AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
ERİŞ /TÜRKİYE
(Başvuru no. 20458/17)
KARAR
STRAZBURG
13 Temmuz 2021
İşbu karar kesinleşmiş olup; bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Başkan
Carlo Ranzoni,
Hâkimler
Valeriu Griţco,
Marko Bošnjak,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
Bir Türk vatandaşı olan Yaşar Eriş’in (“başvuran”) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (“AİHM” veya “Mahkeme”), İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca, 22 Şubat 2017 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine yapmış olduğu başvuruyu (no. 20458/17);
Türk Hükümetine (“Hükümet”), başvuranın avukat hakkına getirilen sistematik kısıtlamaya ilişkin şikâyetin ve Anayasa Mahkemesinin bu şikâyeti uygun bir şekilde incelemediği iddiasına ilişkin şikâyetin iletilmesi ve başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olarak beyan edilmesi kararını;
Tarafların beyanlarını göz önüne alarak,
22 Haziran 2021 tarihinde yapılan kapalı müzakerelerin ardından,
Aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir:
GİRİŞ Başvuru, polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada avukat hakkına getirilen sistematik kısıtlama ve avukat yokluğunda verdiği ifadelerin yargılamayı yürüten mahkemece mahkûmiyetine esas olarak kullanılması sonucunda Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesinin ihlal edildiğinden şikâyet eden başvuranın aleyhindeki ceza yargılamalarının adil olmadığı iddiasıyla ilgilidir. Başvuru, ayrıca, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamında, Anayasa Mahkemesinin yukarıda belirtilen şikâyetleri hatalı incelediği iddiasıyla ilgilidir.
OLAYLAR Başvuran 1971 doğumlu olup; hakkındaki hapis cezası, hâlihazırda, Tekirdağ F Tipi Kapalı Cezaevinde infaz edilmektedir. Başvuran, İstanbul Barosuna bağlı Avukat M. Hanbayat Yeşil tarafından temsil edilmiştir.Hükümet, kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir. Dava konusu olaylar, taraflarca ileri sürüldüğü şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir: Başvuran, 3 Nisan 2001 tarihinde, TKP-ML/TIKKO’ya (Türkiye Komünist Partisi/Marksist-Leninist/Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu) karşı yürütülen polis operasyonu kapsamında söz konusu örgütle ilişkisi olduğu şüphesiyle yakalanmıştır. Başvuran, 8 Nisan 2001 tarihinde, avukat yokluğunda polise ifade vermiş ve ifadesinde, TKP-ML/TIKKO ile ilişkisini ve bu örgüt adına gerçekleştirdiği suç teşkil eden eylemleri açıklamıştır. Başvuran, polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada, 17 farklı yer gösterme işlemine katılmış ve bu sırada, avukat yokluğunda kendini suçlayıcı ifadeler vermiştir. Başvuran, 9 Nisan 2001 tarihinde, avukat yokluğunda, sırasıyla İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi savcısına ve hâkimine ifade vermiştir. Başvuran, esas itibarıyla, polis tarafından işkence ve tehdit eylemlerine maruz kaldığını ve ifade tutanağını ve yer gösterme tutanaklarını imzalamaya zorlandığını iddia etmiştir. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı, 11 Nisan 2001 tarihinde, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesine, mülga Ceza Kanunu’nun 146. maddesi uyarınca anayasal düzeni zor kullanarak bozmaya teşebbüs ettiği suçlamasıyla, başvuran hakkında bir iddianame sunmuştur. Cumhuriyet savcısı, başvuranı, TKP-ML/TIKKO adına silahlı ve/veya bombalı eylemlerde bulunmakla, bombalı süsü verilmiş yasa dışı pankartları asmakla ve söz konusu örgüt için para temin etmek amacıyla gasp eylemlerinde bulunmakla suçlamıştır. Başvuran 23 Kasım 2001 tarihindeki duruşmada bizzat ifade vermiş ve polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada verdiği ifadelerin baskı ve cebir altında elde edildiğini ileri sürerek suçlamaları reddetmiştir. Benzer şekilde, 23 Mart 2002 tarihindeki duruşmada, başvuran, üzerine atılı bulunan eylemlerin her biri hakkında savunmasını yapmış ve polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada tüm belgeleri imzalamaya zorlandığını ve bunu yaparken gözlerinin bağlandığını iddia ederek söz konusu eylemleri gerçekleştirdiğini inkâr etmiştir. Başvuran, ayrıca, yer gösterme tutanaklarının doğruluğunu ve gerçekliğini reddetmiş ve polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada baskı ve cebire maruz kaldığını iddia etmiştir. Yargılamayı yürüten mahkeme nezdinde, 2002 ile 2008 yılları arasında, çok sayıda duruşma yapılmış ve bu duruşmalar sırasında, tanıklar sorgulanmış, ek deliller toplanmış, (özellikle başvuranın akli durumuna ilişkin değerlendirmeler dâhil olmak üzere) bazı adli tıp incelemelerinin yapılmasına karar verilmiş ve tarafların beyanları dinlenmiştir. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, 21 Kasım 2011 tarihinde, başvurana atılı suçları sabit bulmuş ve başvuranı (şartlı tahliye olanağı olmaksızın) ömür boyu hapis cezasına mahkûm etmiştir. Yargılamayı yürüten mahkeme, başvuran hakkındaki suçlamaları sabit bulurken, diğer hususların yanı sıra, polis tarafından gözaltında tutuldukları sırada başvuran ve diğer müşterek sanığın avukat yokluğunda verdiği ifadelere, bilirkişi raporlarına, araştırma raporlarına, olay yeri inceleme tutanaklarına ve fiziki takip tutanaklarına dayanmıştır. Yargıtay, 10 Aralık 2013 tarihinde, duruşma yapmış ve bu duruşmada, diğerlerinin arasında, avukatın beyanlarını dinlemiş ve ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır. Başvuranın avukatı, Mahkeme önünde, 20 Kasım 2013 tarihli başvuruları Yargıtay’a bu duruşmada sunduğunu iddia etmiştir. Başvuranın avukatı, söz konusu savunmalarda, diğerlerinin yanında, yerel mahkemelerin başvuranın baskı altında ve avukat yokluğunda verdiği ifadelere dayanmalarının başvuranın adil yargılanma hakkını ihlal ettiği hususunda şikâyette bulunmuştur. Başvuran, 10 Ocak 2014 tarihinde, Anayasa Mahkemesine başvuruda bulunmuş ve polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada avukat hakkına getirilen sistematik kısıtlama ve baskı altında ve avukat yokluğunda verdiği ifadelerin yerel mahkemelerce mahkûmiyetine esas alınması sonucunda makul sürede yargılanma hakkının ve adil yargılanma hakkının ihlal edildiği şikâyetinde bulunmuştur. Anayasa Mahkemesi, 29 Haziran 2016 tarihinde, kararını vermiştir. Anayasa Mahkemesi başvuranın makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği tespitinde bulunmasına rağmen, dava dosyasının, başvuranın şikâyetlerini temyiz başvurularında dile getirdiğini ya da bunları Yargıtay önündeki duruşmada ortaya koyduğunu gösteren herhangi bir bilgi veya belge içermediğine hükmederek, başvuranın adil yargılanma hakkıyla ilgili şikâyetinin kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi, devamla, UYAP[1] (Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi) sisteminde başvuran ve avukatı tarafından yapılan 10 Ekim 2013 ve 21 Ekim 2013 tarihli iki temyiz başvurusunun bulunmasına rağmen, bu başvuruların, avukat yokluğuna, başvuranın polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada maruz kaldığını iddia ettiği baskıya veya yerel mahkemelerin başvuranın avukat yokluğunda verdiği ifadeleri kendisini mahkûm ederken kullandıklarına dair hiçbir şikâyet içermediğine karar vermiştir.
İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMA Avukata erişim hakkına ilişkin ilgili iç hukukun açıklaması, Salduz /Türkiye ([BD] no. 36391/02, §§ 27-31, AİHM 2008) kararında yer almaktadır. Hükümet, 22 Şubat 2018 tarihli görüşlerini desteklemek üzere Yargıtay tarafından verilen iki karara atıfta bulunmuştur. 17 Kasım 2009 tarihli ilk kararda (“sahte rakı” kararı olarak bilinen karar, dava no. 2009/7-160 ve karar no. 2009/264), Yargıtay Ceza Genel Kurulları, 2003 yılında gerçekleştirilen (önemli miktarda sahte alkolün bulunduğu ve ele geçirildiği) hukuka aykırı arama sırasında elde edilen delil dışındaki delillerin, yani başvuranın polise verdiği ifadelerin başvuranı mahkûm etmek için yeterli olup olmadığını incelemiştir. Yargıtay, dava dosyasının başvuranın herhangi bir ikrarını içermediği ve içerdiği varsayılsa bile, başvuranın özgür iradesiyle yapılmayan ve diğer delillerle desteklenmeyen ikrarların ceza yargılamalarında kullanılamayacağı sonucuna varmıştır. Başvurana isnat edilen suç, devlet güvenlik mahkemelerinin yargı yetkisi kapsamına giren suçlar arasında değildi: dolayısıyla, sanığın avukat yardımından yararlanma hakkının 3842 sayılı Kanun uyarınca sistematik bir kısıtlamaya maruz kaldığı gözlemlenmemiştir. Nitekim sanığın polise herhangi bir ifade vermeden önce avukat talebinde bulunup bulunmadığı ve eğer talepte bulunduysa, bu talebin kabul edilip edilmediği kararın ifadesinden anlaşılamamıştır. Yargıtay’ın -yeni Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı Kanun) ilgili hükümlerini açıklarken- şüphelinin ifadelerinin ancak avukat huzurunda verilmiş olması halinde duruşmada okunabileceğine karar vermesi doğru olmakla birlikte, aramanın yapıldığı tarihte yürürlükte olan mülga Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu (1412 sayılı Kanun) ile ilgili tespitleri, avukat yokluğunda polise verilen ifadeler bakımından bu durumun doğru olduğunu işaret eden herhangi bir unsur içermemektedir. 21 Nisan 2016 tarihli ikinci kararda ( “Ergenekon”[2] kararı olarak bilinen karar, dava no. 2015/4672 ve karar no. 2016/2330), Yargıtay 16. Dairesi, temyiz başvurusunda bulunan 117 kişi ve avukatları tarafından gündeme getirilen çok sayıda konuyu incelemiştir. Bu konular, yasaklanmış yöntemlerle elde edilen ifadelerin hukuka aykırılığını içermekteydi. Yargıtay, işkence, ilaç verme, aldatma, baskı veya bireyin fiziksel ve psikolojik haysiyetine yönelik diğer saldırılar yoluyla elde edilen delillerin karara esas teşkil edemeyeceğine ve bu tür hukuka aykırılığın, sanığın temel haklarının ihlali olarak değerlendirilmesi gerektiğine hükmetmiştir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
SÖZLEŞME’NİN 6 §§ 1 VE 3 (C) MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada avukat hakkına getirilen sistematik kısıtlama ve bu süre zarfında avukat yokluğunda verdiği ifadelerin yargılamayı yürüten mahkemece kendisini mahkûm etmek için kullanılması nedeniyle adil yargılanmadığından şikâyetçi olmuştur. Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesinin ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“1. Herkes davasının, (...) cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, (...) mahkeme tarafından, (...) adil yargılanma hakkına sahiptir.
3. Bir suç ile itham edilen herkes aşağıdaki asgari haklara sahiptir:
...
(c) kendisini bizzat savunmak veya seçeceği bir müdafinin yardımından yararlanmak; eğer avukat tutmak için gerekli maddî olanaklardan yoksun ise ve adaletin yerine gelmesi için gerekli görüldüğünde, resen atanacak bir avukatın yardımından ücretsiz olarak yararlanabilmek;”
A. Kabul edilebilirlik hakkında
Tarafların beyanları
(a) Hükümet
20. Hükümet, ilk olarak, başvuran aleyhindeki ceza yargılamalarına ilişkin dava dosyasının, başvuran veya avukatı tarafından yapılan 20 Kasım 2013 tarihli herhangi bir başvuruyu içermediğini ileri sürmüştür. Başvuranın bir Yargıtay hâkimi veya görevlisi tarafından tasdiken imza edilen veya damgalanan 20 Kasım 2013 tarihli başvurunun bir nüshasını sunamamış olması, kendisinin gerçekte Yargıtay’a böyle bir başvuru sunup sunmadığı konusunda şüpheye yol açmıştır. Hükümet, ayrıca, başvuranın fiziki veya elektronik formatta Yargıtay’a yaptığı başvuruların hiçbirinin, avukat yardımının yokluğuna ve kendisinin avukat yokluğunda verdiği ifadelerin yargılamayı yürüten mahkemece mahkûmiyetinde kullanıldığı yönünde şikâyetlerini içermediği dikkate alındığında, Anayasa Mahkemesinin başvuranın bireysel başvurusunu iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle reddettiğini ileri sürmüştür. Buna dayanarak, Hükümet, Anayasa Mahkemesinin başvuranın davasında hatalı bir inceleme yaptığı iddiasını kesin bir şekilde reddetmiştir.
Hükümet, ayrıca, yukarıda atıfta bulunulan iki Yargıtay kararı ışığında, sanık tarafından avukat yokluğunda yapılan ikrarların, sanığın daha sonra hâkim önünde bu ikrarları geri almasıyla hukuka aykırı delil olarak değerlendirildiğini ve bu tür delillere dayanılarak verilen mahkûmiyet kararlarının Yargıtay tarafından bozulduğunu iddia etmiştir. Dolayısıyla, başvuranın temyiz başvurularında şikâyetlerini dile getirmesi daha da gerekliydi; başvuran, bunu yapmamakla, söz konusu şikâyetler bakımından etkili iç hukuk yollarını tüketmemiştir.
(b) Başvuran
Başvuran, 11 Aralık 2013 tarihinde Yargıtay nezdinde yapılan duruşmada avukatının Yargıtay’a 20 Kasım 2013 tarihli bir başvuru sunduğunu, ancak duruşmada yaygın olan koşullar nedeniyle, söz konusu mahkeme hâkimlerinden tasdiken imza almanın ve bunun dava dosyasına eklenmesinin mümkün olmadığını iddia etmiştir. Her halükarda, bir duruşmada sunulan başvurunun kaydedilmesi ve dosyalanması yetkililerin sorumluluğundadır. Ayrıca, Hükümetin somut davanın kabul edilebilirliğine ve esasına ilişkin görüşlerinden sonra başvuranın avukatı dosyadan yukarıdaki başvurunun bir nüshasını almaya çalıştığında, söz konusu avukat, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun bunun üzerinde bir inceleme yaptığı konusunda bilgilendirilmiştir. Bu nedenle, başvuran, Yargıtay hâkimi/hâkimleri tarafından tasdiken imza edilen veya damgalanan başvuruların bir nüshasını ibraz edememiştir.
2. Mahkeme’nin Değerlendirmesi
23. Mahkeme, ilk olarak, Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazı dikkate alındığında, ele alması gereken hukuki sorunun, başvuranın avukat hakkına getirilen sistematik kısıtlamaya ve avukat yokluğunda verdiği ifadelerin yerel mahkemelerce kullanılmasına ilişkin şikâyetlerinin yerel mahkemeler önünde usulüne uygun olarak dile getirilip getirilmediğini ve bunun yapılmamasının, başvuranın söz konusu şikâyetler bakımından iç hukuk yollarını tüketmediği anlamına gelip gelmeyeceğini ele almak olduğunu kaydetmektedir. Söz konusu soruyu ele alırken, Mahkeme, başvuranın avukat hakkına getirilen sistematik kısıtlamaya ilişkin şikâyeti Yargıtay önünde dile getirmesinin gerekip gerekmediğinin tespitinde kendi içtihadı tarafından yönlendirilecektir.
24. Somut davanın koşullarında, Mahkeme, başvuranın gerçekte söz konusu başvuruyu Yargıtay önündeki duruşmada sunup sunmadığı sorusunu kesin bir şekilde çözmesine gerek olmadığı kanaatindedir. Zira Mahkeme’nin yerleşik içtihadı doğrultusunda, başvuranın avukat hakkına getirilen sistematik kısıtlamanın yasal bir hükümden kaynaklandığı ve dolayısıyla, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin yargı yetkisi kapsamına giren bir suçla bağlantılı olarak polis tarafından gözaltında tutulan herkese uygulandığı dikkate alındığında, söz konusu kısıtlamaya ilişkin şikayetin herhangi bir başarı şansı bulunmamaktadır (bk., diğer kararlar arasında, Mehmet Zeki Çelebi/Türkiye, no. 27582/07, §§ 38-41, 28 Ocak 2020; Taşçıgil/Türkiye, no. 16943/03, §§ 30 ve 32, 3 Mart 2009; Halil Kaya/Türkiye, no. 22922/03, § 14, 22 Eylül 2009; ve Özel/Türkiye, no. 2739/98, § 25, 7 Kasım 2002).
Dolayısıyla, Hükümet, Yargıtay tarafından 2009 ve 2016 yıllarında verilen iki karara başvurarak somut davada bu içtihada itiraz etmektedir. Hükümetin kanaatine göre, Yargıtay Ceza Genel Kurulları tarafından verilen ilk karar, ikrarların, yalnızca avukat huzurunda polise veya savcıya yapılması durumunda delil olarak kabul edilebileceğinin ispatıdır. Bununla birlikte, Mahkeme, yukarıdaki kararın, 3842 sayılı Kanun uyarınca sanığın avukat hakkına getirilen herhangi bir sistematik kısıtlamayla ilgili olmadığını gözlemlemektedir. Nitekim yasal soru, avukat yokluğu olmayıp Yargıtay'ın da belirttiği gibi, ruhsatsız alkollü içeceklerin bulunduğu hukuka aykırı arama sonrasında sanığın verdiği ifadelerin sanığın mahkûmiyeti için yeterli olup olmadığıdır. Bu soruya olumsuz yanıt verirken, Yargıtay, dava dosyasının başvuranın herhangi bir ikrarını içermediğini ve her halükarda, bir kişinin kendi özgür iradesiyle yapılmayan veya diğer delillerle desteklenmeyen ikrarları ceza yargılamalarında kullanmanın mümkün olmadığını tespit etmiştir. Başka bir ifadeyle, Yargıtay, ilgili hükümleri 15 Temmuz 2003 tarihinde kaldırılan 3842 sayılı Kanun uyarınca şüphelinin avukat yardımı hakkına getirilen sistematik kısıtlamaya ilişkin herhangi bir hukuki sorunu incelememiştir. Söz konusu kararda, Yargıtay'ın bir alt mahkemenin kararını, söz konusu kişinin 3842 sayılı Kanun'un uygulanması sonucunda avukat yardımından mahrum bırakıldığı gerekçesiyle bozduğu bir uygulama da tespit edilmemiştir. Hükümet tarafından atıfta bulunulan ikinci karara ilişkin olarak, Mahkeme, yalnızca, söz konusu kararın başvuranın mahkûmiyetinin 2013 yılında kesinleşmesinden yaklaşık üç yıl sonra verildiğini değil, aynı zamanda, somut davadan farklı olarak, bu kararın, sanığın avukat hakkına herhangi bir sistematik kısıtlamanın öngörülmediği yeni Ceza Muhakemesi Kanunu hükümleriyle ilgili olduğunu gözlemlemektedir. Yukarıdaki değerlendirmeler dikkate alındığında, Mahkeme, Hükümet tarafından sağlanan kararlara dayanarak, başvuranın Yargıtay nezdindeki temyiz başvurusunda avukat hakkına getirilen kısıtlamaya ilişkin şikâyetini dile getirmiş olsaydı, söz konusu zamanda başarı şansına sahip olacağı sonucuna varamamaktadır. Bu koşullar altında, Mahkeme, yerleşik içtihadından ayrılmasını gerektiren bir gerekçe görememektedir ve Hükümetin, iç hukuk yollarının tüketilmediğinde dayanan ilk itirazını reddetmektedir. Mahkeme, bu şikâyetin, açıkça dayanaktan yoksun ya da Sözleşme’nin 35. maddesinde sıralanan gerekçeler kapsamında kabul edilemez olmadığını kaydetmektedir. Dolayısıyla, bu şikâyetin kabul edilebilir olduğu beyan edilmelidir.B. Esas Hakkında
Tarafların Beyanları
(a) Başvuran
Başvuran, 3842 sayılı Kanun’un sonucunda, polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada avukat yardımından mahrum bırakıldığını ve bu süre zarfında avukat yokluğunda toplanan delillerin kullanılması nedeniyle aleyhindeki ceza yargılamalarına gölge düşürüldüğünü iddia etmiştir. Bu bağlamda, başvuran, çok sayıda yer gösterme ve ev araması işlemine katılması gerektiğinde hiçbir avukatın hazır bulunmadığını Hükümetin inkâr etmediğini ve polise oldukça uzun ifadeler verdiğini belirtmiştir. Dolayısıyla, başvuran, avukat yokluğunda verdiği ifadenin mahkûmiyetinin dayanağını oluşturduğunu ve bu nedenle, kendisi için önemli bir zarara sebep olduğunu öne sürmüştür.
(b) Hükümet
Hükümet, TKP-ML/TİKKO üyeleri tarafından işlenen eylemlerin ağırlığı ve başvuranın kendi eylemlerinin ciddiyeti göz önüne alındığında, başvuranın polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada avukat yardımı alma hakkını kısıtlamak için zorlayıcı nedenler olduğunu ileri sürmüştür. Hükümet, ayrıca, başvuranın yasal bir hüküm sonucunda avukat yardımından mahrum bırakılmasına karşın, bu gerçeğin, başvuranın ne savunma haklarına geri döndürülemez biçimde halel getirdiğini ne de aleyhindeki ceza yargılamalarının genel olarak adilliğini olumsuz yönde etkilediğini iddia etmiştir. Bu bağlamda, Hükümet, yargılamayı yürüten mahkemenin, başvuranın mahkûmiyetine karar verirken, başvuranın yargılama sırasında avukatları huzurunda yaptığı savunmaları dikkate aldığını ve başvuranın katıldığı yer gösterme işlemlerine, suç tespit tutanaklarına, olay yeri inceleme raporlarına ve başvuran aleyhinde ifade veren tanıklar tarafından teyit edilen diğer delillere dayandığını iddia etmiştir. Dolayısıyla, Hükümet, başvuranın polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada avukat yardımından yararlanamamasının yargılamaların adilliğine halel getirmediğini ileri sürmüştür.
2. Mahkeme’nin Değerlendirmesi
Başvuranın avukat hakkına getirilen sistematik kısıtlama ve daha sonra, başvuranın gözaltında tutulduğu sırada ve avukat yokluğunda verdiği ifadelerin yargılamayı yürüten mahkemece kullanılması ile ilgili şikâyeti hususunda, Mahkeme, Beuze / Belçika ([BD], no. 71409/10, § 144, 9 Kasım 2018) kararında, İbrahim ve Diğerleri/Birleşik Krallık ([BD], no. 50541/08 ve diğer 3 başvuru, 13 Eylül 2016) kararında açıklık getirilen testin, başvuranın avukat hakkına getirilen kısıtlamanın yasal hükümlerden kaynaklandığı ve dolayısıyla sistematik olduğu durumlarda da uygulanması gerektiğini doğruladığını yinelemektedir. Bu nedenle, Mahkeme, bu tür şikayetlerle karşılaştığında şu faktörleri incelemelidir: (i) avukat hakkına ilişkin bir kısıtlama olup olmadığı; (ii) kısıtlama için zorlayıcı nedenlerin bulunup bulunmadığı; ve (iii) yargılamaların bir bütün olarak adil olup olmadığı. Mahkeme, daha önce, aynı hukuki sorunu incelemiş ve yukarıda belirtilen İbrahim ve Diğerleri kararının hem öncesinde hem de sonrasında Türkiye aleyhine açılan davalarda Sözleşme'nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesinin ihlal edildiğini tespit etmiştir (Mahkeme’nin İbrahim ve Diğerleri kararından önceki yaklaşımı için bk., Salduz/Türkiye [BD], no. 36391/02, AİHM 2008; no. 20564/10, 12 Ocak 2016; Galip Doğru/Türkiye, no. 36001/06, 28 Nisan 2015; Eraslan ve Diğerleri/Türkiye, no. 59653/00, 6 Ekim 2009; yukarıda anılan, Halil Kaya; Ditaban/Türkiye, no. 69006/01, 14 Nisan 2009; ve İbrahim Öztürk/Türkiye, no. 16500/04, 17 Şubat 2009; ve Mahkeme’nin İbrahim ve Diğerleri kararından sonraki yaklaşımı için bk., Mehmet Duman/Türkiye, no. 38740/09, 23 Ekim 2018; Ömer Güner/Türkiye, no. 28338/07, 4 Eylül 2018; Canşad ve Diğerleri/Türkiye, no. 7851/05, 13 Mart 2018; Girişen/Türkiye, no. 53567/07, 13 Mart 2018; İzzet Çelik/Türkiye, no. 15185/05, 23 Ocak 2018; Bayram Koç/Türkiye, no. 38907/09, 5 Eylül 2017; ve yukarıda anılan, Mehmet Zeki Çelebi). Mahkeme, “zorlayıcı nedenlerden” dolayı avukata erişime getirilen kısıtlamalara sadece istisnai durumlarda izin verildiğini, bu kısıtlamaların geçici nitelikte olması ve her davanın kendine has koşullarının bireysel değerlendirmesine dayanması gerektiğini yinelemektedir (bk. yukarıda anılan Beuze, § 142). Mahkeme, ayrıca, usuli bir eksikliğin tespiti halinde, söz konusu usuli eksikliğin sonraki yargılamalar sırasında giderilip giderilmediğine ilişkin değerlendirmenin ilk etapta yerel mahkemelere düştüğü; söz konusu değerlendirmenin yapılmayışının, kendi içinde, ilk bakışta (prima facie) Sözleşme’nin 6. maddesi uyarınca adil yargılanma hakkının gereklerine aykırı olduğu görüşündedir. Öte yandan, söz konusu değerlendirmenin yokluğunda, Mahkeme kendi değerlendirmesini yapmalıdır. Bununla birlikte, avukata erişime getirilen kısıtlamanın yargılamaların genel olarak adilliğine neden, istisnai olarak ve davanın kendine has koşulları altında, geri döndürülemez biçimde halel getirmediğini ikna edici bir şekilde ortaya koymak Hükümetin sorumluluğundadır (bk., yukarıda anılan İbrahim ve Diğerleri, § 265 ve yukarıda anılan Beuze, § 145). Somut davanın koşullarına bakıldığında, Mahkeme, başvuranın avukata erişiminin 3842 sayılı Kanun gereğince kısıtlandığını ve bu kısıtlamanın, her bir davanın kendine has özelliklerinin bireysel değerlendirmesine bakılmaksızın, Devlet Güvenlik Mahkemesinin yargı yetkisi kapsamına giren bir suçla bağlantılı olarak polis tarafından gözaltına alınan herkese uygulandığını kaydetmektedir. Zorlayıcı nedenlere ilişkin asli gerekliliği yerine getiren istisnai koşulların varlığının, şüphelilerin avukata erişim hakkının sınırlandırılması için yeterli gerekçeyi otomatik olarak sağlamadığını hatırlatan Mahkeme, münferit inceleme yapılmayan yukarıda belirtilen türdeki yasal kısıtlamanın, “zorlayıcı nedenler” kavramına dair usuli gerekliliklerle bağlantılı olarak inceleme yapılmasına engel olamayacağını kaydeder (bk. yukarıda anılan Beuze, § 138). Hükümet, ayrıca, herhangi bir zorlayıcı neden de tespit etmemiştir ve bu tür koşulları re’sen tespit etmek Mahkeme’nin görevi değildir (bk., yukarıda anılan Beuze, § 163). Bu nedenle, Mahkeme, somut davada, başvuranın polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada avukata erişim hakkının kısıtlanması için zorlayıcı herhangi bir neden olmadığı görüşündedir. Mahkeme, başvuranın daha sonraki ifadelerinde polise verdiği suçlayıcı ifadeleri reddetmesine rağmen, yerel mahkemelerin ne başvuranın avukat yokluğunda verdiği ifadelerin kabul edilebilirliğini ne de bu yapısal eksikliğin başvuran aleyhindeki ceza yargılamalarının genel olarak adilliği üzerindeki etkisini incelediğini kaydeder (bk., Beuze, §§ 171-174, bu kararda, Mahkeme, söz konusu incelemenin Salduz ve İbrahim ve Diğerleri kararlarında belirtilen testin ikinci aşamasının temelinde olduğuna karar vermiştir; bk., ayrıca, yukarıda anılan Mehmet Duman; § 41; yukarıda anılan Ömer Güner, § 36; yukarıda anılan Canşad ve Diğerleri, § 44; yukarıda anılan Girişen, § 60; yukarıda anılan İzzet Çelik, § 38; ve yukarıda anılan Bayram Koç, § 23). Ayrıca, Mahkeme, Hükümetin, başvuran tarafından avukat yokluğunda sağlanan delillerden ayrı olarak diğer delillerin kuvvetli oluşuna atıfta bulunmasına karşın, soruşturmanın ilk aşamasında avukat yardımının bulunmamasının, istisnai olarak ve davanın kendine özgü koşullarında, başvuranın savunma haklarına geri döndürülemez bir şekilde halel getirmediğini yeterince göstermediği kanaatindedir. Yukarıda belirtilen hususlar, Mahkeme'nin, başvuran aleyhindeki ceza yargılamalarının genel olarak adilliğinin, Sözleşme'nin 6. maddesiyle bağdaşmayan ölçüde zarar gördüğü sonucuna varması için yeterlidir. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 maddesi ihlal edilmiştir. Yukarıdaki tespit ışığında, Mahkeme, Anayasa Mahkemesinin başvuranın avukat yardımı hakkı ile ilgili şikâyetini incelemediği yönündeki şikâyetin kabul edilebilirliği ve esası hakkında ayrı bir karar vermeyi gerekli görmemektedir.
II. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
A. Tazminat
Başvuran, 20.000 avro manevi tazminat talebinde bulunmuştur. Hükümet, benzer davalarda ödenmesine hükmedilen miktarlar ışığında talep edilen miktarı aşırı bularak bu miktara itiraz etmiştir. Mahkeme, manevi tazminat talebi bakımından, somut davada, Sözleşme’nin 6 §§1 ve 3 (c) maddelerinin ihlal edildiği yönündeki tespitin, yeterli adil tazmin teşkil ettiği kanaatindedir. Ek olarak, Mahkeme, somut davanın koşullarında en uygun telafi şeklinin, başvuranın talebi hâlinde, Sözleşme’nin 6. maddesinde belirtilen şartlara uygun olarak yargılamanın yenilenmesi olacağı kanaatindedir. Mahkeme, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 311. maddesi kapsamında, Mahkeme’ce Sözleşme’nin ihlal edildiğinin tespiti halinde, iç hukuk yargılamalarının yenilenmesi imkânının sunulduğunu dikkate alarak, bu başlık altında herhangi bir miktar ödenmemesine hükmetmiştir.
B. Masraflar ve giderler
Başvuran, ayrıca, Mahkeme önündeki temsiline yönelik avukatlık ücretine karşılık olarak 7.080 Türk lirası (söz konusu zamandaki döviz kuruna göre 1.433 avro) talep etmiş ve bu miktarı, Mahkeme kararının verilmesi akabinde avukatlarına ödeyeceği konusunda anlaşma yaptığını iddia etmiştir. Başvuran ayrıca Mahkeme huzurunda oluşan giderler bakımından tercüme için 400 TL, fotokopiler için 50 TL ve posta masrafları için 35 TL olmak üzere 485 TL talep etmiştir. Başvuran taleplerini desteklemek üzere herhangi bir belge sunmamakla birlikte, taleplerin gerçek, makul ve gerekli olduğunu iddia etmiştir. Hükümet, başvuranın masraf ve giderlere yönelik taleplerine itiraz etmiş ve Mahkeme’yi, başvuranın bu talepleri desteklemek üzere herhangi bir belge ibraz etmediğini göz önüne alarak, söz konusu talepleri reddetmeye davet etmiştir. Ayrıca, başvuranın avukatlarının gerçekleştirdiği çalışmalar hakkında hiçbir detay sağlanmamış ve avukatlık ücreti miktarı, benzer yargılamalara kıyasla daha yüksek olması sebebiyle gerçeği yansıtmamıştır. Mahkeme’nin içtihadına göre bir başvuran, ancak masraf ve giderlerin fiilen ve zorunlu olarak yapıldığını ve miktar olarak makul olduğunu belgelendirebildiği takdirde bunların geri ödenmesi hakkına sahiptir. Somut davada, elindeki belgeleri ve yukarıdaki kriterleri göz önünde bulundurarak, Mahkeme, başvuranın avukatlık ücretine ilişkin talebini tamamen kabul ederek kendisine 1.433 avro ödenmesine hükmetmiştir. Ancak, Mahkeme, başvuranın herhangi bir destekleyici belge sunmaması nedeniyle, başvuranın masraflarla ilgili talebinin geri kalanını reddetmiştir.
C. Gecikme Faizi
Mahkeme, gecikme faizinin Avrupa Merkez Bankasının söz konusu dönem için geçerli olan marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oran üzerinden hesaplanmasını uygun görmektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
Başvuranın avukat hakkından sistematik olarak mahrum bırakılmasına ve polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada başvuranın verdiği ifadelerin kullanılmasına ilişkin şikâyetlerin kabul edilebilir olduğuna;
Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesinin ihlal edildiğine;
Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamındaki şikâyeti daha fazla incelemeye gerek bulunmadığına;
İhlal tespitinin, kendi başına, başvuranın uğradığı manevi zarar açısından yeterli adil tazmin teşkil ettiğine;
(a) Davalı Devlet tarafından, başvurana, üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere, yansıtılabilecek tüm vergiler hariç olmak üzere, masraflar ve giderler bakımından 1.433 avro (bin dört yüz otuz üç avro) ödenmesine;
(b)Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme gününe kadar geçen sürede, yukarıda bahsedilen miktarlara, Avrupa Merkez Bankasının marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oran üzerinden basit faiz uygulanmasına;
Başvuranın adil tazmin talebinin geri kalan kısmının reddedilmesine karar vermiştir.
İşbu karar, İngilizce dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 § 2 ve 3 maddesi uyarınca 13 Temmuz 2021 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Carlo Ranzoni
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
[1] Tüm dosya dosyalarının içeriklerinin elektronik formatta saklandığı bir eAdalet portalı. Bu portal, özellikle, bir davaya taraf olanların bu sistem aracılığıyla verdikleri beyanları veya mahkemelere veya Cumhuriyet savcılığına fiziki olarak sundukları beyanların taranmış hallerini içerir. UYAP hakkında daha fazla bilgi için bk., Alada/Türkiye, (k.k.), no.67449/12, 7 Temmuz 2015.
[2] Ergenekon yargılamasına ilişkin olaylar hakkında kısa bir açıklama için bk.,Şık/Türkiye, no. 53413/11, § 10, 8 Temmuz 2014.