AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
ETE / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 35575/12)
KARAR
STRAZBURG
3 Eylül 2019
İşbu karar kesinleşmiştir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Ete / Türkiye davasında,
Başkan,
Valeriu Griţco,
Hâkimler,
Egidijus Kūris,
Darian Pavli,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 2 Temmuz 2019 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı olan Fehime Ete’nin (“başvuran”), 11 Mayıs 2012 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru (No. 35575/12) bulunmaktadır.
2. Başvuran, Diyarbakır Barosuna bağlı avukatlar, R. Yalçındağ Baydemir ve S. Çelebi tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuranın ifade özgürlüğü ve toplantı özgürlüğü hakkının ihlal edilmesine ilişkin şikâyet, 11 Aralık 2017 tarihinde Hükümete bildirilmiştir ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 54. maddesinin 3. fıkrası uyarınca başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.
OLAY VE OLGULARDAVANIN KOŞULLARI
4. Başvuran, 1960 doğumlu olup, Siirt’de ikamet etmektedir.
5. Baykan Cumhuriyet Savcısı (“Cumhuriyet Savcısı”), 12 Şubat 2007 tarihli iddianameyle, başvuran hakkında terör örgütü lehine propaganda yapmaktan dava açmıştır. Söz konusu Cumhuriyet Savcısı, başvuranı dilekçe dağıtmakla ve PKK (Kürdistan İşçi Partisi, bir terör örgütü) adına imza toplamakla suçlamıştır. İhtilaf konusu dilekçenin içeriği aşağıdaki gibidir:
“Ben, bir Kürdistanlı olarak, Sayın Abdullah Öcalan’ı Kürdistan’daki siyasi iradenin temsilcisi olarak görüyor ve kabul ediyorum.”
6. Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi, 10 Nisan 2010 tarihinde, başvuranı terör örgütü lehine propaganda yapmak suçundan cezalandırmış ve 3713 sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrası uyarınca bir yıl sekiz ay hapis cezasına mahkûm etmiştir. Söz konusu mahkeme, başvuranın halkı PKK’ya ve davasına yaklaştırmak için bir imza kampanyasına katıldığını ve hedeflenen halktan imza almak için ihtilaf konusu bildiriyi dağıttığını belirtmiştir. Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın eyleminin, kendi kanaatine göre, milletin bölünmez birliğine ve Devletin özgür, laik ve demokratik düzenine zarar vermeyi hedefleyen bir faaliyet olarak değerlendirmesi nedeniyle, Anayasa tarafından tanınan dilekçe hakkı kapsamına giremeyeceği kanaatine varmıştır.
7. Yargıtay, 20 Eylül 2011 tarihinde, başvuranın temyiz başvurusunu reddetmiş ve Ağır Ceza Mahkemesinin kararını onamıştır.
8. Ağır Ceza Mahkemesi, 23 Mart 2013 tarihinde, 6352 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesini dikkate alarak (aşağıda 12. paragraf), bu Kanun’un geçici 1. maddesi uyarınca, başvuran hakkında verilen cezanın infazının ertelenmesine karar vermiştir.İLGİLİ İÇ HUKUK KURALLARI3713 Sayılı Kanun’un 7. Maddesinin 2. Fıkrası
9. 12 Nisan 1991 tarihinde yürürlüğe giren, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 7. maddesinin 2. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“[Yukarıdaki fıkra uyarınca] meydana getirilen örgüt mensuplarına yardım edenlere ve örgütle ilgili propaganda yapanlara (...) ayrıca bir yıldan beş yıla kadar hapis ve elli milyon liradan yüz milyon liraya kadar ağır para cezası hükmolunur. (...) ”
10. 18 Temmuz 2006 tarihinde yürürlüğe giren 5532 sayılı Kanun ile değiştirilmesinin ardından, 3713 sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“Terör örgütünün propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (...) ”
11. Bu hüküm, 30 Nisan 2013 tarihinde yürürlüğe giren 6459 sayılı Kanun tarafından yapılan değişiklikten itibaren aşağıdaki gibidir:
“Terör örgütünün; cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (...) ”6352 Sayılı Kanun
12. “Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında” başlıklı 6352 sayılı Kanun (“6352 sayılı Kanun”), 5 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Söz konusu Kanun’un geçici 1. maddesinin 1. fıkrasının (c) bendinde ve 3. fıkrasında, basın, yayın veya diğer düşünce ve fikir iletme yollarıyla işlenen bir suç nedeniyle para cezasının ya da beş yılın altında bir hapis cezasının verilmesinden ibaret olan, kesinleşen her türlü cezanın infazının, bu türden bir cezayla cezalandırılan suçun 31 Aralık 2011 tarihinden önce işlenmesi koşuluyla üç yıllık bir süre boyunca ertelenmesini öngörmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRMESÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
13. Başvuran, cezaya mahkûm edilmesi nedeniyle, ifade özgürlüğü ve toplantı özgürlüğü hakkının ihlal edilmesinden şikâyet etmektedir. Başvuran, iddialarını desteklemek için Sözleşme’nin 10 ve 11. maddelerini ileri sürmektedir.
14. Mahkeme, Sözleşme ve Protokolleri uyarınca bir başvuran tarafından ileri sürülen hukuki gerekçelere bağlı kalmadığını ve bir şikâyeti, başvuran tarafından ileri sürülenler dışındaki Sözleşme maddeleri ya da hükümleri kapsamında inceleyerek, bu şikâyete konu edilen olaylara ilişkin yapılacak hukuki nitelendirme hususunda karar verebileceğini hatırlatarak (Radomilja ve diğerleri/Hırvatistan [BD], No. 37685/10 ve 22768/12, § 126, 20 Mart 2018), bu şikâyetlerin yalnızca Sözleşme’nin 10. maddesi açısından incelenmesi gerektiği kanısına varmaktadır.Kabul Edilebilirlik Hakkında
15. Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmemesine ve başvuranın mağdur sıfatı taşımamasına ilişkin iki kabul edilemezlik itirazı ileri sürmektedir. Bir yandan, Hükümet, Ağır Ceza Mahkemesinin, 23 Mart 2013 tarihli kararıyla, ilgili hakkında verilen cezanın infazının ertelenmesine hükmeden kararını gözden geçirmesi nedeniyle, ilgilinin Anayasa Mahkemesine başvurması gerektiğini iddia etmektedir. Diğer yandan, Hükümet, başvuranın hakkında hükmedilen cezaların infazının ertelenmesinden yararlanması nedeniyle, bundan böyle mağdur sıfatı taşımadığını ileri sürmektedir.
16. Başvuran, Hükümetin iddialarına itiraz etmektedir. Başvuran, Ağır Ceza Mahkemesinin cezasının infazını ertelediği 23 Mart 2013 tarihli kararın, cezasını daha önce infaz etmesi nedeniyle hukuki durumuna ilişkin herhangi bir etki yaratmadığını belirtmektedir. Başvuran ayrıca, bu bağlamda Sözleşme’nin ihlalinden dolayı halen mağdur olduğunu ileri sürmektedir.
17. Mahkeme, birinci itiraza ilişkin olarak, daha önce, 6352 sayılı Kanun’la öngörülen cezaların infazının ertelenmesinin, davanın esasına ilişkin bir gözden geçirme değil, 3713 sayılı Kanun’a dayanarak verilen ve kesinleşen cezaların süresiyle ilgili bir değişiklik teşkil ettiği kanısına vardığını hatırlatmaktadır (Öner ve Türk/Türkiye, No. 51962/12, § 17, 31 Mart 2015). Somut olayda, iç hukuktaki yargılama, Yargıtay’ın 20 Eylül 2011 tarihli kararıyla sona ermiş ve dolayısıyla, başvuran hakkında verilen ceza, Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuruya ilişkin hükümlerin yürürlüğe girdiği 23 Eylül 2012 tarihinden önce kesinleşmiştir. Bu nedenle, Mahkeme, Hükümet tarafından ileri sürülen iç hukuk yollarının tüketilmemesine ilişkin itirazı reddetmektedir.
18. İkinci itirazla ilgili olarak, Mahkeme, cezanın infazının ertelenmesi tedbirinin, ilgilinin ifade özgürlüğünü kullanmasından doğan ihlal nedeniyle, doğrudan zararlarına maruz kaldığı ceza yargılamasının sonuçlarını önlediği veya telafi ettiği şeklinde değerlendirilemeyeceği kanaatine varmaktadır (bk. mutatis mutandis, Aslı Güneş/Türkiye (kk.), No. 53916/00, 13 Mayıs 2004, Yaşar Kaplan/Türkiye, No. 56566/00, §§ 32 ve 33, 24 Ocak 2006 ve Ergündoğan/Türkiye, No. 48979/10, § 17, 17 Nisan 2018). Bu nedenle, söz konusu itirazı da reddetmek gerekmektedir.
19. Mahkeme öte yandan, başvurunun Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını tespit ederek, başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.Esas Hakkında
20. Başvuran, hakkında verilen mahkûmiyet kararının ifade özgürlüğü hakkını ihlal ettiğini iddia etmektedir.
21. Hükümet, şayet bir müdahalenin varlığının Mahkeme tarafından kabul edilmesi gerekiyorsa, bu müdahalenin 3713 sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrasıyla öngörüldüğünü ve ulusal güvenliğin, kamu düzeninin korunması ve suçun önlenmesi yönünde meşru amaçlar izlediğini ileri sürmektedir. Hükümete göre, başvuran, PKK’nın liderini desteklemek ve şiddeti meşrulaştırmak amacıyla imza kampanyasına katılmıştır. Hükümet, bu nedenle, ihtilaf konusu müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olduğu ve izlenen meşru amaçlarla orantılı olduğu kanaatindedir.
22. Mahkeme somut olayda, başvuranın ihtilaf konusu imza kampanyasına katılması nedeniyle terör örgütü lehine propaganda yapma suçundan mahkûm edilmesinden şikâyetçi olduğunu ve bu mahkûmiyet kararının infazının 6352 sayılı Kanun’un geçici 1. maddesi uyarınca ertelendiğini kaydetmektedir. Mahkeme, böylelikle başvuran hakkında verilen cezanın ve bu cezanın infazının ertelenmesinin, bu durumun yaratabileceği caydırıcı etki dikkate alındığında, ilgilinin ifade özgürlüğü hakkına yönelik bir müdahale teşkil ettiği kanısına varmaktadır (Erdoğdu/Türkiye, No. 25723/94, § 72, AİHM 2000‑VI, ve yukarıda anılan Ergündoğan kararı, § 26; ayrıca bk., aksi yönde bir karar için (a contrario), Otegi Mondragon/İspanya, No. 2034/07, § 60, AİHM 2011).
23. Mahkeme ayrıca, bu müdahalenin kanunla, yani 3713 sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrasıyla öngörüldüğünü ve Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası bakımından ulusal güvenliğin, kamu düzeninin korunması ve suçun önlenmesi yönünde meşru amaçlar izlediğini gözlemlemektedir.
24. Mahkeme, müdahalenin gerekliliği hususuna gelince, ifade özgürlüğü konusundaki içtihadından doğan ve bilhassa Bédat/İsviçre ([BD], No. 56925/08, § 48, 29 Mart 2016) ve Belçika/Türkiye (No. 50171/09, §§ 31, 34 ve 35, 6 Aralık 2016) kararlarında özetlenen ilkeleri hatırlatmaktadır.
25. Mahkeme, somut olayda başvuranın, dağıttığı bir dilekçenin içeriği sebebiyle, terör örgütü lehine propaganda yapmak suçundan cezaya mahkûm edildiğini kaydetmektedir. Mahkeme, özellikle dilekçeyi imzalayan kişinin “Abdullah Öcalan’ı Kürdistan’da siyasi bir iradenin temsilcisi olarak gördüğünü ve kabul ettiğini” belirten ihtilaf konusu dilekçenin metnini inceleyerek (yukarıda 5. paragraf), bir bütün olarak değerlendirilen bu dilekçenin şiddet kullanımına, silahlı direnişe veya ayaklanmaya çağrı içerdiği ya da kendi nazarında dikkate alınması gereken başlıca unsur olan nefret söylemi teşkil ettiği şeklinde değerlendirilemeyeceği kanaatine varmaktadır (Sürek/Türkiye (No. 4) [BD], No. 24762/94, § 58, 8 Temmuz 1999, Belek ve Velioğlu/Türkiye, No. 44227/04, § 25, 6 Ekim 2015).
26. Mahkeme, yukarıda belirtilen hususları dikkate alarak, yerel makamlar tarafından başvuran hakkında alınan tedbirin zorunlu bir sosyal ihtiyaca karşılık gelmediği, her hâlükârda, izlenen meşru amaçlarla orantılı olmadığı ve bu nedenle, demokratik bir toplumda gerekli olmadığı kanısına varmaktadır.
27. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
28. Başvuran, maruz kaldığı kanısına vardığı maddi zarar için 2.000 avro (EUR) ve manevi zarar için 10.000 avro (EUR) talep etmektedir. Başvuran ayrıca, avukatları tarafından düzenlenen avukat ücretlerini belirten bir belgeyi sunarak, temsil masrafları için 1.786,56 avro talep etmektedir.
29. Hükümet, maddi zarar için sunulan talebin ilgili belgelerle desteklenmediğini ve aşırı olduğunu ileri sürmektedir. Hükümet, manevi zarar için dile getirilen talebe ilişkin olarak, bu talebin iddia edilen ihlalle herhangi bir nedensellik bağı sunmadığını ve her halükârda, talebin desteklenmediğini, aşırı olduğunu ve Mahkeme içtihadında ödenmesine karar verilen meblağlara karşılık gelmediğini ileri sürmektedir. Avukat masraflarıyla ilgili talebe ilişkin olarak, Hükümet, başvuranın bu talebini yeterince desteklemediğini ifade etmektedir.
30. Mahkeme, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi zarar arasında herhangi bir nedensellik bağının bulunmadığı kanaatine varmakta ve buna ilişkin talebi reddetmektedir. Buna karşın, Mahkeme, başvurana manevi tazminat olarak 2.500 avro ödenmesinin uygun olduğu kanaatine varmaktadır. Avukat masraflarına ilişkin olarak, Mahkeme, başvurana 1.786,56 avro ödenmesine karar vermektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;a) Davalı Devletin başvurana, üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki geçerli döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere, aşağıdaki meblağları ödemekle yükümlü olduğuna:Ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, manevi tazminat olarak, 2.500 avro (ikibinbeşyüz avro) ödenmesine;Başvuran tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, masraf ve giderler için, 1.786,56 avro (binyediyüzseksenaltı avro ellialtı cent) ödenmesine;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu miktarlara Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına,Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine
karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş, ardından Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca, 3 Eylül 2019 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıValeriu Griţco
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy