafından ibraz edilen bilgiye göre, dava, İstanbul Anadolu Ağır Ceza Mahkemesi (eski adı Üsküdar Ağır Ceza Mahkemesi) önünde halen derdesttir.Tutuklular hakkında açılan dava
28. Üsküdar Cumhuriyet Savcısı tarafından 23 Mart 2001 tarihinde düzenlenen iddianameyle, 399 tutuklunun, ayaklanma çıkarma, patlayıcı madde bulundurma, adam öldürme, darp ve yaralama fiillerini işledikleri iddia olunmuştur.
Yargılama esnasında savunmaları alınan iki tutuklu M.D. ve D.Ç., başvuran Yunus Bolukoç’un, jandarmaların açtığı ateş sebebiyle kalçasından ve kolundan yaralandığını gördüklerini beyan etmişlerdir.
29. İstanbul Anadolu Ağır Ceza Mahkemesi, 22 Ocak 2016 tarihinde ceza davasının zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle düşürülmesine karar vermiştir.
Hükümete göre, dava halen Yargıtay önünde derdesttir. İLGİLİ İÇ HUKUK KURALLARI VE UYGULAMASI
30. Olayların meydana geldiği tarihte yürürlükte olan somut olayla ilgili iç hukuk kuralları ve uygulama, Ceyhan Demir ve diğerleri/Türkiye (No. 34491/97, §§ 77-80, 13 Ocak 2005) ve Gömi ve diğerleri/Türkiye (No. 35962/97, §§ 42-45, 21 Aralık 2006) kararlarında belirtilmiştir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRMESÖZLEŞME’NİN 2 VEYA 3. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİALARI HAKKINDAÖn Değerlendirmeler
31. Öncelikle, başvuran tarafın avukatı, ihtilaf konusu operasyon sırasında işlendiği iddia edilen şiddet eylemlerini uzun ve detaylı bir şekilde anlatmıştır. Ardından Sözleşme’nin 2. veya 3. maddesi arasında açık bir ayrım yapmayan başvuranlar, somut olayda yürütülmüş olan operasyonun öldürücü niteliğinden, bu operasyon sırasında fiziki ve psikolojik şiddete maruz kaldıklarından ve kendilerini koruyacak tedbirlerin alınmamış olması nedeniyle ölümden kıl payı kurtulduklarından şikâyet etmektedirler.
Başvuranlar ayrıca, bu bağlamda jandarma görevlileri hakkında yürütülen ceza yargılamasının etkin olmamasından şikâyetçidirler ve yukarıda belirtilen hükümlerden biri ya da diğeri ile birlikte Sözleşme’nin 6. ve 13. maddelerine dayanmaktadırlar.
32. Hükümet, bu iddialara karşı çıkmaktadır.
33. Mahkeme öncelikle, bir şikâyetin, olgusal iddialar ve hukuki gerekçeler olmak üzere iki unsur içerdiğini hatırlatmaktadır. Mahkeme, jura novit curia (hâkim hukuku kendiliğinden uygular) ilkesi gereğince, başvuranlar tarafından Sözleşme ve Protokolleri uyarınca ileri sürülen hukuki gerekçelerin kendisini bağlamadığını ve bir şikâyeti, başvuranlar tarafından ileri sürülenler dışındaki Sözleşme maddeleri ya da hükümleri kapsamında inceleyerek, bu şikâyete konu edilen olaylara ilişkin yapılacak hukuki nitelendirme hususunda karar verebileceğini hatırlatmaktadır (bk. Radomilja ve diğerleri/Hırvatistan [BD], No. 37685/10 ve 22768/12, § 126, 20 Mart 2018).
Mahkeme, somut olayda Sözleşme’nin 6 ve 13. maddelerine ilişkin şikâyetlerin (yukarıdaki 34. paragrafın sonu (in fine)), duruma göre, Sözleşme’nin 2 veya 3. maddelerinin usul yönleri açısından incelenmesi gerektiğini değerlendirmektedir.
34. Mahkeme, mevcut davada söz konusu olan “Hayata Dönüş” operasyonlarının dâhil olduğu, ayaklanmalara karşı yürütülen operasyonlarla ilgili olarak Türkiye’ye karşı açılan davalar kapsamında, Sözleşme’nin 2 ve/veya 3. maddeleri hakkında daha önce karar vermiştir (bk. Vefa Serdar/Türkiye, No. 7309/04, § 76, 27 Ocak 2015).
35. Mahkeme, mağdurun hayatını kaybetmediği durumda, istisnai hallerde, Devlet görevlilerinin fiilleri sebebiyle maruz kalındığı iddia edilen fiziksel şiddetin, diğerlerinin yanı sıra kullanılan kuvvetin derecesine ve türüne ve de bu kuvvetin kullanımının altında yatan kesin niyet ve amaçlara bağlı olarak, Sözleşmenin 2. maddesi kapsamında incelenebileceğini hatırlatmaktadır (bk. Ebru Dinçer/Türkiye, No. 43347/09, § 33, 29 Ocak 2019 ve bu kararda atıfta bulunulan davalar ve daha detaylı bir inceleme için bk. yukarıda anılan Vefa Serdar, §§ 75 - 80).
Bu bağlamda Mahkeme, meydana gelen yaralanmalara ateşli bir silah kullanımı sebep olduğunda, Sözleşme’nin 2. maddesinin uygulanabilir olduğu sonucuna daha önce vardığını hatırlatmaktadır; bu davalarda, Mahkeme, ihtilaf konusu operasyonların gelişimini çevreleyen koşulları gerektiği şekilde dikkate alarak, -mağdurun hayati tehlikesinin bulunup bulunmadığı hususundan bağımsız olarak- cezaevi ortamında ateşli silahların kullanılmasının, kendiliğinden “potansiyel olarak öldürücü” olduğu kanaatine varmıştır (bk. yukarıda anılan Vefa Serdar kararında sıralanan örnekler, § 77).
36. Bu bağlamda Mahkeme, başvuran Ayhan Engin’in maruz kaldığı yaralanmasının, bir mermiden, dolayısıyla ateşli silah kullanımından kaynaklandığını gözlemlemekte (yukarıdaki 16. paragraf) ve daha önce, başvuranların silahla ile yaralandığı ve yaralanmalarının hayati tehlike teşkil etmediği durumları Sözleşme’nin 2. maddesi altında incelediğini hatırlatmaktadır (Evrim Öktem/Türkiye, No. 9207/03, §§ 42-43, 4 Kasım 2008, Peker/Türkiye (No. 2), No. 42136/06, §§ 41-42, 12 Nisan 2011 ve Trévalec/Belçika, No. 30812/07, § 61, 14 Haziran 2011).
Yunus Bolukoç’ta gözlemlenen yaraların ikisi de bu kapsama girmektedir. Gerçekten de 23 Aralık 2000 tarihli ilk sağlık raporunda ayrıntıların bulunmamasına rağmen, bu başvurana ilişkin 4 Ocak 2001 tarihli muayene notu, ateşli silah yaralanmasıyla bağlantılı iki yaranın varlığına işaret etmektedir (yukarıdaki 14. paragraf); Hükümet tarafından çürütülmemiş olan bu bilgi, diğer iki tutuklunun verdiği itiraz edilmemiş ifadelerle desteklenmiştir (yukarıdaki 27. paragraf).
Dolayısıyla başvuranlar Engin ve Bolukoç’la ilgili koşullar, Sözleşme’nin 2. maddesi alanında incelenmelidir, bu hüküm aşağıdaki gibidir:
“1. Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın infaz edilmesi dışında, hiç kimsenin yaşamına kasten son verilemez.
2. Ölüm, aşağıdaki durumlardan birinde mutlak zorunlu olanı aşmayacak bir güç kullanımı sonrasında meydana gelmişse, bu maddenin ihlaline neden olmuş sayılmaz:
a) Bir kimsenin yasa dışı şiddete karşı korunmasının sağlanması,
b) Bir kimsenin usulüne uygun olarak yakalanmasını gerçekleştirme veya usulüne uygun olarak tutulu bulunan bir kişinin kaçmasını önleme,
c) Bir ayaklanma veya isyanın yasaya uygun olarak bastırılması.”
37. Bu durum daha çok yaşamlarının tehlikeye girip girmediği sorusunun belirleyici önem taşıdığı diğer başvuranlar için geçerli değildir, (yukarıda anılan Vefa Serdar, § 78 ve bu kararda yer alan atıflar). Bu başvuranlar açısından hayatlarının tehlikeye düştüğüne işaret eden tıbbi veya olgusal herhangi bir unsurun bulunmaması sebebiyle, Mahkeme, jura novit curia (hâkim hukuku kendiliğinden uygular) ilkesi gereğince (bk. yukarıda anılan Radomilja ve diğerleri, § 126, 20 Mart 2018), bu başvuranların şikâyetlerinin Sözleşme’nin 3. maddesi açısından incelenmesi gerektiği sonucuna varmaktadır. Bu madde aşağıdaki gibidir:
“Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz.”Kabul Edilebilirlik HakkındaBazı başvuranların özel durumları
38. Mahkeme, Hükümet tarafından sunulan ilk itirazların incelenmesinden önce, bazı başvuranların özel durumlarının re’sen incelenmesi gerektiği kanaatindedir.
39. Öncelikle, dosyadan başvuranlar Vahap Işık, Halil Acar, Kemal Aslan, Yunus Emre, İlhan Pirgaip ve Barış Pehlivan’ın söz konu operasyonun ardından bir sağlık muayenesinden geçtikleri anlaşılmamaktadır. Bu başvuranların avukatı, yetkilileri, mevcut başvurunun incelenmesi için ilgili tüm sağlık raporlarını dosyaya eklememekle suçlayarak herhangi bir delil unsuru ibraz etmesinin mümkün olmadığını belirtmektedir.
40. Mahkeme, mevcut davadaki koşullara benzer durumlarda iddia edilen kötü muameleye ilişkin delilleri elde etmenin veya bir araya getirmenin, avukatları için olduğu kadar başvuranlar için de zor olabileceğini kabul etmektedir. Mahkeme, bu nedenle, bu tür iddiaların, kendisi önünde, çürütülmeyen, yeterince ciddi, kesin ve birbiriyle uyumlu birtakım ipuçlarından veya aksi ispat edilemeyen karinelerden yola çıkılarak elde edilebilecek delil unsurlarıyla desteklenebileceğini daha önce kabul etmiştir (diğer kararlar arasında bk. Kavaklıoğlu ve diğerleri/Türkiye, No. 15397/02, § 235, 6 Ekim 2015).
Bununla birlikte, Mahkeme, mevcut davada bu türden bir unsur görmemektedir. Yukarıda belirtilen başvuranlar, iddialarını destekleyecek herhangi bir delil sunmamışlar veya kötü muamele izlerinin tespit edilmesi için operasyonun ardından doktor muayenesinden geçirilmelerine izin verilmediğini hiçbir zaman iddia etmemişlerdir.
41. Mahkeme, başvuranların avukatının, askeri müdahale sırasında diğer tutukluların başına gelenleri ayrıntılı şekilde aktarmakla yetindiğini ve müvekkillerinin operasyon sırasında ölümden nasıl kurtulduklarına ilişkin en ufak ikna edici bir açıklamada bulunmadığını gözlemlemektedir. Mahkemeye göre, bu türden bir anlatım, tek başına, bir delil başlangıcı olarak değerlendirilemez (örneğin bk. Kars ve diğerleri/Türkiye, No. 66568/09, § 109, 22 Mart 2016).
Mahkeme, başvuranlar Işık, Acar, Aslan, Emre, Pirgaip ve Pehlivan’ın maruz kaldıklarıyla ilgili olarak daha somut bir açıklamanın bulunmaması karşısında yetkililerin ilgililerin gerçek klinik tablolarındaki sağlık bilgilerini bilerek gizlediklerinden şüphelenmek için bir sebep görmemektedir (yukarıdaki 38. paragraf).
42. Yukarıda belirtilen durum, başvuranların bir kısmının benzer şikâyetleri ileri sürdüğü Kavaklıoğlu ve diğerleri davasında incelenen durumdan çok da farklı değildir (gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla (mutatis mutandis) bk. yukarıda anılan karar §§ 236-239 ve yukarıda anılan Kars ve diğerleri, ibidem).
Sonuç olarak Mahkeme, her unsuru değerlendirerek, Vahap Işık, Halil Acar, Kemal Aslan, Yunus Emre, İlhan Pirgaip ve Barış Pehlivan ile ilgili olarak başvurunun Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
43. Başvuranlar Necef Ulu Arpaçay, Ferhat Kıyak ve Yaşar Gülmez için de aynı durum geçerlidir. Gerçekten de Mahkeme, yukarıda değinilen Kavaklıoğlu ve diğerleri davasındaki gerekçesiyle uyum içinde kalarak (yukarıdaki 41. paragraf), bu üç başvurana ilişkin olarak dosyada bulunan ve başvuranlar tarafından hiçbir zaman itiraz edilmemiş tıbbi raporları dikkate almaktadır (yukarıdaki 12, 17 ve 18. paragraflar).
Bu raporlarda Arpaçay’ın sağ şakak kemiği üzerinde 3-4 cm uzunluğunda bir kesik, Kıyak’ın bel bölgesinde hiperemi ve Gülmez’in sırtında ekimoz ve bileklerinde hafif travmalar tespit edilmiştir.
44. Mahkeme, başka herhangi bir açıklamanın bulunmaması durumunda yaralanmaların niteliğini dikkate alarak, bu türden yaralanmaların askeri müdahale sırasında veya müdahalenin sonunda meydana gelmiş olabileceğini değerlendirmektedir. Ancak olaylar, şüphesiz az ya da çok kaotik ve sert koşullarda meydana gelmiştir. Bu başvuranları, yalnızca dolaylı olsa da dâhil oldukları durumdan ayrı tutmak ya da sıkıntı çekmediklerini varsaymak zor görünmektedir. Bu sebeple, sorumluların kasıtlı olarak davrandıkları şeklinde mutlak bir suçlama olmaksızın, hafif olduğu iddia edilen bu yaralanmaların, koğuşların boşaltılmasına ilişkin tedbirlerin uygulandığı sırada veya tutukluların yeniden gruplanması ve nakli sırasında meydana gelmiş olabileceği hususu göz ardı edilemez (gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla (mutatis mutandis) bk. yukarıda anılan Kavaklıoğlu ve diğerleri, § 240).
45. Dolayısıyla Mahkeme, elinde bulunan bütün bilgiler ışığında, başvuranlar Necef Ulu Arpaçay, Ferhat Kıyak ve Yaşar Gülmez’in Sözleşme’nin 3. maddesiyle yasaklanan muamelelere maruz kaldıklarının tespit edilmediğini değerlendirmektedir (gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla (mutatis mutandis) bk. Gömi ve diğerleri/Türkiye, No. 35962/97, § 75, 21 Aralık 2006).
Bu sebeple, bu başvuranlarla ilgili başvurunun da Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca, açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekmektedir.Başvurunun vaktinden önce yapılmış olması
46. Hükümet, jandarma görevlileri hakkında açılan ceza davasının İstanbul Anadolu Ağır Ceza Mahkemesi önünde halen derdest olması sebebiyle başvurunun vaktinden önce yapıldığını belirtmektedir (yukarıdaki 26. paragraf).
47. Başvuran tarafa göre, Mahkemenin benzer davalarda vardığı sonuçlar dikkate alındığında, bu itiraz reddedilmelidir (Şat/Türkiye, No. 14547/04, 10 Temmuz 2012, ve Erol Arıkan ve diğerleri/Türkiye, No. 19262/09, 20 Kasım 2012).
48. Mahkeme, bu itirazın davanın esasıyla birleştirilmesi gerektiği görüşündedir, zira söz konusu itiraz, Sözleşme’nin 2. (örneğin bk. yukarıda anılan Kavaklıoğlu ve diğerleri , § 115 ve bu kararda yapılan atıflar ve Makbule Akbaba ve diğerleri/Türkiye, No. 48887/06, § 31, 10 Temmuz 2012) ve 3. maddelerinden (diğerleri arasında bk. Keser ve Kömürcü/Türkiye, No. 5981/03, § 40, 23 Haziran 2009 ve yukarıda anılan Ebru Dinçer, § 40) kaynaklanan usuli yükümlülüklere riayet edilmemesine ilişkin şikayetlerin özüyle yakından ilişkilidir.
3.İdari tazminat yolunun tüketilmediğine dair itiraz hakkında
49. Hükümet, somut olayda başvuranların jandarma görevlilerinin güç kullanması sonucu yaralandıklarını veya jandarma görevlileri tarafından doğrudan hedef alındıklarını gösteren herhangi bir unsurun bulunmadığını kaydetmektedir. Hükümete göre, başvuranların, ihtilaf konusu operasyonda koruyucu tedbirlerin alınmamış olması sebebiyle maruz kaldıklarını iddia ettikleri zararlara ilişkin şikayetlerinin niteliği dikkate alındığında, başvuranların, Anayasa’nın 17, 56, 125 ve 129. maddelerine dayanarak tam yargı davası açılması başvuranların tüketmesi gereken bir hukuk yoludur.
Hükümet bu konuyla ilgili olarak, Danıştay’ın, aynı isyan karşıtı operasyon sırasında bir tutuklunun ağır şekilde yaralandığı durumla ilgili karar verdiği E.2015/1826 sayılı (17 Mayıs 2016 tarihli) davayı ileri sürmektedir. Danıştay, bu kararında, mağdurun açlık grevinde olması sebebiyle, silahlı olarak aktif direniş göstermediğini gözlemleyerek olayda ağır hizmet kusuru olduğu sonucuna varmıştır. Danıştay’a göre bu tutuklunun korunmaya hakkı olup şiddet eylemlerinde bulunan isyancılarla aynı muameleye tabi tutulmamış olması gerekmekteydi.
50. Başvuran tarafın avukatı, mevcut davada ileri sürülen koşullarda müvekkillerinin söz konusu başvuru yolunu kullanmak zorunda olmadıklarını ileri sürmektedir.
51. Bu bağlamda Mahkeme, Sözleşme’nin 2 (diğer birçok karar arasında bk. Tanrıkulu/Türkiye [BD], No. 23763/94, § 79, AİHM 1999‑IV ve Nikolova ve Velitchkova/Bulgaristan, No. 7888/03, § 55, 20 Aralık 2007) ve 3. maddeleri (örneğin bk. yukarıda anılan Keser ve Kömürcü, § 57, Şahmo/Türkiye (k.k.), No. 37415/97, 1 Nisan 2003 ve Özkur ve Göksungur /Türkiye (k.k.), No. 37088/97, 7 Aralık 1999) açısından yerleşik içtihadını hatırlatmaktadır: sadece tazminatın ödenmesi, bazı koşullarda, bu maddelerin Sözleşmeci Devletlere yüklediği ölüm veya kötü muamele eylemlerinin failini ya da faillerini araştırma yükümlülüğünü karşılamaz.
Söz konusu idari tazminat yolu, diğerleri arasında, Devlet görevlilerinin hukuka aykırı eylemleri nedeniyle Devletin objektif sorumluluğuna dayanmaktadır, ki bu Devlet görevlilerinin kimliklerinin tespiti -tanım olarak- söz konusu başvuru yolunun kullanılması için bir ön şart değildir ve sadece tazminat ödenmesine neden olabilecektir.
Dolayısıyla Mahkeme, Hükümetin itirazının bu kısmını reddetmektedir.
4.Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuru yolunun tüketilmemesi
52. Hükümet son olarak, üç hâkimli Komite tarafından verilen Deniz/Türkiye (No. 47554/11, 3 Temmuz 2018) kararına dayanarak, Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuru yolunun tüketilmediğini iddia etmekte ve Anayasa Mahkemesi tarafından, aynı operasyonda meydana gelen yaralanma sonucunda yaşamını kaybeden bir tutukluyla ilgili olan Elif Poyraz (No. 2014/17445) davasında 23 Şubat 2017 tarihinde verilen karara atıfta bulunmaktadır. Bu davada müteveffanın annesi, 16 yıldan uzun bir süredir davam eden ceza davasının, gereken ivedilikle sonuçlandırılmadığından şikâyetçi olmuştur. Anayasa Mahkemesi, ihtilaf konusu olaylar, bireysel başvuru yolunun oluşturulduğu 23 Eylül 2012 tarihinden önceki bir tarihte gerçekleştiği halde yaşam hakkının usul yönünden ihlal edildiği (Anayasa’nın 17. maddesi) sonucuna varmıştır.
Dolayısıyla Hükümet, başvuranların, Sözleşme’nin 2 veya 3. maddelerinin usul yönlerine ilişkin şikâyetleriyle ilgili olarak bu hukuk yolunu tüketmediklerini iddia etmiştir.
53. Başvuran taraf, bu iddiaya yanıt vermemektedir.
54. Mahkeme, bu itirazın incelenmesinin davanın esasıyla birleştirilmesinin daha uygun olduğu kanaatindedir.
5.Sonuç
55. Mahkeme, başvurunun -başvuranlar Vahap Işık, Halil Acar, Kemal Aslan, Yunus Emre, İlhan Pirgaip, Barış Pehlivan, Necef Ulu Arpaçay, Ferhat Kıyak ve Yaşar Gülmez’le ilgili kısmı hariç olmak üzere (yukarıdaki 41 ve 44. paragraflar)- Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik kriteriyle bağdaşmadığını tespit etmektedir. Mahkeme bu nedenle, başvuranların geri kalanıyla ilgili olarak, başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.Esas HakkındaTarafların İddiaları
56. Başvuran tarafın avukatı, esasen başvuranların başlıca şikâyetlerini ve ihtilaf konusu operasyon sırasında işlenen şiddet olaylarına ilişkin kendi anlatımlarını yinelemektedir (yukarıdaki 30. paragraf).
57. Hükümet, daha önce 1996 yılında da aynı cezaevinde, terör örgütü mensubu tutukluların bir isyan başlattıklarını hatırlatarak, 19 Aralık 2000 tarihli ihtilaf konusu müdahalenin bazı cezaevlerinde düzenin yeniden sağlanması ve özellikle açlık grevi yapan ve sağlık durumu kötüleşen tutukluların yaşamlarının korunması için başlatılması gereken operasyon dizisinin parçası olduğunu vurgulamaktadır. Hükümete göre, burada son çare olarak mutlak suretle gerekli hale gelen bir tedbir söz konusudur.
58. Bu amaçla, yetkili makamlar, olası bütün riskleri değerlendirerek, bu operasyon için özel olarak eğitilmiş görevlilerin kullanılmasını ve özellikle tıbbi müdahalede bulunulması için imkanların sağlanmasını öngören detaylı bir eylem planı yapmışlardır.
Hükümet, güç kullanımına başvurulmasından önce, jandarma görevlilerinin birçok defa tutuklulara teslim olmaları için çağrıda bulunduklarını, fakat bu çağrılara yanıt alamadıklarını belirtmektedir. Ancak anons ve uyarılara rağmen, bazı isyancılar şiddeti artırmış ve patlayıcı maddeler de dâhil olmak üzere, her türlü silahı ve el yapımı aracı kullanmaktan çekinmemişlerdir. İsyancılar bu şekilde birçok jandarma görevlisini yaralamış ve birini öldürmüşlerdir. Hükümet tüm unsurların ilk mermilerin isyancılar tarafından atıldığına işaret ettiğini vurgulayarak koğuşlarda bulunan silah ve mühimmatları örnek olarak göstermektedir.
59. Bu bağlamda Hükümet, somut olayda operasyonun, tutukluların güvenliği açısından son derece dikkatli ve hassas bir şekilde tasarlandığını ve planlandığını belirtmektedir. Güvenlik güçleri, müdahalenin başında öldürücü olmayan araçların kullanılmasına öncelik vermişler ve tutukluların duvarlarda açılan geçitlerden dışarı çıkarılabilmeleri ve göz yaşartıcı bombaların etkisinin tazyikli su ile giderilmesi için her şeyi yapmışlardır; isyancıların davranışları sebebiyle, son tahlilde silahlara başvurulması gerekli hale gelmişse de kesinlikle orantılı şekilde ve yürürlükte olan mevzuata uygun olarak silah kullanımına başvurulmuştur.
60. Başvuranların durumuyla ilgili olarak, Hükümet, başvuranların, yaşamlarının tehlikeye girdiğini veya şikâyet ettikleri yaralanmaların Sözleşme’nin 3. maddesinin gerektirdiği asgari ağırlık eşiğine ulaştığını uygun delillerle kanıtlayamadıklarını ileri sürmektedir. Ayrıca, dosyadaki hiçbir unsur, yaralanmaların güvenlik güçlerinin eylemleriyle ilişkilendirilmesine imkân vermemektedir.
61. Hükümet, Sözleşme’nin 2 ve 3. maddelerinin usul yönlerine ilişkin olarak, mevcut davada yetkili Cumhuriyet savcılığının ivedilikle bir soruşturma başlattığını ve yaralı tutukluların tıbbi muayenelerinin hemen yapılmasını sağladığını ileri sürmektedir.
Hükümet ayrıca, jandarma görevlileri hakkında açılan ceza davasının bugüne kadar özen ve dikkatle yürütüldüğünü savunmaktadır. Hükümet, çok karmaşık olan bu yargılamanın süresinin, tek başına, daha önce yürütülen “ceza soruşturmasının” etkinlikten yoksun olduğunun söylenmesine imkân veremeyeceğini (İldem ve diğerleri/Türkiye (k.k.), No. 17820/11, § 58, 16 Ocak 2018), zira somut olayda 267 sanık ve 408 şikayetçiyi içeren bir davanın söz konusu olduğunu belirtmektedir.
62. Hükümet son olarak, Atsız ve diğerleri/Türkiye (No. 6084/06, 21 Kasım 2017) kararına atıfta bulunarak, aynı şekilde bir ceza davasının zaman aşımına uğradığı gerekçesiyle sonlandırılmasının da ilk soruşturmanın etkin olmadığı veya yetkili makamların tepkisiz kaldığı sonucuna varılmasına neden olmayacağını belirtmektedir.Mahkemenin Değerlendirmesi
a) Sözleşme’nin 2. ve 3. maddelerinin esas yönleri hakkında
63. Mahkeme, somut davadaki hususların, özellikle mevcut tıbbi delilleri dikkate alarak, benzer davalardaki içtihadından doğan genel ilkeler ışığında incelenmesinin uygun olduğunu değerlendirmektedir (örneğin bk. yukarıda anılan Keser ve Kömürcü, §§ 59 ve 60, Ceyhan Demir ve diğerleri/Türkiye, No. 34491/97, § 97, 13 Ocak 2005, yukarıda anılan Gömi ve diğerleri, §§ 51- 55 ve Mansuroğlu/Türkiye, No. 43443/98, §§ 77-78, 26 Şubat 2008 ve bu kararda yer alan atıflar).
64. 19-23 Aralık 2000 tarihleri arasında gerçekleştirilen isyan karşıtı operasyon sırasında, Üsküdar Cezaevinde tutuklularla güvenlik güçleri arasında şiddetli çatışmaların yaşandığı hususuna taraflarca itiraz edilmemektedir. Ayrıca başvuranların, Devletin yetki ve sorumluluğu altındayken, bu operasyon sırasında veya sonrasında yaralanmış olduklarına da itiraz edilmemektedir.
Mahkeme ayrıca, dosyada başvuranların aktif olarak isyana katıldıklarını veya somut olarak güvenlik güçlerine saldırdıklarını ortaya koyacak bir unsurun olmadığını, başvuranlar hakkında isyan çıkardıkları gerekçesiyle açılan kamu davasının, ilk derece mahkemesi önünde zaman aşımına uğraması sonucu düşmesi sebebiyle, bu konuda bir sonuca ulaşmadığını kaydetmektedir (yukarıdaki 28. paragraf).
65. Sonuç olarak, mevcut davada, başvuranların olaylar esnasındaki davranışlarını meşru bir argüman olarak kullanmaksızın, meydana gelen yaralanmaları haklı göstermek ve başvuranların iddialarının çürütülmesi için delil unsurlarını sunmak -tek başına- Hükümete düşmektedir (diğer birçok karar arasında bk. yukarıda anılan Mansuroğlu, §§ 77-78, yukarıda anılan Kavaklıoğlu ve diğerleri, § 234 ve bu kararda yer alan atıflar ve Perişan ve diğerleri/Türkiye, No. 12336/03, § 95, 20 Mayıs 2010).
66. Bu bağlamda Hükümet tarafından yapılan genel nitelikli açıklamalar (yukarıdaki 56-58. paragraflar), bir cezaevindeki şiddet potansiyelinin ve tutukluların gösterdikleri itaatsizliğin, hızlı bir şekilde, güvenlik güçlerinin müdahalesini gerektiren bir isyana dönüşebileceğinin anlaşılmasına imkân vermektedir. Mahkeme ayrıca, Hükümetin, ihtilaf konusu operasyonun rastgele veya jandarma görevlilerini, hazırlıksız olarak tepki vermeye teşvik edebilecek beklenmeyen gelişmelere sebep olacak şekilde yürütülmediğine ilişkin iddiasına önem vermektedir (ibidem).
Bununla birlikte, bu unsurlar, başvuranların her birinin durumunu çevreleyen gerçek koşulların tespitine ilişkin olarak Hükümete düşen ispat yükünün ortadan kaldırmak için yeterli değildir ve Mahkemeye, başvuranlara karşı kullanılan gücün gerekliliği veya orantılılığını gerektiği gibi değerlendirme imkânı vermemektedir.
67. Ancak, bu durum, somut olayda yetkililerin, Yunus Bolukoç ve Ayhan Engin’in yaşamının ve fiziksel bütünlüğünün tehlikeye girmesine ilişkin her türlü riski asgari düzeye indirmek için gerekli özeni göstermediklerinin, Yunus Bolukoç’un vurulmuş olduğu anlaşıldığından, objektif olarak gözlemlenmesine engel olmamaktadır (yukarıdaki 14 ve 16. paragraflar).
Somut olayda bu başvuranlar üzerinde kullanılan güç, Sözleşme’nin 2. maddesinin 2. fıkrası açısından “kesinlikle gerekli” olarak değerlendirilemez zira cezaevi ortamında ateşli silah kullanılmasının, tek başına “potansiyel olarak ölümcül” olduğunun yeniden belirtilmesi gerekmektedir (diğer kararlar arasında bk. yukarıda anılan Kavaklıoğlu ve diğerleri, § 224 ve bu kararda yer alan atıflar).
68. Hükümetin bu konuyla ilgili itirazının reddedildiğini dikkate alarak (bk. yukarıdaki 76. paragrafın sonu), Mahkeme ancak başvuran Engin ve Bolukoç ile ilgili olarak Sözleşme’nin 2. maddesinin esas yönünden ihlal edildiği sonucuna varabilmektedir.
69. Geriye başvuranlar İbrahim Aras, Ayhan Ateş, Volkan Dal, Zafer Şahin, Hasan Yüksel ve Ahmet Yurt’un durumları kalmaktadır. Bu başvuranlarla ilgili tıbbi deliller (11, 13, 15, 19, 20 ve 21. paragraflar), başvuran Ateş’te gözlemlenen lezyonların diğerlerinden daha hafif olmasıyla birlikte, yedi gün istirahat etmelerini gerektiren çeşitli yaralanmalara maruz kaldıklarını ortaya koymaktadır.
70. Mahkeme, öncelikle bu başvuranların baş ve sırt bölgelerinde gözlemlenen çok sayıda ekimoz veya hiperemi alanları ve lezyonların yanı sıra vücudun üst ve/veya alt bölgelerinde saptanan sıyrıkların tanımları, sayıları ve bulundukları yer dolayısıyla Hükümet aleyhinde güçlü fiili karineler doğmasına sebep olan yaralanma biçimleri olduğunu (yukarıdaki 25. paragraf) kaydetmektedir.
71. Her hâlükârda, Hükümetin iddia ettiğinin aksine (yukarıdaki 59. paragraf), bu başvuranlar fiziksel acıya katlanmak zorunda kalmışlardır ve niteliği ne olursa olsun, maruz kaldıkları muamele Sözleşme’nin 3. maddesinin gerektirdiği ağırlık eşiğine ulaşmıştır. Dolayısıyla söz konusu başvuranların durumlarını, aynı operasyon sırasında yaralanmış olan Kömürcü ve Keser’in durumlarından açıkça ayıracak hiçbir şey bulunmamaktadır (yukarıda anılan Keser ve Kömürcü kararı, §§ 62 ve 63).
72. Bu sebeple Hükümetin, bu konular hakkında ikna edici bir açıklamada bulunması ve söz konusu başvuranların iddialarına ilişkin bir şüphe doğurabilecek nitelikte delilleri ibraz etmesi gerekmekteydi (yukarıda anılan Keser ve Kömürcü, § 63). Hâlbuki Hükümet, başvuranların iddialarını destekleyecek nitelikte inandırıcı delillerin bulunmadığını ileri sürmekle yetinmiştir (yukarıda 59. paragraf), bu argümanın yukarıdaki gözlemler ışığında herhangi bir etkisi bulunmamaktadır.
73. Mahkeme, Sözleşme’nin 3. maddesinin gerektirdiği delilin, yeterince ciddi, açık ve uyumlu bir emareler kümesinden doğabileceğini yeniden hatırlatarak (yukarıdaki 39. paragraf), mevcut davada yakınılan yaralanmaların, yalnızca kasıtlı olarak uygulanabilecek ve insanlık dışı ve aşağılayıcı olarak nitelendirilmesi gereken bir muameleden kaynaklandığı kanaatine varmaktadır.
74. Dolayısıyla Mahkeme, yine Hükümetin bu konuyla ilgili itirazının reddedildiğini dikkate alarak (bk. aşağıdaki 76. paragrafın sonu), başvuranlar Aras, Ateş, Dal, Şahin, Yüksel ve Yurt ile ilgili olarak, Sözleşme’nin 3. maddesinin esas yönünden ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
b) Sözleşme’nin 2 ve 3. maddelerinin usul yönleri hakkında
75. Mahkeme, -aynı olaylarla ilgili olan Makbule Akbaba ve diğerleri davasında daha önce karar verdiği gibi (yukarıda anılan karar, § 39)- müdahaleye katılan jandarma görevlileri hakkında ceza davasının 2004 yılının mart ayında başlatıldığını ve Hükümetin, bu davanın İstanbul Anadolu Ağır Ceza Mahkemesi önünde halen derdest olduğunu belirttiğini kaydetmektedir (yukarıdaki 26. paragraf).
76. Bu bağlamda Hükümetin, söz konusu ceza davasının süresinin, tek başına, ilgili “ceza soruşturmasını” etkisiz kılmayacağına dair iddiası üzerinde durmaya gerek yoktur (yukarıdaki 60. paragraf). Nitekim Hükümetin bu konuyla ilgili olarak dayanak gösterdiği İldem ve diğerleri davası, derdest değil, sona ermiş bir yargılamayla ilgilidir, zira prensip olarak, bu durumda “resmi soruşturmanın” kovuşturmanın başlatılmasına neden olması halinde, somut olayda söz konusu olanlar gibi usuli gereklilikler “resmi soruşturma” aşamasının ötesine geçmektedir (gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla (mutatis mutandis) bk. Öneryıldız/Türkiye [BD], No. 48939/99, § 96, AİHM 2004 XII). Son olarak, Atsız ve diğerleri kararına ilişkin iddiayla ilgili olarak (yukarıdaki 61. paragraf), bu davanın, kaza sonucunda meydana gelen bir ölümle, yani -mevcut durumun tersine- etkin bir hukuk sistemi oluşturma yükümlülüğünün mutlak suretle, cezai nitelikli bir başvurunu yolunu gerektirmediği bir alan olan kasıt olmaksızın yaşama son verilmesine ilişkin bir durumla ilgili olduğunu hatırlatmak yeterlidir.
77. İddia edilen olayların üzerinden on sekiz yıldan uzun bir süre geçtikten sonra, söz konusu yargılamanın, başvuranların mağduriyetine neden olan fiiller sebebiyle yetkili savcılık tarafından ileri sürülen sorumlulukların ve olayların tespit edilmesini sağlayabilecek nitelikte en küçük bir ilerleme kaydetmediğinin tespit edilmesi gerekmektedir.
Somut olayda yürütülen soruşturmaların Sözleşme’nin 2. ve/veya 3. maddelerinde öngörülen ivedilik ve özen gerekliliklerini yerine getirip getirmediği bakımından bu durumdan sonuçlar çıkarılmalıdır (diğer kararlar arasında bk. yukarıda anılan kararlar Kavaklıoğlu ve diğerleri, § 283, Vefa Serdar, § 102, Perişan ve diğerleri, § 103 ve Ceyhan Demir ve diğerleri, § 111).
Bu sonuçlardan biri, Hükümetin, başvurunun vaktinden erken yapıldığına dair itirazının (yukarıdaki 45-47. paragraflar) reddedilmesi gerektiğidir.
78. Bununla birlikte, Mahkeme, davanın esasına ilişkin konularla ilgili olarak, aşağıdaki gerekçelerle, kendi görevinin Türk Anayasa Mahkemesinin göreviyle karıştırıldığını gözlemlemektedir.
Nitekim Mahkeme, ulusal hukuk sisteminde, 23 Eylül 2012 tarihinde Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuru yolunun oluşturulduğunu, Anayasa Mahkemesinin söz konusu tarihten itibaren Anayasa ya da Sözleşme ve Protokolleri ile korunan temel hak ve özgürlüklerinin zarar gördüğünü iddia eden kişilerce yapılan başvuruları inceleme yetkisine sahip olduğunu kaydetmektedir (örneğin bk. Önkol/Türkiye, No. 24359/10, § 66, 17 Ocak 2017). Mahkeme ardından, Kaya ve diğerleri/Türkiye davasında vermiş olduğu kararda (No. 9342/16, 20 Mart 2018), Anayasa Mahkemesi tarafından verilen bir kararın niteliğini ve etkilerini değerlendirdiğini ve bireysel başvuru sistemiyle sunulan telafinin uygun olduğu gerekçesiyle, Sözleşme’nin 2. maddesi bağlamındaki şikâyetlerin kabul edilemez olduğuna karar verdiğini hatırlatmaktadır (yukarıda anılan karar, §§ 33-46). Mahkeme ayrıca, Hükümetin ileri sürdüğü (yukarıdaki 55. paragraf), Komite tarafından verilen Deniz/Türkiye kararında, Sözleşme’nin 3. Maddesi kapsamında kendisine sunulan şikâyetlerle ilgili olarak, öncelikle söz konusu başvuru yolunun kullanılması gerektiğini belirtmiştir (yukarıda belirtilen karar, § 16).
79. Mahkeme ayrıca, Hükümetin atıfta bulunduğu, Anayasa Mahkemesi tarafından verilen 23 Şubat 2017 tarihli kararı da dikkate almaktadır (yukarıdaki 51. paragraf). Bu karar gerçekten bu konuyla ilgilidir, zira söz konusu kararda, bu davada şikâyet edilenle aynı ceza davasının uzunluğuna ve etkisizliğine dair sunulan şikâyetlerle ilgili yaşam hakkının usul yönünden ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.
80. Şüphesiz iç hukuk yollarının tüketilmesi hususu, ilke olarak, başvurunun yapıldığı tarihte değerlendirilmektedir ve Mahkeme, genellikle bu tarihten sonra oluşturulan yeni bir başvuru yolunun tüketilmesi hususunun incelerken, başvuranların kişisel durumlarını dikkate almaktadır (Kurić ve diğerleri/Slovenya [BD], No. 26828/06, § 286, AİHM 2012 (özetler)); Türkiye aleyhinde açılan benzer davalarda, Mahkeme, daha önce de, başvuranların şikâyetçi oldukları ceza davalarının, Mahkemeye başvurdukları tarihte halen derdest olması halinde bile, başvuranlardan, 23 Eylül 2012 tarihinde oluşturulan başka bir hukuk yolunu tüketmelerinin istenmesinin hakkaniyete uygun olamayacağına karar vermiştir (diğer kararlar arasında bk. Şükrü Yıldız/Türkiye, No. 4100/10, §§ 42-45, 17 Mart 2015, daha önce anılan Önkol, § 67 ve daha önce anılan Ebru Dinçer, §§ 44 ve 45).
81. Mahkeme tarafından bu bağlamda uygulanan kriterlerden biri, başvurunun yapıldığı tarih ile söz konusu anayasal başvuru yolunun oluşturulduğu tarih arasındaki sürenin önemidir; bu süre en yakın tarihte verilen Ebru Dinçer davasında, yaklaşık üç yıl iki aydır.
Yukarıda belirtilen Deniz kararında Mahkeme bir yıl beş aydan daha az bir süreyi tolere ederken mevcut davada bu süre sadece iki gündür.
82. Mahkeme, iç hukuk yolunun tüketilmesine ilişkin yukarıda belirtilen kuralın, belirli bir davanın (Demopoulos ve diğerleri/Türkiye (k.k.) [BD], No. 46113/99 ve yedi diğer başvuru, § 87, AİHM 2010) koşullarıyla haklı görülebilecek istisnalara tabi olduğunu hatırlatarak, bu türden bir istisnanın mevcut davada uygulanması gerektiği kanaatindedir.
83. Dolayısıyla Mahkeme, Hükümetin bu konuyla ilgili itirazını kabul etmekte (yukarıdaki 51-53. paragraflar) ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 1 ve 4. fıkraları uyarınca, Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuru yolunun tüketilmediği gerekçesiyle, Sözleşme’nin 2 ve/veya 3. maddelerinin usul yönleri bakımından sunulan şikâyetlerin tamamını reddetmektedir.SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
84. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“Eğer Mahkeme, işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”Tazminat
85. Başvuran tarafın avukatları, müvekkillerinin her biri için manevi tazminat olarak 50.000 avro (EUR) talep etmekte ve somut olayda müvekkillerinin maruz kaldıkları maddi zararların değerlendirmesini Mahkemenin takdirine bırakmaktadırlar.
86. Hükümet, aşırı olduğunu düşündüğü bu taleplere itiraz etmektedir.
87. Mahkeme, adil tazmin bağlamında ileri sürülen tek sorunun, somut olayda başvuranlar Engin ve Bolukoç ile ilgili olarak Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamında ve başvuranlar Aras, Ateş, Dal, Şahin, Yüksel ve Yurt ile ilgili olarak Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamında tespit edilen esas yönünden ihlallerle ilgili olduğunu kaydetmektedir.
88. Öncelikle başvuranların maddi zarar yönünden yapılan talebe ilişkin herhangi bir miktar belirtmemiş olmaları ve bu türden bir zararın varlığını somut unsurlarla temellendirmemiş olmaları sebebiyle, Mahkeme, bu bağlamda yapılan geçerli bir talebin bulunmadığı sonucuna varmakta ve söz konusu talepleri reddetmektedir (örneğin bk. Saçılık ve diğerleri/Türkiye (kısmi adil tazmin), No. 43044/05 ve 45001/05, § 115, 5 Temmuz 2011).
89. Buna karşın Mahkeme, tespit edilen ihlallerin, her ikisi için ölümcül olabilecek derecede şiddete maruz kalmış olan başvuranların ciddi sıkıntılar çekmelerine sebep olabileceğini değerlendirmektedir.
Mahkeme, bu koşullarda ve benzer davalardan doğan örnekleri ve somut olayda meydana gelen yaralanmaların ciddiyetini gerektiği gibi göz önünde bulundurarak manevi tazminat olarak Ayhan Engin’e 18.000 avro, Yunis Bolukoç’a 15.000 avro (özellikle bk. Songül İnce ve diğerleri/Türkiye, No. 34252/10 ve 25595/08, §§ 71, 85 ve 123, 26 Mayıs 2015), Ayhan Ateş’e 8.000 avro ve başvuranlar İbrahim Aras, Volkan Dal, Zafer Şahin, Hasan Yüksel ve Ahmet Yurt’un her birine 10.000 avro (ibidem, §§ 88, 93 ve 123) ödenmesi gerektiğini değerlendirmektedir.Masraf ve Giderler
90. Başvuranların avukatı, Mahkeme önünde yapılan masraf ve giderler için 10.670 avro talep etmektedir. Bu miktar, aşağıda Türk lirası (TRY) olarak ifade edilen kalemleri kapsamaktadır: Tercüme masrafı için 4.000 TRY, büro harcamaları için 60 TRY ve posta masrafları için 80 TRY’dir (toplamda 4.140 TRY); bu miktarlara, İstanbul Barosu ücret tarifesine uygun olarak, müvekkilleriyle sözlü olarak görüşme ücretinin saatlik 500 TRY olduğu avukatlık hizmetleri eklenmektedir; Filorinalı, başvuranlara 78 saati görüşmelere, başvurunun hazırlanmasına ve ilgililerin ulusal düzeyde temsiline ve 42 saati telefon görüşmelerine, araştırmalara ve yazılı görüşlere ayrılmak üzere, toplamda 120 saat avukatlık hizmeti verdiğini açıklamaktadır. Dolayısıyla avukatlık hizmeti ücreti, 60.000 TRY, yani ilgili dönemde 9.980 avroya tekabül etmektedir.
91. Hükümet, cevaben, bu taleplerin belgelendirilmediğini ve günlük çalışılan saatlerin gösterilmesi açısından yeterince açıklayıcı olmadığını belirtmiştir.
92. Mahkeme, Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca, doğruluğu, gerekliliği ve makul miktarda olduğu kanıtlanan masraf ve giderlerin geri ödenmesine hükmettiğini hatırlatmaktadır (diğer kararlar arasında bk., Nikolova/Bulgaristan [BD], No. 31195/96, § 79, AİHM 1999-II). Üstelik Mahkeme İç Tüzüğü’nün 60. maddesinin 2. fıkrası, Sözleşme’nin 41. maddesi bağlamında sunulan her talebin, miktar olarak belirtilmesi, ayrı başlıklar altında ifade edilmesi ve gerekli kanıtlayıcı belgelerle birlikte sunulması gerektiğini öngörmektedir; aksi takdirde Mahkeme, söz konusu talebi kısmen veya tamamen reddedebilmektedir (Zubani/İtalya (adil tazmin), No. 14025/88, § 23, 16 Haziran 1999).
Mahkeme, somut olayda, bu taleplere ilişkin herhangi bir kanıtlayıcı belge, fatura, avukatlık hizmet sözleşmesi veya makbuzunun sunulmadığı, ibraz edilen tek belgenin harcanan çalışma saatlerinin basit bir özeti olduğunu gözlemlemektedir. Yukarıda belirtilen ilkeler, sözlü olarak yapılan avukatlık anlaşmalarının dikkate alınmasını bertaraf etmektedir. Bununla birlikte, Mahkeme, her ne kadar yüzeysel olsa da söz konusu avukatlık hizmet saatlerini gösteren özeti ve mevcut davanın tarafı olan başvuranların sayısını göz önünde bulundurarak, tüm masraf ve giderler için başvuranlara müştereken 3.000 avro ödenmesinin makul olduğu kanaatine varmaktadır.Gecikme faizi
93. Mahkeme, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,Başvurunun Vahap Işık, Halil Acar, Kemal Aslan, Yunus Emre, İlhan Pirgaip, Barış Pehlivan, Necef Ulu Arpaçay, Ferhat Kıyak ve Yaşar Gülmez ile ilgili olarak kabul edilemez olduğuna,Hükümetin başvurunun vaktinden erken yapıldığına dair ilk itirazının esasla birleştirilmesine ve bu itirazın reddedilmesine,Hükümetin Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuru yolunun tüketilmediğine dair itirazının esasla birleştirilmesine ve kabul edilmesine; bu gerekçeyle, Sözleşme’nin 2 ve/veya 3. maddelerinin usul yönlerine ilişkin şikâyetlerin kabul edilemez olduğuna,Başvurunun geri kalan kısmının kabul edilebilir olduğuna,Başvuranlar Ayhan Engin ve Yunis Bolukoç ile ilgili olarak, Sözleşme’nin 2. maddesinin esas yönünden ihlal edildiğine,Başvuranlar İbrahim Aras, Ayhan Ateş, Volkan Dal, Zafer Şahin, Hasan Yüksel ve Ahmet Yurt ile ilgili olarak, Sözleşme’nin 3. maddesinin esas yönünden ihlal edildiğine,a) Davalı Devlet tarafından, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca, işbu kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki geçerli döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere aşağıda belirtilen miktarların ödenmesine:Manevi tazminat olarak, Ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, başvuran Ayhan Engin’e 18.000 EUR (onsekizbin avro), başvuran Yunis Bolukoç’a 15.000 EUR (onbeşbin avro), başvuran Ayhan Ateş’e 8.000 EUR (sekizbin avro) ve başvuranlar İbrahim Aras, Volkan Dal, Zafer Şahin, Hasan Yüksel ve Ahmet Yurt’un her birine 10.000 EUR (onbin avro) ödenmesine,Masraf ve giderler için, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, başvuranlara müştereken 3.000 EUR (üçbin avro) ödenmesine;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranda, yukarıda bahsedilen meblağlara basit faiz uygulanmasına;Başvurunun geri kalan kısmı için adil tazmin talebinin reddedilmesine
karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, ardından Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca, 15 Ekim 2019 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Julia Laffranque
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
Ek (Başvuranların Listesi)
1.Vahap IŞIK, 1978 doğumlu olup, İstanbul’da ikamet etmektedir.
2.Halil ACAR, 1973 doğumlu olup, Almanya’da ikamet etmektedir.
3.İbrahim ARAS, 1981 doğumlu olup, İstanbul’da ikamet etmektedir.
4.Necef Ulu ARPAÇAY, 1965 doğumlu olup, İstanbul’da ikamet etmektedir.
5.Kemal ASLAN, 1960 doğumlu olup, İstanbul’da ikamet etmektedir.
6.Ayhan ATEŞ, 1980 doğumlu olup, İsviçre’de ikamet etmektedir.
7.Yunis BOLUKOÇ, 1962 doğumlu olup, İstanbul’da ikamet etmektedir.
8.Volkan DAL, 1981 doğumlu olup, İzmit’te ikamet etmektedir.
9.Yunus EMRE, 1961 doğumlu olup, İstanbul’da ikamet etmektedir.
10.Ayhan ENGİN, 1971 doğumlu olup, Almanya’da ikamet etmektedir.
11.Yaşar GÜLMEZ, 1981 doğumlu olup, Hollanda’da ikamet etmektedir.
12.Ferhat KIYAK, 1978 doğumlu olup, İsviçre’de ikamet etmektedir.
13.Barış PEHLİVAN, 1976 doğumlu olup, İstanbul’da ikamet etmektedir.
14.İlhan PİRGAİP, 1959 doğumlu olup, İstanbul’da ikamet etmektedir.
15.Zafet ŞAHİN, 1976 doğumlu olup, İstanbul’da ikamet etmektedir.
16.Hasan YÜKSEL, 1969 doğumlu olup, İstanbul’da ikamet etmektedir.
17.Ahmet YURT, 1974 doğumlu olup, İtalya’da ikamet etmektedir.
Full & Egal Universal Law Academy