AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
ҪEVİKEL / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 23121/15)
KARAR
STRAZBURG
23 Mayıs 2017
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Ҫevikel / Türkiye davasında,
Başkan,
Julia Laffranque,
Yargıçlar,
Işıl Karakaş,
Nebojša Vučinić,
Paul Lemmens,
Jon Fridrik Kjølbro,
Stéphanie Mourou-Vikström,
Georges Ravarani,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 25 Nisan 2017 tarihinde gerçekleştirilen müzakerelerin ardından yukarıda belirtilen tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Davanın temelinde, Türk vatandaşı olan, Hediye Çevikel’in (“başvuran”), İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca 27 Nisan 2015 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti aleyhine Mahkeme’ye yapmış olduğu başvuru (no. 23121/15) yer almaktadır.
2. Başvuran, Ankara Barosu’na kayıtlı Avukat S. Bozkurt tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Yargılamanın uzunluğuna ilişkin şikâyet 28 Nisan 2016 tarihinde Hükümet’e tebliğ edilmiş ve başvurunun geri kalan kısmının, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 54. maddesinin 3. fıkrası uyarınca kabul edilemez olduğu beyan edilmiştir.
OLAY
I. SOMUT OLAYIN KOŞULLARI
4. Başvuran, 1968 doğumludur ve Batman’da ikamet etmektedir.
5. Başvuran, 1992 yılına kadar Batman İli Sason İlçesi Çakırpınar Köyü’nde yaşamını sürdürmüştür. Başvuran 1992 yılında güvenlik güçleri ve yasadışı bir örgüt olan Kürdistan İşçi Partisi (PKK) mensupları arasındaki silahlı çatışmalar nedeniyle köyünü terketmiş ve Muş İline bağlı Sungu Köyü’ne yerleşmiştir.
A. Zarar Tespit ve Tazminat Komisyonu usulü
6. Başvuran, 27 Temmuz 2004 tarihli ve 5233 Sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun (“5233 sayılı Kanun”) uyarınca, kendisini köyünü terketmek zorunda bırakan terör ve terörle mücadele tedbirleri ya da terör eylemleri nedeniyle maruz kaldığını değerlendirdiği zararlarının karşılanması için, 21 Aralık 2006 tarihinde Batman Valiliği Zararların Tespiti ve Tazminat Komisyonuna (“Komisyon”) bir talepte bulunmuştur.
7. Komisyon, 8 Ekim 2009 tarihinde başvuranın zarara uğradığını değerlendirdiği yerlere keşif düzenlemiştir. Ardından başvuran, biri 29 Ekim 2010 tarihinde tarım eksperi tarafından, diğeri ise 1 Kasım 2010 tarihinde mühendis eksper tarafından hazırlanan iki ekspertiz raporu temin etmiştir.
8. Komisyon, 20 Ocak 2011 tarihli bir karar ile ilgilinin köyü terketmediği, köyün yetkililer tarafından boşaltılmadığı, başvurana karşı herhangi bir tehdit ya da saldırının kaydedilmediği ve önemli bir nüfusun 1990 ve 2000 yılları arasında bu köyde yaşamını sürdürmüş olduğu gerekçesiyle başvuranın talebini reddetmiştir.
B. İdare mahkemelerde yargılama
9. Başvuran, 7 Nisan 2011 tarihinde Komisyon kararının iptali istemiyle idare mahkemelerine başvurmuştur.
10. İdare mahkemesi, 23 Kasım 2011 tarihinde başvuranın talebini reddetmiştir. İdare mahkemesi, söz konusu köy tamamen boşaltılmadığı, güvenlik konusunda herhangi bir endişenin tespit edilmediği, izlenen süreç boyunca başvurana karşı herhangi bir tehdit ya da saldırıda bulunulmadığı için, Çakırpınar Köyü’nde yaşayanların bir bölümünün, başvuran gibi köyün güvensiz oluşuna bağlı endişeler nedeniyle taşınmalarından doğan zararın yasal olarak idare tarafından karşılanamayacağını değerlendirmiştir.
11. Başvuran, 9 Ocak 2012 tarihinde bu kararı temyiz etmiştir.
12. 9 Mayıs 2012 tarihinde Danıştay, dava dosyasının idare ve köyde yaşayanlar tarafından Çakırpınar Köyü’nün terkedilmesi konusunda çelişkili ifadeler içerdiği gerekçesiyle, idare mahkemesinin kararını bozmuştur. Yüksek mahkeme, sonuç olarak idare mahkemesinden, ihtilaf konusu dönemde söz konusu köyde, köy korucularının haricinde başka kişilerin yaşayıp yaşamadığını kesin olarak araştırmasını ve tespit etmesini talep etmiştir.
13. 19 Kasım 2012 tarihinde İdare mahkemesi, resmi makamlar nezdinde elde edilen bilgi ve belgeleri göz önünde bulundurarak, Çakırpınar Köyü’nün tamamen boşaltılmadığı, güvensizliğe bağlı endişelerin yersiz olduğu ve söz konusu süreç boyunca başvurana karşı herhangi bir tehdit ya da terörist saldırıda bulunulmadığı gerekçesiyle başvuranın talebini bir kez daha reddetmiştir.
14. Başvuran, 18 Şubat 2013 tarihinde bu kararı temyiz etmiştir.
15. Danıştay, 5 Haziran 2013 tarihinde başvuranın temyiz talebini reddetmiş ve idare mahkemesinin kararını onamıştır. Danıştay, bu kararın usule ve hukuka uygun olduğunu ve başvuran tarafından ileri sürülen temyiz gerekçesinin bozmayı gerektirecek nitelikte olmadığını değerlendirmiştir.
C. Anayasa Mahkemesi önündeki yargılama
16. Başvuran, 18 Aralık 2013 tarihinde Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvuran, başvurusunda davasını inceleyen idari yargı makamlarının bağımsız olmadıklarından, Komisyon ve idari mahkemeler önündeki sürenin aşırı uzunluğundan, hakkaniyetsiz olmasından ve beraberinde davasında maruz kaldığı ayrımcı muameleden şikâyet etmiştir. Başvuran, buna ek olarak mülkiyetlerine saygı hakkının da ihlal edildiğini iddia etmektedir.
17. Anayasa Mahkemesi’nin Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonu 28 Kasım 2014 tarihinde üç üyeli bir komite halinde karar vererek, başvuranın başvurusunun açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğunu beyan etmiştir.
18. Yüksek Mahkeme kararında, öncelikle başvuranın temel olarak adil yargılanma hakkının, mülkiyet hakkının ve eşitlik ilkesinin ihlal edildiğinden şikâyetçi olduğunu belirtmiştir.
19. Yüksek Mahkeme, başvuranın idari yargı makamlarının bağımsız olmadıklarına ilişkin şikâyetini göz önünde bulundurarak, ilgilinin davasını ele alan yargı makamlarının, tarafların adil yargılamalarıyla ilgili meşru beklentileri üzerine olumsuz bir etkiye sahipmiş gibi bir izlenim vermemiş olduklarını ve yetkili hâkimlerin taraflardan birine yönelik bir davranış ya da tarafgir bir ilgi gösterdiklerini ya da bağımsızlık karinesine zarar verecek bir görüş bildirdiklerini gösteren hiçbir kanıt bulunmadığını göz önünde bulundurmuştur.
20. Anayasa Mahkemesi, başvuranın yargılama süresinin aşırı uzunluğuna ilişkin şikâyeti konusunda ise, 5233 sayılı Kanun uyarınca kurulan Komisyon tarafından incelenen taleplerin toplam sayısı, olay yerlerine yapılan keşifler, her talep kapsamında elde edilen bilirkişi raporları, her talep için gerekli karmaşık işlemler ve ayrıntılı hesaplamalar, Komisyonlar önünde sunulan talep sayısının çokluğu, yargılama koşulları, özellikle de davanın ilk derece mahkemesinde iki kez incelenmesinin gerekliliği ve idari mahkemeler önünde temyiz de dikkate alındığında, idari yargı makamlarının ve adli yargı organlarının hiçbir gecikmeden sorumlu tutulamayacağı kanaatine varmıştır.
21. Anayasa Mahkemesi, adil yargılanmaya ilişkin şikâyet ile ilgili olarak, başvuranın hâkim kararının ardından dosyada yer alan belgelerden ve içeriklerinden bilgi sahibi olduğunu ve idari yargı makamlarının, ilgiliye dosya unsurlarını inceleme ve bu unsurlara itiraz etme imkânı sunmuş olduklarını ve başvuranın davanın sonucunu olumsuz etkileyecek şekilde usuli bir haktan mahrum bırakılmadığını tespit etmiştir. Anayasa Mahkemesi bununla birlikte, ilk derece mahkemesi kararının, usulünce gerekçelendirilmiş olduğunu ve Danıştay’ın da bu karar gerekçesini kabul ederek kararı onamış olduğunu belirlemiştir.
22. Yüksek Mahkeme, benzer durumda olan diğer davacıların lehine verilen mahkeme kararlarına rağmen talebinin reddedilmesinden şikâyet eden başvuranın ileri sürdüğü ayrımcılık iddiasına ilişkin olarak, başvuranın maruz kaldığını iddia ettiği ayrımcılığın dayanağını açıklamadığını ve bu iddiasını destekler herhangi bir kanıt sunmadığını gözlemlemiştir.
23. Anayasa Mahkemesi, başvuranın mülklerine saygı hakkı bağlamındaki şikâyeti konusunda, başvuranın Çakırpınar Köyü’nde bulunan mülklerini terör eylemleri nedeniyle terk etmemiş olduğunun idare mahkemesinin kesinleşmiş kararı ile tespit edildiğini, bu nedenle ilgilinin 5233 sayılı Kanun anlamında mülklerine saygı hakkına müdahalenin bulunmadığını kaydetmiştir.
24. Anayasa Mahkemesi’nin kararı 14 Nisan 2015 tarihinde başvurana tebliğ edilmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK
A. 5233 Sayılı Terörle Mücadele Tedbirleri ve Terör Eylemlerinden Doğan Zararın Karşılanması Hakkında Kanun
25. 5233 sayılı Kanun tarafından tesis edilen başvuru yoluna ilişkin ilgili iç hukuk ve uygulaması, Akbayır ve diğerleri / Türkiye (no. 30415/08, 20940/09, 20941/09, §§ 9-44, 28 Haziran 2011) kararında açıklanmıştır.
26. 5233 sayılı Kanun geriye etkili olarak uygulanmaktadır. Dolayısıyla Kanun, geçici 1. maddesine göre, 19 Temmuz 1987 (acil durum kapsamında alınan ilk karar tarihi) ve 17 Temmuz 2005 (5233 sayılı Kanunun yürülüğe giriş tarihinden bir yıl sonraki) tarihleri arasında maruz kalınan zararları kapsamaktadır. Bu ikinci tarih, 24 Mayıs 2008 tarihi olarak saptanmadan önce, yasa değişiklikleriyle (28 Aralık 2005 tarihli ve 5442 sayılı ve 24 Mayıs 2007 tarihli ve 5666 sayılı Kanunların geçici maddeleri ve yukarıda anılan Akbayır ve diğerleri kararı § 15) iki kez ertelenmiştir.
27. 5233 sayılı Kanunun 7. maddesi uyarınca maruz kalınan zarar ve ödenecek tazminat, bu Kanunun yürürlüğe giriş tarihinden itibaren bir yıl içinde başvurulacak olan zarar tespiti ve karşılanması amacıyla kurulan Komisyonlar tarafından belirlenmiştir. Kanunun geçici 1. maddesine göre, bu Komisyonlar kendilerine sunulan talepleri iki yıl içinde sonuçlandırmalıdır.
B. Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuru
28. Türk Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı, referandumun ardından 13 Mayıs 2010 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan ve 23 Eylül 2012 tarihinde yürürlüğe giren 5982 sayılı Kanunla kabul edilen Anayasa değişikliği uyarınca Türk hukuk sistemine girmiştir.
29. 30 Mart 2011 tarihli ve 6216 Sayılı Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun, 3 Nisan 2011 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkına ilişkin bu kanun hükümleri, 23 Eylül 2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Herkes, Anayasa’da ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Ek Protokollerinde güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinin ihlal edildiği iddiasıyla 23 Eylül 2012 tarihinden sonra kesinleşen kararlar hakkında bireysel başvuru yapabilecektir.
Bu kanunun 50. maddesinin somut olayla ilgili bölümü şu şekildedir:
« 1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir. Ancak yerindelik denetimi yapılamaz, idari eylem ve işlem niteliğinde karar verilemez.
2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir (...) ».
30. Anayasa Mahkemesi önündeki usul, Hasan Uzun / Türkiye ((kabul edilebilirlik kararı), no. 10755/13, 30 Nisan 2013) kararında ayrıntılı olarak anlatılmıştır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN 1. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
31. Başvuran, terörle mücadele tedbirleri ya da terör eylemleri nedeniyle maruz kaldığını değerlendirdiği zararların karşılanması amacıyla ulusal makamlara karşı açmış olduğu davanın süresinden şikâyet etmektedir. Başvuran, bu bağlamda talebini inceleyen Komisyonun, keşif tarihi olan 8 Ekim 2009 tarihine kadar etkisiz kaldığını ve yargılama için yasal sürenin iki yıl olmasına rağmen, talebi hakkında karar verilmesinin beş yıl sürdüğünü iddia etmektedir. Başvuran, bunun yanı sıra Anayasa Mahkemesi’nin 28 Kasım 2014 tarihli kararının kendisine ancak 14 Nisan 2015 tarihinde tebliğ edildiğinden şikâyet etmektedir. Dolayısıyla Başvuran, mevcut dava süresinin Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasında öngörülen makul süre ilkesine aykırı olduğunu ileri sürmektedir. Bu hükmün somut olayla ilgili bölümleri şu şekildedir:
« Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar (...) konusunda karar verecek olan, (...) bir mahkeme tarafından, (...) makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir (...) »
A. Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının, Anayasa Mahkemesi’ndeki yargılamaya uygulanabilirliği hakkında
32. Hükümet, mevcut başvurunun, 5233 sayılı Kanunla tesis edilen Komisyon, idare mahkemesi, Danıştay ve Anayasa Mahkemesi’ndeki yargılamaların süresi ile ilgili olduğunu belirtmektedir. Hükümet, Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuru kapsamında, Mahkeme’nin Sözleşme’ye ilişkin uyguladığı denetime benzer bir denetim işlevi uyguladığını ifade etmektedir. Ardından Hükümet, Sözleşme’nin 6. maddesi anlamında davanın makul bir süre içinde görülmesi hakkının, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru usulünde kullanılıp kullanılmadığının anlaşılması sorununa ilişkin olarak Mahkeme’nin bugüne kadar hiç görüş bildirmemiş olduğunu beyan etmektedir. Hükümet, bu nedenle mevcut başvurunun yeni bir sorun olarak ortaya çıktığı ve Mahkeme’nin yerleşik bir içtihadına konu olmadığı kanaatindedir.
33. Başvuran, bu husus hakkında görüş bildirmemektedir.
34. Mahkeme, somut olayda Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının hukuk yönünden Anayasa Mahkemesi’ndeki yargılamada kullanılıp kullanılmadığının anlaşılması gerektiğini tespit etmektedir.
35. Mahkeme, vatandaşlarının Anayasa tarafından güvence altına alınan temel haklarına ulusal seviyede hukuken ek bir koruma sağlayan bireysel başvuru hakkı getirmiş olan Devletlerde görevi; yasama, yürütme ve yargı güçleri vasıtasıyla Anayasa’ya saygı duyulmasını sağlamak olan Anayasa Mahkemesi’nin özel konumunu ve rolünü görmezden gelemez.
36. Mahkeme, daha önceden 6. maddenin 1. fıkrasının bir Anayasa Mahkemesi’ndeki yargılamalara uygulanabilirlik sorununu pek çok davada kabul etmek zorunda kaldığını hatırlatmaktadır. Mahkeme, bu tür bir yargı makamında yürütülen bir yargılamanın, ilke olarak Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası alanının dışında olmadığını kaydetmektedir (bkz. mutatis mutandis, Süßmann / Almanya, 16 Eylül 1996, § 39, Derlenen karar ve hükümler 1996-IV).
37. Ayrıca Mahkeme, bu hukuki mesele hakkındaki yerleşik içtihadı uyarınca (29 Mayıs 1986 tarihli Deumeland / Almanya kararı, § 77, A serisi no. 100; 29 Mart 1989 tarihli Bock / Almanya kararı, § 37, A serisi no. 150 ve 23 Haziran 1993 tarihli Ruiz-Mateos / İspanya kararı, § 35, A serisi no. 262), bir yargılamanın süresinin makul olup olmadığını değerlendirirken; Anayasa Mahkemesi önündeki yargılamanın da bu süreye dahil edilip edilmemesinde, Anayasa Mahkemesi nezdinde yürütülen söz konusu yargılamanın yerel mahkeme önündeki davanın sonucuna bir etkisi olup olmadığını kriter olarak dikkate aldığını hatırlatmaktadır (bkz. ayrıca Meimanis / Letonya, no. 70597/11, § 42, 21 Memmuz 2015).
38. Mahkeme, somut olayda, başvuranın maruz kaldığı terörle mücadele tedbirleri ya da terör eylemlerinden doğan zararların karşılanmasına ilişkin uyuşmazlığın, maddi nitelikte olduğunu ve hiç şüphesiz Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası anlamında medeni bir hak ile ilgili olduğunu değerlendirmektedir.
39. Mahkeme, 5233 sayılı Kanun ile kurulan Komisyon ve idare mahkemeleri önündeki yargılamaların ardından, başvuranın, bu yargılamalar dolayısıyla Anayasa ile Sözleşme ve Ek Protokolleri tarafından güvence altına alınan haklarının ihlaline maruz kaldığını iddia ederek, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yaptığını dikkate almaktadır.
40. Mahkeme, ardından 6216 sayılı Kanun uyarınca bireysel başvuru kapsamında ihlal kararı verilmesi hâlinde, ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedileceğini ve tespit edilen ihlal, bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa yeniden yargılama yapmak üzere dosyanın ilgili mahkemeye gönderileceğini belirlemektedir (yukarıdaki 29. paragraf).
41. Dolayısıyla bu durumda Anayasa Mahkemesi, başvuranın Komisyon ve idare mahkemelerindeki yargılamaların eksikliği nedeniyle Anayasa, Sözleşme ve Ek Protokolleri bağlamında haklarının yani adil yargılanma hakkının, mülkiyetine saygı hakkının ve beraberinde eşitlik ilkesinin (yukarıdaki 18. paragraf) bir ya da birçok kez ihlal edildiğini tespit ettiği takdirde, yeniden yargılama yapılması için dosyayı idare mahkemelerine gönderebilirdi; böylelikle ilgili, terörle mücadele tedbirleri ya da terör eylemleri nedeniyle maruz kaldığını iddia ettiği zarar için yeterli bir tazminat elde etme şansı bulabilirdi.
42. Mahkeme, önceki belirtilenleri göz önünde bulundurarak, Anayasa Mahkemesi kararının, başvuranın medeni nitelikteki hakkı için doğrudan belirleyici olduğunu değerlendirmektedir.
43. Somut olayda Anayasa Mahkemesi’nin, üç üyeli komite halinde karar vererek başvuranın başvurusunu kabul edilebilirlik üzerine yapılan ön inceleme kapsamında reddettiği gerçektir. Bununla birlikte Anayasa Mahkemesi, karar gerekçelerinde başvuran tarafından ileri sürülen esasa ilişkin iddiaların üzerinde durmuş, özellikle idare mahkemelerinin 5233 sayılı Kanun uyarınca başvuran tarafından sunulan talebi reddederek ilgilinin Anayasa, Sözleşme ve Ek Protokolleri bağlamındaki haklarını (yukarıdaki 18 ve 23. paragraflar) ihlal edip etmediğini ayrıntılı bir şekilde incelemiştir.
44. Bu nedenle Mahkeme, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının Anayasa Mahkemesi’ndeki yargılamada uygulama bulduğu kanaatindedir.
B. Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının uygulaması hakkında
1. Kabul edilebilirlik hakkında
45. Başvurunun, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını tespit eden Mahkeme, başvurunun kabul edilebilir olduğunu beyan etmektedir.
2. Esas hakkında
a) Dikkate alınması gereken süre
46. Dikkate alınması gereken süre, talebin Batman Valiliği Zararların Tespiti ve Karşılanması Komisyonu’na sunulduğu 21 Aralık 2006 tarihinde başlamış (bkz. König / Almanya, 28 Haziran 1978, § 98, A serisi no. 27, X / Fransa, 31 Mart 1992, § 31, A serisi no. 234‑C ve Kress / Fransa [BD], no. 39594/98, § 90, AİHM 2001‑VI) ve Anayasa Mahkemesi kararının tebliğ edildiği 14 Nisan 2015 tarihinde sona ermiştir. Dolayısıyla söz konusu süre, idare mahkemesi ve Danıştay’da ikişer kez başvuru olmak üzere dört derecede yaklaşık sekiz yıl dört ay sürmüştür.
b) Yargılama süresinin makul karakteri
47. Başvuran, kendisine sunulan talepleri iki yıl içerisinde sonuçlandırmasının gerekliliğini öngören kanuni hükümlere rağmen, Komisyonun 8 Ekim 2009 tarihinde yapılan keşfe kadar 21 Aralık 2006 tarihli başvurusu ile ilgili hiçbir işlem yapmadığını ve kararı da ancak 20 Ocak 2011 tarihinde verdiğini ifade etmektedir. Başvuran, Komisyonun bu durumda talebini iki yıl değil, dört yılda işleme aldığını belirtmektedir. Buna ek olarak tazminat talebine ilişkin yargılamaların, adli makamlar önünde, Anayasa Mahkemesi kararının tebliğ edildiği 14 Nisan 2015 tarihine kadar sürdüğünü beyan eden başvuran, bu yargılamaların süresinin aşırı olduğunu değerlendirmektedir.
48. Hükümet, öncelikle Komisyondaki inceleme süresinin ve idari mahkemeler ve Anayasa Mahkemesi’ndeki yargılama süresinin ayrı ayrı değerlendirilmesi gerektiği kanaatindedir.
49. Hükümet, Komisyondaki inceleme süresi konusunda, 5233 sayılı Kanunun geçici 1. maddesi uyarınca, Komisyonun kendisine sunulan talepleri iki yıl içerisinde sonuçlandırması gerektiğini kabul etmektedir. Hükümet, aynı Kanunun geçici 4. maddesinin, Komisyonun söz konusu sürede talepler hakkında karar veremediği durumlarda bu işlem süresinin bir yıl daha uzatılması yetkisini Bakanlar Kurulu’na vermiş olduğunu da belirtmektedir. Bu bağlamda Hükümet, Komisyonun bir talep hakkında karar verebilmesi için belirlenen son sürenin birkaç kez ve son olarak 2013 yılında uzatılmasına karar verildiğini bildirmektedir. Hükümet, 5233 sayılı Kanun uyarınca öngörülen sürenin, her hâlükârda düzenleyici nitelikte olduğunu ve bu süreden sonra alınan Komisyon kararlarının geçerli olduğunu değerlendirmektedir.
50. Bununla birlikte Hükümet, Komisyonun 2004 yılında kurulmasının ardından bu Komisyona talep akışında büyük bir yoğunluk meydana geldiğini ifade etmektedir. Hükümet, Komisyon tarafından olayların tespitinin ve zararların değerlendirilmesinin, olayların meydana geldiği yerlere keşif yapılmasını, bilirkişi raporları düzenlenmesini ve davacıların zarar gören taşınmazların değerinin ve beraberinde gelirlerinin hesaplanmasını zorunlu kıldığını ve çok zaman alan karmaşık işlemlerin söz konusu olduğunu eklemektedir.
51. Devletin vaktinde gerekli gayreti gösterdiği takdirde, istisnai veya geçici iş yükünden doğan gecikmelerden sorumlu tutulamayacağını savunan Hükümet, yetkililerin ivedilikle ek Komisyonlar kurmak gibi tedbirler almış olmaları nedeniyle Komisyonda meydana gelen geçici iş yükü artışını yapısal bir sorun haline dönüştürmediği kanaatindedir.
52. Hükümet, idare mahkemelerindeki ve Anayasa Mahkemesi’ne yapılan bireysel başvuru çerçevesinde yürütülen yargılamalar konusunda, bu yargılamaların her mahkeme için yaklaşık bir ila iki yıl sürmüş olduğunu kaydetmektedir.
53. Hükümet, dolayısıyla başvuranın davasında yetkili kamu makamlarına ya da yargı organlarına yüklenebilecek herhangi bir gecikmenin söz konusu olmadığını değerlendirmektedir.
54. Son olarak ikincillik ilkesini hatırlatan Hükümet, yetkili makamların bilhassa da anılan makamları, eylemleri nedeniyle denetleyen Anayasa Mahkemesi’nin, somut olaydaki yagılama süresinin aşırı olmadığını tespit ettiğini belirtmektedir.
55. Mahkeme, bir yargılama süresinin makul olup olmadığını, davanın koşullarına ve Mahkemenin yerleşik içtihadı tarafından kabul edilen kriterlere, özellikle ilgililer için ihtilafın konusu, başvuran ve yetkili makamların tutumu, davanın karmaşıklığına bakılarak değerlendirildiğini hatırlatmaktadır (bkz. diğer kararlar arasında, Frydlender / Fransa [BD], no. 30979/96, § 43, AİHM 2000-VII). Mahkeme, ayrıca bütün itiraz yolları da dâhil olmak üzere söz konusu yargılamanın tamamının, bu değerlendirme amacıyla bütünsel olarak göz önünde bulundurulması gerektiğini hatırlatmaktadır (bkz. yukarıda anılan König, § 98).
56. Mahkeme, somut olayda Komisyona, idare mahkemelerine ve Anayasa Mahkemesi’ne başvuran tarafından açılan davaların, terörle mücadele tedbirleri veya terör eylemleri nedeniyle zarara uğramış olduğunu iddia eden ilgili tarafından 5233 sayılı Kanun uyarınca yapılan tazminat istemli başvuruları kapsadığını dikkate almaktadır.
57. Mahkeme, ulusal yargı makamlarına açılan davanın ise anılan Kanunun, somut durumda başvuran tarafından iddia edilen zararla ilgili uygulanabilir olup olmadığına karar verilmesinin ve ilgilinin uğradığı zararın miktar ve gerçekliğinin tespit edilmesinin gerekliliği nedeniyle bir miktar karmaşık olduğu kanaati edinmektedir.
58. Mahkeme, başvuranın işlemlerde herhangi bir gecikmeye neden olmadığını belirlemektedir. Hükümet de zaten aksini iddia etmemiştir.
59. Makamların tutumuna ilişkin olarak Mahkeme, yargılamanın, Komisyon aşamasında yaklaşık dört yıl bir ay, idare mahkemelerinde yaklaşık iki yıl iki ay ve Anayasa Mahkemesi’nde yaklaşık bir yıl dört ay (yukarıdaki 16, 17 ve 24. paragraflar) sürmüş olduğunu tespit etmektedir. İdare mahkemelerindeki yargılama konusunda Mahkeme, Danıştay’ın idare mahkemesi kararını bozması biraz gecikmeye neden olsa bile, davanın niteliği göz önüne alındığında bu mahkemeler önündeki yargılamanın süresinin aşırı olmadığını belirtmektedir. Anayasa Mahkemesi’ndeki yargılamaya ilişkin olarak Mahkeme, yaklaşık beş ay süren ve oldukça uzun olarak değerlendirilebilecek Yüksek Mahkeme kararının tebliğ süresi dışında, bu sürenin genel anlamda makul olduğu kanısındadır.
60. Komisyondaki usul konusunda Mahkeme, Komisyonun, başvuranın 21 Aralık 2006 tarihli başvurusunu 20 Ocak 2011 tarihinde kararlaştırdığını gözlemlemektedir. Mahkeme öncelikle, Komisyonun başvuruların incelenmesi için 5233 sayılı Kanun tarafından öngörülen başlangıç süresi, yani iki yıl içinde (yukarıdaki 27. paragraf) başvuranın talebi üzerine karar verecek durumda olmadığını kaydetmektedir. Bu bağlamda Mahkeme, bu sürenin 2013 yılında (yukarıdaki 49. paragraf) Bakanlar Kurulu tarafından uzatıldığına ilişkin Hükümet tarafından yapılan açıklamaya atıfta bulunarak, bu nokta üzerinde durmanın gerekli olmadığını değerlendirmektedir.
61. Ardından Mahkeme, Komisyonun 8 Ekim 2009 tarihinde yaptığı keşif öncesi ilgilinin talebi ile ilgili hiçbir işlem yapmamış olduğunu dikkate almaktadır. Ayrıca Mahkeme, Komisyonun, 29 Ekim ve 1 Kasım 2010 tarihli bilirkişi raporlarının alınmasının ardından yaklaşık üç ay sonra başvuranın davası hakkında karar vermiş olduğunu da gözlemlemektedir.
62. Bu nedenle Mahkeme, başvuranın talebinin Komisyon tarafından incelenmesinin yapılan keşif sonrası nispeten hızlı olsa da, Komisyonun başvurunun sunulması ile keşif yapılması arasındaki atalet döneminin bu makamda yürütülen usulün gecikmesinin ana kaynağı olduğunu tespit etmektedir. Bu bağlamda Mahkeme, esasen Komisyonun kurulmasının ardından yapılan başvuruların sayısının çokluğundan doğan iş yükü nedeniyle Komisyonun bu gecikmesini haklı kılan Anayasa Mahkemesi tarafından ayrıntılı olarak açıklanan argümanları (yukarıdaki 20. paragraf) ve Hükümet tarafından sunulan açıklamaları (yukarıdaki 50-51. paragraf) dikkate almaktadır.
63. Mahkeme bu bakımdan Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının, Sözleşmeci Devletleri bu hükmün gerekliliklerini, özellikle makul süre gerekliliğini karşılayacak şekilde kendi yargı sistemlerini düzenlemekle yükümlü tuttuğunu hatırlatmaktadır (Sürmeli / Almanya [BD], no. 75529/01, § 129, AİHM 2006‑VII ve burada örnek olarak verilen atıflar). Mahkeme, adaletin etkinliğini ve güvenilirliğini zedeleyebilecek gecikmelerle yönetilemeyeceğinin önemini yeniden teyit etmek ister (Bottazzi / İtalya [BD], no. 34884/97, § 22, AİHM 1999‑V).
64. Mahkeme, Komisyonun iş yükünün önemini ve bu sorunun çözülmesi için yetkililer tarafından alınan tedbirlerin gerekliliğini kabul etmekle birlikte, özellikle Komisyonun başvuranın talebini yaklaşık iki yıl on aydan önce işleme alamaması nedeniyle bu çabaların yetersiz kaldığını değerlendirmektedir.
65. Önceki belirtilenler ışığında, ulusal makamlar önünde kayda değer gecikmelerin temelini oluşturan belirli eksiklikleri göz önünde bulunduran Mahkeme, somut olaydaki ihtilaf konusu yargılamanın süresinin aşırı olduğu ve makul süre gerekliliklerini karşılamadığı kanaatine varmaktadır.
66. Bu nedenle, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası ihlal edilmiştir.
II. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
67. Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca,
«Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.»
A. Tazminat
68. Başvuran, maruz kaldığı manevi zarar bağlamında 4.000 avro talep etmektedir.
69. Hükümet, başvuranın iddialarının aşırı olduğu ve Mahkeme içtihadı ile uyumlu olmadığını değerlendirmektedir.
70. Sözleşme’nin 41. maddesinin gerektirdiği gibi hakkaniyete uygun olarak karar veren Mahkeme, başvurana manevi zarar bağlamında 800 avro ödenmesinin yerinde olacağı kanısındadır.
B. Masraf ve giderler
71. Başvuran, ayrıca avukat masraflarının yanı sıra ulusal mahkemeler ve Mahkeme önünde yapılan masraf ve giderler için 889,80 avro talep etmektedir. Bu bağlamda başvuran, Anayasa Mahkemesi’ne yapılan 52 başvuru masrafına ilişkin olarak 10.509,20 Türk Lirası (TL) tutarında bir makbuz, Anayasa Mahkemesi’ne yapılan 61 başvuru masrafına ilişkin olarak 228,75 TL tutarında bir makbuz, 100 vekâlet pulu için 1.078,75 TL tutarında bir fatura ve beraberinde 29 posta gönderisine ilişkin bir fatura sunmaktadır. Bu makbuz ve faturaların üzerinde ilgili başvuru ve postalar hakkında hiçbir ibare bulunmamaktadır. Başvuran, ayrıca avukatı tarafından eklenen çalışma saati çizelgesini ve Ankara Barosu tarafından düzenlenen ücret çizelgesini sunmaktadır.
72. Hükümet, bu iddialara itiraz etmektedir. Hükümet, başvuran tarafından bu bağlamda talep edilen miktarın abartılı olduğu kanaatindedir. Hükümet, buna ek olarak ilgilinin avukat giderlerini gerçekten ödediğini gösteren hiçbir belge sunmadığını ve başvuru, posta ve pul masraflarına dair sunulan makbuz ve faturaların mevcut başvuru ile ilgili olup olmadıklarının anlaşılmasına imkân vermediğini göz önünde bulundurmaktadır.
73. Mahkeme içtihadına göre, bir başvuran, Mahkeme önünde yaptığı masraf ve giderlerin doğruluğunu, gerekliliğini ve oranlarının makul niteliğini ispatladığı takdirde, bu masraflar kendisine iade edilebilmektedir. Mahkeme somut olayda, elinde bulunan belgeler ve yukarıda belirtilen kıstasları dikkate alarak, mevcut başvuru nedeniyle yapılan masrafların doğruluğunu kanıtlayan belgenin yokluğunda, ulusal mahkemeler ve Mahkeme önündeki yargılama nedeniyle yapılan masraf ve giderlere ilişkin talebi reddetmektedir. Buna karşılık Mahkeme, başvurana avukat masrafları için 500 avro ödenmesinin makul olduğu kanaatine varmaktadır.
C. Gecikme faizi
74. Mahkeme, gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi faizlerine uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranı uygulamanın uygun olduğu sonucuna varmaktadır.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabul edilebilir olduğunu beyan eder;
2. Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğine;
3. a) Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrasına uygun olarak, davalı Devletin başvuranlara, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere aşağıdaki miktarları ödemekle yükümlü olduğuna:
i) her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, 800 avro (sekiz yüz avro) manevi tazminat ödenmesine;
ii) avukat masrafları için başvuran tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere 500 avro (beş yüz avro);
b) Söz konusu miktarlara, belirtilen sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
4. Başvurunun geri kalan kısmıyla ilgili adil tazmin taleplerinin reddine
karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş, İçtüzüğün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca, 23 Mayıs 2017 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley NaismithJulia Laffranque
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy