AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
ERCAN BOZKURT/TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 20620/10)
KARAR
STRAZBURG
23 Haziran 2015
İşbu karar, Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. paragrafında öngörülen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup, şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
_________________________________________________________________________________________________© T.C. Adalet Bakanlığı, 2015. Bu gayriresmi çeviri, Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü İnsan Hakları Daire Başkanlığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme açısından bağlayıcılığı bulunmamaktadır. Bu çeviri, davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü İnsan Hakları Daire Başkanlığına atıfta bulunmak suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir
Ercan Bozkurt/Türkiye davasında,
Başkan,
András Sajó,
Yargıçlar,
Işıl Karakaş,
NebojšaVučinić,
Helen Keller,
Paul Lemmens,
Egidijus Kūris,
Robert Spano,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith katılımıyla oluşturulan ve Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
26 Mayıs 2015 tarihinde gerçekleştirilen kapalı müzakerelerin ardından,
Aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir.
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı Ercan Bozkurt’un (“başvuran”) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (“AİHM” veya “Mahkeme”) 23 Mart 2010 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru (no. 20620/10) bulunmaktadır.
2. Başvuran, Bitlis Barosu’na kayıtlı avukat M. V. Taylan tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuru, 8 Temmuz 2010 tarihinde, Hükümete tebliğ edilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
4. Başvuran, 1976 doğumlu olup, Bitlis’te ikamet etmektedir.
A. Olay
5. Başvuran ve iki erkek kardeşi E.B. ve B.B., yaprak ve çalı çırpı toplamak için iki öküzüyle birlikte Bitlis Güroymak ilçesindeki Darkolink tepesine[1] gitmiştir. Öküzlerin çektiği düven bir mayının üzerine gelmiş ve meydana gelen patlama sonucu hayvanlar ölmüştür. Yaralı haldeki başvuran ve erkek kardeşi E.B., olay yerinden yaklaşık 500 metre uzaktaki Cevizyatağı jandarma istasyonunda görevli jandarmalar tarafından derhal Güroymak’ta bir sağlık merkezine götürülmüştür. Sonrasında da ileri tıbbi müdahale için Tatvan Asker Hastanesine sevk edilmişlerdir.
6. Gölcük Devlet Hastanesi tarafından düzenlenen 28 Mart 2001 tarihli tıbbi rapora göre, ağır yaralanma neticesinde başvuranın her iki bacağı da dizden aşağı olmak üzere kesilmiştir. Diğer tarafta, başvuranın erkek kardeşi E.B. hafif şekilde yaralanmıştır.
7. Van Devlet Hastanesi sağlık kurulu 12 Mart 2002 tarihinde, başvuranın sakat kaldığını ve %80 iş göremez olduğunu beyan etmiştir.
B. Ceza soruşturması
8. Kazadan kısa süre sonra jandarma, olay tutanağı düzenlemiş ve olay yerinin krokisini çıkarmıştır. Olay tutanağında, patlamanın, daha önce jandarma tarafından düzenli olarak keşif ve gözetim amaçlı kullanılmış bir bölge olan, Cevizyatağı Jandarma Karakolunun yaklaşık 500 metre uzağındaki Darkolink tepesinde meydana geldiği belirtilmiştir. Raporu düzenleyen jandarmalar, söz konusu mayının akşam karanlığında bölgenin gözetim altında olmadığı vakitte, güvenlik güçlerini hedef alan PKK (Kürdistan İşçi Partisi) üyeleri tarafından yerleştirilmiş olabileceğini değerlendirmişlerdir. Söz konusu raporda, mayının ne zaman yerleştirilmiş olabileceğine dair başka herhangi bir bilgi mevcut değildir.
9. Jandarma ayrıca, 10 – 15 Kasım 2000 tarihleri arasında, başvuranın erkek kardeşlerinin ve köy korucularının ifadelerini almıştır.
10. Başvuranın yaralanan erkek kardeşi E.B. jandarmaya vermiş olduğu ifadesinde, patlamanın meydana geldiği bölgede düzenli aralıklarla yaprak topladıklarını ve olaya ilişkin olarak herhangi bir şikâyetinin bulunmadığını dile getirmiştir.
11. Başvuranın, köy korucusu olduğu anlaşılan diğer erkek kardeşi B.B. jandarmaya verdiği ifadesinde olayları açıklamıştır. Patlamanın meydana geldiği bölgenin geçmişte Cevizyatağı jandarma karakolu güvenlik görevlileri ve köy korucuları tarafından gözetim amaçlı olarak kullanıldığını beyan etmiştir. Söz konusu bölgedeki mayının, gözetim görevi esnasında jandarma güçlerini ve korucuları vurmak amacıyla PKK tarafından yerleştirilmiş olması kuvvetle muhtemeldir.
12. Tümü köy korucusu olmak üzere diğer beş tanık, söz konusu tepenin geçmişte güvenlik güçleri ve köy korucuları tarafından gözetim ve keşif amaçlı olarak kullanıldığını doğrulamışlardır. Tanıklardan biri, PKK’lı teröristlerin, tepenin kullanım amacını fark etmiş olup, zarar vermek niyetiyle bölgeye mayın yerleştirmiş olabileceklerini ifade etmiştir.
13. Jandarma görevlileri tarafından 15 Kasım 2000 tarihinde alınan ifadesinde başvuran, söz konusu tepeye düzenli olarak yaprak toplamaya gittiğini, ancak bölgede mayın olduğundan haberinin olmadığını beyan etmiş ve olayla ilgili olarak herhangi bir şikâyette bulunmak istemediğini bildirmiştir.
14. Mayın tarama birliği komutanı 16 Kasım 2000 tarihinde düzenlemiş olduğu raporda, olay yerinden toplanan parçaların, PKK tarafından yapma mayın imal etmek amacıyla kullanılan havan mühimmatına ait oluğunu belirtmiştir.
15. Güroymak Cumhuriyet Savcılığı belirtilmeyen bir tarihte, olayın koşullarına ilişkin olarak resen soruşturma başlatmıştır. Cumhuriyet savcısı 8 Ocak 2001 tarihinde, olay tarihinden itibaren yirmi yıl boyunca geçerli olacak daimi bir arama emri çıkarmıştır. Arama emrine istinaden, güvenlik güçlerine, fail(ler)in tespit edilmesi için titiz bir soruşturma yürütmeleri ve üç ayda bir savcılığa rapor sunmaları yönünde talimat verilmiştir.
16. Van Cumhuriyet Savcılığı 14 Kasım 2007 tarihinde, Güroymak Cumhuriyet Savcılığına, yasal süre sona erinceye kadar soruşturmanın yürütülmesi ve her üç ayda bir Van Cumhuriyet Savcılığına rapor sunulması için talimat vermiştir.
C. Tazminat davası
1. İlk yargılamalar
17. Başvuran, mayın patlaması neticesinde uğramış olduğu manevi zarardan ve öküzlerini kaybetmesinden dolayı, 4 Ağustos 2003 tarihinde Güroymak Asliye Hukuk Mahkemesi önünde, Savunma Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı aleyhine dava açmıştır.Güroymak Asliye Hukuk Mahkemesi, söz konusu davanın idare mahkemelerinin yargı yetkisi kapsamına girdiği gerekçesiyle 11 Şubat 2004 tarihinde yetkisizlik kararı vermiştir. Asliye hukuk mahkemesi, Cumhuriyet savcısı tarafından yürütülen ceza soruşturması kapsamında, başvuranın yaralanmasına sebep olan mayının güvenlik güçleri tarafından mı yoksa teröristler tarafından mı yerleştirildiğini tespit edebilmek için yeterli bilginin elde edilmediğini değerlendirmiştir. Ancak, ikinci durumda bile, “sosyal risk” kuramı temelinde, uğranılan zarardan Devlet sorumlu tutulabilmektedir. Zira ilgili kurama göre, terörle mücadele kapsamında sebep olunan zararın külfetinin “adalet” ve “sosyal devlet” ilkeleri doğrultusuna toplum tarafından bir bütün olarak paylaşılması gereğinin temelinde, idare mahkemelerince benimsenen, kusursuzluğa dayalı bir ilke yatmaktadır.
19. Başvuran 3 Kasım 2004 tarihinde, bu defa Van İdare Mahkemesi nezdinde olmak üzere, Savunma Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı aleyhine yeni bir tazminat davası açmıştır.
20. İdare mahkemesi 16 Aralık 2004 tarihinde, başvurana bir yazı göndererek, 50.000.000 eski Türk lirası (TL[2]) (ilgili zamanda yaklaşık 26 avroya tekabül etmiştir) tutarındaki posta masraflarını, yazının tebliğ edildiği tarihten itibaren otuz gün içerisinde ödemesini talep etmiştir. İlgili yazı 27 Aralık 2004 tarihinde başvurana tebliğ edilmiştir. Başvuranın ödeme yapmaması üzerine idare mahkemesi 4 Mart 2005 tarihinde talebini tekrar bildirerek, ikinci yazının tebliğinden itibaren otuz gün içerisinde söz konusu ödemeyi yapmaması halinde yargılamaların sona ereceği konusunda başvuranı uyarmıştır. İkinci ödeme talebi başvurana 17 Mart 2005 tarihinde ulaşmıştır.
21. Van İdare Mahkemesi, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu uyarınca gönderilen iki uyarıya rağmen, başvuranın posta masraflarını ödemediği gerekçesiyle, tazminat yargılamalarını usuli gerekçelerle 28 Nisan 2005 tarihinde sonlandırmıştır. Van İdare Mahkemesinin kararı başvurana 11 Mayıs 2005 tarihinde tebliğ edilmiştir.
22. Başvuran, Van İdare Mahkemesinin kararını temyize götürmemiştir. Ancak başvuran, ilgili mahkemeye 13 Mayıs 2005 tarihinde bir dilekçe göndererek, söz konusu ödemeyi 15 Nisan 2005 tarihinde yapmış olduğunu beyan etmiştir.
2. İkinci yargılamalar
23. Başvuran, 28 Kasım 2006 tarihinde Van İdare Mahkemesi önünde, aynı olaya ilişkin tazminat talebiyle, Savunma Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı aleyhine yeni bir dava açmıştır.
24. İdare mahkemesi 23 Şubat 2007 tarihinde, başvuranın aynı olayla ilgili olarak aynı taraflar aleyhine açtığı tazminat davası kapsamında bir karar vermiş ve başvuranın temyize gitmemesi üzerine söz konusu karar kesinleşmiştir. Davaya konu meseleyle ilgili “kesin karar” göz önüne alındığında, başvuranın açmış olduğu yeni tazminat davası esas bakımından incelenememiştir. Dolayısıyla, Van İdare Mahkemesi davanın reddine karar vermiştir.
25. Başvuran, 25 Temmuz 2007 tarihinde, Van İdare Mahkemesinin kararına karşı temyiz başvurusunda bulunmuştur. Başvuran başlıca, mahkemenin kararının aksine, 28 Nisan 2005 tarihli kararın, davanın esasları bakımından “kesinlik” teşkil etmediğini, zira tamamen usuli gerekçelere dayalı bir red kararının söz konusu olduğunu ileri sürmüştür. Başvuran ayrıca, ilgili süreçte zaman kaybını önlemek amacıyla kararı temyize götürmediğini ifade etmiştir.
26. Van İdare Mahkemesi 6 Eylül 2007 tarihinde, başvurana, 5.390 Türk lirası tutarındaki mahkeme harcını, talebin tebliğ edildiği tarihten itibaren on beş gün içerisinde ödemesini bildirmiştir.
27. Başvuran 24 Eylül 2007 tarihinde, temyiz başvurusundan yaklaşık iki ay sonra, talep edilen miktarı ödemiştir.
28. Başvuranın temyiz başvurusu 30 Eylül 2011 tarihinde Danıştay tarafından reddedilmiştir. Danıştay, davanın esasları göz önünde bulundurulduğunda, başvuranın Van İdare Mahkemesinin önceki kararının “kesin karar” olarak değerlendirilemeyeceği yönündeki iddiasını kabul etmekle birlikte, başvuranın tazminat davasını yasal süre sınırı içerisinde açmadığını değerlendirmiştir.
29. Danıştay 29 Ocak 2014 tarihinde başvuranın karar düzeltme talebini reddetmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMA Anayasa’nın 125. maddesi aşağıdaki gibidir:
“İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır...
İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.”
Bu hüküm gereğince, idare kendi hatasından doğan her türlü zararı ödemekle yükümlüdür. Ancak, idareye atfedilebilir herhangi bir kusurun söz konusu olmaması halinde, “sosyal risk” teorisi göz önüne alındığında, Anayasanın 125. maddesi uyarınca idare kusurdan yine de sorumlu tutulabilir; bu tür durumlarda, idarenin eylemi veya tedbiri ve sebep olunan zarar arasındaki illiyet bağını ispatlamak yeterlidir (Bk. Şimşek ve Diğerleri/Türkiye, no. 35072/97 ve 37194/97, § 83, 26 Temmuz 2005). Önlerindeki her bir davada, belirli bir zarar bakımından idarenin kusurlu olup olmadığını, eğer kusurlu değilse de, “sosyal risk” ilkesi temelinde idarenin yine de sorumlu tutulmasının gerekip gerekmediğini incelemek idare mahkemelerine düşer.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesi uyarınca, mahkemece talep edilen tüm ödemeleri yapmış olmasına rağmen, mahkeme masraflarının bir bölümünü ödemediği gerekçesiyle Van İdare Mahkemesi önündeki ilk tazminat davasının hatalı bir biçimde reddedilmesi sonucu, adil yargılanma hakkından mahrum bırakıldığını ileri sürmüştür. Başvuran ayrıca, tazminat yargılamalarının aşırı uzun sürmesinden şikâyetçi olmuş ve Türk mahkemelerinin genel itibarıyla tarafsız olmadığını iddia etmiştir. Sözleşme’nin 6. maddesi aşağıdaki gibidir:
“1. Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar ... konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, kamuya açık olarak ve makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir.”
A. Kabul edilebilirlik hakkına değerlendirmeMahkeme, Sözleşme’nin 35 § 1 maddesi uyarınca, yalnızca tüm iç hukuk yollarının tüketilmiş olması ve başvurunun nihai kararın verildiği tarihten itibaren altı ay içerisinde yapılmış olması koşuluyla ilgili başvuruyu inceleyebileceğine vurgu yapmaktadır. Mahkeme ayrıca, yalnızca hükümetin başlangıçta bir itirazda bulunmadığı gerekçesiyle altı ay kuralının göz ardı edilemeyeceğini hatırlatmaktadır (Bk. Walker/Birleşik Krallık (k.k.), no. 34979/97, AİHM 2000-I; Blečić/Hırvatistan [BD], no. 59532/00, § 68, AİHM 2006‑III; Ananyev ve Diğerleri/Rusya, no. 42525/07 ve 60800/08, § 71, 10 Ocak 2012; ve Sabri Güneş/Türkiye [BD], no. 27396/06, § 29, 29 Haziran 2012). Bu nedenle Mahkeme, mevcut davanın, başvuranın şikâyetleri ile altı ay kuralı arasındaki uyumluluğun gözden geçirilmesi suretiyle incelenmeye başlanması gerektiği kanaatindedir.
33. Bu bağlamda Mahkeme, mevcut dava kapsamında, Van İdare Mahkemesi önünde iki tazminat davasının açılmış olduğunu kaydetmektedir. İlk davaya ilişkin yargılamalar 4 Ağustos 2003 tarihinde başlamış olup, Van İdare Mahkemesinin başvuranın belirtilen süre sınırı içerisinde gerekli mahkeme masraflarını ödemediği gerekçesiyle davayı düşürdüğü 28 Nisan 2005 tarihinde sona ermiştir. Başvuranın resmi bir tazminat başvurusunda bulunmadığı gerekçesiyle, bu karar, ilgili yargılamalar kapsamında nihai karar olarak kabul edilmiştir (Bk. yukarıda 22. paragraf). İkinci davaya ilişkin yargılamalar ise 28 Kasım 2006 tarihinde başlamış olup, Danıştay tarafından başvuranın karar düzeltme talebini reddettiği 29 Ocak 2014 tarihinde sona ermiştir.
34. Mahkeme, Van İdare Mahkemesince ilk tazminat davasına ilişkin olarak verilen düşme kararının başvurana 11 Mayıs 2005 tarihinde tebliğ edildiğini, ancak mevcut başvurunun Mahkemeye 23 Mart 2010 tarihinde yapıldığını kaydetmektedir. Bu koşullarda, başvuran, mahkeme harçlarının ödenmediğine ilişkin iddialar nedeniyle mahkemece yayımlanan belgelere erişim hususu dâhil olmak üzere, ilk tazminat yargılamalarının hakkaniyeti konusundaki şikâyetlerini altı ay süre sınırı dışında sunmuştur. Bu nedenle Mahkeme, söz konusu şikâyetlerin, Sözleşme’nin 35 § 1 maddesinde öngörülen altı ay kuralı ile bağdaşmadığı gerekçesiyle kabul edilemez olduğunu ve Sözleşme’nin 35 § 4 maddesi uyarınca reddedilmesi gerektiğini değerlendirmektedir.
35. Başvuranın ikinci tazminat yargılamaları esnasında Van İdare Mahkemesinin tarafsız davranmadığı yönündeki şikâyeti bakımından Mahkeme, söz konusu şikâyetin tamamen dayanaksız olduğunu kaydetmektedir. Dolayısıyla Mahkeme, başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olduğunu ve Sözleşme’nin 35 § 3 (a) ve 4 maddesi uyarınca reddedilmesi gerektiğini değerlendirmektedir.
36. Başvuranın ikinci tazminat yargılamalarının uzunluğuna ilişkin şikâyeti bakımından Mahkeme öncelikli olarak, Ümmühan Kaplan/Türkiye (no. 24240/07, 20 Mart 2012) davasında pilot karar usulü uygulandığından beri, yargılamaların uzunluğuna ilişkin şikâyetleri ele alma bakımından Türkiye’de yeni bir iç hukuk yolunun tesis edildiğini, bu bağlamda da erişilebilir ve makul tazminat sunabilen bir hukuk yolunun söz konusu olduğunu gözlemlemektedir (Bk. Turgut ve Diğerleri/Türkiye (kk.), no. 4860/09, 26 Mart 2013). Ancak Mahkeme, Ümmühan Kaplan davasında (yukarıda anılan, § 77), yeni hukuk yolu yürürlüğe girmeden önce Hükümete hâlihazırda tebliğ edilmiş olan davalara konu olan şikâyetleri normal usul kapsamında inceleyebileceğine vurgu yapmıştır.
37. Mahkeme, yukarıdakiler ışığında ve mevcut davada Hükümetin yeni iç hukuk yoluna ilişkin bir itirazda bulunmadığını dikkate alarak, söz konusu şikâyeti incelemeye devam etmeye karar vermiştir (Bk. Hasan Yazıcı/Türkiye, no. 40877/07, §§ 71-73, 15 Nisan 2014).Mahkeme ayrıca ilgili şikâyetin Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi kapsamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını kaydetmektedir. İlaveten, bu şikâyetin başka herhangi bir koşulda kabul edilemez olarak nitelendirilemeyeceğini ve bu nedenle de kabul edilebilir olarak beyan edilmesi gerektiğini değerlendirmektedir.
B. Esas hakkında değerlendirmeMayını yerleştirenlerin tespit edilemediği koşullar çerçevesinde, Devletin mayın patlaması olayındaki sorumluluk payının tespit edilmesini gerektiren davanın karmaşıklığı dikkate alındığında Hükümet, söz konusu yargılamaların uzunluğunun makul olmadığından bahsedilemeyeceğini ileri sürmüştür. Mahkeme ayrıca, başvuranın temyiz sürecine ilişkin mahkeme harçlarını ödememesi nedeniyle yargılamaların geciktiğine ve ulusal mahkemelere atfedilebilecek herhangi bir hareketsiz dönemin olmadığına vurgu yapmıştır.
40. Başvuran iddialarını savunmuştur.
41. Mahkeme, dikkate alınacak zaman zarfının iki aşamalı yargı önünde yedi yıl ve iki aydan fazla sürdüğünü ve davanın üç kez incelendiğini kaydetmiştir. Temyiz ve karar düzeltme aşamalarında toplam sürenin yaklaşık altı buçuk yılı boyunca, dava Danıştay önünde beklemiştir.
42. Mahkeme, yargılamaların uzunluğunun makul olup olmadığının, davanın koşulları ışığında ve şu kriterler doğrultusunda değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatmaktadır: davanın karmaşıklığı, başvuranın ve ilgili makamların tutumları ve ihtilaf konusu olay kapsamında başvuran açısından tehlike teşkil eden husus (Bk. Oyal/Türkiye,no. 4864/05, § 85, 23 Mart 2010 ve bu kararda atıfta bulunulan diğer kararlar).
43. Mahkeme, kendisine ibraz edilen tüm belgeleri inceleyerek, Hükümetin beyanının aksine; söz konusu davanın esas bakımından incelenmeksizin, zaman aşımı nedeniyle basit usuli gerekçelerle reddedilmiş olduğunu göz önünde bulundurarak, ilgili yargılamaların herhangi bir karmaşıklık içermediğini değerlendirmiştir. Ayrıca, Hükümetin belirttiği üzere başvuranın temyiz yargılamalarına ilişkin masrafları zamanında ödemediği hususuna karşın, söz konusu gecikmenin iki ayı geçmediği (Bk yukarıda 27. paragraf) anlaşılmıştır; dolayısıyla, yargılamaların uzun sürmesi tamamen başvuranın tutumuna bağlanamamaktadır.
44. Mahkeme, yukarıda belirtilen hususları ve ilgili içtihatlarını dikkate alarak, davaya konu yargılamaların aşırı uzun sürdüğünü ve “makul süre” koşulunu karşılamadığını kaydetmiştir. Bu bağlamda, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi ihlal edilmiştir.
II. SÖZLEŞME’NİN 2. VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
45. Davaya konu olayları değerlendirme hususunda üst mercii olan Mahkeme (Bk. Scoppola/İtalya (no. 2) [BD], no. 10249/03, § 54, 17 Eylül 2009), başvuruyu tebliğ ettiği esnada, Hükümetten ayrıca, mevcut davada başvuranın Sözleşme’nin 2. maddesi ile güvence altına alınan yaşam hakkının ihlal edilip edilmediği ve bilhassa, Devlet yetkili makamlarınca başvuranın hayatını korumaya yönelik gerekli tedbirlerin alınıp alınmadığı konusunda resen görüş bildirmesini talep etmiştir. Mahkeme ayrıca Sözleşme’nin 13. maddesi uyarınca başvuranın Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamındaki iddiaları ve bu bağlamdaki tazminat talepleri ile ilgili olarak etkili iç hukuk yollarına erişip erişemediği konusunda soru yöneltmiştir.
Sözleşme’nin 2. ve 13. maddelerinin ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
Madde 2
“1. Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur...”
Madde 13
“Bu Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, söz konusu ihlal resmi bir hizmetin ifası için hareket eden kişiler tarafından gerçekleştirilmiş olsa dahi, ulusal bir merci önünde etkili bir yola başvurma hakkına sahiptir.”
A. Tarafların görüşleri
46. Başvuran, 16 Mart 2011 tarihinde Mahkemeye ulaşan görüşlerinde, davalı Devletin, Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamında hayatını korumak için yeterli tedbirleri alma görevini yerine getirmediğini ve söz konusu görevin, kendisinin fiziksel bütünlüğünü tehlikeye sokan mayının Devlet güvenlik güçleri tarafından mı yoksa teröristler tarafından mı yerleştirildiğine bakılmaksızın ifa edilmesi gerektiğini ifade etmiştir. Başvuran ilaveten, Devletin Sözleşme’nin 2. maddesi uyarınca kişinin yaşam hakkını korumaya yönelik temel görevini yerine getirmediği hallerde, ilgili kişiye maddi veya manevi tazminat şeklinde yeterli tazminatı sağlama yükümlülüğü altına girdiğini belirtmiştir. Ancak başvuranın bu bağlamda açmış olduğu davalar 2003 yılından beri derdesttir.
47. Hükümet diğer beyanlarının yanı sıra, başvuranın, Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamındaki şikâyetleri ile ilgili olarak başvurmuş olduğu idari hukuk yollarını usulüne uygun bir şekilde tüketmediğini, zira ilgili idari yargılamalar sonuçlanmadan Mahkemeye başvurduğunu ve çeşitli ulusal usuli kurallara uymadığı gerekçesiyle söz konusu yargılamaların durdurulduğunu ileri sürmüştür.
B. Mahkemenin değerlendirmesi
48. Mahkeme öncelikle, başvuranın kazadan şans eseri kurtulmuş olmasının, mevcut davaya konu patlamanın öldürücü nitelikte olduğu ve başvuranın hayatını tehlikeye attığı göz önünde bulundurulduğunda, Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamındaki şikâyeti incelemesi için bir engel teşkil etmediğini kaydetmektedir (Bk. mevcut davaya uygulanabildiği ölçüde, Makaratzis/Yunanistan [BD], no. 50385/99, §§ 52 ve 55, AİHM 2004–XI; ve Alkın/Türkiye, no. 75588/01, § 29, 13 Ekim 2009).
49. Mahkeme, Sözleşme’nin 2. maddesinin 1. fıkrasının birinci cümlesinin, devlete sadece kasten ve hukuka aykırı olarak öldürmekten kaçınma yükümlülüğünü değil, aynı zamanda kendi egemenlik alanı içinde bulunan kişilerin yaşamlarını korumak için uygun gerekli tedbirleri alma yükümlülüğünü de yüklediğini hatırlatmaktadır (Bk. L.C.B./Birleşik Krallık, 9 Haziran 1998, § 36, Kararlar ve Hükümler Derlemesi 1998‑III ve Osman/Birleşik Krallık, 28 Ekim 1998, § 115, Derlemeler 1998‑VIII).
50. Devletin bu konudaki yükümlülüğü, bir kimseye karşı suç işlenmesini caydırmaya yönelik etkili ceza kanunu hükümlerini yürürlüğe koyarak bu hükümlerin ihlallerini önlemek, ortadan kaldırmak ve cezalandırmak için adli bir mekanizma kurmak suretiyle yaşam hakkını koruma şeklindeki temel görevinin ötesine geçmektedir. Sözleşme’nin 2. maddesi ayrıca, belirli bazı durumlarda yetkililere, başkasının suç niteliğindeki eylemleri nedeniyle yaşamı risk altında olan bir bireyi korumak için önleyici operasyonel tedbirler alma şeklinde bir pozitif yükümlülük de yüklemektedir (Bk. Mastromatteo/İtalya [BD], no. 37703/97, § 67, AİHM 2002‑VIII).
51. Ancak bu, tüm ihlal ihtimallerini önlemeye yönelik pozitif yükümlülüğün bu hükümden kaynaklandığı anlamına gelmemektedir (Bk., diğer kararların yanı sıra, Tanrıbilir/Türkiye, no. 21422/93, § 71, 16 Kasım 2000). Çağdaş toplumlarda polisin üstlendiği görevin güçlüğü, insanoğlunun tutumunun öngörülmezliği ve öncelikler ve kaynaklar bağlamında yapılması gereken operasyonel seçimler göz önünde bulundurulduğunda, bu tür bir yükümlülük, yetkililer açısından katlanılmaz veya orantısız bir külfete yol açmamalıdır (Bk. yukarıda anılan Osman, § 116).
52. Dolayısıyla, hayatın tehlikeye düştüğüne dair iddiaların tümü, yetkili makamların olası tehlikenin gerçekleşmesini önlemek adına Sözleşme uyarınca operasyonel tedbirler almasını zorunlu kılamaz. Mahkeme, üçüncü bir tarafın suç fiilleri neticesinde belirli bir bireyin veya bireylerin gerçek ve dolaysız hayati tehlikelerinin söz konusu olduğu durumlarda, yetkili makamların bu tehlikeden haberdar olduklarının veya haberdar olmaları gerektiğinin tespit edilebildiği ve makul surette bir değerlendirme yapıldığında söz konusu tehlikeyi önleyebilecek ve yetki sınırları içerisinde olan tedbirleri almadıkları hallerde, pozitif bir yükümlülüğün ortaya çıkacağına kanaat getirmiştir (Bk. yukarıda anılan Osman, § 116 ve Choreftakis ve Choreftaki/Yunanistan, no. 46846/08, § 47, 17 Ocak 2012).
53. Mahkeme şimdiye kadar, Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamındaki yaşam hakkını, üçüncü bir kişinin suç fiillerinden koruma bağlamında Devletin pozitif yükümlülüklerini konu olan çeşitli durumları incelemiştir. Bu doğrultuda, yukarıda anılan Osman davasındaki kriteri uygulayarak, bu yükümlülüklerin, ölümcül bir eylemin hedefi olma ihtimali önceden kestirilebilen bir veya birden fazla bireyin kişisel olarak korunmasına ilişkin durumlardaki kapsamını belirlemiş ve bu kapsamda, yetkili makamların bireyin hayatının gerçek ve yakın bir tehdit altında bulunduğunu bildikleri veya bilmeleri gerektiğinden ve söz konusu tehlikeyi bertaraf edip etmediklerinden bahsedilebildiği durumlarda, yaşamdan mahrum bırakmaya yol açacak olaylar silsilesinde belirli bir aşamanın bulunup bulunmadığının analizinin gerektiğini kaydetmiştir (Bk. örneğin, Paul ve Audrey Edwards/Birleşik Krallık, no. 46477/99, § 57 AİHM 2002‑II (bir hükümlünün öldürülmesi); Branko Tomašić ve Diğerleri/Hırvatistan, no. 46598/06, §§ 52-53, 15 Ocak 2009 ve Opuz/Türkiye, no. 33401/02, § 129, AİHM 2009 (aile içi şiddet kaynaklı cinayetler); Van Colle/Birleşik Krallık, no. 7678/09, § 88, 13 Kasım 2012 (bir tanığın öldürülmesi); Kılıç/Türkiye, no. 22492/93, § 63, AİHM 2000‑III ve Mahmut Kaya/Türkiye, no. 22535/93, § 88, AİHM 2000‑III (çatışma bölgesinde bir bireyin öldürülmesi) ve Yabansu ve Diğerleri/Türkiye, no. 43903/09, § 91, 12 Kasım 2013 (bir kişinin askerlik görevi esnasında üçüncü bir kişi tarafından öldürülmesi)).
54. Ayrıca, pozitif yükümlülükler yalnızca, ölümcül bir eylemin hedefi olma ihtimali önceden kestirilebilen bir veya birden fazla bireyin kişisel olarak korunmasına ilişkin durumlarda değil, aynı zamanda toplumun genel olarak korunması yükümlülüğünü gerektiren durumlarda da geçerlidir (Bk. Maiorano ve Diğerleri/İtalya, no. 28634/06, § 107, 15 Aralık 2009 ve Gorovenky ve Bugara/Ukrayna, no. 36146/05 ve 42418/05, § 32, 12 Ocak 2012). Toplumun genel olarak korunması durumlarında, pozitif yükümlülük kavramı geniş bir kesimi kapsamaktadır (Bk. Ciechońska/Polonya, no. 19776/04, §§ 62-63, 14 Haziran 2011) ve ilke olarak, kamusal olsun veya olmasın, yaşam hakkının söz konusu olduğu herhangi bir eylem bağlamında ortaya çıkmaktadır (Bk. Öneryıldız/Türkiye [BD], no. 48939/99, § 71, ECHR 2004‑XII ve Bljakaj ve Diğerleri/Hırvatistan, no. 74448/12, § 108, 18 Eylül 2014).
55. Mevcut davada Mahkeme, patlayarak başvuranın yaralanmasına yol açan mayının Cevizyatağı Jandarma Karakolunun yaklaşık 500 metre uzağına yerleştirilmiş olduğunu gözlemlemektedir. Söz konusu bölge daha önce jandarma tarafından düzenli olarak keşif ve gözetim amaçlı kullanılmıştır ve olaydan kısa süre sonra jandarmalar mayının PKK üyeleri tarafından yerleştirilmiş olduğu kanaatini oluşturmuşlardır (Bk. yukarıda 8. paragraf). Yukarıdakiler ışığında Mahkeme, söz konusu olayların, Devletin Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamındaki yükümlülüğünü barındırdığını ve bu suretle de, başvuranın iç hukuk yollarını yeterince tüketmesi amacıyla, ilgili ulusal mahkemeye başvurarak mahkemeden, jandarmanın bölgedeki mayınları ve bu mayınların bölgede yaşayanlar açısından teşkil ettiği tehlikeyi fark etmiş olmasının gerekip gerekmediğini ve fark ettilerse de, tehlikenin gerçekleşmesini önlemek amacıyla bölgeyi denetlemek veya temizlemek için gerekli girişimlerde bulunup bulunmadıklarını tespit etmesini istemesinin gerekli olduğunu değerlendirmektedir.
56. Bu bağlamda Mahkeme, Sözleşme’nin 35 § 1 maddesine öngörülen, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralındaki amacın, Sözleşmeci Devletlere, kendileri aleyhindeki ihlal iddialarının Mahkemeye sunulmasından önce, bu ihlalleri önleyebilme veya telafi edebilme imkânı sağlamak olduğunu hatırlatmaktadır. Bu nedenle, Mahkemeye sunulacak olan şikâyetin, en azından esas olarak, ilk başta yetkili ulusal mahkemeler önünde ve iç hukuk uyarınca gerekli görülen koşullar çerçevesinde olmak üzere, öngörülen süre sınırı içerisinde dile getirilmesi gerekmektedir. Bununla birlikte, tüketilmesi gereken hukuk yolları, erişilebilir ve etkili olanlar, ihlal iddiasıyla ilişkili olanlar ve iddia konusu ihlali tazmin edebilecek nitelikte olanlardır (Bk. diğer birçok karar arasında, Paksas/Litvanya [BD], no.34932/04, § 75, AİHM 2011 (alıntılar)). Bu bağlamda Mahkeme, Sözleşme’nin 35 § 1 maddesine öngörülen, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralındaki amacın, Sözleşmeci Devletlere, kendileri aleyhindeki ihlal iddialarının Mahkemeye sunulmasından önce, bu ihlalleri önleyebilme veya telafi edebilme imkânı sağlamak olduğunu hatırlatmaktadır. Bu nedenle, Mahkemeye sunulacak olan şikâyetin, en azından esas olarak, ilk başta yetkili ulusal mahkemeler önünde ve iç hukuk uyarınca gerekli görülen koşullar çerçevesinde olmak üzere, öngörülen süre sınırı içerisinde dile getirilmesi gerekmektedir (Bk. diğer birçok karar arasında, Paksas/Litvanya [BD], no.34932/04, § 75, AİHM 2011 (alıntılar)).
57. Mevcut davada Mahkeme, başvuranın ağır bir şekilde yaralanmasına neden olan mayının güvenlik güçleri tarafından yerleştirildiğine dair herhangi bir iddianın bulunmadığını kaydetmektedir. Başvuranın şikâyeti daha ziyade, davalı Devletin, egemenliğindeki kişilerin hayatlarını terör eylemlerine karşı korumak adına, Sözleşme’nin 2. maddesi uyarınca, uygun önleyici girişimlerde bulunmaya yönelik pozitif yükümlülükleriyle ilgilidir. Bu husus dikkate alındığında, başvuranın yalnızca, devletin bu bağlamdaki yükümlülüğünü belirleyebilecek ve kendisine yeterli tazminatı sunabilecek hukuk yollarına başvurması gerekmiştir. Buna, yaşam hakkı veya vücut bütünlüğünün korunması hakkı ihlallerine kasten yol açılmayan benzeri durumlarda genellikle yeterli olduğu düşünülen idari hukuk yolları da dâhildir (Bk. mevcut davaya uygulanabildiği ölçüde, Murillo Saldias ve Diğerleri/İspanya (k.k.), no. 76973/01, 28 Kasım 2006; Budayeva ve Diğerleri/Rusya, no. 15339/02, 21166/02, 20058/02, 11673/02 ve 15343/02, § 111, ECHR 2008 (alıntılar) ve Nencheva ve Diğerleri/Bulgaristan, no. 48609/06, § 110, 18 Haziran 2013).
58. Mevcut davadaki erişilebilir hukuk yolları bağlamında Mahkeme, olayın ardından Cumhuriyet savcısı tarafından resen ceza soruşturması başlatılmış olmasına rağmen, dava dosyasındaki tüm delillere göre (olay raporu, tanık ifadeleri ve balistik rapor), ilgili soruşturmanın en başından beri, bölgeye mayını yerleştirmiş olduklarına inanılan PKK’lı teröristleri tespit etmeye yönelik olduğunu ve başvuranın yaralanması konusunda Devletin sorumluluk payının belirlenmesini hedeflemediğini kaydetmiştir. Bu koşullarda ve aynı zamanda 2001 yılından beri herhangi bir ilerleme kaydedilmemiş olduğu dikkate alındığında, söz konusu ceza soruşturmasının, başvuranın Mahkeme önünde sunduğu şikâyeti bağlamında tazminat sağlayabilecek nitelikte olduğu düşünülememektedir (Bk. mevcut davaya uygulanabildiği ölçüde, Seyfettin Acar ve Diğerleri/Türkiye, no. 30742/03, § 24, 6 Ekim 2009).Başvuran bu durumu, Mahkemeye başvurduğu 23 Mart 2010 tarihinden uzun zaman önce tahmin etmiş olmalıdır (Bk. mevcut davaya uygulanabildiği ölçüde, Dursun/Türkiye (k.k.), no.3424/09, § 28, 4 Eylül 2012).
59. İdari hukuk yolları hususunda Mahkeme öncelikle, Anayasa’nın 125. maddesine istinaden (Bk. yukarıda 30. paragraf), başvuranın Sözleşme’nin 2.maddesi kapsamındaki şikâyetleri bağlamında başvurduğu Van İdare Mahkemesinin, kazayı çevreleyen olayları belirleme, belirli bir Devlet makamının kazayla ilgili sorumluluğunu ve her türlü nesnel ve öznel sorumluluğu tespit etme (Bk. sırasıyla, mevcut davaya uygulanabildiği ölçüde, Dönmez ve Diğerleri/Türkiye (k.k.), no. 20349/08, 17 Haziran 2014; ve Akdemir ve Evin/Türkiye, no. 58255/08 ve 29725/09, §§ 64 ve 68, 17 Mart 2015) ve başvuranın zararlarının uygun bir şekilde tazmin edilmesini sağlama yetkisine haiz olduğunu değerlendirmektedir (Ayrıca bk. yukarıda 18. paragrafta, Güroymak Asliye Hukuk Mahkemesi’nin idare mahkemelerinin bu bağlamdaki görevleri hakkındaki kararı). Bu nedenle, söz konusu mahkemenin, başvuranın belirli şikâyetleri ile ilgili olarak başvurana yeterli tazminatı sağlama potansiyeli bulunmaktadır. Başvuran bu hususta itirazda bulunmamaktadır. Ancak Mahkeme, başvuranın iki kez iç hukukla ilgili usuli kurallara uymadığı gerekçesiyle, Van İdare Mahkemesinin başvuranın davasının esaslarını incelemediğini gözlemlemektedir. Bu bağlamda Mahkeme, başvuranın yalnızca, davasını usuli gerekçelerle reddeden idare mahkemesinin ilk kararının keyfi olduğunu iddia ettiğini kaydetmektedir. Ancak, yukarıda da belirtildiği gibi, Mahkeme söz konusu şikâyeti, altı aylık süre sınırı dışında sunulmuş olması nedeniyle inceleyememektedir (Bk. yukarıda 34. paragraf).
60. Yukarıdakiler ışığında Mahkeme, başvuranın, Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamındaki şikâyeti bağlamında, mevcut idari hukuk yolunu uygun bir şekilde kullanmadığı sonucuna varmıştır. Dolayısıyla, ilgili şikâyetin, Sözleşme’nin 35 §§ 1 ve 4 maddesi uyarınca, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle reddedilmesi gerektiği kanaatindedir.
61. Başvuranın 13. maddesi kapsamındaki şikâyeti ile ilgili olarak Mahkeme, başvuranın, Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamındaki şikâyeti bağlamında usulüne uygun olarak kullanmadığı etkili bir hukuk yolunun mevcut olduğunu kaydetmiştir. Bu nedenle, başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olduğunu ve Sözleşme’nin 35 §§ 3 (a) ve 4 maddesi doğrultusunda reddedilmesi gerektiğini değerlendirmektedir.
III. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
62. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
A. Tazminat
63. Başvuran, maddi tazminat olarak 112.000 avro (EUR), manevi tazminat olarak ise 20.000 avro talep etmiştir.
64. Hükümet, iddia konusu Sözleşme ihlalleri ile talep edilen tazminat arasında herhangi bir illiyet bağının bulunmadığını öne sürerek, söz konusu taleplere itiraz etmiştir. Hükümet ayrıca, talep edilen miktarların aşırı olduğunu değerlendirerek, bu miktarlara hükmedilmesinin haksız zenginleşmeye neden olacağını ileri sürmüştür.
65. Mahkeme, tespit edilen ihlal ile talep edilen maddi tazminat arasında herhangi bir illiyet bağı görmemektedir; dolayısıyla söz konusu talebi reddetmektedir. Diğer taraftan, başvurana manevi tazminat olarak 3.000 avro ödenmesine hükmetmektedir.
B. Masraf ve Giderler
66. Başvuran, yerel mahkemeler önünde gerçekleşen masraf ve giderler için 1.010 avro talep etmiştir. Bu miktar, mahkeme masraflarını, pul ücretlerini ve Mahkemeye ibraz edilmiş olan ilgili makbuzları kapsamaktadır. Başvuran ayrıca Mahkeme önünde gerçekleşmiş olan masraf ve giderler için 200 avro talep etmiş, ancak bu talebini destekleyen herhangi bir belge ibraz etmemiştir.
67. Hükümet, dayanaksız olduğu gerekçesiyle ilgili taleplere itiraz etmiştir.
68. Mahkemenin içtihadına göre, masraf ve giderlerin gerçekten söz konusu olduğunun, gereklilik sonucu yapıldığının ve miktar bakımından makul olduğunun gösterildiği takdirde, ilgili miktarlar başvurana geri ödenebilir. Destekleyici belgelerin bulunmaması halinde, Mahkeme önünde gerçekleşen masraf ve giderler için herhangi bir geri ödeme yapılmaz. Yerel yargılamalar esnasında gerçekleşen masraf ve giderler ile ilgili olarak Mahkeme, bu harcamaların, tespit edilen Sözleşme ihlalinin tazmini için yapılmadığını kaydetmektedir (Bk. Nikolova/Bulgaristan [BD], no. 31195/96, § 79, AİHM 1999‑II ve Guisset/Fransa, no. 33933/96, § 93, AİHM 2000‑IX). Dolayısıyla, Mahkeme bu başlık altında da herhangi bir tazminata hükmetmemektedir.
C. Gecikme Faizi
69. Mahkeme, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar verir.
BU GEREKÇELERE DAYANARAK MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
1. Van İdare Mahkemesi ve Danıştay önündeki ikinci tazminat yargılamalarının uzunluğuna ilişkin olarak Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamında sunulan şikâyeti kabul edilebilir olarak; başvurunun geri kalanını ise kabul edilemez olarak nitelendirmiştir.
2. Yargılamaların uzunluğu bağlamında, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin ihlal edildiğine;
3. (a) Davalı Devlet tarafından başvurana, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden davalı Devletin ulusal para birimine çevrilmek üzere, manevi tazminata karşılık, miktara yansıtabilecek her türlü vergi hariç olmak üzere, 3,000 avro (üç bin avro),
(b) Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren, ödeme gününe kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranda, yukarıda bahsedilen meblağlara basit faiz uygulanmasına karar vermiştir.
4. Başvuranın adil tazmine ilişkin taleplerinin geri kalanını reddetmiştir.
İşbu karar İngilizce dilinde tanzim edilmiş ve AİHM İçtüzüğünün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca 23 Haziran 2015 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley Naismith András Sajó
Bölüm Yazı İşleri Müdürü Başkan
[1] Bazı belgelerde “DarıKolinkhill” olarak anılmaktadır.
[2]Türk lirası (YTL) 1 Ocak 2005 tarihinde tedavüle girerek, eski Türk lirasının (TL) yerini almıştır. 1 YTL = 1.000.000 TL
Full & Egal Universal Law Academy