AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
ENVER AYDEMİR / TÜRKİYE
(Başvuru No.26012/11)
KARAR
STRAZBURG
7 Haziran 2016
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Enver Aydemir / Türkiye davasında,
Başkan
Julia Laffranque,
Hâkimler
Işıl Karakaş,
Paul Lemmens,
Valeriu Griţco,
Ksenija Turković,
Stéphanie Mourou-Vikström,
Georges Ravarani
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 17 Mayıs 2016 tarihinde gerçekleştirdiği müzakereler neticesinde, anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, bu devletin vatandaşı olan Enver Aydemir’in (“başvuran”), 21 Ocak 2011 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu (26012/11 No.lu) başvuru bulunmaktadır.
2.Başvuran, İstanbul Barosu’na bağlı Avukat A. Yılmaz tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3.Başvuran vicdani retçi olduğunu açıklamış olması nedeniyle özellikle maruz kaldığı muamelelerin ve art arda hakkında açılan davalar ve verilen mahkûmiyet kararlarının Sözleşme’nin 3. maddesini ihlal ettiğini iddia etmektedir. Öte yandan Başvuran, Sözleşme’nin 9. maddesi çerçevesinde vicdani ret hakkına saygı gösterilmediğinden şikâyet etmektedir.
4.Başvuru, 13 Kasım 2014 tarihinde Hükümete tebliğ edilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
5.Başvuran 1977 doğumlu olup İstanbul’da ikamet etmektedir.
A. Başvuranın birliğe katılımı Başvuran 2007 yılında askere alındıktan sonra vicdani retçi olduğunu açıklamış ve dini inancı nedeniyle askerlik hizmetini yerine getirmeyi reddetmiştir.
7.Başvuran 24 Temmuz 2007 tarihinde, askerliğini yerine getirmesi için zorla Bilecik Jandarma Komutanlığına götürülmüştür. Ancak başvuran askeri üniformayı giymeyi kabul etmemiştir.
8.Başvuran 27 Temmuz 2007 tarihinde hiyerarşik üstlerinin emirlerine uymayı reddetmiştir.
9.Başvuran 31 Temmuz 2007 tarihinde tutuklanmıştır.
B. Başvuranın tutuklanması ve hakkında açılan ceza davaları
1. İlk iki ceza davası ve başvuranın tutuklanması
10.Başvuran hakkında açılan ilk kamu davası 3 Ağustos 2007 tarihinde Askeri Ceza Kanunu’nun 87. maddesinin 1. fıkrası uyarınca 24 Temmuz tarihindeki olay nedeniyle emre itaatsizlikte ısrar suçundan açılmıştır. İddianameye göre başvuran şunları beyan etmiştir:
"Buraya zorla getirildim. Laiklik ilkesine göre yönetilen Türkiye Cumhuriyeti’ne ait askeri üniformayı giymeyi reddediyorum. Ben şahsen, şeriatı savunuyorum."
11.Askeri Ceza Kanunu’nun 87. maddesinin 1. fıkrası uyarınca 27 Temmuz 2007 tarihindeki olaylar nedeniyle yine emre itaatsizlikte ısrar suçundan başvuran hakkında 25 Eylül 2007 tarihinde ikinci bir kamu davası açılmıştır.
12.Başvuran 4 Ekim 2007 tarihinde tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmıştır. Ancak başvuran, birliğine geri dönmemiş ve asker kaçağı durumuna düşmüştür.
13.Başvuran vicdani ret hakkıyla ilgili bir konferansa giderken İstanbul’da 24 Aralık 2009 tarihinde gerçekleştirilen bir kimlik kontrolü sırasında polis tarafından yakalanmış ve askeri yetkililere teslim edilmiştir. Başvuran sağlık muayenesinden geçirilmiş ve vücudunda herhangi bir şiddet izine rastlanmamıştır.
14.Başvuran aynı gün içinde askeri yetkililere teslim edilmiştir. Askeri Mahkeme tutuklanmasına karar vermiştir. Başvuran yakalandıktan hemen sonra gerçekleştirilen sağlık muayenesinde başvuranın vücudunda herhangi bir şiddet izine rastlanmamıştır.
15.Yine 24 Aralık tarihinde, başvuran tutuklanarak Maltepe Askeri Cezaevine yerleştirilmiştir. Başvuranın ifadelerine göre, başvuran askeri üniformayı giymeyi reddetmesi nedeniyle cezaevi gardiyanları kendisini tehdit ve darp etmişlerdir. Ayrıca o gece, başvuranın kıyafetleri çıkartılarak battaniyesiz ve elbisesiz bir şekilde geceyi geçirmek zorunda bırakılmıştır.
16.Yine başvuranın ifadelerine göre 25 Aralık 2009 tarihinde ise cezaevi komutanın talimatı üzerine beş veya altı asker tarafından askeri üniformayı giymeye zorlanmış ve üniformayı giymeyi reddettiğinde çeşitli kötü muamelelere maruz kalmıştır. Başvuranın aldığı darbeler özellikle sağ gözünde ekimozlara ve de karın ağrılarına sebep olmuştur. Başvuran söz konusu muameleler nedeniyle açlık grevi yapmaya başlamıştır.
17.Başvuran 26 Aralık 2009 tarihinde avukatıyla görüşmüş ve avukatına kıyafetlerini çıkarmaya zorlanılması ve şiddete maruz kalması nedeniyle açlık grevine başladığını açıklamıştır. Başvuran ayrıca sağ gözündeki morluğun söz konusu şiddet eylemlerinden kaynakladığına dikkat çekmiştir. Avukat, başvuranın beyanlarını bir kâğıda not alarak başvuranla birlikte imzalamıştır.
18.Başvuran hakkında açılan ceza davası kapsamında 30 Aralık 2009 tarihinde Eskişehir Askeri Mahkemesi tarafından dinlenilmiştir. Başvuran bir kez daha vicdani retçi olduğunu belirtmiş ve dini inancı gereği askeri hizmetini yerine getirmeyi reddetmiştir.
19.Askeri Mahkeme tarafından 8 Ocak 2010 tarihinde, başvuranın askerlik hizmetini yerine getirmesi için elverişli olup olmadığı ve yargılanabilir olup olmadığının belirlenmesi amacıyla tıbbi bilirkişi incelemesi yapılmasına karar verilmiştir. Başvuran 11 Ocak 2010 tarihinden 13 Ocak 2010 tarihine kadar Eskişehir Asker Hastanesi Psikiyatri Kliğinde müşahede altında tutulmuştur. Sağlık muayeneleri sonucunda, başvuranın askerliğe elverişli olduğu ve cezai ehliyetinin bulunduğu açıklanmıştır.
20.Askeri Mahkeme 28 Ocak 2010 tarihinde başvuranın tutukluluk halinin devamına karar vermiştir.
21.Askeri Mahkeme 2 Ağustos 2011 tarihinde, başvuranın 24 ve 27 Temmuz 2007 tarihlerinde üniformayı giymeyi reddetmesi nedeniyle başvuranı emre itaatsizlikte ısrar suçunu işlediğini açıklamış ve her bir itaatsizlik eylemi için iki ay on beş gün hapis cezasıyla cezalandırmıştır. Ancak Askeri Mahkeme, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar vermiştir. Karar gerekçesinde Askeri Mahkeme, özellikle dini inançlar nedeniyle zorunlu askerlik hizmetinden muaf tutulmanın Anayasa’nın 10. maddesi gereğince kanun önünde eşitlik ilkesine aykırı düşeceği kanaatine varmıştır.
Temyize başvurulmaması nedeniyle kararlar 5 Eylül ve 10 Ekim 2011 tarihlerinde kesinleşmiştir.
2. Üçüncü ceza davası Başvuran hakkında 6 Ekim 2007 ve 24 Aralık 2009 tarihleri arasındaki firar suçlaması nedeniyle 15 Şubat 2010 tarihinde başka bir kamu davası daha açılmıştır.
23.Askeri Mahkeme 29 Mart 2010 tarihinde duruşma yapmış ve başvuranın avukatlarının açıklamalarını dinlemiştir. Bu avukatlar müvekkillerinin dini inancı gereği bilinçli bir şekilde askeri hizmetini yerine getirmeyi reddettiğini fakat askerlik hizmeti yerine kamu hizmeti yapmaya hazır olduğunu ileri sürmüşlerdir. Öte yandan askerlik hizmetinin zorunlu olmasına itiraz etmişler ve askerlik yerine kamu hizmeti yapılamamasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Askeri Mahkeme, yargılama sonunda başvuranı firar etmekten suçlu bulmuş ve başvuranının on ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar vermiştir.
24.Askeri Yargıtay 8 Şubat 2012 tarihinde eksik soruşturma yapıldığı gerekçesiyle 29 Mart 2010 tarihli kararı bozmuştur.
25.Askeri Mahkeme 5 Temmuz 2013 tarihinde başvuranı firar suçundan tekrar cezalandırmış ve on ay hapis cezasına mahkûm etmiştir. Akabinde Askeri Mahkeme bu cezayı 6.000 Türk lirası (o dönemde geçerli olan döviz kuruna göre yaklaşık 2.370 avro (EUR)) para cezasına çevirmiştir. Askeri Mahkeme, vicdani ret hakkı konusuyla ilgili Mahkeme kararlarını analiz ettikten sonra gerekçesinde aşağıdaki değerlendirmeyi yapmıştır:
“(...) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihadına göre vicdani ret, inancın zorunlu gereklerini yerine getirmek amacıyla kanuni bir yükümlülük olan askerlik hizmetinden kaçınmak olarak tanımlanmıştır. Vicdani ret hakkı dayanağını inanç özgürlüğünde bulmaktadır. Ancak söz konusu haktan yararlanabilmek için bir inanç sisteminin mensubu olmak gerekir. İdealist veya siyasi düşünceler (...) ya da başka kişisel sebepler vicdani ret talebine dayanak olabilecek yeterlilikte değildir. Başka bir deyişle vicdani retçilik düşüncelerden değil inançlardan beslenmesi halinde Sözleşme kapsamında korunmaktadır. Bu nedenle vicdani ret, her bireyin tek tek kendi düşüncesine göre askerlik hizmetini yapmayı reddetmesi anlamına gelmez, kişinin mensup olduğu dini veya siyasi grubun askerlik hizmetini reddetmesi temeline dayanır.
(...) Türk hukukunda vicdani ret hakkı konusunda herhangi bir düzenleme yoktur ve bu gibi talepleri değerlendirmek için yetkili herhangi bir makam bulunmamaktadır. (...)
Bu durumda somut dava kapsamında, başvuranın Sözleşme’nin 9. maddesinin korumasından yararlanıp yararlanamayacağının araştırılması gerekir.
(...) Sanık, mahkememize verdiği savunmasında: ‘... ben vicdani kanaatlerim nedeniyle askerlik yapamayacağım için birliğime dönmedim. Nitekim dini inançlarım nedeniyle laik Türkiye Cumhuriyeti için askerlik hizmeti yapamam. Ben Kuran’ın referans alındığı ve kurallarının uygulandığı bir sistem için askerlik yapabilirim. (...) Sadece Kuran’ın referans alındığı bir sistemde askerlik yapmak isterim ...’
(...)
Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde, ilgilinin dini inançları gereğince zorunlu askerlik hizmetini kesin olarak reddetmediği, idealist ve siyasi düşünceleri nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti için askerlik yapamayacağını beyan ettiği anlaşılmaktadır (...) Öte yandan silahla bir kişiyi yaraladığı için mahkum edildiğini ve silah ile yürütülen bir görev yapamayacağını belirtmediği;[ilgili sadece] laiklik ilkesine göre yönetilen Türkiye Cumhuriyeti için askerlik yapamayacağını beyan etmiştir. [Bu nedenle] sanığın askerlik hizmetini yapmayı reddetmesinin dini inanca değil siyasi sebeplere dayandığını söyleyebiliriz (...) Sonuç olarak ilgilinin askerliğe karşı çıkması, sanığın bu bağlamdaki yükümlüğü ile cezalandırılması arasında ciddi ve üstesinden gelinemez bir çelişki oluşturduğuna dair samimi dini inançları ile desteklenmediğinden ilgilinin savunmasının reddedilmesi gerekir (...)”
26. Başvuranın temyize başvurmasının üzerine dava Askeri Yargıtay’a gönderilmiştir. Dava, söz konusu Yüksek Mahkeme önünde halen derdesttir.
3. Askerlik için elverişsizlik açıklaması
27. Başvuran 30 Mart ve 30 Nisan 2010 tarihlerinde askeri yetkililerin verdiği emirleri de yerine getirmeyi reddetmiştir.
28.Ankara Asker Hastanesi 7 Haziran 2010 tarihli raporda başvuranda anti sosyal kişilik bozukluğu olduğunu teşhis etmiş ve başvuranın 30 Mart 2010 tarihi itibariyle askerliğe elverişli olmadığını belirtmiştir.
29.Askeri Mahkeme 8 Ekim 2010 tarihinde verdiği iki kararla 30 Mart ve 30 Nisan 2010 tarihindeki söz konusu olaylarla ilgili olarak emre itaatsizlikte ısrar suçundan yargılanan başvuranın beraatına karar vermiştir. Askeri Mahkeme bu kararı, başvuranın 30 Mart 2010 tarihinde askerliğe elverişli olmadığına dair kararı dikkate alarak vermiştir.
C. Başvuranın yaptığı şikâyet
30.Başvuran 24 ve 25 Aralık 2009 tarihleri arasında gözaltında kaldığı sırada maruz kaldığı muameleleri öne sürerek (yukarıdaki 15-16. paragraflar), 28 Aralık 2009 tarihinde şikâyette bulunmuş ve Adli Tıp Kurumunun kendisini muayene etmesini istemiştir.
31.İstanbul’da bulunan Kartal Savcılığı 29 Aralık 2009 tarihinde başvuranın eşi ve babasını dinledikten sonra görevsizlik kararı vermiş ve soruşturma dosyasını askeri savcılığa göndermiştir. Başvuranın babası özellikle oğlunun dini inançları nedeniyle bilerek askeri hizmetini yerine getirmeyi istemediğini buna karşın askerlik yerine başka bir kamu hizmeti yapmaya hazır olduğunu belirtmiştir.
32.Başvuran 29 Aralık 2009 tarihinde, Eskişehir Askeri Cezaevine sevk edilmiştir.
33.Başvuran 30 Aralık 2009 tarihinde sağ gözü hizasındaki eski yarasının tespit edildiği bir sağlık muayenesinden geçmiştir.
34.Başvuran 1 Şubat 2010 tarihinde askeri savcı tarafından dinlenmiştir. Başvuran iddialarını yinelemiştir.
35.Başvuran 2 Şubat 2010 tarihinde, iki bacağı arasında ve sağ gözünde yumuşak doku travması olduğunu tespit eden Adli Tıp doktoru tarafından muayene edilmiştir. Bu muayene sonucunda düzenlenen sağlık raporuna göre, söz konusu yara zaten iyileşmiştir.
36.Askeri Savcılık 18 Mayıs 2010 tarihinde kötü muamele iddialarıyla ilgili bir iddianame sunmuştur. Askeri Savcılık I.S.yi, başvuranın askeri üniformayı giymeyi reddetmesi nedeniyle başvurana 24 Aralık 2009 tarihinde tekme ve yumruklar attığı gerekçesiyle suçlamıştır. Askeri Cezaevi ve Tutukevi Müdürü Albay M.O.yu başvuranı soyunmaya ve askeri üniformayı giymeye zorladığı, tekme ve yumruk attığı, bunun yanı sıra 25 Aralık 2009 tarihinde tokat attığı gerekçesiyle suçlamıştır. Buna karşın Savcılık, başvuranın 24 Aralık 2009 tarihinde elbiselerini çıkarmaya ve geceyi battaniye ve elbiseleri olmadan geçirmeye zorlandığıyla ilgili iddialar konusunda kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Öte yandan Savcılık disiplin suçlarında, disiplin mahkemelerinin görevli olduğunu belirterek hakaretle ilgili şikâyet konusunda görevsizlik kararı vermiştir.
37.Başvuran, sadece iki asker tarafından değil birçok askerin 24 ve 25 Aralık 2009 tarihlerinde kendisine vurduğunu ileri sürerek kovuşturmaya yer olmadığına dair karara itiraz etmiştir. Başvurana göre, sadece iki asker hakkında değil bu eylemlere dâhil olan diğer askerler hakkında da iddianame düzenlenmesi gerekirdi. Öte yandan başvuran maruz kaldığı muamelenin kötü muamele değil işkence olduğunu ileri sürerek bu muamelelerin hukuki nitelendirilmesine karşı itiraz etmiştir.
38.Askeri Mahkeme 9 Temmuz 2010 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığına dair kararı onamıştır.
39.Askeri Mahkeme 14 Mart 2012 tarihinde görevsizlik kararı vermiş ve davayı genel yetkili mahkemelere göndermiştir. Askeri Mahkeme öncelikle, “tanık beyanları ve dosyadaki diğer delil unsurları dikkate alındığında sanıkların iddianamede isnat edilen suçları işledikleri” değerlendirmesinde bulunarak bu kararı vermiştir. Buna karşın Askeri Mahkeme, başvuranın tutuklu kaldığı süreçte askerliğe elverişsiz olduğuna dair Gülhane Asker Hastanesi tarafından 13 Ocak 2012 tarihinde teslim edilen rapora dayanarak genel yetkili mahkemelerin alanına giren sanığın eyleminin, Türk Ceza Kanunu’na aykırı olan kasten yaralama suçu olarak nitelendirilmesi gerektiğine karar vermiştir. Bu karar, 28 Kasım 2012 tarihinde Askeri Yargıtay tarafından onanmıştır.
40.Dava halen İstanbul Ceza Mahkemesi önünde derdesttir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE ULUSLARARASI BELGELER
41. Somut olaya ilişkin ilgili iç hukuk ve uygulaması Erçep/Türkiye kararında (No. 43965/04, §§ 30-43, 22 Kasım 2011) belirtilmiştir. İlgili uluslararası belgelere ilişkin olarak özellikle Bayatyan/Ermenistan ([BD], No. 23459/03, §§ 50-70, AİHM 2011) kararına bakınız.
42.Mahkeme, mevcut dava doğrultusunda Avrupa Konseyi ve Birleşmiş Milletler Belgelerine atıfta bulunmuştur.
A. Avrupa Konseyi Belgeleri
1. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi
43.Parlamenterler Meclisi, 1967 yılından beri vicdani ret hakkına 337 sayılı Tavsiye Kararında (1967) değinmektedir; bu Tavsiye Kararında aşağıdaki temel ilkeler yer almaktadır:
“1. Vicdani kanaat nedeniyle veya derin dini, etik, ahlaki, insani, felsefi veya bu nitelikte herhangi bir inanç nedeniyle silahlı hizmet yapmayı reddeden ve askerlik hizmeti yapma yükümlülüğü altında olan şahısların, bu hizmetten muaf olmaları için subjektif bir hakka sahip olmaları gerekmektedir.
2. Hukukun üstünlüğüne dayanan demokratik devletlerde bu hakkın, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9. maddesinde güvence altına alınan bireyin temel haklarından mantıklı olarak doğduğu kabul edilmektedir.”
44. Bu karara dayanarak Parlamenterler Meclisi 478 sayılı (1967) kararı kabul etmiştir ve bu kararda, Meclis Bakanlar Komitesi’ne çağrıda bulunarak devletleri mümkün olduğu kadar söz konusu temel ilkelere kendi mevzuatlarını uyumlu hale getirmeye davet etmeyi istemiştir. Parlamenterler Meclisi sonrasında bu temel ilkeleri 816 (1977) ve 1518 (2001) sayılı Tavsiye Kararlarında hatırlatmış ve tamamlamıştır. Bu son kararda Parlamenterler Meclisi vicdani ret hakkının, Sözleşme ile tanınan “düşünce, vicdan ve din özgürlüğü temel hakkının bir parçası” olduğunu beyan etmiştir. Bu kararda Parlamenterler Meclisi, sadece beş devletin bu hakkı tanımadığının altını çizmiş ve Bakanlar Komitesi’nin bu ülkeleri hakkı tanımaya davet etmesini tavsiye etmiştir.
2. Bakanlar Komitesi
45. 1987 yılında Bakanlar Komitesi no R(87)8 sayılı Tavsiye Kararını kabul etmiştir ve bu kararda devletlere vicdani ret hakkını kabul etmeleri önerisinde bulunarak, vicdani reddi halen kabul etmeyen hükümetlere, kendi ulusal mevzuatlarını ve uygulamalarını aşağıdaki temel ilkeye uyumlu hale getirmeleri çağrısında bulunmaktadır:
“Vicdani kanaat nedeniyle silah kullanmayı reddeden askerlik hizmeti yapma yükümlülüğü altında olan her şahsın, bu hizmetten muaf olma hakkı vardır (...) [ve] alternatif hizmet yapmaya mecbur kılınabilir;”
46. Söz konusu tavsiye kararın ilgili bölümleri aşağıdaki gibidir:
“B. Usul
2. Devletler, vicdanî retçi statüsü için yapılan başvuruların değerlendirilmesi için uygun bir usul geliştirebilirler veya ilgili kişinin ret sebeplerini açıklayan bir beyanını kabul edebilirler;
3. Bu Tavsiye Kararı’nda yer alan ilke ve hükümlerin etkin bir şekilde uygulanabilmesi için, askere alınacak kişilerin hakları konusunda önceden bilgilendirilmeleri gerekir. Bu amaçla, devlet bu kişileri ya doğrudan bilgilendirmeli ya da özel kuruluşların bu bilgiyi yaymalarına müsaade etmelidir;
4. Vicdanî retçi statüsü için başvurular, kural olarak başvurunun değerlendirmesinin ilgili kişi askere alınmadan bitirilmiş olması şartının yerine gelmesini sağlayacak yollarla ve buna elverecek zaman sınırları dâhilinde yapılmalıdır;
5. Başvuruların değerlendirilmesinde adil bir sürecin işleyeceğine dair her türlü teminat sağlanmalıdır;
6. Her başvuranın, ilk derece kararının temyizini talep etme hakkı olmalıdır;
7. Temyiz mercii, askerî idareden ayrı ve bağımsızlığını temin edecek şekilde teşkilatlandırılmış olmalıdır;
8. Yapılacak düzenlemede, vicdanî ret şartlarının askerlik hizmetinin ifası sırasında ya da acemi eğitimi sonrasındaki dönemde ortaya çıkması durumunda da vicdanî retçi statüsü için başvuruda bulunma ve bu statüyü kazanma imkânına yer verilebilir; (...)”
B. Birleşmiş Milletler
47. Vicdani rettin tanımı olmamasına rağmen İnsan Hakları Komisyonu, 22 sayılı (1993) Genel Görüş’ünde, vicdani reddin “öldürücü kuvvet kullanma yükümlülüğü ile çeliştiğinde düşünce, vicdan ve din özgürlüğü hakkına dayandığına kanaat getirmiştir.
“11. (...) Sözleşme vicdani ret hakkından açıkça söz etmemektedir, ancak öldürücü kuvvet kullanma yükümlülüğü vicdan özgürlüğüyle ve kişinin dinini ya da inancını ifade edebilme hakkıyla ciddi şekilde çelişebileceğinden Komite bu hakkın 18. maddeden türeyebileceğine inanmaktadır (...)”
48.Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği 2012 yılında askerlik hizmetine karşı vicdani redde ilişkin uygulanabilir içtihat ve uluslar arası normların toplandığı “Askerlik Hizmetine Karşı Vicdani Ret” başlıklı bir bildiri yayınlamıştır. Bu bildiriden birçok Devletin vicdani ret taleplerini, dini inançları veya diğer gerekçeleri, özellikle de herhangi bir savaşa katılmaya veya silah taşınmasına karşı sert, daimi ve samimi bir itirazda bulunulup bulunulmadığını dikkate alarak sınırlandırdıkları anlaşılmaktadır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA Başvuran, hakkında sürekli ceza davaları açıldığını ve askeri üniformayı giymeyi reddetmesi nedeniyle mahkûm edildiğini iddia etmekte ve Maltepe Cezaevinde tutuklu kaldığı sırada işkence uygulandığından şikâyet etmektedir. Başvuran ayrıca iddiaları hakkında yürütülen soruşturmanın yetersiz olmasından şikâyet etmektedir. Başvuran Sözleşme’nin 3. maddesini ileri sürmektedir. Bu madde şu şekildedir;
“Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz.”
50. Hükümet bu iddialara karşı çıkmaktadır.
A. Kabul edilebilirlik hakkında
51. Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğini öne sürmektedir. Hükümet, öncelikle başvurana yönelik şiddet eylemlerinin sorumlusu olduğu iddia edilen askerler hakkında açılan ceza davasının ulusal mahkemeler önünde halen derdest olduğunu bu nedenle de söz konusu şikâyetlerin olması gerekenden erken sunulduğunu açıklamıştır. Hükümet ayrıca, başvuranın söz konusu kişiler aleyhine tazminat davası açabileceği gibi ceza mahkemeleri önündeki yargılama neticelendiğinde de bireysel başvuru kapsamında Anayasa Mahkemesi’ne müracaat edebileceğini belirtmektedir. Nitekim Anayasa Mahkemesi tarafından verilen bilgilerden başvuranın herhangi bir başvurusunun olmadığı anlaşılmaktadır.
52.Başvuran bu görüşe karşı çıkmakta ve başvuru yaptığı tarihte geçerli ve erişilebilir olan iç hukuk yollarını tükettiğini iddia etmektedir.
53.Mahkeme öncelikle, Hükümetin söz konusu şikâyetlerin erken yapıldığına dair itirazının Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamındaki şikâyetin özüyle yakından bağlantılı olduğu kanaatinde ve bu itirazı esasla birleştirmeye karar vermektedir (bk. diğer birçok karar arasında, Salman/Türkiye [BD], No. 21986/93, §§ 81-88, AİHM 2000-VII).
54.Mahkeme, şiddetin iddia edilen sorumluları aleyhine tazminat başvurusunda bulunabilme imkânıyla ilgili olarak Devletin görevlileri tarafından -basit bir hata, unutma veya ihmal değil de- hukuka aykırı bir şekilde güce başvurmak konusunda sorumluların tespit edilmesi ve cezalandırılması yönelik değil de sadece tazminat verilmesine yönelik idari ve hukuk davalarının, Sözleşme’nin 2 ve 3. maddelerinin esas yönüne dayandırılan şikâyetleri çözüme kavuşturulması için uygun ve etkili başvurular olmadığına karar verdiğini hatırlatmaktadır (Mocanu ve diğerleri/Romanya [BD], No. 10865/09, 45886/07 ve 32431/08, § 227, CEDH 2014 (özetler)).
55.Somut olayda Hükümet, şiddet eylemlerinin iddia edilen sorumluları hakkında tazminat başvurusunda bulunmanın, başvuranların Sözleşme’nin 3. maddesinin usul ve esas yönüyle ilgili şikâyetlerine ilişkin ne şekilde çözüm oluşturabileceğini belirtmemiştir.
56.Mahkeme, Anayasa Mahkemesine başvurulması ihtimali konusunda Şükrü Yıldız/Türkiye (No. 4100/10, §§ 42-46, 17 Mart 2015) davası kapsamında benzer bir itirazı incelediğini ve reddettiğini hatırlatmaktadır. Mahkeme bu kararı, söz konusu yeni başvuru henüz yapılmadan önce ve yaklaşık asıl olaydan dokuz yıl sonra yapıldığını göz önünde bulundurarak vermiştir. Mahkeme söz konusu kararda vardığı sonuçtan uzaklaşmak için bir neden görememektedir. Nitekim mevcut başvuru 21 Ocak 2011 tarihinde, Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruları incelemeye başladığı tarihten çok önce yapılmıştır. Öte yandan 2009 Aralık ayında gerçekleşen olayların ardından beş yıl dokuz ay geçmesine rağmen dava halen ilk derece mahkemesi önünde derdesttir. Dolayısıyla Mahkeme somut olayda, tüketilmesi gereken iç hukuk yollarının Mahkeme önünde başvurunun yapıldığı tarihte değerlendirildiği konusunda genel kurala aykırı davranıldığını kanıtlayan özel koşulların bulunmadığı sonucuna varmıştır. Bu nedenle Mahkeme, Aydemir’in Sözleşme’nin 3. maddesine ilişkin şikâyetlerini Anayasa Mahkemesine sunma yükümlülüğüne itiraz etmesine gerek olmadığı kanaatindedir.
57.Mahkeme, başvuranın Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamındaki şikâyetlerinin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesinin bulunmadığını tespit ederek, şikâyetlerin kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
B. Esas Hakkında
1. Esas Yönü Bakımından
58.Mahkeme birçok defa Sözleşme’nin 3. maddesinin demokratik toplumların temel değerlerinden birisini güvence altına aldığını belirtmiştir. Sözleşme’nin 3. maddesi koşullar ve mağdurun tutumuna bakılmaksızın işkence ve insanlık dışı veya aşağılayıcı ceza ve muameleleri kesin olarak yasaklamaktadır (bk. diğer birçok karar arasında, Labita/İtalya [BD], No. 26772/95, § 119, AİHM 2000‑IV).
59.Kötü muamelenin Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamına girebilmesi için asgari ağırlık seviyesine ulaşması germektedir. Bu asgari seviyenin değerlendirilmesi görecelidir: Bu değerlendirme özellikle, tedavi süresi ve fiziksel veya ruhsal etkileri gibi davanın tüm koşullarına ve bazı durumlarda, cinsiyet, yaş ve mağdurun sağlık durumu gibi hususlara bağlıdır (Tarakhel/İsviçre [BD], No. 29217/12, § 94, AİHM 2014 (özetler) ve Bouyid/Belçika [BD], No. 23380/09, § 86, AİHM 2016). Muamelenin, mağduru küçük düşürme ya da aşağılama amacıyla yapılıp yapılmadığı konusu dikkate alınması gereken başka bir unsurdur fakat böyle bir amaç güdülmemiş olması Sözleşme’nin 3. maddesinin kesin bir şekilde ihlal edilmediği anlamına gelmez. (Svinarenko ve Slyadnev/Rusya [BD], No. 32541/08 ve 43441/08, § 114, AİHM 2014 (özetler)).
60.Mahkeme somut olayda öncelikle, Askeri Mahkemenin 14 Mart 2012 tarihli kararında sanık iki askerin üzerlerine isnat edilen eylemleri gerçekleştirdiklerine karar verdiğini tespit etmektedir (yukarıda, 39. paragraf). Söz konusu karardan, başvuranın 24 ve 25 Aralık 2009 tarihlerinde tekme, yumruk ve tokat gibi birçok şiddet eylemine maruz kaldığı sonucuna ulaşılmaktadır. Ayrıca 25 Aralık’ta başvuran, kıyafetlerini çıkarmaya ve askeri üniformayı giymeye zorlanmıştır (yukarıda 36. paragraf). Askeri mahkeme bu sonuca, tanıkların beyanlarına ve dosyadaki diğer delil unsurlarına dayanarak varmıştır. Ancak kanıtlanan eylemler, söz konusu şiddet eylemlerin sorumlularının mahkûm edilmesine neden olmamış ve Askeri Mahkeme görevsizlik kararı vererek dosyayı genel yetkili mahkemelere göndermiştir (yukarıda 39. paragraf).
61.Hükümet ulusal makamlar tarafından yürütülen soruşturmanın ciddiyetini altını çizmekte ve Askeri Mahkemenin tespitlerine itiraz etmemektedir. Hükümet, alınan soruşturma tedbirlerinin olayın gerçekleştiği koşulların belirlenmesi ve varsa sorumluların bulunup cezalandırılmasını sağlayacak nitelikte olduğunu ileri sürmektedir. Başvuran ise kendi açısından, maruz kaldığı şiddet eylemlerinin vahameti dikkate alınarak işkence olarak nitelendirilmesi gerektiğini iddia etmektedir. Başvuran özellikle tutukluyken askerler tarafından falakaya yatırıldığını belirtmektedir.
62.Mahkeme, başvuranın iddialarıyla ilgili olarak Askeri Mahkemenin 14 Mart 2012 tarihli kararında vardığı sonuçlardan uzaklaşacak herhangi bir neden görememektedir. Ayrıca Mahkeme, başvuranın fiziksel ve psikolojik açıdan saldırıya uğradığına dair diğer iddiaların gerçekliğini özellikle bu tür muameleleri kanıtlamanın zorluğu dikkate alındığında daha fazla inceleme gereği görmemektedir.
63.Mahkeme sonuç olarak başvuran Aydemir’in 24 ve 25 Aralık 2009 tarihleri arasında Maltepe Cezaevinde tutuklu kaldığı sırada mağduru olduğu muamelelerin, şüphesiz fiziksel ve ahlâki direnci küçük düşürme aşağılama ve kırmaya yönelik korku, elem ve aşağılanma duygusu yaratacak nitelikte olduğu kanaatindedir. Ayrıca, yukarıda açıklanan muamelelere ek olarak ilgilinin aleyhinde birçok ceza davası açılması ve birbiri ardına mahkûm edilmesi, ilgilinin fikri kişiliğini baskı altına alacak niteliktedir. (bk. bu bağlamda, Ülke/Türkiye, No. 39437/98, § 62, 24 Ocak 2006 ve Feti Demirtaş/Türkiye, No. 5260/07, § 91, 17 Ocak 2012). Mahkeme ihtilaflı muamelelerin, insanlık dışı ve aşağılayıcı nitelikte olduğunun kabul edilmesi için söz konusu unsurların yeteri kadar ciddi olduğu kanaatindedir.
2. Soruşturmanın Etkinliği
64. Mahkeme mevcut davada yetkililerin, başvuranın Maltepe Askeri Cezaevinde maruz kaldığını iddia ettiği şiddet eylemleri konusunda soruşturma yürüttüklerini kaydetmektedir. Nitekim Askeri Savcılık başvuranın şikâyetinin ardından soruşturma açmıştır. Askeri Savcılık 18 Mayıs 2010 tarihli iddianame ile şiddet suçlamasıyla iki asker hakkında kamu davası açmıştır. Buna karşın Askeri Savcılık, başvuranın 24 Aralık 2009 tarihinde kıyafetlerini çıkarmaya ve geceyi battaniye ve elbisesiz bir şekilde geçirmeye zorlandığına dair iddiaları hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Askeri Savcılık ayrıca disiplin suçlarından disiplin mahkemelerinin görevli olduğunu belirterek hakaretle ilgili şikâyeti incelemekle görevli olmadığına karar vermiştir.
65.Mahkeme birçok defa, soruşturmanın belirli bir durumda ilerlemesine mani olan engel ya da güçlükler söz konusu olabilse de, yasa dışı güç kullanımı veya kötü muamele iddiaları hakkında soruşturma yapılması söz konusu olduğunda, mercilerin ivedilikle cevap vermesinin, yasallık ilkesine riayet edilerek toplumun güveninin korunması ve yasa dışı eylemlere ilişkin olarak her türlü suça iştirak edildiği ya da tolerans gösterildiği izleniminin oluşturulmaması amacıyla genellikle çok önemli olarak değerlendirildiğini belirtmiştir (Mocanu ve diğerleri, anılan, § 323).
66.Oysa Mahkeme, yetkililerin, davanın soruşturulmasında gerekli özen ve hassasiyeti gösterdikleri konusunda ikna olmamıştır. Öncellikle kötü muamele veya işkence iddialarının olduğu durumlarda mağdurun ifadesinin alınması genellikle soruşturmanın yürütülmesindeki en temel unsuru oluşturmasına rağmen başvuranın ifadeleri ancak 1 Şubat 2010 tarihinde olaylardan ve şikâyet yapılmasının üzerinden bir aydan fazla bir süre geçtikten sonra alınmıştır (yukarıdaki 34. paragraf). Öte yandan olaylardan yaklaşık altı yıl sonra, şiddet eylemlerinin başlıca sorumluları hakkındaki ceza yargılamasının ilk derece mahkemesi önünde halen derdest olduğunu belirtmek gerekir.
3. Sonuç Sonuç olarak Mahkeme, söz konusu şikâyetlerin erken yapıldığına dair hükümetin ön itirazını reddetmekte (yukarıdaki 53. paragraf) ve Sözleşme’nin 3 maddesinin esas ve usul yönünden ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
II. SÖZLEŞME’NİN 9. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
68. Başvuran vicdani retçi olduğunu belirttiği için birçok kez tutuklanması, hakkında soruşturma açılması ve mahkûm edilmesinden ve vicdani ret hakkı tanınmamasından şikâyet etmektedir. Başvuran Sözleşme’nin 9. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmektedir. Bu madde şu şekildedir:
“1.Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir; bu hak, din veya inanç değiştirme özgürlüğü ile tek başına veya topluca, kamuya açık veya kapalı ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yapmak suretiyle dinini veya inancını açıklama özgürlüğünü de içerir.
2.Din veya inancını açıklama özgürlüğü, sadece yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda kamu güvenliğinin, kamu düzeninin, genel sağlık veya ahlakın ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli sınırlamalara tabi tutulabilir.”
69.Hükümet öncelikle, iç hukuk yollarının tüketilmediğini öne sürmektedir. Hükümet, başvuranın emre itaatsizlikte ısrar suçu konusunda ulusal mahkemeler tarafından verilen kararlara itiraz etmediğini ileri sürmektedir. Hükümet ayrıca, başvuranın firar suçlaması gerekçesiyle hakkında verilen mahkûmiyet kararına ilişkin ceza yargılamasının Askeri Yargıtay önünde hâlen derdest olduğunu açıklamıştır.
70.Hükümet ikinci olarak, Sözleşme’nin 9. maddesinin somut olayda uygulamayacağını iddia etmektedir. Hükümet, başvuranın askerlik hizmetini reddetmesini haklı göstermek için ulusal makamlara sunduğu gerekçeler dikkate aldığında askerlik hizmetini yerine getirme zorunluluğunun Aydemir’in dini inançları ile ciddi ve aşılması güç bir çelişki oluşturacak nitelikte olduğu sonucunun çıkarılamayacağını ileri sürmektedir. Hükümet somut olayda, Sözleşme’nin 9. maddesi bağlamında herhangi bir sorunun mevzu bahis olup olmadığının tartışmalı olduğunu kaydetmektedir. Hükümet, başvuranın şunları söylediğini tespit etmiştir: "Buraya zorla getirildim. Laiklik ilkesine göre yönetilen Türkiye Cumhuriyeti’ne ait askeri üniformayı giymeyi reddediyorum. Ben şahsen, şeriatı savunuyorum." Bu ifadeler, başvuranın askerlik hizmetini yapmayı reddetmesinin, Devletin hukuki statüsü ve yönetim şekline ilişkin düşüncelerine bağlı olduğunu göstermektedir. Hükümete göre söz konusu gerekçeler belli bir kudret, ciddiyet, bütünlük ve önem derecesine ulaşmış bir inanç olarak değerlendirilemez ve Sözleşme’nin 9. maddesinin uygulanması mümkün değildir. Dolayısıyla bu şikâyet, konu yönünden (ratione materiae) uyumsuz olduğu gerekçesiyle reddedilmelidir.
71.Son olarak Hükümet, Sözleşme’nin 9. maddesinin uygulanabilir olduğu kabul edilse bile, ihtilaflı müdahalenin kanun tarafından öngörüldüğünü ve Sözleşme’nin 9. maddesinin 2. paragrafı uyarınca meşru amaç yani kamu güvenliği ve kamu düzeninin korunması amacını güttüğünü iddia etmektedir.
72.Başvuran, Hükümetin tezlerine itiraz etmekte ve askerlik hizmetini yerine getirmeyi reddetmesinin derinden bağlı olduğu inançlarıyla gerekçelendirildiğini ileri sürmektedir. Başvuran yetkililere verdiği tüm ifadelerde bu görüşünü dile getirmiştir. Başvuran askerlik hizmetine ve askeri üniformayı giymeye karşı sürekli olarak vicdani reddini açıklamış olmasına rağmen askerler tarafından şiddet eylemlerine maruz kaldığını, askeri üniformayı giymeye ve dini inançlarına aykırı şekilde hareket etmeye zorlandığını açıklamıştır. Öte yandan silahlı kuvvetlerin resmi evraklarında, başvuranın dini inançları nedeniyle askerlik hizmetini yapmayı reddettiği belirtilmiştir.
73.Başvurana göre vicdan özgürlüğü hakkı, kendi inancı gibi dini inançları da kapsamalıdır. Başvuran laiklik ilkesine ve devletin hukuki statüsüne ilişkin beyanlarının Hükümet tarafından çarpıtıldığını ve iddianamede yanlış yorumlandığını ileri sürmektedir (yukarıda 10. paragraf) Başvuran inançları nedeniyle maruz kaldığı zulüm, adaletsizlik ve haksızlığa karşı olduğunu açıklamıştır. Başvurana göre eğer özgürlük yoksa inançlar hiçbir şey ifade etmemektedir. Başvuran, askere zorla alınmadan önce vicdani retçi olduğunu açıklamış ve bu tavrını tüm ceza kovuşturması boyunca sürdürmüştür. Başvuran diğer vicdani retçilerle birlikte de dayanışma içerisinde olmuştur. Öte yandan başvuran iradesini kırma ve kendisini aşağılama amacıyla uygulanan zalimce muamelelere rağmen hiçbir zaman geri adım atmamış ve inançlarından vazgeçmemiştir. Askerlik yükümlülüğü, başvuranın kararlılığından anlaşılacağı üzere başvuranın derin inançları ile ciddi ve aşılması güç bir çelişki oluşturmuştur. Son olarak başvuruna göre bir Müslüman olarak dini inançlarına ters düşen zorunlu askerlik hizmetini yapmayı reddettiği ancak askerlik yerine kamu hizmetinde bulunmaya hazır olduğunu belirttiği için kendi durumu Bayatyan/Ermenistan ([BD], No. 23459/03, AİHM 2011) davasıyla hiçbir şekilde farklılık göstermemektedir.
74.Mahkeme, Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediğine dair itirazını söz konusu şikâyetin aşağıdaki nedenlerden ötürü kabul edilemez olduğunu düşündüğünden incelemeye gerek olmadığı kanaatindedir.
75.Mahkeme, Sözleşme’nin 9. maddesinin vicdani retçilere uygulanabilirliğine ilişkin içtihadını yakın bir tarihte yeniden inceleme fırsatı bulmuştur. (Bayatyan, yukarıda anılan, §§ 92-111). Mahkeme, söz konusu davada, kişinin vicdanı veya samimi ve derin dini ya da diğer inançları ile orduda hizmet verme zorunluluğu arasında ciddi ve aşılması güç bir çelişki oluşturduğu gerekçesiyle askerlik hizmetine karşı çıkmanın, Sözleşme’nin 9. maddesine ilişkin güvencelerin uygulanması için gerekli görülen kudret, ciddiyet, tutarlılık ve önem kıstaslarına yeteri kadar ulaştığı kanısı yarattığını ifade etmiştir (ibidem, § 110). Askerlik hizmetine itirazın bu hükmün kapsamına girip girmediği ve hangi ölçüde girdiği hususu ise her davanın kendine özgü koşulları bakımından incelenmelidir.
76.Mahkeme, Sözleşme’nin 9. maddesinin ihlal edildiğine karar verdiği Bayatyan (yukarıda anılan, § 111), Erçep/Türkiye (No. 43965/04, § 48, 22 Kasım 2011), Feti Demirtaş (yukarıda anılan, § 97) ve Buldu ve diğerleri/Türkiye (No. 14017/08, § 83, 3 Haziran 2014) kararlarının, askerlik hizmetine karşı çıkılması gerektiği inancını benimseyen dini bir gurup olan Yehova Şahitleri ile ilgili olduğunu tespit etmektedir. Mahkeme ayrıca, Savda/Türkiye, (No. 42730/05, § 96, 12 Haziran 2012) ve Tarhan (No. 9078/06, § 58, 17 Temmuz 2012), Savda ve Tarhan davalarında ise ilgililerin barışçı ve anti militarist bir felsefeyi benimsediklerini ve vicdani retçi olduklarını açıkladıklarını hatırlatmaktadır. Yukarıda anılan son iki dava kapsamında, söz konusu kişilerin askerlik hizmetlerini yerine getirmeyi reddetmelerinin ne ölçüde Sözleşme’nin 9. maddesi kapsamına girip girmediğini incelemeden önce Mahkeme, söz konusu davaların özellikle, Savda ve Tarhan’ın, vicdani retçi statüsünün tanınması amacıyla yaptıkları talepleri değerlendirecek bir usulün olmaması açısından ayırt edici bir özellik taşıdığını tespit ettiğini ve bu hükmün ihlal edildiğine karar verdiğini belirtmektedir. Nitekim, zorunlu askerlik hizmetini yapmayanların cezalandırıldığı cezai hükümlere başvurmakla yetinen yetkililerce bu talepler hiçbir şekilde incelenmemiştir.
77.Mahkeme, Türkiye’nin vicdani ret hakkını tanımamasına ve başvuranın vicdani ret hakkından yararlanıp yararlanamayacağını tespit ettirebileceği herhangi bir usul öngörmemesine rağmen askeri mahkemenin 5 Temmuz 2013 tarihli kararında ilgilinin bu haktan yararlanıp yararlanamayacağını konusuna değindiğini tespit etmektedir.
78.Dolayısıyla davaya özgü koşullar ve Türkiye’de vicdani ret hakkı tanınmaması dikkate alındığında Mahkeme, din ve vicdan özgürlüğünün kapsamı ve sınırları konusunda bir sorunun söz konusu olduğu kanaatindedir. Mahkeme söz konusu konuyu, başvuran tarafından ulusal mahkemelere askerlik hizmetini yerine getirmemesini haklı kılmak için sunduğu argümanları dikkate alarak inceleyecektir.
79.Mahkeme 3 Ağustos 2007 tarihli iddianameye göre, Aydemir’in “şeriatı” savunduğunu belirterek "laiklik ilkesine göre yönetilen Türkiye Cumhuriyeti’ne ait askeri üniformayı giymeyi reddettiğini” açıkladığını tespit etmektedir. Öte yandan Askeri Mahkemenin, başvuran hakkında açılan ceza yargılaması kapsamında elde edilen ifadelere dayalı olarak 5 Temmuz 2013 tarihinde verdiği kararda, ilgilinin askerlik hizmetini yerine getirmemek için yaptığı itirazın, zorunlu hizmeti ile samimi dini inançları arasında ciddi ve aşılması güç bir çelişki oluşturduğu gerekçesine değil siyasi gerekçelere dayandığını tespit etmiştir. Askeri mahkeme bu kararı verirken özellikle başvuranın şu ifadelerini dikkate almıştır: ‘(...) dini inançlarım nedeniyle laik Türkiye Cumhuriyeti için askerlik hizmeti yapamam. Ben Kuran’ın referans alındığı ve kurallarının uygulandığı bir sistem için askerlik yapabilirim. (...) Sadece Kuran’ın referans alındığı bir sistemde askerlik yapmak isterim...’ Askeri Mahkeme başvuranın bu ifadelerini dikkate alarak Aydemir’in zorunlu askerlik hizmetini tamamen reddetmediği, idealist ve siyasi düşünceleri nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti adına askerlik yapamayacağı sonucuna ulaşmıştır (...). Öte yandan ilgilinin silahla yaralama suçu nedeniyle cezalandırıldığını ve silahlı bir görev yapamayacağını söylemediğini; [ilgilinin sadece] laiklik ilkesine göre yönetilen Türkiye Cumhuriyeti için askerlik yapamayacağını beyan ettiğini tespit etmiştir. Sonuç olarak Askeri Mahkeme, sanığın askerlik hizmetini yapmayı reddetmesinin dini inanca değil siyasi sebeplere dayandığını belirtmiştir (yukarıda 25. paragraf).
80.Mahkeme nazarında, askeri mahkemenin gerekçesi ilgisiz gözükmemektedir, zira M. Aydemir’in ulusal mahkemeler önündeki tutumu dikkate alındığında, ilgilinin askerlik hizmetine karşı çıkmasını gerektiren bir inançtan ya da barışçıl ve anti militarist bir felsefeden şikâyet etmediği kanaatine haklı olarak varılabilmektedir. Bu noktada mevcut dava, yukarıda anılan davalardan farklılık göstermektedir (76. paragraf).
81.Mahkeme, ulusal makamların başvuran tarafından sunulan talebi öncelikle vicdani ret vasfının tanınması amacıyla incelemeye başlamasının yerinde olduğunu kabul etmektedir (bk. özelikle R(87) 8 sayılı Tavsiye Kararı, yukarıda 47. paragraf). Mahkeme vicdani reddin tanımı olmamasına rağmen İnsan Hakları Komisyonu’nun, öldürücü kuvvet kullanma yükümlülüğü ile çeliştiğinde düşünce, vicdan ve din özgürlüğü hakkına dayandığı inancında olduğunun altını çizmektedir (bk. Genel Görüş No. 22 (1993), yukarıda 47. paragraf). Mahkeme’ye göre vicdani reddi dini inançlarla ya da başka içerikler bakımından özellikle de herhangi bir savaşa katılmaya veya silah taşınmasına karşı katı, sürekli ve samimi bir itiraz edilmesiyle kısıtlanmasının doğru bir uygulama gibi gözükmektedir (yukarıda 48. paragraf, bk. ayrıca Avrupa Konseyi bakanlar Komitesi Tavsiye Kararı No. R(87)8, yukarıda 46-47. paragraflar). Bununla birlikte Sözleşmeci Devletler vicdani ret hakkını hangi koşullarda tanıyacaklarını belirlemek ve vicdani ret hakkı taleplerini değerlendirilmesini sağlayacak mekanizmaları kurmak için belli bir takdir payına sahiptirler.
82.Mahkeme, başvuranın laiklik ilkesine göre yönetilen Türkiye Cumhuriyeti için askerlik hizmeti yapmaya karşı olduğuna dair inancını dikkate almakta ancak her görüş veya inancın Sözleşme’nin 9. maddesinin 1. fıkrası kapsamına girmediğini tespit etmektedir. Başvuranın şikâyetleri, Sözleşme’nin 9. maddesisin 1. fıkrasının ikinci cümlesi uyarınca ibadet, eğitim, uygulama veya törenler yapılarak din ve vicdanını açığa vurulmasıyla ilgili değildir. Öte yandan Sözleşme’nin 9. maddesinin 1. fıkrasında kullanılanın “uygulama” sözcüğü bir din veya vicdan ile etkilenen veya gerekçelendirilen her türlü eylemi kapsamamaktadır (bk. mutatis mutandis, Pretty/Birleşik Krallık, No. 2346/02, § 82, AİHM 2002‑III).
83.Dolayısıyla başvuran Aydemir’in ulusal mahkemelere sunduğu argümanlar dikkate alındığında Askeri Mahkeme gibi Mahkeme de başvuranın askerlik hizmetine itirazının Sözleşme’nin 9. maddesinin uygulanmasına yol açacak nitelikte olmadığına kanaat getirmektedir. İlgili laiklik ilkesine ve devletin hukuki statüsüne ilişkin beyanlarının Hükümet tarafından çarpıtıldığını ve iddianamede yanlış yorumlandığını iddia etse de dosyadan, ilgilinin belirttiği inançların savaşa katılmaya veya silah taşımaya karşı katı, sürekli ve samimi bir itiraz teşkil etmediği oraya çıkmaktadır. Dolayısıyla Mahkeme başvuranın askerliğe karşı itirazını, askerlik yükümlülüğünü yerine getrime yükümlüğü ile ciddi ve üstesinden gelinemez bir çelişki oluşturduğuna dair samimi dini inançlarıyla desteklendiğine ikna olmamıştır.
84.Sonuç olarak, bu şikâyet, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası uyarınca, Sözleşme hükümleriyle konu yönünden (ratione materiae) bağdaşmamakta ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir
III. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
85. Sözleşme’nin 41. Maddesi şunu öngörmektedir.
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder
A. Tazminat
86. Başvuran hakkında açılan ve cezalandırılmasıyla sonuçlanan ceza davaları sebebiyle yaşadığı sıkıntı nedeniyle maruz kaldığını iddia ettiği manevi zarar için 40.000 avro (EUR) talep etmektedir.
87.Hükümet bu talep edilen miktarın aşırı olduğunu belirtmiştir.
88.Mahkeme bu konudaki içtihadı doğrultusunda (Feti Demirtaş, yukarıda anılan, § 133 ve Savda, yukarıda anılan, § 119), manevi tazminat için 15.000 EUR verilmesinin uygun olacağı kanaatindedir.
B. Masraf ve giderler
89. Başvuran 15 Şubat 2011 tarihinde yapılan avukatlık ücret sözleşmesi ve 100 EUR birim fiyatından yüz elli bir saatlik çalışma saati dekontu uyarınca iç prosedürde ve Strazburg’ta avukatına ödenen ücretler için (katma değer vergisi (“KDV”) dâhil) 17.818 EUR talep etmektedir. Başvuran, çeviri, faks, telefon ve kırtasiye masrafları için de 710 EUR talep etmektedir. Bu iddialarını desteklemek için birçok belge sunmuştur.
90. Hükümet bu taleplere itiraz etmektedir.
91.Mahkeme Sözleşme’nin ihlal edildiğini tespit ettiğinde başvurana söz konusu ihlalin telafi edilmesi için ulusal mahkemeler önünde yaptığı masraf ve giderlerin geri ödenmesine karar verebileceğini hatırlatmaktadır. Bu masrafların aynı zamanda gerçekliği, gerekliliği ve makul bir meblağ olduğunun ortaya konulması gerekir. (Nada/İsviçre [BD], No. 10593/08, § 243, AİHM 2012). Mahkeme, Sözleşme’nin 3. maddesine aykırı olarak değerlendirdiği durumu telafi etmek ve önlemek için Strazburg’ta olduğu gibi Türkiye’de gerçekleştirilen işlemlere ilişkin masrafların zaruri olduğu kanaatindedir; dolayısıyla makul bir düzeyi geçmemesi nedeniyle masrafların ödenmesi gerekir. Öte yandan Mahkeme, AİHM önündeki avukatlık ücretleri kapsamında istenen meblağları makul ve haklı bulması halinde ödenmesine karar vermektedir.
92.Mahkeme elinde bulundurduğu unsurları ve içtihadında ortaya konulan kriterleri göz önünde bulundurarak başvurana masraf ve giderler kapsamında başvuran tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, toplamda 3.000 EUR ödenmesinde karar vermektedir.
C. Gecikme Faizleri
93. Mahkeme, gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranın uygun olduğu sonucuna varmaktadır.
BU GEREKÇELERLE MAHKEME OYBİRLİĞİYLE
1. Hükümetin Sözleşme’nin 3. maddesine ilişkin şikâyetlerin erken yapıldığına dair itirazın başvurunun esası ile birleştirilmesine ve itirazın reddine;
2. Başvurunun, Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamındaki şikâyetlere ilişkin olarak kabul edilebilir geri kalanların ise kabul edilemez olduğuna;
3.Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine;
4. a) Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrasına uygun olarak, davalı Devletin başvurana, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere aşağıdaki miktarları ödemekle yükümlü olduğuna:
i.Ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, manevi tazminat için 15.000 EUR (on beş bin avro) ödenmesine,
ii)Başvuran tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, masraf ve giderler için 3.000 EUR (üç bin avro) ödenmesine;
b) Yukarıda anılan sürenin bitiminden itibaren ve ödeme tarihine kadar, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere bu süre boyunca uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek basit faiz oranın uygulanmasının uygun olduğuna;
5.Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine;
karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup; Mahkeme İçtüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. fıkraları uyarınca 7 Haziran 2016 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley Naismith Julia Laffranque
Yazı İşleri Müdürü Başkan
Full & Egal Universal Law Academy