AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
ERCAN AKPINAR / TÜRKİYE KARARI
(Başvuru No. 34187/11)
KARAR
STRAZBURG
18 Haziran 2019
İşbu karar kesinleşmiştir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Ercan Akpınar / Türkiye davasında,
Başkan
Valeriu Griţco,
Hâkimler
Egidijus Kūris,
Darian Pavli,
ve Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), Komite halinde toplanarak, 28 Mayıs 2019 tarihinde gerçekleştirilen müzakerelerin ardından, yine bu tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı olan Ercan Akpınar’ın (“başvuran”) 8 Nisan 2011 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru (No. 34187/11) bulunmaktadır.
2. Başvuran, Mahkeme önünde Ankara Barosuna bağlı Avukat K. Bayraktar tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuru, 5 Temmuz 2012 tarihinde Hükümete bildirilmiştir.
OLAY VE OLGULAR DAVANIN KOŞULLARI
4. Başvuran, 1973 doğumlu olup, Ankara’da ikamet etmektedir.
5. Davanın kendine özgü koşulları, taraflarca ifade edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir.
6. Başvuran, 13 Eylül 2000 tarihinde, özellikle çete halinde gerçekleştirilen üç silahlı soyguna katılmaktan ömür boyu hapis cezasına mahkûm edilmiştir. Bu soygunlardan biri, bir kuyumcunun yaşamını yitirmesine sebep olmuştur. TİKB (Türkiye İhtilalci Komünistler Birliği) ismi verilen yasa dışı örgüt adına ve bu örgütün finanse edilmesi amacıyla gerçekleştirilen bu eylemler, cebir ve şiddet kullanarak anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs suçunu teşkil eden terör eylemleri olarak değerlendirilmiştir.
A. İlk Diş Muayenesi Talebi
7. Başvuran, talebi üzerine, 2 Ağustos 2010 tarihinde, diş muayenesi için Sincan Cezaevi’nin hastanesine (“hastane”) sevk edilmiştir.
8. Başvuran bu muayene sırasında, muayene koltuğuna oturmadan önce jandarmalardan kelepçelerini çıkarmalarını talep etmiştir. Jandarmalardan biri, başvurana, diş doktorunun bu bağlamdaki tutumuna göre hareket edeceğini söylemesinin ardından, başvuran, diş doktorundan, jandarmalara kelepçelerini çıkarmalarını söylemesini talep etmiştir. Diş doktoru, kelepçelerin muayene için bir engel teşkil etmediğini belirterek bu talebi geri çevirmiştir. Başvuran, bu koşullarda muayene olmayı reddetmiştir.
9. Başvuran, 3 Ağustos 2010 tarihinde, tedavi olmasının engellendiği gerekçesiyle suç duyurusunda bulunmuştur. Başvuran, hastanenin cezaevinin içinde bulunması sebebiyle, hiçbir güvenlik gerekçesinin, diş muayenesi sırasında bir tutuklunun kelepçeli tutulmasını zorunlu kılmadığını ileri sürmüştür. Başvuran ayrıca, diş doktorunun kendisini kelepçesiz şekilde muayene etmeyi reddederek, görevini kötüye kullandığını ve tıbbi etik kurallarına karşı geldiğini belirtmiştir.
10. Sincan Cumhuriyet Savcısı (“savcı”), 11 Ağustos 2010 tarihinde, cezaevi idaresinden, şikâyet edilen fillere ilişkin belgeleri, hastane kayıtlarını ve güvenlik kameralarının kayıtlarını kendisine iletmesini talep etmiştir. Cumhuriyet savcısı ardından, bu dosyayı, aynı tarihte bir doktor ile meydana gelen benzer olaylardan şikâyetçi olan başka iki tutuklunun dosyasıyla birleştirmiştir.
11. Cumhuriyet savcısı, 27 Ağustos 2010 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Savcı, kararında, diş doktorunun ve güvenlik güçlerinin kelepçelerini çıkartmayı reddetmesi sebebiyle, başvuranın muayene olmayı kabul etmediğini belirtmiş ve “hak kullanımını engelleme suçunu” oluşturan unsurların somut olayda bir araya gelmediği sonucuna varmıştır. Ankara Ağır Ceza Mahkemesi, 13 Ekim 2010 tarihinde, Cumhuriyet savcısının kararını onaylamıştır. Bu nihai karar, 9 Kasım 2010 tarihinde başvurana tebliğ edilmiştir.
B. İkinci Diş Muayenesi Talebi
12. Başvuran, 6 Eylül 2010 tarihinde yeniden hastaneye sevk edilmiştir. Başvurana eşlik eden jandarmalar, yine kelepçelerini çıkartmayı reddetmişlerdir. İlgili, yeniden muayene olmayı reddetmiş ve kaldığı yaşam ünitesine geri getirilmiştir.
13. Altı jandarma görevlisi, bir tutanak düzenlemiştir. Jandarmalar bu tutanakta, başvuranın da aralarında bulunduğu dört tutuklunun 6 Eylül 2010 tarihinde hastaneye sevk edildiğini, diş doktorunun, bu kişilerin kelepçelerinin çıkarılmasına ilişkin taleplerini reddettiğini ve kendilerinin de kelepçelerin çıkarılmasının bir tehlike arz edebileceği kanaatine vardıklarını belirtmişlerdir. Jandarmalar, tutukluların kelepçelerinin çıkarılmadığı gerekçesiyle muayene olmayı reddettiklerini ve sloganlar attıklarını eklemişlerdir.
14. Başvuran ve diğer üç tutuklu, 7 Eylül 2010 tarihinde, jandarmalar ve hastane personeli hakkında suç duyurusunda bulunmuşlardır.
15. Cumhuriyet savcısı, 8 Ekim 2010 tarihinde, daha önce verilen karara benzer şekilde, kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Ankara Ağır Ceza Mahkemesi, 7 Aralık 2010 tarihinde, başvuran tarafından kovuşturmaya yer olmadığına dair karara karşı yapılan itirazı reddetmiştir. İLGİLİ İÇ HUKUK KURALLARI VE UYGULAMASI
16. 5275 Sayılı Kanun’un 50. maddesinde, 2006/102018 sayılı Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Tüzüğün 76 ve 155. maddelerinde ve tutukluların sevki hakkında 456-3 (B) sayılı genelgenin 4/B bölümünde, tutuklunun sağlığı açısından herhangi bir tehlike teşkil etmeyen kelepçe veya başka güvenlik tedbirlerinin alınmasının, hastaneye, adalet sarayına veya başka bir ceza infaz kurumuna sevk sırasında zorunlu olduğu belirtilmiştir. Sevkten sorumlu jandarma birliğinin komutanı, ihtiyaç durumuna göre ve güvenlik kısıtlamaları izin verdiği sürece, kelepçelerin çıkarılması konusunda karar verme yetkisine sahip tek kişidir.
17. Yukarıda belirtilen genelgenin 6. bölümünün 3 ve 4. maddelerinde, tutuklunun kelepçeli olmasının, bir muayenenin uygun şekilde gerçekleştirilmesini engellediği kanaatine vardığı durumlarda, doktorun, kelepçelerin çıkarılmasını talep edebileceği belirtilmiştir. Benzer durumlarda, emniyetten sorumlu görevliler tarafından başka güvenlik tedbirlerinin alınmasına karar verilebilir.
18. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından 11 Ocak 2006 tarihinde kabul edilen, Bakanlar Komitesi’nin üye Devletlere yönelik Avrupa Cezaevi Kuralları Hakkında Rec (2006) 2 sayılı tavsiye kararının ilgili kısımları aşağıdaki şekildedir:
“ Kelepçe, deli gömleği ve diğer bedensel kısıtlama araçları aşağıdaki haller dışında kullanılmamalıdır:
a. Gerektiğinde, nakil sırasında kaçmaya karşı engelleyici bir önlem olarak kullanılır. Bu takdirde, mahpus adli veya idari bir makamın önüne çıkarıldığında makam aksine karar vermedikçe bu araçlar çıkarılmalıdır; ya da
b. Bir mahpusun kendine veya başkalarına ya da mala ciddi bir zarar vermesini önlemek amacıyla, diğer kontrol yöntemlerinin yetersiz kaldığı hallerde müdürün emriyle kullanılır. Bu durumlarda müdür derhal doktora bilgi vermeli ve durumu bir üst cezaevi makamına rapor etmelidir. ”
HUKUKİ DEĞERLENDİRME SÖZLEŞME’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
19. Başvuran, Sözleşme’nin 3 ve 6. maddelerini ileri sürerek, makamları, diş muayeneleri sırasında kelepçelerinin çıkarılmasına ilişkin taleplerini reddetmekle suçlamaktadır. Başvuran ayrıca, makamları, bu bağlamda bir soruşturma yürütmemekle suçlamaktadır.
20. Hükümet, başvuranın, silahlı soygun ve cinayet gibi son derece ciddi suçlar nedeniyle ömür boyu hapis cezasına mahkûm edildiğini ve bu suçları işlediği tarihte genç olduğunu ve bütün fiziki yeterliliklere sahip olduğunu belirtmektedir. Hükümet, hastanede güvenlik önlemlerinin alınmış olmasına rağmen, ilgilinin, diş kliniğinde kesici ve delici aletlerin bulunması sebebiyle, orada bulunan kişiler için potansiyel bir tehlike teşkil ettiğini eklemektedir. Hükümet, diş doktorunun, kelepçelerin işine engel teşkil etmediği kanaatine varmasına rağmen, başvuranın muayene olmayı reddettiğini belirtmektedir. Hükümet son olarak, durumun, Sözleşme’nin 3. maddesinin alanına girmesi için gerekli ağır eşiğini aşmadığı kanaatindedir.
21. Mahkeme, başvurunun Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve öte yandan, başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını tespit ederek, başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
22. Mahkeme öncelikle, bir şikâyetin, olgusal iddialar ve hukuki gerekçeler olmak üzere iki unsur içerdiğini hatırlatmaktadır. Mahkeme, jura novit curia (hâkim hukuku kendiliğinden uygular) ilkesi gereğince, bir başvuran tarafından Sözleşme ve Protokolleri uyarınca ileri sürülen hukuki gerekçelerin kendisini bağlamadığını ve bir şikâyeti, başvuran tarafından ileri sürülenler dışındaki Sözleşme maddeleri ya da hükümleri kapsamında inceleyerek, bu şikâyete konu edilen olaylara ilişkin yapılacak hukuki nitelendirme hususunda karar verebileceğini hatırlatmaktadır (Radomilja ve diğerleri/Hırvatistan [BD], No. 37685/10 ve 22768/12, § 126, AİHM 2018). Mahkeme, somut olayda başvuran tarafından ileri sürülen şikâyetlerin Sözleşme’nin 3. maddesi açısından incelenmesinin uygun olduğu kanaatindedir. Bu madde aşağıdaki gibidir:
“Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz. ”
23. Mahkeme ardından, içtihatlarına göre, kötü muamelenin, Sözleşme’nin 3. maddesinin alanına girmesi için asgari ağırlık eşiğini aşması gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu asgari ağırlık eşiğinin değerlendirilmesi, göreceli olup; davanın verilerinin tamamına, özellikle muamelenin süresi ile fiziki ve zihinsel etkilerine, bazen de mağdurun cinsiyetine, yaşına ve sağlık durumuna dayanmaktadır. Bu türden bir asgari ağırlık eşiğini aşan kötü muamele, genelde ilgilinin vücudunda lezyonlar veya şiddetli fiziki ya da zihinsel acılar içerir. Bununla birlikte, söz konusu şekilde bir muamele bulunmasa bile, muamelenin, bir kişinin insanlık onuruna saygısızlık edilmek veya bir kişiyi aşağılamak ya da ilgili üzerinde zihinsel ve fiziki direnci kırabilecek korku, endişe veya aşağılık duyguları uyandırmak suretiyle, kişiyi küçük düşürmesi veya itibarına zarar vermesi sebebiyle de, yukarıda belirtilen 3. maddede öngörülen yasağa aykırı olduğu ve aşağılayıcı muamele teşkil ettiği şeklinde nitelendirilebilir. Nitekim işkence ve insanlık dışı veya aşağılayıcı ceza ve muamele yasağı, insan onuruna saygıya sıkı sıkıya bağlı bir medeniyet değeridir (Bouyid/Belçika [BD], No. 23380/09, § 81, AİHM 2015 ve Muršić/Hırvatistan [BD], No. 7334/13, §§ 97-98, 20 Ekim 2016).
24. Mahkeme, kelepçe taşınmasının, yasal bir tutukluluğa bağlı olduğu ve makul olarak gerekli görülenin ötesinde güç kullanımına veya kamuya ifşaya yol açmadığı durumlarda, Sözleşme’nin 3. maddesi bakımından sorun teşkil etmediğini yinelemektedir. Bu bağlamda, özellikle kaçma veya yaralama ya da zarar verme riski (Raninen/Finlandiya, 16 Aralık 1997, § 56, Karar ve Hükümler Derlemesi 1997‑VIII) ve hastaneye sevk ve tıbbi tedavi durumunda, tedavinin bağlamı (Mouisel/Fransa, No. 67263/01, § 47, AİHM 2002‑IX, Avcı ve diğerleri/Türkiye, No. 70417/01, § 37, 27 Haziran 2006 ve Filiz Uyan/Türkiye, No. 7496/03, § 30, 8 Ocak 2009) önem arz etmektedir.
25. Bu sebeple, Mahkeme, her davanın kendine özgü koşullarının önemli olduğunu ve cezaevi ortamının dışında, özellikle hastanelerde mahkûmların gözetilmesi gerekliliğini değerlendirmek amacıyla, her davayı kendi durumuna göre incelediğini hatırlatmaktadır (yukarıda anılan Avcı ve diğerleri, § 38).
26. Mahkeme somut olayda, olayların meydana geldiği dönemde başvuranın organize çete halinde silahlı soygun ve cinayet suçlarından cezaya mahkûm edildiği koşulunu göz ardı edemez. Bununla birlikte Mahkeme, ilgilinin 2000 yılından beri cezasını çekmekte olduğunu ve ihtilaf konusu olayların 2010 yılında meydana geldiğini kaydetmektedir. Hâlbuki Hükümet, başvuranın tehlikeliliğinin, mahkûmiyet tarihinden on yıl sonra hala devam ettiğinin ispatlanmasına imkân veren, cezaevindeki psikolojik takibi hakkında raporlar, cezaevi idaresinin, diğer mahkûmlar veya gardiyanlarla ilişkileri hakkında değerlendirmeleri gibi yeni hiçbir kanıt sunmamıştır. Mahkemeye ayrıca, ceza infaz kurumundan ayrılmadan önce güvenlik düzeyine ilişkin değerlendirmenin ve önerilen kısıtlama yöntemlerinin kaydedilebileceği olası herhangi bir tıbbi sevk takibi belgesi de sunulmamıştır.
27. Mahkeme, dosyada yer alan unsurların, diş doktoru ve jandarmaların, söz konusu muayeneler sırasında başvuranın kelepçelerini çıkarmayı reddederken somut olarak dayandıkları kriterleri değerlendirebilmesine hiçbir şekilde imkân vermediğini tespit etmektedir. Hâlbuki bu red sebebiyle, ilgili muayene edilmesine itiraz etmiş ve gerekli olabilecek tedavilerden faydalanamamıştır. Mahkeme ayrıca, başvuran tarafından sunulan şikâyetlerin ardından yürütülen soruşturmaların da, gerekli görülen güvenlik düzeyinin değerlendirilmesi için ileri sürülen kriterler hakkında somut bir açıklama getirilmesine imkân vermediğini tespit etmektedir.
28. Mahkeme, sonuç olarak Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır (Mahkemenin, ilgiliye dayatılan tedbirin bu hükmün alanına girmesi için istenilen ağırlık eşiğini geçmediği gerekçesiyle Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlal edilmediğine karar verdiği bir durum için bk. daha önce anılan Paradysz, §§ 86-96; engelin gerekli görüldüğü ve makul sınırları aşmadığı kanaatine vardığı gerekçesiyle, ihlal bulunmadığına karar verdiği bir durum için bk. A.S./Estonya, No. 23183/15, §§ 58-67, 13 Kasım 2018; ilgililerin koma halinde bulundukları ve güvenlik gereklilikleri bakımından engel tedbirinin orantısız olduğu kanaatine vardığı bir durum için bk. Avcı ve diğerleri, §§ 32-45). SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
29. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“ Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder. ”
A. Tazminat
30. Başvuran, maddi tazminat bağlamında, sağlık durumunun gerekli kıldığı diş tedavilerini bir gün kendi ödemek zorunda kalacağını ileri sürerek, 2.000 avro (EUR) talep etmektedir. Başvuran ayrıca manevi tazminat bağlamında, 15.000 EUR talep etmektedir.
31. Hükümet, bu taleplere itiraz etmektedir.
32. Mahkeme, iddia edilen maddi zararın tespit edilmediği kanaatindedir ve buna bağlı talebi reddetmektedir. Mahkeme ayrıca, somut olayın koşulları dikkate alındığında, ihlal tespitinin, başvuranın maruz kaldığı olası manevi zarar için yeterli bir adil tazmin teşkil ettiği kanaatindedir.
B. Masraf ve Giderler
33. Başvuran, avukatlık hizmeti ücreti için, özellikle avukatı tarafından söz konusu davaya ayrılan çalışma saatlerine ilişkin bir çizelge sunarak, bu bağlamda 1.980 EUR talep etmektedir. Başvuran ayrıca, 440 EUR tutarında çeşitli harcamaları gösteren bir dekont ibraz etmekte, ancak bu bağlamda herhangi bir fatura veya belge sunmamaktadır.
34. Hükümet, bu taleplerin aşırı olduğu, kanıtlayıcı herhangi bir belge ile desteklenmedikleri ve bu sebeple, iddia edilen masraf ve giderlerin gerçek ve gerekli olup olmadıklarının kesin olmadığı kanaatindedir.
35. Mahkeme içtihatlarına göre, bir başvurana yalnızca, masraf ve giderlerinin gerçekliğini, gerekliliğini ve miktarlarının makul niteliğini ispatlaması durumunda, bu masraflar iade edilebilmektedir. Ayrıca, Mahkeme İç Tüzüğünün 60. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca, ilgilinin, taleplerini rakamlarla, başlıklar halinde ve ilgili kanıtlayıcı belgelerle birlikte ibraz etmesi gerekmektedir. Bu gereklerin yerine getirilmemesi halinde, Mahkeme söz konusu taleplerin kısmen veya tamamen reddedilmesine karar verebilir (Paksas/Litvanya [BD], No. 34932/04, § 122, AİHM 2011 (özetler)). Mahkeme, somut olayda avukatlık hizmeti ücretleriyle ilgili olarak, çalışma saatleri çizelgesini dikkate alarak, hakkaniyete uygun olarak başvurana 1.000 EUR ödenmesine karar vermektedir. Buna karşın, sunulan çeşitli masraf ve giderlerle ilgili talepler için, Mahkeme, başvuranın talebine dayanak olarak kanıtlayıcı belgeler sunmamış olduğunu tespit etmekte ve dolayısıyla bu talepleri reddetmektedir.
C. Gecikme faizi
36. Mahkeme, gecikme faizi olarak, bu tutarlara, Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faizlerine uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranın uygulanmasının uygun olduğuna karar vermiştir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;
2. Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine;
3. a) Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca, Davalı Devlet tarafından başvurana, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki geçerli döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek ve bu miktar üzerinden ödenecek her türlü vergiden muaf olmak üzere, masraf ve giderler için 1.000 EUR (bin avro) ödenmesine,
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu miktara, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına,
4. Başvurunun geri kalan kısmı için adil tazmin taleplerinin reddine
karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, ardından Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca, 18 Haziran 2019 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıValeriu Griţco
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy